Pazar, 02 Zilkâde 1447 | 2026/04/19
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Haberlere Bakış: 16/04/2026

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Haberlere Bakış

16/04/2026

Lübnan rejimi, Yahudi varlığıyla ilişkileri normalleştirerek ihanet işlemeye kalkışıyor

14/04/2026 günü Washington’da, Amerikan gözetiminde Lübnanlı bir heyet ile Yahudi varlığına ait bir heyet arasında iki buçuk saat süren doğrudan görüşmeler gerçekleştirildi. ABD-Yahudi ve Amerikan Dışişleri Bakanlığı'ndan, müzakerelerin sonuçlarına ilişkin yedi maddelik ortak bir bildiri yayınlandı: 1- Doğrudan müzakerelerin başlatılması. 2- Yahudi varlığının kendini savunma hakkı. 3- İran‘ın Lübnan’daki partisinin silahsızlandırılması. 4- Silahın devletin elinde toplanması. 5- Yahudi varlığı ile Lübnan arasında kapsamlı bir barış anlaşması yapılması arzusu. 6- Lübnan'ın imar edilmesi. 7- İki taraf arasındaki arabuluculuğun sadece Amerika ile sınırlandırılması.

Bu maddeler, Yahudi varlığının tanınması ve onunla ilişkilerin normalleştirilmesi anlamına gelmektedir. Bu, Filistin’i gasp eden, onun halkına, Lübnan’a ve İran’a yönelik saldırılarını sürdüren ve sözde “Büyük İsrail’i” kurmak için tüm bölgeyi tehdit eden bu varlıkla normalleşen ülkeler gibi Lübnan rejiminin de işlediği bir ihanettir. Söz konusu bildirinin yedinci maddesi, Lübnan'ın içişlerine müdahale etmeye çalışan Fransa'nın uzaklaştırılması ve siyasi çalışmaların, Lübnan üzerindeki kontrolünü pekiştirmek için sadece Amerika ile sınırlandırılması anlamına gelmektedir. Görüşmelere katılan Yahudi varlığının Washington Büyükelçisi Yehiel Leiter buna işaret ederek şöyle demiştir: “İsrail, Fransızların (Lübnan meselesine) müdahalesini olumlu bir faktör olarak değil, bir engel olarak görmektedir; tek ve güvenilir arabulucu Amerika'dır.” (İbrani Kanal 12, 15/4/2026).

Joseph Avn'ın Amerika'nın ajanı olduğu ve Amerika'ya minnet duyduğu bilinmektedir; zira onu Lübnan Cumhurbaşkanı olarak atayan Amerika olup, yasalara ve anayasaya aykırı olduğu halde hala ordu komutanlığına başkanlık etmeye devam etmektedir; bu nedenle Amerika ne isterse hiç tereddüt etmeden uygulamaya hazırdır. Aynı zamanda Lübnan rejimi, silahların sadece devletin elinde toplanması için çalışmakta ancak ordusu, on yıllardır Lübnan’a saldıran ve topraklarını işgal eden ve son günlerde de sanki Lübnan rejiminin yöneticileri için hiçbir anlamı yokmuş gibi katliamlar işleyen Yahudi varlığına tek bir kurşun bile sıkmamıştır.

Lübnan halkının görevi, Lübnan rejiminin Filistin’i gasp eden Yahudi varlığıyla uzlaşarak büyük bir ihanet işlemesini engellemek için çalışmaktır; zira bu varlık, Lübnan’a yönelik saldırılarını sürdürmekte ve kendisine güvenli bir tampon bölge oluşturma bahanesiyle Litani Nehri’nin güneyini ele geçirmek istemektedir.

-----------

Trump: “Amerika aşırılıkçıları ortadan kaldırdıktan sonra İran rejimi artık farklı bir hale geldi.”

ABD Başkanı Trump, 15/4/2026 günü, ABC ağına şu açıklamayı yaptı: “Ateşkesin uzatılmasını düşünmüyorum ve bunun gerekli olacağını da sanmıyorum.” Ve şöyle dedi: “ Önümüzdeki iki günde inanılmaz olaylar olacaktır. Mesele her iki şekilde de sona erecek; bir anlaşmaya varılması, İranlılar için daha tercih edilebilirdir; çünkü o zaman ülkelerini yeniden inşa edebilecekler. ” Daha önceki bir açıklamada, önümüzdeki iki gün içinde İran ile yeni bir müzakere turu düzenleneceğine işaret etmişti. Ayrıca Trump, saldırıyı yeniden başlatmakla tehdit ettiği gibi İran'ın şartlarını kabul edip teslimiyet anlaşması imzalaması için de tehdit etmiştir; zira İran'ın tutumundaki değişikliğe işaret ederek şöyle demiştir: “Amerika aşırılıkçıları ortadan kaldırdıktan sonra İran rejimi artık farklı bir hale geldi.”

Peki yalancı Trump'ın sözleri, İran'ın taviz vermeye hazır olduğu, yani 24/3/2026'da ortaya attığı planında geçen ve en önemlileri 15 maddeyi içeren ABD'nin şartlarını kabul etmeye hazır olduğu anlamına mı gelmektedir?

11/4/2026'da Pakistan'da İranlılarla müzakerelere liderlik eden Trump'ın yardımcısı Vance şöyle dedi: “İranlı müzakereciler bir anlaşma imzalamak istiyorlar. Ancak Başkan Trump, İran'la sınırlı bir anlaşma istemiyor; aksine çatışmayı tamamen sona erdirecek büyük bir anlaşma için çalışıyor. İran ile yapılacak büyük anlaşma, nükleer programdan vazgeçilmesi ve terörizme destek verilmemesi karşılığında, İran halkının küresel ekonomiye entegre edilmesini içerecektir.” Ve şöyle dedi: “Tahran'a sunduğumuz teklif açıktır: normal bir devlet gibi davranın, biz de sizinle ekonomik olarak normal bir devlet gibi muamele edeceğiz... Pakistan müzakerelerinde büyük ilerleme kaydettik...” Ve şöyle dedi: “İranlı liderliği ile yaptığımız görüşmeler tarihi olup, 49 yıldır daha önceki herhangi bir yönetimde böyle bir şey olmamıştı; İran işlerinden fiilen sorumlu yetkiliyle yüz yüze oturduk ve İran'da bir anlaşma arzusu hissettik... İran ile bir çözüme ulaşmak bir gecede gerçekleşmeyecektir; ancak diplomasi olarak çok iyi bir konumdayız.” (Fox News, 14/04/2026).

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, 13/4/2026 günü X platformunda, İran heyetinin içinde olduğu ABD ile müzakerelerin gidişatı hakkında şunları yazdı: “İslamabad'daki müzakerede bir anlaşmaya varmak üzereyken İranlı heyet, aşırı taleplerle, sürekli değişen hedeflerle ve abluka tehditleriyle karşı karşıya kalmıştır.”

------------

Amerikan yanlısı ve Yahudi varlığının destekçisi Macaristan Başbakanı Orban'ın düşüşü

Macaristan Başbakanı Viktor Orban'ın, 16 yıllık iktidarın ardından 12/4/2026 günü yapılan seçimlerde düştüğü açıklandı. Orban'ın İslam'a ve Müslümanlara karşı şiddetli düşmanlığı bilinmektedir; zira Suriye'den gelen mültecileri Müslüman olmalarından dolayı kabul etmeyi reddetmişti. Aynı şekilde Amerika'ya olan sadakati de bilinmektedir; zira Avrupa Birliği'nin bazı projelerini onaylamasını engellemiş, Rusya'yı boykot etmemiş. Rusya'nın Ukrayna'yı işgalini kınamamış ve oradan petrol ithalatına devam etmiştir. Ayrıca Yahudi varlığını desteklediği de bilinmektedir; zira suçlu Netanyahu'nun tutuklanmasına ilişkin mahkeme kararını protesto etmek amacıyla Macaristan'ı Uluslararası Ceza Mahkemesi'nden çıkarmış ve Nisan 2025'te, Gazze'de hala soykırım uygulamaya devam eden Netanyahu'yu ülkesine kabul etmiştir; bu da İslam'a ve Müslümanlara yönelik şiddetli düşmanlık nedeniyle bu uygulamayı desteklediğini teyit etmektedir.

Rakibi Tisza Partisi lideri Peter Magyar, ülkesinde daha önce hiç kimsenin elde edemediği %79,5 ulaşan yüksek bir oranla kazanmıştır. Magyar'ın Avrupa Birliği ile ilişkilerini güçlendirmeye çalışması ve Birliğin politikalarıyla çelişmeyen bir politika benimsemesi muhtemeldir; tıpkı iki yıl önce Polonya'da olduğu gibi; zira oradaki Orban'ın ABD yanlısı müttefikleri de düşmüş ve Donald Tusk liderliğindeki AB politikasını destekleyenler kazanmıştı; nitekim Donald Tusk, Orban'ın yenilgisini övmüş ve onun yönetimini yozlaşmış otoriter rejimlerin asrı olarak nitelendirmiştir.

Orban'ın İslam'a ve Müslümanlara karşı düşmanlığına, Yahudi varlığını ve uygulamalarına desteklemesine ve Amerika'ya sadakatine rağmen, Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan onu 2018 yılında Türk Devletleri Teşkilatı'na gözlemci üye olarak dahil etmişti! Erdoğan etnik açıdan bakarak Macarları, Hun ve Ural halkları ailesinden kabul etmektedir; İslami yöne ise, kendi politikasını geçirmek ve Amerikan yanlısı seküler milliyetçi görüşünü örtbas etmek amacıyla basit ve saf insanları aldatmak için İslami duyguları istismar etmek için bakmaktadır. Dolayısıyla seküler milliyetçi bakışta, Amerika’ya sadakatte ve Yahudi varlığını tanımada Orban ile örtüşmektedir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Esad Mansur

Devamını oku...

Rohingya, Sayıların Ötesine Geçen Tekrarlanan Bir Trajedidir

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Rohingya, Sayıların Ötesine Geçen Tekrarlanan Bir Trajedidir

 

Haber:

Bengal Körfezi'nde yaşanan insani felaket; kurtuluş ve güvenlik arayışı için umutsuzca çıktıkları yolculukta onları taşıyan teknenin alabora olmasının ardından çoğu Müslüman Rohingyalılardan oluşan 200'den fazla göçmen denizde kaybolmuştur. İlk bilgiler, kayıp kişilerin çoğunun, zulüm ve yerinden edilmekten uzak daha güvenli bir yaşam arayışında olan kadınlar, çocuklar ve erkeklerden oluştuğuna işaret etmektedir.

Yorum:

Üzücü ve bir o kadar da korkunç olmasına rağmen bu haber, ne uluslararası medyada ne de yerel haber sitelerinde yer almadı!

Müslüman Rohingyalı kardeşlerimizin akıbeti son derece üzücüdür. Zira onarın çoğu, suçlu Budist Myanmar rejimi tarafından katledilmekte ve geri kalanlar ise Bangladeş-Burma sınırındaki kamplarda mülteci olarak yaşamaları için evlerinden kovulmaktadır. Nitekim bu trajedi, dünyanın en acı verici insani krizlerinden birini yeniden gündeme getirmiştir. Ancak bu, Rohingyalı çocukların ve kadınların yaşadığı tek felaket değildir; zira bu ölüm tekneleriyle yapılan yolculuklar, çoğu zaman kayıp, boğulma ve acı dolu kurtuluş hikayelerine dönüşmektedir. Örneğin bir anne, çocuğunun son anlarında onu kucaklamakta, bir baba ailesinin geleceğini aramakta ve gençler ise kendilerine merhamet etmeyen dalgaların üzerinde hayallerini taşımaktadırlar.

Bu unutulmuş kriz ve dünyanın dört bir yanındaki Müslümanların maruz kaldığı diğer benzer felaketler, tek bir gerçeği kanıtlamaktadır ki o da; Müslümanların, 1924 yılında siyasi varlıklarının, yani Hilafetin yıkılmasının ardından zayıf ve çaresiz bir hale gelmiş olmalarıdır.

Allah, yakın bir zamanda Nübüvvet Minhacı üzere İkinci Raşidi Hilafet Devleti'ni kurmak için bize yardım etsin; zira Hilafet, Müslümanların kalkanı ve koruyucusudur. Yine Hilafet, İslam'ı terk etmekle kalmayıp aksine Müslümanlara karşı insanlıklarını da yitirmiş olan demokratik rejimin altındaki mevcut yöneticilerin aksine Müslümanları koruyup kollayacaktır.

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Rana Mustafa

Devamını oku...

İngiltere, İngiliz Milletler Topluluğu Platformu Aracılığıyla, Zekice Tanzanya'daki Nüfuzu Koruyor

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

İngiltere, İngiliz Milletler Topluluğu Platformu Aracılığıyla, Zekice Tanzanya'daki Nüfuzu Koruyor

Haber:

8 Nisan 2026'da, İngiliz Milletler Topluluğu Özel Temsilcisi ve Malavi'nin eski Cumhurbaşkanı Dr. Lazarus Chakwera, 29 Ekim 2025'te yapılan genel seçimlerin ardından ortaya çıkan siyasi gerginliğin şiddetini hafifletmek ve zulümlere çözüm bulmak amacıyla ilgili taraflarla diyaloğu güçlendirmek üzere Darüsselam'a geldi. Özel Temsilci, 2025 yılında Tanzanya'da yapılan genel seçimlerin ardından yaşanan şiddet eylemlerine çözüm bulmak üzere İngiliz Milletler Topluluğu'nun çabaları kapsamında 17 Kasım 2025 tarihinde atanmıştı.

Yorum:

Geçtiğimiz yüzyılın seksenli yıllarında kapitalist ülkelerin Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankası aracılığıyla Tanzanya ve diğer gelişmekte olan ülkelere dayattığı yapısal uyum programlarının ardından, özelleştirme, kısıtlamaların kaldırılması, ticaretin serbestleştirilmesi, kamu harcamalarının önemli ölçüde azaltılması ve diğerleri de dahil olmak üzere yeni liberal ekonomik ve siyasi stratejilere odaklanılmıştır.

Siyasi düzeyde Tanzanya, otuz yıllık tek parti yönetiminin ardından 1992 yılında çok partili sistemi benimsemiştir; bu da Devrim Partisi o tarihten bu yana yapılan tüm genel seçimlerde egemen iktidar partisi olmaya devam etmesine rağmen muhalefet partilerinin yasallaşmasına yol açmıştır.

Tanzanya, 1995 yılındaki ilk seçimleriyle birlikte resmen çok partili demokratik bir sisteme sahip olsa da, siyasi sahne her seçimde süregelen şiddetle karakterize olmuştur. Zira 2025 yılında Başkan Samia’nın ikinci bir dönem için seçilmesine yönelik genel seçimlerde, 29 Ekim 2025'ten itibaren birkaç gün boyunca güçlü şiddet olayları oy verme sürecini etkisi altına almış ve can, mal ve kamu altyapısında büyük kayıplarla karakterize olmuştur.

Zanzibar, 2000 yılında seçimlerle bağlantılı olarak en kötü eylemlerden birine sahne olmuştu; bu olaylarda 35 kişi hayatını kaybetmiş, 600 kişi yaralanmış ve yaklaşık 2000 kişi Kenya'ya kaçmıştı.

Tanzanya’nın sömürge döneminden 1961’deki bağımsızlığına kadar İngiltere'nin nüfuzuna boyun eğmesi nedeniyle, etkili güç sıfatıyla İngiltere, siyasi karışıklıklar ortaya çıktığında, ülkeyi kurtarmak, nüfuzunu ve otoritesini pekiştirmek ve Amerika'nın müdahalesini engellemek amacıyla İngiliz Milletler Topluluğu platformu aracılığıyla güçlü müdahale girişimlerinde bulunmayı alışkanlık edinmiştir. Örneğin 1996 yılında Zanzibar'da Devrim Partisi ile Birleşik Kurtuluş Cephesi arasında siyasi bir gerginlik yaşandığında, İngiliz Milletler Topluluğu Genel Sekreteri Emeka Anyaoku'yu, iki rakip parti arasında iktidar paylaşımı anlaşması sağlanması için baş diplomatik arabulucu olarak göndermişti.

Aslında İngiliz Milletler Topluluğu temsilcileri siyasi gerilimleri çözmek için gelmezler; zira demokrasi çoğu zaman şiddet ve gerginlik içermektedir; bunun en açık örneği, o zamandan beri siyasi istikrarsızlığın acısını çeken Zanzibar'dır. Ancak onların İngiliz Milletler Topluluğu'ndaki temel hedefleri, İngiltere'nin bölgedeki nüfuzunu korumak ve onu desteklemektir.

Ayrıca bu elçiler, Afrika ve diğer yerlerdeki gelişmekte olan ülkelerin özgür ve bağımsız olmadığını, aksine sorunlarını çözmekte aciz olduklarını ifade eden acı bir gerçeği ortaya koymaktadır. Daha da önemlisi Doğu Afrika Topluluğu gibi bölgesel örgütler ve Afrika Birliği gibi kıtasal örgütler, ülkelerini kurtaramaya, onlar adına kararlar almaya ya da onlara yönelik gerçek çözümler bulmaya güç yetirememekte; aksine Londra, Washington, Paris ve diğer yerlerdeki sömürgecilerden emirler ve sahte çözümler almaktadırlar.

Sömürgeciler, yani kapitalist Batı ülkeleri, siyasi ve ekonomik çıkarlarını gerçekleştirmek için her zaman düşman partileri ve silahlı grupları kullanarak Afrika'da kaos, şiddet ve kan dökülmesini desteklemişlerdir. Kan dökülür dökülmez elçiler göndermekte, komisyonlar oluşturmakta ve heyetler göndermektedirler; bunu ise meseleyi soruşturmak için değil, aksine gelişmekte olan ülkelere boyun eğdirmek için bir araç olarak yapmaktadırlar.

Afrika, Batılı sömürgecilerin işgalinden bu yana ve hatta geçen yüzyılın altmışlı yıllarında bağımsızlığını kazandıktan sonra bile barış ve istikrara kavuşamamıştır.

Afrika halklarının İslam’ı benimsemesinin ve onu desteklemesinin zamanı gelmiştir; bu da ancak barış ve adaleti getirecek, Müslümanların ve insanlığın kanının dökülmesini ve sömürülmesini durduracak, ayrıca tıpkı 17. yüzyılda Portekizlilerin Doğu Afrika’yı işgal ettiğinde olduğu gibi tüm sömürgecileri zorla sınır dışı edecek Hilafet Devleti yoluyla gerçekleşebilir.

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Said Bitumva - Tanzanya

Devamını oku...

Sudan: Hicrî 1447 Ramazan Ayı Boyunca Gerçekleşen Etkinlik ve Faaliyetler

  • Kategori Sudan
  •   |  

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti:
Hicrî 1447 Ramazan Ayı Boyunca Gerçekleşen Etkinlik ve Faaliyetler

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti, mübarek Ramazan ayı boyunca kamusal faaliyetlerini yoğunlaştırarak ümmeti, İslam’ın görkemli yapısı olan Raşidî Hilafet Devleti’ni Nübüvvet metodu üzere yeniden kurmak için kendisiyle birlikte çalışmaya çağırdı. Bu devlet, 105 yıl önce yıkılmış bir kurumdur. Bu amaç doğrultusunda parti; cami avlularında, pazar yerlerinde ve diğer kamusal alanlarda siyasi konuşmalar, konferanslar ve halk toplantıları düzenlemiş, ayrıca Sudan’ın çeşitli şehirlerindeki bürolarında düzenli programlarını sürdürmüştür. Aşağıda bu faaliyetlerden bazı örnekler yer almaktadır:

Port Sudan şehrinde Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti, Büyük Çarşı içinde yer alan El-Harameyn Oteli avlusunda haftalık siyasi konuşmalar düzenleme geleneği oluşturmuştur. Bu konuşmalarda konuşmacılar, hem yerel hem küresel güncel olaylara ilişkin Hizb’in görüşünü ortaya koymakta ve her meseleye dair İslami hükmü sunmaktadır. Ramazan ayındaki en son konuşma, 16 Mart 2026 Pazartesi günü “Ayn Calut Savaşı ve Müslümanlara İzzetin Geri Dönüşü” başlığıyla gerçekleştirilmiştir. Bu etkinlikte Hizb-ut Tahrir üyesi Üstad Adil İbrahim, ümmetin ruhunu canlandırmayı hedefleyerek, halkı onların ilahi bir misyona sahip bir ümmet ve mücahitler ümmeti olduklarını hatırlatmıştır. Ümmetin bağları çözülüp parçalandığında, önce onu birleştiren ardından düşmanla savaşan büyük liderlerin ortaya çıktığını; tıpkı Tatarlarla savaşarak onlara ağır bir yenilgi yaşatan liderler gibi olduğunu ifade etmiştir. Konuşmasında, Ayn Calut Savaşı’nın Müslüman tarihinin en büyük savaşlarından biri olduğunu vurgulamıştır.

Diğer konuşmalar ise “Oruç: Müslüman Birliğinin Bir Tezahürü”, “Şura: Bir Yönetim Sistemi Değil, Şer’i Bir Hükümdür” gibi başlıklar altında gerçekleştirilmiştir. Öne çıkan faaliyetlerden biri de El-Ubeyyid şehrindeki Büyük Cami avlusunda Hizb üyeleri tarafından düzenlenen etkinliktir.

Hilafetin kaldırılış yıl dönümü vesilesiyle organize edilen bu etkinlikte, Hizb-ut Tahrir üyesi Muhammed en-Nezir bir konuşma yapmıştır. Konuşmasında ümmete “farzların tacı” olan Hilafeti ve onun yeniden kurulması için çalışmanın dini bir zorunluluk olduğunu hatırlatmıştır. Bu konuşma büyük bir etki oluşturmuş ve geniş bir kabul görmüştür.

Bu etkinliğin ardından güvenlik güçleri Hizb-ut Tahrir’den dört üyeyi tutuklamış ve Sudan Ceza Kanunu’nun 69. maddesi (kamu düzenini bozma) kapsamında asılsız suçlamalar yöneltmiştir. Bu suçlama, El-Ubeyyid’deki polis kayıtlarında görülen en garip ithamlardan biri olarak değerlendirilmiştir.

Bunun üzerine Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti resmi sözcüsü bir basın açıklaması yaparak suçlamaların temelsiz olduğunu belirtmiş ve bu gençleri peygamberlerin davetini taşıyan öncüler olarak nitelendirmiştir. Ayrıca 21 Şubat 2026 Cumartesi günü Port Sudan’daki ofisinde bir basın toplantısı düzenleyerek El-Ubeyyid’de yargılanan gençlerin durumuna değinmiştir. Bu toplantıda hükümeti, “terörle mücadele” bahanesiyle yürütülen Amerika’nın İslam’a karşı savaşına, hatta Amerika’nın kendisinden bile daha büyük bir gayretle katılmakla suçlamıştır. Savcılık, yargı ve güvenlik birimlerinin bu davet karşısındaki tutumlarını da eleştirmiştir. Sözcü, “Bu tutumlar şaşırtıcı değildir; aksine geçmişteki yönetimlerden bunu bekler hale geldik” demiştir.

Bir diğer dikkat çekici faaliyet ise El-Gadarif şehrindeki Hizb bürosunda düzenlenen Ramazan iftarıdır. Üyeler tarafından organize edilen bu etkinliğe daveti kabul eden çok sayıda kişi katılmıştır. 1447 Ramazan ayının 17. gününde (Cuma) gerçekleşen iftarın ardından Hizb üyesi Meysera Yahya Muhammed Nur bir konuşma yapmıştır. Konuşmasında Bedir Savaşı’nı ele alarak buradan çıkarılan dersleri ve zamanlamasının önemini vurgulamıştır. Ramazan ayının itaat, oruç, gece ibadeti (kıyam), cihad ve zafer ayı olduğunu hatırlatmış ve zaferin Allah’ın emrine icabet etmeye bağlı olduğunu ifade etmiştir. Ardından Müslümanların mevcut durumuna değinerek, Yahudilerin üzerlerindeki hâkimiyetini ve bunun Amerika ile bazı Müslüman yöneticiler tarafından desteklendiğini belirtmiştir. “Zararlı rejimler” hakkında ise Şeyh Takiyyuddin en-Nebhani’nin şu sözünü aktarmıştır: “Yahudi varlığı, Arap rejimlerinin bir gölgesidir; asıl yok olursa gölge de yok olur.”

Hartum şehrinde ise Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti gençleri, önde gelen şahsiyetlerin katıldığı bir Ramazan iftarı düzenlemiştir. Merkezi İletişim Komitesi Koordinatörü Abdullah Hüseyin yaptığı konuşmada, ilkeler üzerinde sebat ve ümmetin birliğini vurgulamıştır. İslam Hilafetinin yeniden kurulmasının bu çağın en önemli farzlarından biri olduğunu belirtmiş ve ümmetin, hak uğrunda kınayanın kınamasından korkmayan âlimlere ihtiyaç duyduğunu ifade etmiştir. Konuşmasını, İslami hayatın yeniden başlatılması için çalışanlarla birlikte hareket etme çağrısıyla tamamlamıştır.

1447 Ramazan ayının 18. gününde (7 Mart 2026) Port Sudan’daki Hizb Medya Ofisi’nde düzenlenen aylık forumda konuşmacılar, Sudan’daki Amerikan-İngiliz çekişmesini analiz etmişlerdir. Amerika’nın savaş dosyası üzerindeki hâkimiyetini ve çatışmayı uzatma rolünü ele almış, ayrıca “sahte ateşkeslerin” gerçekte sorunu çözmek için değil, yönetmek için kullanıldığını ifade etmişlerdir. Bu stratejinin Sudan’ı Libya benzeri bir duruma sürüklediği ve ülkenin bölünme tehlikesiyle karşı karşıya olduğu uyarısında bulunmuşlardır.

El-Gadarif’te düzenlenen bir diğer forumda ise “Amerika’nın Sudan’ı Bölme Girişimleri ve Buna Karşı Çözüm Yolları” konusu ele alınmıştır. Konuşmacılar, ülkedeki Amerikan-Avrupa nüfuz mücadelesini değerlendirmiş ve özellikle Darfur’un ayrılması yönündeki Amerikan planlarına dikkat çekmişlerdir. Bu kapsamda Hızlı Destek Kuvvetleri’nin (RSF) Darfur üzerinde kontrol sağlamasının, bölgenin koparılmasının ön adımı olduğu belirtilmiştir. Ümmetin samimi fertlerine, Sudan’ın parçalanmasına izin vermemeleri çağrısı yapılmıştır.

Bu faaliyetler, Sudan’ın farklı şehirlerinde gerçekleştirilen çok sayıdaki etkinlikten yalnızca birkaçıdır.

Faaliyetler, davet taşıyıcılarının imamlığında kılınan bayram namazı ile sona ermiştir. Port Sudan’daki Yesrib bölgesinde Üstad Yakub İbrahim, cemaate hitap ederek ümmetin birliğini ve ibadetlerdeki ortaklığı hatırlatmıştır. Oruç ve bayram zamanlarındaki farklılıkların, ümmeti bir araya getiren Hilafetin yokluğundan kaynaklandığını ifade etmiştir. Müslümanları -erkek, kadın ve genç- Raşidî Hilafeti yeniden kurmak için çalışanlarla birlikte hareket etmeye çağırmıştır.

Aynı şekilde Port Sudan’da Üstad Adil, Hartum’daki Ed-Duhaynat bölgesinde ise Abdullah Hüseyin bayram namazını kıldırmış; Sudan’ın diğer şehirlerinde de benzer şekilde davet taşıyıcıları tarafından namazlar eda edilmiştir.

Allah, geceyi gündüze katarak ümmeti bilinçlendirmek ve ona karşı kurulan tuzakları ortaya çıkarmak için çalışan Hizb-ut Tahrir üyelerine yardım etsin. Onlar, yalnızca Allah’tan zafer umarak ümmetle birlikte ve onun içinde durmaksızın çalışmaktadırlar. Şüphesiz bu, Allah için zor değildir.

Hizb-ut Tahrir Sudan Vilayetindeki Merkezi Medya Ofisi Delegesi

Pazartesi, 26 Şevval 1447 - 13 Nisan 2026

sudan vilayeti

sudan vilayeti

İlgili Bağlantılar:

 

Devamını oku...

Mekke ve İslamabad Arasında: Liderlerin İhaneti ve Nübüvvet Minhacı Üzere Hilafeti Kurma Fırsatı

Suudi Arabistan Savunma Bakanlığı, 11 Nisan 2026 Cumartesi günü yaptığı açıklamada; “İslamabad’ın Amerika ile İran arasındaki görüşmelere ev sahipliği yaptığı bir sırada, Pakistan’ın iki ülke arasında imzalanan ortak savunma anlaşması kapsamında güvenliği pekiştirmek amacıyla Suudi Arabistan’a savaş uçakları ve askeri birlikler gönderdiğini” duyurdu. Pakistan, bu kapsamda 13.000 asker ve F-16 savaş uçakları gönderdi. Aynı gün, Suudi Arabistan Maliye Bakanı Muhammed el-Cedan İslamabad’a giderek Suudi Arabistan ve Katar’ın Pakistan’a 5 milyar dolar tutarında bir mali destek sağladığını vurguladı.

Pakistanlı siyasi ve askeri liderler; Amerika’nın öncülüğündeki Haçlı ittifakına savaş meydanında elde edemediği zaferi diplomatik masada altın tepside sunmak amacıyla geçirdikleri onca uykusuz gecelerin ardından bu ittifakın liderleri ile İran müzakere heyeti arasında İslamabad’da bir görüşme ayarladılar. Bu uşak yöneticilerin, efendilerine diplomatik bir zafer kazandırma çabaları başarısız olunca, şimdi de Müslüman mücahit birlikleri, “ortak savunma” gibi sütten kesilmiş bir çocuğun bile inanmayacağı bahanelerle; Müslüman savaşçıların kanını İmam Müslim ve Buhari’nin torunlarına karşı feda etmek üzere cepheye sürdüler! Hangi ortak savunma anlaşmasından bahsediyorsunuz? Bu anlaşma, Amerika’nın bölgedeki çıkarlarını ve onun uşağı olan Al-Suud yöneticilerini Müslümanların kanı pahasına olsa bile koruma anlaşması mıdır? Kaldı ki, Hicaz’ın bizzat kendisinin, Haçlı Amerikan kuvvetlerinin askeri üsler kurması için ülkenin kapılarını ardına kadar açan ve bu üslerden kalkan uçakların Müslim ve Buhari’nin yurdundaki halkımızı vurduğu Amerikan ajanı Âl-i Suud yöneticilerinden temizlenmesi gerekmiyor mu? Osmanlı Hilafeti’ni sırtından bıçaklayan ve yılanın başı İngiltere ile işbirliği yaparak Hilafetin yıkılmasına katkıda bulunanlar Suud yöneticileri değil midir?! Peki bunları savunmak gurur duyulacak bir onur mudur, yoksa sahibini lekeleyen bir utanç ve zillet midir?!

Ey Pakistan Müslümanları ve silahlı kuvvetlerindeki samimi subaylar! Siyasi ve askeri liderleriniz, İslam ve Cihad aşkıyla yetişen ordunuzu; bir avuç kirli para karşılığında Haçlıların safında Müslüman kardeşlerine karşı savaşan bir paralı asker sürüsüne dönüştürmüştür. Onlar bu yaptıklarıyla, sıradan Müslümanlardan veya ordu askerlerinden Allah’ı birleyen (muvahhit) hiçbir kimsenin bir an bile sessiz kalamayacağı bir sınıra ulaşmışlardır. Pakistan ordusu denizleri ve çölleri aşarak bu denli büyük bir güçle harekete geçebiliyorsa; o halde neden yoluna devam edip Mübarek Toprak Filistin’e girmiyor, Mescid-i Aksa ve Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in İsra yurdunu özgürleştirmiyor ve onları yüzüstü bırakmasının kefaretini ödemiyor?! Yoksa siz, nükleer Pakistan’ın sahip olduğu teçhizatın onda birine bile sahip olmayan bir avuç Filistinli direnişçinin karşısında aciz kalan o ucube Yahudi varlığının ortadan kaldırılması için on üç bin mücahitten fazlasına mı ihtiyaç duyulduğunu sanıyorsunuz?! Kuşkusuz bu sanı, yöneticilerinizin ihaneti ve askeri komutanlarınızın bir zayıflığıdır (vehnidir). Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın şu kavlini bile bile sakın bu ihanete ortak olmayın!

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَخُونُوا اللَّهَ وَالرَّسُولَ وَتَخُونُوا أَمَانَاتِكُمْ وَأَنْتُمْ تَعْلَمُونَ“Ey iman edenler! Allah’a ve Rasûl’e hainlik etmeyin. Bile bile kendi emanetlerinize de hainlik etmeyin.” [Enfal 27]

Ey Pakistan ordusunun şerefli subayları! Eğer başınızda Muhammed bin Kasım veya Selahaddin gibi bir komutan olsaydı; bu 13.000 askeri, Haremeyn topraklarını Al-i Suud’un pisliğinden, Nübüvvet topraklarını ise Amerikan üslerinden temizlemek için kullanırdı. Nübüvvet metodu üzere Hilafet’i kurması için Hizb-ut Tahrir’e nusret verirdi, Horasan halkına, kendilerini maruz kaldıkları saldırılardan kurtaracak olan Hilafet Devleti ile birleşme ve ona güvenme seçeneğini sunardı. Hicaz, Horasan ve Pakistan’ı günün bir saatinde birleştirir ve böylece göz açıp kapayıncaya kadar süper bir güç doğmuş olurdu. Ey Pakistan ordusunun sadık evlatları! Haydi harekete geçin ve hem Pindi’de (Rawalpindi) hem Hicaz’da bulunan hainlerin tahtlarını devirin. Askeri-fikri akidenizi temsil eden gerçek lidere nusret verin. Bilin ki bu; Batı bağımlılığından kurtulmak, Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in müjdelediği izzet ve zafer devleti olan Hilafetin gölgesinde özgürce yaşamak için altın bir fırsattır. Sakın bu fırsatı kaçırmayın, sonra pişman olursunuz ama o günü pişmanlık fayda etmez. - Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurdu:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ مَا لَكُمْ إِذَا قِيلَ لَكُمُ انفِرُواْ فِي سَبِيلِ اللهِ اثَّاقَلْتُمْ إِلَى الأَرْضِ أَرَضِيتُم بِالْحَيَاةِ الدُّنْيَا مِنَ الآخِرَةِ فَمَا مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا فِي الآخِرَةِ إِلاَّ قَلِيلٌ“Ey iman edenler! Ne oldunuz ki, size “Allah yolunda sefere çıkın” denilince, yere çakılıp kaldınız Yoksa ahiretten vazgeçip dünya hayatını mı seçtiniz? Oysa ahirete göre dünya hayatının yararı, pek az bir şeydir.” [Tevbe 38]

Devamını oku...

El Ubeyd Güney ve Batı Genel Ceza Mahkemesi, Hizb-ut Tahrir Gençlerinden Her Bir Sanığı Üç Milyon Cüneyh Para Cezasına, Ödenmemesi Halinde Bir Ay Hapis Cezasına Çarptırdı, İşledikleri Suç İse İslam’a Davet Etmek!!

El-Ubeyd Güney ve Batı Genel Ceza Mahkemesi, 12 Nisan 2026 Pazar günü Hizb-ut Tahrir üyesi dört kardeşimizi (En-Nezir Muhammed Hüseyin, Emin Abdülkerim, Abdülaziz İbrahim ve Ahmed Musa) cezaya çarptırdı. Karara göre; En Nezir Muhammed Hüseyin, Emin Abdülkerim, Abdülaziz İbrahim ve Ahmed Musa’nın her birine 3 milyon Sudan poundu para cezası verildi. Para cezasının ödenmemesi durumunda ise kardeşlerin 12 Nisan 2026’dan itibaren bir ay hapis yatmasına hükmedildi. Kararı veren hâkim, Güney ve Batı Genel Ceza Mahkemesi Hâkimi Eymen Abdülkerim Abdullah’tır. Bu adaletsiz ve zalimane hüküm, partili gençlerin Hilâfet’in yıkılış yıldönümünde, 16 Ocak 2026 (27 Recep 1447) Cuma namazı çıkışında El-Ubeyd’deki Ulu Cami meydanında gerçekleştirdikleri ve Hizb-ut Tahrir üyesi Nezir Muhammed Hüseyin’in bir konuşma yaptığı barışçıl ve fikri etkinlik nedeniyle verilmiştir.

Eylem sonrası kalabalık dağıldığında, o gün güvenlik güçleri bu dört genci tutuklamıştı. Bizler o dönemde (17 Ocak 2026) yayınladığımız “El-Ubeyd Şehrindeki Güvenlik Birimleri Dört Hizb-ut Tahrir Gencini Gözaltına Aldı” başlıklı basın açıklamamızda tutuklamanın perde arkasını detaylıca açıklamıştık.

Daha sonra 28 Ocak 2026’da Ceza Kanunu’nun 69. Maddesi (Kamu düzenini ve huzurunu bozmak) uyarınca bu gençler hakkında soruşturma başlatılmıştı. Bu gelişme üzerine biz de o vakit “İslam’a Davet Etmek ve Onun Hâkim Kılınmasını İstemek Kamu Barışını ve Genel Huzuru Bozmak Mıdır?!” başlıklı bir basın açıklaması yayınladık. Mahkemenin dava taşıyıcılarını kefaletle serbest bırakmayı reddetmesi üzerine biz, 03 Şubat 2026 tarihinde “Hükümet, Hizb-ut Tahrir Gençlerini 22 Şubat’taki Duruşmaya Kadar Haksız Yere Tutuklu Tutuyor” başlıklı bir bildiri yayınladık.

5 Şubat’ta yayınladığımız “Hükümet ve Aygıtları Kiminle Çalışıyor: Ümmetle mi, Yoksa Düşmanlarıyla mı?!” başlıklı basın açıklamasında ise, savcılığın davayla hiçbir ilgisi olmayan Ceza Kanunu’ndan üç maddeyi daha dosyaya nasıl eklediğini, gençleri on gün boyunca nasıl hapiste tuttuğunu ve hiçbir hukuki engel bulunmamasına rağmen onların kefaletle serbest bırakılma haklarını nasıl gasp ettiğini ayrıntılı bir şekilde açıkladık!

21 Şubat 2026 tarihinde ise, Hizb-ut Tahrir Sudan Vilayeti Resmî Sözcüsü’nün konuştuğu “El-Ubeyd’deki Hizb-ut Tahrir Gençlerinin Yargılanması, İslam’a Karşı Savaşın Bir Devamı Niteliğindedir” başlıklı bir basın toplantısı düzenledik.

22 Şubat’ta savunma heyeti başkanı mahkemeden gençlerin kefaletle serbest bırakılmasını talep etmiş; ancak hâkim yasaları çiğneyerek kararı 25 Şubat’taki duruşmaya erteleyip gençlerin tutukluluğunun devamına hükmetmişti. Bu durum üzerine biz de, “El-Ubeyd’de Hizb-ut Tahrir Gençlerini Yargılayan Mahkeme, İkinci Kez Kefaletle Serbest Kalma Haklarını Gasp Etti” başlıklı bir basın açıklaması yayınladık.

2 Mart 2026 tarihinde ise “Israrla El-Ubeyd’deki Hizb-ut Tahrir Gençlerini Sudan Ceza Kanunu’nun 69. Maddesi Uyarınca Yargılamaya Çalışmak, Israrla İslam Davetini Engellemek Demektir” başlıklı bir başka basın açıklaması yayınladık.

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti olarak biz, bu apaçık zulüm ve adaletsiz yargılama karşısında şunu vurguluyoruz: Sömürgeci kâfir Batı’nın peşinden giden, onun emir ve yasaklarına göre hareket eden, Allah’a ve Şeriatının hakem kılınmasına davetten alıkoyan ve Darfur’u koparma (parçalama) komplosunda yer alan bu sapkın rejim, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmeti yönetmeye asla layık değildir.

Ey Sudan halkı! Ey Müslümanlar! Ey müminler! Allah’ın evleri olan camilerde size hitap eden, sizi akidenize ve Rabbinizin şeriatının uygulanmasına davet edenlerin suçlu ilan edilmesine razı gelip kılınızı bile kıpırdatmayacak mısınız?! Bu haksız cezaya çarptırılan gençler, aslında her birinizin üzerine farz olan bir görevi yerine getirmektedir. Bu görev hepimizin üzerine farzdır. Hadi öyleyse zalimlere engel olun ve bizimle birlikte Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafet Devleti’ni kurmak için çalışın. Ancak o zaman, bu dini taşıyan ve uygulayan ilk Müslümanların yaşadığı izzetli bir hayatı yaşayabilir ve Allah’ın izniyle, Allah’a selim bir kalple gelenler dışında ne malın ne de evlatların fayda vermeyeceği o günde kurtuluşa erenlerden olabilirsiniz.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَجِيبُوا للهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ“Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Rasûlü’ne icabet edin.” [Enfal 24]

Devamını oku...

Lübnan Yönetimi Komplo Bataklığına Batmış Durumda, Şu an Tek Önceliği Yahudilerle Doğrudan Müzakere Masasına Oturmak

  • Kategori Lübnan
  •   |  

Amerika ve Yahudi varlığı ile İran arasında gerçekleşen ateşkesin ardından, suçlu Yahudi varlığı 8 Nisan 2026 günü öğle saatlerinde Lübnan’a yönelik gaddarca bir saldırı başlattı. On dakika içinde Lübnan’ın güneyine, dağlık bölgelerine ve başkent Beyrut’un kalbine yüzü aşkın hava saldırısı düzenledi! Bu saldırılar binden fazla insanın ölmesine ve yaralanmasına yol açtı... ABD-Yahudi varlığı ve İran arasında gerçekleşen ateşkesle eş zamanlı olarak, Lübnan dosyasının İran dosyasından ayrılması meselesi dikkat çekici bir şekilde gündeme geldi. Bu konuda farklı görüşler ortaya atıldı. Kimileri İran’ın Lübnan’ı bu ateşkese dahil etmek istediğini, kimileri ise Amerika’nın Netanyahu ile vardığı mutabakat gereği Lübnan’ın bu sürece dahil edilmesini istemediğini İran’a bildirdiğini iddia etti!

Ancak meselenin hakikati, peş peşe gelen açıklamalarla netleşti. Cumhurbaşkanı, 9 Nisan 2026’da El Cezire’ye yaptığı açıklamada; “Lübnan devleti adına kimsenin müzakere etmesini kabul etmiyoruz. Dostlarımızla temas halindeyiz, ateşkes ve müzakerelere gidilmesini talep ediyoruz” dedi. Ardından 11 Nisan 2026’da Pakistan’daki İran müzakere heyetinde yer alan Seyyid Marandi, X platformunda yaptığı paylaşımında, “Lübnan Başbakanı Nevvaf Selam’ın ateşkesi engellediğini, çünkü bunun İran ile Trump yönetimi arasındaki görüşmeler üzerinden değil, doğrudan Lübnan ile “İsrail” arasında müzakereler yoluyla gerçekleşmesini istediğini belirtti. Oysa daha önce Reuters’in 9 Nisan tarihli haberinde, Başbakan Şahbaz Şerif’in ofisinden yapılan açıklamada “Şahbaz Şerif ile Lübnan Başbakanı Nevvaf Selam arasında gerçekleşen bir telefon görüşmesi sırasında Nevvaf Selam’ın Lübnan’ı ve halkını hedef alan saldırıların derhal durdurulması için İslamabad’dan destek istediği belirtilmişti.” Bu, katliam, yıkım ve göçün ağır baskısı altında, daha önce bu kadar hızla geçirilmesi mümkün olmayan planların hayata geçirilme niyetlerini ve çalışmalarını ifşa eden tehlikeli bir oyundur!

Lübnan yönetimi, başta Amerika olmak üzere uluslararası taraflarla açık ve doğrudan bir suç ortaklığı yapmaktadır; onlar sadece kanı durduracak bir ateşkesin peşinde değiller; aksine bunu, göreve geldikleri günden beri ajandalarında olan Yahudi varlığı ile doğrudan müzakereleri başlatmak için bir fırsat olarak görüyorlar. Bu artık bir tahmin veya analiz olmaktan çıkmış, hızla pratik bir gerçeğe dönüşmüştür. Nitekim El Cezire’nin 10 Nisan tarihli haberine göre, Lübnan Cumhurbaşkanlığı; Lübnan’ın Washington Büyükelçisi ile “İsrail”in Washington Büyükelçisi ve ABD’nin Beyrut Büyükelçisi arasında ilk telefon görüşmesinin gerçekleştiğini ve Amerikan himayesinde müzakerelerin başlama tarihini görüşmek üzere Salı günü ABD Dışişleri Bakanlığı’nda ilk toplantının yapılması konusunda mutabık kalındığını duyurdu.” Axios sitesi ise 10 Nisan 2026’da iki kaynağa dayandırdığı haberinde, “Washington’un, Beyrut’un bu talebini desteklediği, kabul etmesi için “İsrail”e baskı yaptığı, Netanyahu ise konuyu değerlendirmekte olup henüz bir karar vermediğini” aktarmıştır.

Ey Lübnan halkı ve özellikle de Müslümanlar! Lübnan yönetiminin, Lübnan’ın kanını ve maruz kaldığı yıkımı bir utanç ve zillet masasında, Yahudi varlığıyla normalleşme masasında ucuz bir bedel olarak sunması, ne dinin ne de özgür ve sağlıklı bir aklın kabul edebileceği bir şeydir! Yönetimin hiçbir korku ve çekince duymadan güpegündüz böyle bir eyleme girişmesi şüphesiz en büyük cürümlerden biridir.

Biz, Hizb-ut Tahrir / Lübnan Vilayeti olarak, Lübnan yönetiminin işlediği bu büyük münkeri (kötülüğü) reddediyor ve kınıyoruz. İşgalci düşmanla ister doğrudan ister dolaylı olsun, ister İran veya Pakistan üzerinden, isterse bölgedeki diğer rejimler üzerinden yürütülsün, Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın ve şeriatının hükümlerinden uzak bir şekilde, muharip düşman Amerika ile veya işgalci düşman Yahudilerle müzakere etmek bütünüyle şeytanın yollarındandır.

خَطَّ رَسُولُ اللهِ ﷺ خَطّاً بِيَدِهِ ثُمَّ قَالَ: هَذَا سَبِيلُ اللهِ مُسْتَقِيماً، وَخَطَّ خُطُوطاً عَنْ يَمِينِهِ وَشِمَالِهِ، ثُمَّ قَالَ: هَذِهِ السُّبُلُ لَيْسَ مِنْهَا سَبِيلٌ إِلَّا عَلَيْهِ شَيْطَانٌ يَدْعُو إِلَيْهِ، ثُمَّ قَرَأَ: ﴿وَأَنَّ هَذَا صِرَاطِي مُسْتَقِيماً فَاتَّبِعُوهُ وَلَا تَتَّبِعُوا السُّبُلَ فَتَفَرَّقَ بِكُمْ عَنْ سَبِيلِهِ  “Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem eliyle bir çizgi çizdi ve şöyle buyurdu: “Bu Allah’ın dosdoğru yoludur. Sonra sağından ve solundan çizgiler çizdi ve şöyle buyurdu: ‘Bu yolların her birinin başında ona çağıran bir şeytan vardır.’ Sonra şu ayeti okudu: ‘İşte bu benim dosdoğru yolumdur, ona uyun. Başka yollara uymayın ki, sizi O’nun yolundan ayırmasın.” Peygamberimiz SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şu sözüyle de uyarıyoruz:

وَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ لَتَأْمُرُنَّ بِالْمَعْرُوفِ وَلَتَنْهَوُنَّ عَنِ الْمُنْكَرِ أو لَيوشِكَنَّ اللهُ أَنْ يبْعَثَ عَلَيكُمْ عِقَاباً من عِنْدِهِ ثًمَّ لَتَدْعُنَّهُ فَلاَ يسْتَجِيبُ لَكُمْ“Nefsim elinde olana yemin derim ki ya marufu emreder, münkerden nehyedersiniz ya da Allah katından size bir ceza gönderir de sonra O’na dua edersiniz ama size icabet edilmez.” Bu yüzden bu konuda gevşeklik göstermekten sakının, hem de çok sakının! Aksi takdirde, Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şu sözü gereği dininiz tehlike altına girecektir:

إِنَّهُ سَيَكُونُ عَلَيْكُمْ أَئِمَّةٌ تَعْرِفُونَ وَتُنْكِرُونَ، فَمَنْ أَنْكَرَ فَقَدْ بَرِئَ، وَمَنْ كَرِهَ فَقَدْ سَلِمَ، وَلَكِنْ مَنْ رَضِيَ وَتَابَعَ“İleride birtakım emirler (yöneticiler) olacaktır. Tanıyacaksınız ve inkâr edeceksiniz. Kim tanırsa beri olur. Kim inkâr ederse kurtulmuş olur. Fakat kim razı olursa ve tabi olursa...” Yani kim razı olur ve onlara uyarsa hesaba çekilecek ve cezalandırılacaktır. O yüzden sakın onlara razı olmayın ve uymayın.

Ey Lübnan halkı ve özellikle de Müslümanlar! Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın ve Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Yahudiler hakkındaki vaadini sakın göz ardı etmeyin. Allah Subhânehu ve Teâlâ Yahudileri tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:

فَإِذَا جَاءَ وَعْدُ الْآخِرَةِ لِيَسُوءُوا وُجُوهَكُمْ وَلِيَدْخُلُوا الْمَسْجِدَ كَمَا دَخَلُوهُ أَوَّلَ مَرَّةٍ وَلِيُتَبِّرُوا مَا عَلَوْا تَتْبِيراً“İki vaatten ikincisinin vakti gelince, yüzünüzü üzüntüye sokmaları, kötülük yapmaları, önceden Mescid’e girdikleri gibi girmeleri, ele geçirdikleri yerleri harap etmeleri için onları tekrar göndereceğiz.” [İsra 7] Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem de şöyle buyurmaktadır:

لَتُقَاتِلُنَّ الْيَهُودَ فَلَتَقْتُلُنَّهُمْ، حَتَّى يَقُولَ الْحَجَرُ: يَا مُسْلِمُ، هَذَا يَهُودِيٌّ، فَتَعَالَ فَاقْتُلْهُ “Sizler Yahudilerle muhakkak savaşacaksınız! Harp o kadar şiddetli olacaktır ki, hatta taş: Ey Müslüman! Şu arkamdaki bir Yahudi’dir! Gel de onu öldür!’ diyecektir.” Dolayısıyla Yahudilerle ne bir barış, ne bir uzlaşma, ne de doğrudan veya dolaylı bir müzakere söz konusu olabilir. Trump ve beslemesi Netanyahu’nun tehditleri sakın sizi korkutmasın. Zira Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

كُلَّمَا أَوْقَدُوا نَاراً لِّلْحَرْبِ أَطْفَأَهَا اللهُ وَيَسْعَوْنَ فِي الْأَرْضِ فَسَاداً وَاللهُ لَا يُحِبُّ الْمُفْسِدِينَ“Her ne zaman savaş için bir ateş yakmışlarsa, Allah onu söndürmüştür. Onlar yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışırlar. Allah, bozguncuları sevmez.” [Maide 64] Yine Allah Subhânehu ve Teâlâ bizimle savaşan kâfirlerin durumunu açıklayarak şöyle buyurmaktadır:

وَدَّ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوْ تَغْفُلُونَ عَنْ أَسْلِحَتِكُمْ وَأَمْتِعَتِكُمْ فَيَمِيلُونَ عَلَيْكُم مَّيْلَةً وَاحِدَةً“Kâfirler isterler ki, siz silahlarınızdan ve eşyalarınızdan gafil olasınız da üzerinize ansızın bir baskın yapsınlar.” [Nisâ 102] Bulunmamız gereken durumu belirterek de şöyle buyurmaktadır:

وَلَا تَهِنُوا فِي ابْتِغَاءِ الْقَوْمِ إِن تَكُونُوا تَأْلَمُونَ فَإِنَّهُمْ يَأْلَمُونَ كَمَا تَأْلَمُونَ وَتَرْجُونَ مِنَ اللهِ مَا لَا يَرْجُونَ وَكَانَ اللهُ عَلِيماً حَكِيماً“O (düşman) topluluğu takip etmekte gevşeklik göstermeyin. Eğer siz acı çekiyorsanız onlar da, sizin çektiğiniz gibi acı çekmektedirler. Üstelik siz Allah’tan, onların ümit etmedikleri şeyleri umuyorsunuz. Allah ilim ve hikmet sahibidir.” [Nisa 104] Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın bu işgalci varlık karşısında bizim için seçtiği yol müzakere değil, cihat ve askeri yüzleşmedir قَاتِلُوهُمْ يُعَذِّبْهُمُ اللهُ بِأَيْدِيكُمْ وَيُخْزِهِمْ وَيَنصُرْكُمْ عَلَيْهِمْ وَيَشْفِ صُدُورَ قَوْمٍ مُّؤْمِنِينَ“Onlarla savaşın ki Allah sizin elleriniz ile onları cezalandırsın, rezil rüsva etsin. Onlara karşı size yardım etsin. Müminlerin kalplerine şifa versin.” [Tevbe 14] Ümmet, yöneticilerin ihanet ve entrikasına rağmen bu sorumluluğu üstlenmeye ehil olduğunu her fırsatta kanıtlamıştır; tek eksiği, kendisine hakla liderlik edecek olan Nübüvvet metodu üzere Raşidi bir liderliktir.

Ey Lübnan halkı ve özellikle de Müslümanlar! Lübnan yönetimi de dâhil olmak üzere İslam dünyasındaki bu yöneticilerin, Hilafet kurulmadığı sürece Amerika’yı hezimete uğratıp onu kendi yurduna def edemeyeceğini çok iyi biliyoruz. Hilafet kurulduğunda Allah’ın izniyle zafer üstüne zafer gerçekleştirecek, maskesi düşene kadar Amerika’ya ders üstüne ders verecektir. Zira Amerika bugün Müslümanlarla bizzat onların topraklarını ve havaalanlarını kullanarak savaşmakta; Yahudi varlığına yönelen saldırıları püskürtmek için de ajanlarını ileri sürmektedir. Hilafet devleti, bu işbirlikçilerin kalelerini başlarına yıkacak ve onları en rezil şekilde kalelerinden söküp atacaktır. Hilafet, bu kutlu yolda Müslüman halkları seferber edecek ve gücü, Müslüman coğrafyasının dışındaki Amerikan üslerine dahi yok eden coşkun bir sele dönüşecektir.

كَذَٰلِكَ يَضْرِبُ اللَّهُ الْحَقَّ وَالْبَاطِلَ فَأَمَّا الزَّبَدُ فَيَذْهَبُ جُفَاءً وَأَمَّا مَا يَنفَعُ النَّاسَ فَيَمْكُثُ فِي الْأَرْضِ كَذَٰلِكَ يَضْرِبُ اللَّهُ الْأَمْثَالَ“İşte Allah, hak ile batıla böyle misal getirir. Köpüğe gelince sönüp gider. İnsanlara yararlı olan ise yerde kalır. İşte Allah, böyle misaller verir.” [Rad 17] Birçokları bunu bir hayal olarak görse de Allah’ın izniyle bu kolay ve mümkündür. Zira ümmet itici bir akideye sahiptir; zulümlerinin şiddetinden dolayı Amerika’ya, Yahudilere ve onların dostlarına karşı içinde büyük bir öfke barındırmaktadır. Yüce Allah büyük zaferine izin verdiğinde, Allah’ın izniyle bu zafer sahnelerini görmek hiç de uzak olmayacaktır. İslam ümmetinin bundan sonra yapacakları ve savaş meydanlarında söyleyecekleri şeyler, şu an kalemin bile tarif edebileceğinden çok daha büyük ve muazzam olacaktır. Zira bu, Allah’ın bu dünyadaki sünnetidir:

وَكَانَ حَقّاً عَلَيْنَا نَصْرُ الْمُؤْمِنِينَ“Müminlere yardım etmek ise üzerimizde bir haktır.” [Rum 47]

Devamını oku...

Darfur’un Ayrılması Ajanlar Eliyle Yürütülen İğrenç Bir Suçtur

WhatsApp üzerinden Dr. İsam Dekin imzalı, 6 Nisan 2026 tarihli ve “Darfur’un ayrılmasını hiçbir akıllı reddetmez!” başlıklı bir makaleye vakıf oldum. Dekiniyat (1753) 6/4/2026 Dr. İsam Dekin Makalede özetle şöyle deniyordu: “Başlık doğrudan seçildi; çünkü Darfur artık Sudan için bir ‘kazık’ (baş belası) haline gelmiştir. Darfur’un ayrılması hakkında yazmaktan çekinmiyorum, zira 15 Nisan 2023 savaşında terörist isyancı Darfurlu Hızlı Destek Kuvvetleri milislerinin işlediği ihlalleri ve Darfurlu gençlerden duyduğumuz Sudan halkına yakışmayan küfür ve hakaretleri gördükten sonra, bu tarihsel kazık için en uygun ve en iyi çözümün bu olduğunu düşünüyorum” Makalede yer alan ifadelerin, özellikle de iğrenç bir suç ve ülkemizi parçalayıp kontrol altına almayı hedefleyen kirli bir Amerikan planı olan Darfur’un ayrılması talebinin tehlikesi göz önüne alındığında; yazarın kafasını karıştıran hususları netleştirmek, meselenin gerçeğini kavramasını ve bu yanlış anlayışı düzeltmesini sağlamak için bu noktalara cevap vermek kaçınılmaz olmuştur.

Cevabıma birtakım sorularla başlamak istiyorum:

Birincisi: Darfur’un ayrılması gerçekten bir çözüm ve tedavi midir, yoksa bir suç ve komplo mudur? Komplo ise bu komplonun planlayıcısı ve uygulayıcısı kim? İslâm ve Müslümanlar düşmanı Amerikan büyükelçiliklerindeki şer odaklarınca planlanan ve arzulanan bir şerre zemin hazırlamak üzere, Doha Anlaşması uyarınca Darfur’a özel bir statü ve özel bir yönetim veren kim?

İkincisi: Bu kirli görevi yerine getirmesi için Hızlı Destek Kuvvetleri’ni (HDK) kuran kim? Onu silahlandıran ve yasal hale getiren kim? Onları başkente sokan ve stratejik noktaları onlara kim teslim eden kim? Yasal ve meşru olması için orduda onun için gerekli kanunu çıkaran kim? Feshedilmesini önlemek için yaptığı askeri ve siyasi açıklamalarla ona kol kanat geren kim? Şehirlerden çekilmesini, mevzilerin onlara teslim edilmesini, gücünü koruyabilmesi ve lojistik destek alabilmesi için silah ve mühimmatı onlara teslim edenler kimler? Sudan’ı yıkma ve Darfur’u ayırma projesine devam etmesi için ordunun dizginlerini tutup bu milis tehlikesini ortadan kaldırmasını engelleyenler kimler?!

Şüphesiz ki Darfur’u ayırma planı, Amerika’nın Müslüman beldelerini parçalamak için hazırladığı Kanlı Sınırlar planının bir parçasıdır. Bu plan, Yeni Amerikan Sykes-Picot mühendisleri tarafından parçalanmış olanı daha da parçalamak ve ufalamak için hazırlanmıştır. Bu mühendislerden biri de, ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) tarafından görevlendirilen; Mısır, Sudan, Lübnan, Suriye, İran, Türkiye ve Afganistan gibi İslam ülkelerini etnik, mezhepsel ve taifeli kantonlara ve küçük devletçiklere bölme projesinin mimarı olan İngiliz asıllı Amerikalı Yahudi tarihçi Bernard Lewis’tir.

2006 yılında emekli Amerikalı General Ralph Peters tarafından yayınlanan ve Ortadoğu’yu kartondan devletçiklere bölen harita da bu planı teyit etmektedir.

Geçmişte Beşir hükümetinin, geberip giden John Garang liderliğindeki Halk Kurtuluş Hareketi ile suç ortaklığı yaparak Güney Sudan’ı koparması da bu planın bir parçasıdır. Bugün ise Burhan hükümeti ve Hızlı Destek Kuvvetleri; şüpheli geri çekilmeler, ordu karargahlarının ve şehirlerin HDK’ye teslim edilmesi, isyanı bastırmak için ordunun ve uçakların harekete geçirilmemesi gibi aynı şüpheli senaryo ile Darfur’u koparma yolunda adım adım ilerlemektedir! Halbuki dizginleri ellerinde tutanların ordunun dizginlerini serbest bırakması durumunda ordunun, savaşı bitirip ülkeyi ve halkı kurtaracak güce sahip olduğu çok iyi biliniyor.

El Beşir geçmişte, Güney’in ayrılmasına ABD baskısı yüzünden göz yumduğunu itiraf etmiş ve şunları söylemişti: “Güney’in ayrılması Amerikan baskısı sonucu gerçekleşti. ABD’nin asıl planı ise Sudan’ı beş ayrı ülkeye bölmektir.” (Rus Sputnik sitesinin Beşir ile 25/11/2017 tarihli röportajı) Yönetim kadrosunun ve dışişleri bakanlarının itirafları da ortadadır. İbrahim Gandur, yaptığı açıklamada, “Güney’in bağımsızlığı aslında bir komplo olduğu halde yine de kabul etmek zorunda kaldık” dedi. (13.04.2017 Anadolu Ajansı) 21 Kasım 2018’de ise dönemin Dışişleri Bakanı el-Dirdiri Muhammed Ahmed, France 24 kanalına verdiği röportajda, ülkesinin “bölgedeki en büyük sorun olan Güney Sudan meselesinin çözümünde Amerika’ya yardım ettiğini” açıkça ifade etmiştir.

Bu da onların planı bildikleri ve onu uyguladıkları anlamına gelmektedir. Bugün de aynı senaryo Darfur’da tekrarlanmaktadır. Nitekim 14 Temmuz 2011 Doha Anlaşması ile Darfur’a özel bir statü verilmiş, hatta 2016’da Darfur’un ayrı bir bölge olması için referandum bile yapılmıştır. Darfur, bizzat Ordu Komutanı El Burhan’ın gözetiminde güçlendirilen HDK eliyle koparılmaya çalışılmaktadır. Parçalama komplosu, Amerikan himayesinde eski Başkan Beşir’in eliyle Hızlı Destek Kuvvetleri’nin kurulmasıyla fiilen hayata geçirilmiştir. Amerika, Uluslararası siyasi çatışma çerçevesinde gerçekleşen bu savaşın fitilini, Sudan’daki nüfuzunu güvence altına almak ve İngiliz ajanlarını sahadan uzaklaştırmak için ateşlemiştir. Plan uyarınca HDK nihayetinde Darfur’da toplanmıştır; Sudan ordusunun mevzilerinden garip bir şekilde çekilip buraları HDK’ye teslim etmesi de bu plan dahilinde gerçekleşmiştir. Ardından bir “kurucu hükümet” kurulmasına izin verilmiş, ona bir başkent, bir havaalanı bir de sınır kapısı tahsis edilmiştir. El Burhan hükümeti de süresi doldukça bunların sürelerini yenilemektedir. Bu hükümetin eski para birimini kullanmasına izin verilmiş, ordunun bir hamlesiyle yok edilebilecek bir mesafede heyetleri kabul etmesine göz yumulmuştur. Şayet Amerika ajanlarının bu cürüm planını geçirmek için açık bir işbirliği olmasaydı tüm bunlar gerçekleşebilir miydi?

Sudan’da yaşanan ve ciddi can kayıplarına neden olan çatışmaların, şer odağı sömürgeci kafir ABD tarafından yerel işbirlikçiler aracılığıyla yönlendirebiliyor olması gerçekten çok üzücü. Üstelik bu planlar, gizli bir şekilde değil, kamuoyunun gözü önünde yürütülmektedir. Onlara bu ihanette, işbirlikçi ve yanıltıcı bir medya ile yıpranmış koltuklardan başka derdi olmayan ve sömürgeci kafirin yönettiği o koltuklara oturan kiralık politikacılar da destek olmaktadır.

Şüphesiz Müslüman ülkelerini bölmek çok büyük bir suçtur ve bu suça dahil olan herkes ağır bir günah yükü altına girecektir. Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

مَنْ أَتَاكُمْ وَأَمْرُكُمْ جَمِيعٌ عَلَى رَجُلٍ وَاحِدٍ يُرِيدُ أَنْ يَشُقَّ عَصَاكُمْ أَوْ يُفَرِّقَ جَمَاعَتَكُمْ فَاقْتُلُوهُ“Siz yönetim işinde bir adam üzerinde birleşmiş iken, birisi gelip sizin asanızı kırmak ya da cemaatınızı parçalamak isterse onu öldürün.” [Müslim] Müslim’in Ebû Saîd el-Hudrî’den rivayet ettiğine göre, Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

إذا بُويِعَ لِخَلِيفَتَيْنِ، فاقْتُلُوا الآخِرَ منهما“İki Halifeye biat edildiği zaman, onlardan sonuncusunu öldürün.” Bu hadisler, ümmetin birliğinin korunması ve bölünmemesi gerektiğini vurgulamaktadır.

Bu bağlamda, Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti olarak biz, ordunun samimi subaylarını ve nüfuz sahibi kesimleri, bu kabul edilemez suçu durdurmaya, Amerika’nın ve diğer sömürgeci güçlerin ülkemizdeki yıkıcı planlarını engellemeye ve ümmetin Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet’i yeniden kurma projesine destek olmaya çağırıyoruz. Çünkü Hilafet, yegâne kurtuluşumuz ve tek çıkış yolumuzdur. Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyuruyor:

  فَإِنَّهُ مَنْ يَعِشْ مِنْكُمْ بَعْدِي فَسَيَرَى اخْتِلَافًا كَثِيراً، فَعَلَيْكُمْ بِسُنَّتِي وَسُنَّةِ الْخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ الْمَهْدِيِّينَ، فَتَمَسَّكُوا بِهَا وَعَضُّوا عَلَيْهَا بِالنَّوَاجِذِ“Çünkü durum şu ki sizden, benden sonra yaşayacak olan kimseler, yakında çok ihtilaf görecekler. Binaenaleyh benim sünnetime; doğru yolu bulan, hidayete erdirilmiş halifelerin sünnetine sarılın. Bunlara azı dişlerinizle (yapışır gibi sımsıkı) yapışın.”

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER