Pazar, 29 Recep 1447 | 2026/01/18
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Receb Ayı ve Müslümanların Vahdeti

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Receb Ayı ve Müslümanların Vahdeti

Günümüzde birçok Müslümana Hilafet kelimesi yabancı gibi görünmekte, bazıları bu kelimeyi tarih kitaplarıyla ilişkilendirmekte, diğerleri ise Hilafeti soyut veya alışılmamış bir şey olarak görmektedir. Bu, özellikle modern ulus devlet sisteminin gölgesinde yaşayan bir nesil için anlaşılabilir bir durumdur. Ancak her yıl Recep ayı bize, Müslümanların tarihindeki önemli bir dönüm noktasını hatırlatmaktadır. Zira H. Receb 1342 yılında Hilafet yıkılmıştır. Bu sadece bir hükümetin sonu olmamış, aksine on üç yüzyıldan fazla bir süredir İslam ümmetini düzenlemek için çalışan bir çerçevenin kaybı olmuştur.

İslam'ın özünde, Müslümanların, iman, sorumluluk ve ahlaki bağlılıkla birleşmiş tek bir ümmet ve tek bir toplum olduğu fikri yatmaktadır. Bu bir metafor ya da duygusal bir slogan değil, aksine Kuran'da geçen açık bir ilkedir. Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: إِنَّ هَذِهِ أُمَّتُكُمْ أُمَّةً وَاحِدَةً وَأَنَا رَبُّكُمْ فَاعْبُدُونِ İşte sizin bu ümmetiniz bir tek ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. Öyleyse bana ibadet edin.” [Enbiya 92]

Ayrıca Allah vahdeti, doğrudan hidayet ve koruma ile ilişkilendirmiştir; zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَاعْتَصِمُواْ بِحَبْلِ اللّهِ جَمِيعًا وَلاَ تَفَرَّقُواْ Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın, sakın ayrılıp bölünmeyin.” [Al-i İmran 103]

İlk dönem fıkıh alimleri, Allah'ın ipinin, toplumsal itaati ve otoriteyi içeren kapsamlı bir yaşam biçimi olan İslam'a işaret ettiğini açıklamışlardır. Abdullah ibn Mesud Radıyallahu Anh, Allah'ın ipinin, toplum olduğunu, yani birleşmiş olan Müslümanların toplumu olduğunu söylemiştir.

Bu nedenle İslam'da vahdetten-birlikten kastedilen, sadece kişisel ruhi yönle sınırlı kalmak değildir, aksine bundan amaçlanan, Müslümanların siyasi, sosyal ve ekonomik olarak toplumsal yaşamlarını tanzim etme keyfiyetini ortaya koymaktır.

İslam tarihinin büyük bir bölümünde bu vahdet, pratik olarak somutlaşmıştır. Zira Hilafet, Müslümanların adaletle, güvenlikle, genel refahla ve karşılıklı korumayla yönetildiği siyasi çerçeve mesabesinde olmuştur. Dolayısıyla Hilafet, kültürleri veya dilleri yok etmemiştir; aksine çeşitlilik var olan ve kabul edilen bir şey olmuştur. Müslümanları birleştiren ırk veya toprak olmamıştır, aksine bizzat İslam olmuştur.

Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem bu toplumsal sorumluluk fikrini şu kavliyle vurgulamıştır: مَثَلُ الْمُؤْمِنِينَ فِي تَوَادِّهِمْ وَتَرَاحُمِهِمْ وَتَعَاطُفِهِمْ مَثَلُ الْجَسَدِ إِذَا اشْتَكَى مِنْهُ عُضْوٌ تَدَاعَى لَهُ سَائِرُ الْجَسَدِ بِالسَّهَرِ وَالْحُمَّى Müminler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar.” [Sahih-i Müslim]

Hilafet kaldırıldığında Müslümanlar imanlarını kaybetmemişler, İslam da birdenbire pratikte uygulanamaz bir hale gelmemiştir. Değişen şey yapı olmuştur. Daha da önemlisi bu yapı, tarafsız bir şeyle değiştirilmemiş, aksine Müslümanların kimlik, sadakat, otorite ve sorumluluk anlayışını tedrici olarak (aşama aşama) yeniden şekillendiren yeni düşünce yolları ortaya çıkmıştır.

Bu fikirlerin en çok etkili olanlarından biri milliyetçilik olmuştur ama tek fikir olmamıştır. Milliyetçilik Müslümanlara, ümmete karşın ulus devleti, kardeşliğe karşın sınırları ve ahlaki vacibe karşın “ulusal çıkarları” öncelikler olarak almayı öğretmiştir!

Milliyetçiliğin yanı sıra diğer mefhumlar da İslami düşünceyi yeniden şekillendirmiştir. Nitekim laiklik, dini özel hayata hapsetmiştir. Ayrıca kapitalizm, başarıyı kâr ve güç perspektifinden yeniden tanımlamıştır. Yine bireyselcilik, toplumsal sorumluluğu zayıflatmıştır. Böylece bu fikirler bir araya gelerek, İslami siyasi bilinci yeniden şekillendirmiştir.

Allah Subhanehu ve Teala bizleri uyarmış ve şöyle buyurmuştur: وَلاَ تَكُونُواْ كَالَّذِينَ تَفَرَّقُواْ وَاخْتَلَفُواْ مِن بَعْدِ مَا جَاءهُمُ الْبَيِّنَاتُKendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın.” [Al-i İmran 105]

Sonuç olarak bugün birçok Müslümanın idrak ettiği bir gerçeklik ortaya çıkmıştır. Zira Müslümanlara zulmedildiğinde, derin bir endişe ve dayanışma ortaya çıkarken, ancak aynı zamanda acı verici bir acziyet duygusu da ortaya çıkmaktadır. Bu ise Müslümanların umursamazlığından dolayı değil, aksine ümmetin parçalanmış olmasından dolayıdır.

İbn Teymiye (Allah ona rahmet etsin) şöyle demiştir; Müslümanlar ne zaman bölünseler, Allah düşmanlarının onlara galip gelmesine izin vermiştir.

Eğer Hilafet bu şekilde anlaşılırsa, o zaman Hilafet bir hayal ya da kargaşaya davet olmaz; aksine Hilafet, Müslümanların hayatını, sorumluluk ve adaleti temel alan İslami değerlere göre düzenleme çabasıdır.

Receb, sadece bir anma ayı değildir, aksine düşünme ve arınma ayıdır; dolayısıyla bu ay Müslümanları, bir slogan olarak değil, aksine canlı bir sorumluluk olarak vahdet hakkında derinlemesine düşünmeye davet etmektedir. Ümmetin bölünmesi bir tesadüf olmadığı gibi aynı şekilde Müslümanların kalplerinde hala var olan birbirlerine tutunma ve adalet özleminin bölünmesi de bir tesadüf değildir; tıpkı Allah Subhanehu ve Teala’nın bize, şu kavlinde hatırlattığı gibi: إِنَّ هَذِهِ أُمَّتُكُمْ أُمَّةً وَاحِدَةً وَأَنَا رَبُّكُمْ فَاعْبُدُونِ İşte sizin bu ümmetiniz bir tek ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. Öyleyse bana ibadet edin.” [Enbiya 92]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Yasmin Malik

Devamını oku...

Amerika, 75 Ülkenin Vatandaşlarına Vize Vermeyi Askıya Aldı!

Haber-Yorum

Amerika, 75 Ülkenin Vatandaşlarına Vize Vermeyi Askıya Aldı!

Haber:

Fox News, ABD Dışişleri Bakanlığı'nın 21 Ocak tarihinden itibaren süresiz olarak Arap ve Müslüman ülkeler de dahil 75 ülkenin vatandaşlarına yönelik tüm vize verme işlemlerini süresiz olarak askıya almaya karar verdiğini açıkladı.Dışişleri Bakanlığı tarafından yayınlanan bir iç müzekkereye göre, bakanlık tarama ve inceleme prosedürlerini yeniden değerlendirirken, dünya çapındaki ABD büyükelçilikleri ve konsoloslukları çalışanlarına mevcut yasalar uyarınca vize başvurularını reddetmeleri talimatı verildi.Rapora göre, etkilenen ülkeler listesinde Somali, Rusya, Afganistan, İran, Irak, Mısır, Nijerya ve Yemen yer alıyor.Ayrıca Dışişleri Bakanlığı, geçen Kasım ayında diplomatik misyonlara yeni talimatlar yayınlayarak, kamu yükü şartı uyarınca genişletilmiş tarama kurallarının uygulanmasını vurguladı ve bu şart, gelecekte ABD hükümetinin yardımına bağımlı hale gelme olasılığı yüksek olduğu düşünülen başvuru sahiplerinin vize başvurularının reddedilmesine olanak tanıyor.Değerlendirilen faktörler arasında sağlık durumu, yaş, İngilizce dil yeterliliği, mali durum ve uzun süreli tıbbi bakıma ihtiyaç duyma olasılığı da yer almaktadır. (El Cezire Net)

Yorum:

Amerika, geniş bir ülke üzerine kurulmuş ve beyaz bir adamın bu ülkeyi sömürgeleştirmesinden bu yana, yani yaklaşık 300 yıldır 100 milyondan fazla olan yerli halkı, yani Kızılderilileri öldürdükten sonra burayı sömürgeleştirmiştir.Bu insanlık dışı devlet, sanki bu toprakların ve ülkenin sahibiymiş gibi, sanki sadece kendisi o ülkede yaşama ve hareket etme hakkına sahipmiş gibi, yeryüzünün sakinlerinin, özellikle de iş arayan ve alın teriyle geçimini sağlayanların bu ülkeye göç etmesini engelliyor.Sakinlerinin Amerika'ya göç etmesini engellediği bu ülkelerin servetinin çoğunu ele geçiren Amerika, onların Amerika'ya göç etmesini engellemekten hiç haya edip utanmıyor;burada onlardan (göçmen olarak gelinen ülkelerden) yağmalanan servetin bir kısmını geri almaktan bahsetmiyorum, bu ülkelerin ve halkların servetleri, madenleri ve uzmanlığıyla inşa edilen fabrikalarda, kurumlarda ve şirketlerde alınteri ile çalışmaktan bahsediyorum.

Amerika, insanların ülkesine göç etmesini tamamen engellemek istemiyor; aksine Amerika, İslam ülkeleri ve üçüncü dünya ülkelerinin servetlerini yağmaladıktan sonra, yüksek veya nadir yeteneklere sahip olan genç ve eğitimli nesillerin elitlerini çalmak istiyor;yani Amerika, şirketlerine, ailelerinin geçimini sağlamak için çok çalışacak yüksek yetenekleri olan köleler eklemek isterken, kapitalistler ve dev şirketlerin sahipleri ise bu yetenekli kişilerin üretiminden yararlanmaktadırlar ki bu ıstılahta, emek hırsızlığı olarak adlandırılmaktadır.Yani Amerika, liderleri kendilerine komplo kuran zayıf halkların servetlerini çalınmasını sağlamasının ardından emekleri, uzmanlıklarını ve yüksek yetenekleri de çalmaya devam etmek istiyor ve karşılığında ise, ülkesine göç etmek isteyenlere, gıda, barınma ve sağlık gibi temel yardımlar bile olsa veya bu yardımlar Amerika'nın bu göçmenlerin ülkelerinden yağmaladığı miktarın onda birini bile bulmayan kırıntılar bile olsa,herhangi bir nedenle ve herhangi bir şekilde devlet yardımlarına başvurmayacaklardır şeklinde şartlar koyarak kendini korumak istiyor.

Amerika, insanlığın yalnızca Hollywood'un ürettiği aksiyon filmlerinden tanıdığı eski işgalcilerden daha az vahşi, barbar ve suçlu değildir.Bununla birlikte dünya servetlerinin büyük bir oranı Amerika'da birikmiş olmasına rağmen yine de Amerika'daki yoksulluk, sömürülen ve yağmalanan bu ülkelerdekinden daha fazladır; zira Amerika'da yoksulların sayısı kırk milyonu aşmıştır. Bu da nüfusun geri kalanının lüks içinde yaşadığı anlamına gelmiyor; aksine ülke halkının çoğu yoksulluk sınırının altında ve orta sınıf olarak bilinen gelir düzeyinde yaşamaktadır ve bunlar nüfusun %99'undan fazlasını oluşturmaktadır;yani nüfusun %1'inden azı Amerika'daki para ve servetlerin büyük çoğunluğuna sahiptir; bu nedenle “Biz %99'uz” sloganını atan “Wall Street'i İşgal Et” adlı bir halk hareketi başlatılması şaşırtıcı değildir.

İslam beldelerinde ve üçüncü dünya ülkelerindeki gençlerin, örneğin üniversiteden mezun olduklarında veya olgunlaşıp kendilerine bir gelecek kurmaya hazır olduklarında akıllarına gelen ilk şey, bal ve süt nehirlerinin kendilerinin içmesini beklediğini zannederek, yurt dışına seyahat ediyorlar, yani başta Amerika olmak üzere Batı ülkelerine gidiyorlar.Ancak gerçekte durum tamamen farklıdır, özellikle de koronavirüs pandemisi öncesinde, sırasında ve sonrasında; zira koronavirüs pandemisinden daha güçlü bir ekonomik pandemi, Batı ülkeleri de dahil olmak üzere tüm dünya ülkelerini etkisi altına almış ve tüm ülkeleri ekonomik durgunluğa sürüklemiştir. Ancak genç nesil, bu ekonomik durgunluğun göç etmek istedikleri ülkeleri de kasıp kavurduğunu bilmiyor ve durgunluk ve yoksulluğun sadece kendi ülkelerinde var olduğunu düşünüyor; ancak kitap okuyan, haberleri takip eden ve ülkeler arasında seyahat edenler, dünyada diğerlerinden daha iyi ekonomik durumda olan hiçbir ülke olmadığını ve mevcut nesil ile gelecek nesillerin mevcut koşullarda onurlu bir yaşam süremeyeceğini kesin olarak bilmektedir; şimdi herkesi, Doğu ülkelerinden önce Batı ülkelerindeki yaşanan durgunluğun boyutunu ve gelecekte durumun şu andakinden daha kötü olacağını gösteren uluslararası raporlara ve ekonomik araştırmalara yönlendiriyorum.

Bu nedenle gençler amaçsızca dolaşıp Batı ülkesinde iyi bir yaşam arayışıyla kendilerini denize atmak yerine, öncelikle hayallerini hiçbir ülkede gerçekleştiremeyeceklerini anlamaları, kendilerini bu gerçeği deneme ve doğrulamaya çalışmanın zahmetinden kurtarmaları ve ülkelerini sömürgeci Batı'dan ve onun servetlerini yağmalamasından kurtarmak için çalışmaları gerekir; şairin şu sözleri onların sloganı olsun: “Ya dostu memnun eden bir hayat, ya da düşmanı öfkelendiren bir ölüm.” Bu ise ancak adil ve hak olan bir devletin gölgesinde, yani vahşi insanların kanununu ve Sam amca ve onun torunu Trump'ın kanununu değil yaratıcı Subhanehu ve Teala'nın şeriatını uygulayan İslam Devleti'nin gölgesinde gerçekleşebilir;zira Allah'ın hepsini rızıklandırdığı servetleri tüm insanlığın paylaşmasını sağlayacak ve kamu mülkiyeti ile özel ve devlet mülkiyeti arasındaki ayrımı vurgulayacak olan sadece Hilafettir;işte sadece o zaman insanlar, kendi ülkelerinde onurlu ve refah içinde yaşayacak, zenginliklerinden ve servetlerinden yararlanacak ve yüce Allah'ın rızasını kazanacaktır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Bilal Muhacir – Pakistan

Devamını oku...

Ekonomik Gerçeklik İle Şerî Hüküm Arasında Yenilenebilir Enerji Anlaşmaları

Haber-Yorum

Ekonomik Gerçeklik İle Şerî Hüküm Arasında Yenilenebilir Enerji Anlaşmaları

Haber:

Reuters, 11/1/2026 Pazar günü internet sitesinde, Mısır'ın yenilenebilir enerji sektöründe toplam 1,8 milyar Dolarlık yatırımları içeren anlaşmalar imzaladığını, bunların arasında Norveçli Scatec ve Çinli Sun Gro şirketleriyle olan iki büyük projenin de bulunduğunu bildirdi.İlk proje, Menya ilinde 1,7 gigawatt kapasiteli ve 4 gigawatt-saat kapasiteli batarya depolama sistemleriyle desteklenen bir güneş enerjisi santralinin inşasını içermektedir.İkinci proje ise Süveyş Kanalı Ekonomik Bölgesi'nde enerji depolama bataryaları üretecek bir fabrika kurmayı ve üretiminin bir kısmını Menya projesine tedarik etmeyi içermektedir. Bu anlaşmalar, uluslararası destek olmadan hedefin gerçekleştirilmesinin zor olacağına dair resmi uyarıların ortasında Mısır'ın 2030 yılına kadar elektrik karışımında yenilenebilir enerjinin payını %42'ye çıkarma çabaları kapsamında gerçekleşmiştir.

Yorum:

Geçen günlerde Mısır rejimi, çok sayıda yabancı kuruluşla ortaklaşa olarak, büyük güneş enerjisi santrallerinin, batarya depolama sistemlerinin ve ilgili fabrikaların inşası da dahil olmak üzere yenilenebilir enerji sektöründe yaklaşık 1,8 milyar Dolar değerinde anlaşmaların imzalandığını duyurdu.Nitekim bu anlaşmalar, ekonomik bir başarı ve “temiz enerjiye geçişi” ve enerji güvenliğinin pekiştirilmesi yönünde bir adım olarak pazarlanmıştır. Ancak derin bir bakış, şu soruyu dayatmaktadır: Bu politikalar, insanların işlerine yönelik gerçek bir gözetimi mi ifade ediyor? Onların haklarını koruyacak mı? Yoksa bu anlaşmalar, ülkenin yeteneklerini yabancı güçlerin iradesine bağlama yaklaşımının bir devamı mıdır?

İslam'da enerji sadece bir meta değil, aksine kamu mülkiyetidir: Enerji konularındaki şerî hüküm, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in karar kıldığı şu kaideden kaynaklanmaktadır:الْمُسْلِمُونَ شُرَكَاءُ فِي ثَلَاثَةٍ: فِي الْمَاءِ وَالْكَلَإِ وَالنَّارِ Müslümanlar üç şeyde ortaktırlar: Suda, merada ve ateşte.”Bu hadiste geçen ateş, insanların hayatının ve yaşamlarının üzerine kurulduğu tüm enerji kaynakları anlamındaki her şeyi kapsamaktadır.Buna göre enerji, elektrik, yakıt ve bunların kaynaklarını, bireylerin veya şirketlerin mülk edinmesi, yabancıların bunları kontrol etmesi ve bunları üretme ve onlara ortak olma imtiyaz hakkının yabancılara verilmesi şerî olarak caiz olmayan bir kamu mülkiyetidir.

Binaenaleyh enerji üretimi, depolanması ve fiyatlandırılması konusunda yabancı şirketleri sahip veya kontrol eden bir ortak olarak dahil etmek, şerî hükme açıkça muhalefet etmek sayılır;çünkü bu tesis, ümmetin kamu hakkı olmaktan çıkıp kâr ve siyasi kontrol için bir alana dönüşmekte ve ümmetin düşmanlarının, diğer yağmalanmış servetler gibi onu da yağmalamasına imkan vermektedir.

Bu anlaşmaların ayrıntıları, finansman, teknoloji ve yönetim konusunda yabancı şirketlere açık bir bağımlılık olduğunu ortaya koymakta ve dışarıya ipotekli olmaya dayalı bir ekonomi politikasının devam ettiğini yansıtmaktadır.Bu politikalar yeni değildir, aksine Mısır'ı uluslararası sermaye için açık bir pazar haline getiren bir yaklaşımın uzantısıdır; bunun da ötesinde kaynaklar üzerinde gerçek karar verme veya egemenlik hakkı vermemekte, aksine kaynaklar ve menbaları tamamen ihmal edilmektedir.

Bu yaklaşım bağımlılığı pekiştirmekte ve devleti, sömürgeci Batılı yatırımcılar ve kurumlar ile onları destekleyen ülkeler tarafından dayatılan şartlardan bağımsız olarak kararlar almaktan aciz kılmaktadır.Dolayısıyla enerjisine sahip olmayan bir ülke, siyasi kararına da sahip değildir ve halkını fiyat krizlerinden, tedarik kesintilerinden veya uluslararası şantajdan koruyamaz.

İslam'da devlet, kâr peşinde koşan bir şirket olmadığı gibi yatırımcılar ile halk arasındaki bir arabulucu da değildir; aksine devlet, sorumlu bir gözeticidir ve gözetici, insanların işlerini doğrudan yürüterek onları borç yükü altına sokmadan, fiyatları artırmadan veya kamu mülkiyetlerini satmadan güvenlik, gıda, sağlık ve enerji gibi onların temel ihtiyaçlarını karşılar.Resmi söylemin göz ardı ettiği temel soru şudur: Bu projeler, insanlar için elektrik fiyatlarında gerçek bir düşüşe yol açacak mı?Elektrik kesintilerini önleyecek mi? Yoksulların yükünü hafifletecek mi?

Gerçeklik, kapitalist sistemin gölgesindeki bu gibi anlaşmaların genellikle fiyat artışları veya sübvansiyon kesintisi yoluyla maliyetinin insanlara yüklenmesiyle sonuçlanırken, kârların şirketlere gittiğine tanık olmaktadır.

Bu projeler “yatırım” olarak sunulsa da, ayrıntılarının çoğu dış finansman, devlet garantileri ve belki de doğrudan veya dolaylı kredilerle bağlantılıdır.Bu da devletin mali yükümlülüklerinin artması, dolayısıyla genel bütçe üzerindeki baskının artması, bunun da daha sonra temel hizmetlere yansıması anlamına gelmektedir.

İslam faizi kesin olarak haram kılmış ve faizli kredileri toplumların yıkımının ve bereketin kaybının nedenlerinden biri saymıştır. Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَذَرُوا مَا بَقِيَ مِنَ الرِّبَاEy iman edenler! Allah'tan korkun ve mevcut faiz alacaklarınızı terkedin.” [Bakara 278] Dolayısıyla faizli finansmana veya siyasi şarta dayalı enerji sektörü gibi hayati bir sektörü inşa etmek şerî olarak caiz değildir.

Peki devletin gerçek rolü nerede?Mısır'ın güneş, rüzgar ve insan akılları da dahil olmak üzere sahip olduğu uzmanlıklar ve doğal kaynaklar, (gerçekten gözetici bir devletin var olması durumunda) yabancıların mülk edinmesine veya karar alma sürecine dahil edilmesine gerek kalmadan, devletin yönetimi ve finansmanıyla insanların işlerinin hakkıyla gözetilmesine imkan veren enerji projeleri ve diğer devasa projeleri inşa etmesini mümkün kılmaktadır.İslam Devleti, kredilere veya uluslararası kurumların diktelerine değil, sabit şeri kaynaklara dayalı finansmana güvenmektedir.

Burada devletin rolü, elektrik santrallerini kurmak ve bunlara tamamen sahip olmak, halka ücretsiz olarak elektrik dağıtmak, kârla bağlantı kurmadan hizmetin sürekliliğini sağlamak ve ümmeti, yaşam damarları üzerindeki yabancının kontrolünden korumaktır.

Bu projelerin, enerji ve yatırımın nüfuz araçları olarak kullanıldığı uluslararası siyasi bağlamdan kopul olması imkansızdır.Zira yabancı şirketler ülkelerinden bağımsız olarak gelmezler; aksine ülkelerinin stratejik çıkarlarını temsil ederler. Bundan dolayı onlara, enerji sektörlerine erişim imkanı sağlamak, özellikle kriz zamanlarında siyasi baskıya kapı aralayacaktır.

Ümmetin bu politikaları, Müslüman ülkelerin bağımlılık durumunda kalmasını sağlayan ve İslam esasına dayalı bağımsız bir ekonominin kurulmasını engelleyen sömürgeci kapitalizmin bir parçası olarak görmesi gerekir.

Enerji meselesi sadece teknik bir mesele değildir, aksine egemenlik, gözetim ve yönetim meselesidir.Enerji politikaları kamu mülkiyeti ve vacip gözetim olarak enerjiyi İslam temelinde inşa edilmediği sürece, rakamları ne kadar şişirilmiş olursa olsun tüm anlaşmalar adaleti sağlamaktan veya hakları korumaktan aciz kalacaktır.

Ümmetin vacibi, enerji ve ekonomik krizlerden kurtuluşunun, yabancı güçlerle yeni anlaşmalar yoluyla değil, devleti vergi toplayıcı değil gözetici, arabulucu değil koruyucu ve başkalarına bağımlı değil, kaynaklarının efendisi yapan İslami yönetimin kurulmasıyla olacağını idrak etmesidir. İşte sadece o zaman devlet, enerji ve insanların diğer işlerini adaleti sağlayarak yönetecek, hakları koruyacak ve Allah Azze ve Celle’yi razı edecektir.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اسْتَجِيبُواْ لِلّهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُم لِمَا يُحْيِيكُمْ
Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’ın ve Rasulü’nün çağrısına uyun.” [Enfal 24]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Mahmud El-Leysî - Mısır

Devamını oku...

ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi Belgesi

Soru Cevap

ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi Belgesi

Soru:

Trump, 5 Aralık 2025 tarihinde 33 sayfadan oluşan yeni ABD Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi’ni kamuoyuna duyurdu. Peki bu belgenin örneğin Biden’ın stratejisi gibi öncekilerden farkı ne?

Cevap:

Bu belgeler üzerinde derinlemesine düşünüp dikkatle incelendiğinde, Cumhuriyetçi Trump’ın 2017 ve 2025 yıllarında yayınladığı ya da Cumhuriyetçi Reagan’ın 1988 yılında, Baba Bush’un 1990 yılında ve oğul Bush’un 2002 yılında yayımladığı ulusal güvenlik strateji belgeleri ile Demokrat Clinton’un 1994 ve 1998 yıllarında, Obama’nın 2010 ve 2015 yıllarında ve Biden’ın 2022 yılında açıkladığı strateji belgeleri arasında esas ve öz itibariyle hiçbir fark olmadığı görülecektir. Tek fark, üslup ve kullanılan dildedir. Hepsi de Amerika’nın küresel hegemonyasını korumayı ve sürdürmeyi amaçlamaktadır. Cumhuriyetçiler, Amerika’nın küresel liderliğini lafı eğip bükmeden, dolandırmadan açıkça ifade ederken, Demokratlar, süslü püslü sözlerle, kandırarak ya da lafı eğip bükerek dile getirmektedirler. Soruda da belirtildiği üzere bu cevapta; stratejilerin ayrıntılarına girmekten ziyade, Biden ve Trump stratejileri arasındaki farkı netleştirmeye yetecek ölçüde stratejiler arasındaki farka değineceğiz. Allah’ın yardımıyla bunun daha iyi anlaşılması için şöyle diyoruz:

1- 18 Kasım 2016 tarihinde yayımladığımız soru cevapta şöyle geçmektedir: “... Tüm bunlardan açığa çıkıyor ki Amerikan politikasının ana hatlarında Cumhuriyetçi Parti ile Demokratik Parti arasında hiçbir fark yoktur. Sadece üsluplar farklıdır o kadar... Bunun nedenine gelince, iki partinin ortaya çıkış tarihiyle ilgilidir. Avaz avaz bağırdıkları demokratik giysi görüntüsüne bürünmek Cumhuriyetçi Parti’nin umurunda değil. Bilakis Cumhuriyetçi Parti’ye küstah kovboyca davranışlar hâkimdir, hatta bununla gurur duyarlar. İşte Cumhuriyetçi Parti böyle bir çevrede ortaya çıktı ve hâlâ da kovboyculuk egemendir... Kovboy kültürü, güçlü, kavgacı, katil, hırsız, yağmacı ve saldırgan kişilere meyillidir. Kimse itiraz edemez veya meydan okuyamaz. Ya sessiz kalmak ya da boyun eğmek zorundadır... Masum insanların ölmesini umursamazlar. Bu ülkelerinde oldukça yaygındır. Silah taşımak ve arzuları doğrultusunda kullanmak çok hoşlarına gider. ABD Senatosu, Demokratik Parti’nin bireysel silah satın almak isteyenlerin suç ve psikolojik geçmişinin soruşturulmasına izin veren önerisini iki kere reddetti... Silah lobisinin hâkimiyetinden dolayı bireysel silahlanma düzenlemesi Cumhuriyetçileri pek ilgilendirmiyor... Demokratik Parti’de ise aldatmak, sahtekâr demokrasi kisvesine bürünmek ve İngiliz üslubunu taklit etmek hâkimdir. Zehiri balla karıştırarak sunarlar ve gülümseyerek öldürürler. Cumhuriyetçi Parti ise saf zehir sunar ve azı dişlerini gıcırdatarak öldürürler... Bu nedenle demokratik başkanlar, aldatmak ve gafillerin sevgisini kazanmakta mahirdirler. Cumhuriyetçi başkanlar ise, kimseyi kandıramaz, çünkü düşmanlıkları açık ve aşikârdır. Her iki partinin yakın tarihteki başkanlarına bir göz atıldığında açıkça bu görebilir... Örneğin Bush, Haçlı Seferi derken, Obama Kahire’de ayet okumuştur... Oysa her ikisi de İslam’a tuzak kurmaktadır... Bu nedenle yukarıda söylediğimiz gibi: “Bu nedenle demokratik başkanlar, aldatmak ve gafillerin sevgisini kazanmak konusunda mahirdir. Cumhuriyetçi başkanlar ise, kimseyi kandıramaz, çünkü düşmanlıkları açık ve aşikârdır.” Hatta her iki partinin logosunda bile söylediğimize uygun figür farkı vardır. Alman asıllı Amerikalı karikatürist Thomas Nast, 1870-1874 yıllarında Harper dergisinde bir karikatür yayınladı. Karikatürde, içlerinde etrafındakileri ezen öfkeli büyük bir fil de olmak üzere hayvan sürüsünü korkutmak için aslan postuna bürünmüş bir eşek çizdi... Sonra zamanla eşek, Demokratik Parti’nin, fil de Cumhuriyetçi Parti’nin logosu haline geldi. Bu semboller, her iki partinin resmini yansıtmaktadır... Buna göre Trump’ın davranışı, birini diğerinden ayırt eden kişisel özellikler dışında Cumhuriyetçi Parti adaylarının davranışından pek farklı değil. Cumhuriyetçi Parti’nin genel özellikleri, yukarıda da belirtildiği gibi, kişisel özellikler dışında tüm partili adaylar için geçerlidir...”

2- Dolayısıyla Cumhuriyetçilerdeki küstahlık, Demokratlardaki kandırmaca üslubunu her iki partiye mensup olan başkanların açıkladığı strateji belgelerinde de görmek mümkün:

* Örneğin Biden stratejisi, Amerika’nın küresel liderliğini, hegemonyasını, küresel düzenini işbirliği, demokrasi, insan hakları ve diplomasi gibi kandırmaca sözlerle sürdürmeye ve pekiştirmeye çalışmaktadır...

* Kişiliğindeki aşırı kibirlilik, iktidar tutkunluğu, aşırı şovmenlik sevdası, bilgelik eksikliği, içsel çatışmalara dalma eğilimi, rakiplerini ekarte etme ve öfori görünen Trump ise gizlemeden veya dolaylı yollara başvurmadan hatta müttefiklerini aşağılayarak “Önce Amerika” ve “güç yoluyla barış” gibi maskesiz söylemlerle Amerika’nın küresel liderliğini sürdürmeyi amaçlamaktadır. Nitekim Trump, açıkladığı strateji belgesinde bunu açıkça dile getirmektedir: “Bu stratejinin amacı, tüm bu dünya lideri varlıkları ve diğerlerini bir araya getirerek Amerikan gücünü ve üstünlüğünü güçlendirmek ve ülkemizi her zamankinden daha büyük hale getirmektir.” (2025 ABD Ulusal Strateji belgesi https://www.mc-doualiya.com/)

Öncelikler başlığının altında zikredilen alt başlıkların neredeyse tamamında (Barış Yoluyla Yeniden Düzenleme, Ekonomik Güvenlik, Dengeli Ticaret, Kritik Tedarik Zincirlerine ve Malzemelere Erişimin Güvenliğini Sağlamak, Yeniden sanayileşme, Savunma Sanayii Tabanımızı Canlandırmak, Enerji Hakimiyeti, Amerika’nın Finans Sektöründeki Hakimiyetini Korumak ve Büyütmek) Amerikan hakimiyetini korumaya, güçlendirmeye ve sürdürmeye vurgu yapılmıştır.

3- Biden, Obama ve Clinton gibi Demokrat başkanların açıkladığı ulusal strateji belgeleri, Amerikan hegemonyasını BM, NATO gibi uluslararası kurumlar, ittifaklar ve demokrasi, insan hakları gibi yumuşak güç üzerinden yürütmeyi esas alıyordu. Demokratların ulusal strateji belgesine göre Amerika, dünyanın jandarmasıdır ve bu jandarmalığın bir maliyeti olsa da, bu maliyet Amerikan küresel düzeninin ve hegemonyasının devamı için ödenmelidir.

Cumhuriyetçilerin ulusal strateji belgelerine göre ise, Nixon ve Trump’ın ulusal strateji belgelerinde olduğu gibi Amerika’nın jandarmalığına ve müttefiklerine sağladığı koruma kalkanına karşılık müttefikler de ödeme yapmalıdırlar, yükü tek başına ABD değil müttefikler de bu yükü paylaşmalıdırlar... Nitekim Öncelikler başlığının altında alt başlık olarak “Yük Paylaşımı ve Yük Kaydırma” diye başlık vardır. Bu başlıkta şöyle geçmektedir: Başkan Trump, NATO ülkelerinin GSYİH’larının yüzde 5’ini savunmaya harcamayı taahhüt eden yeni bir küresel standart belirlemiştir.” (2025 ABD Ulusal Strateji belgesi https://www.mc-doualiya.com/)

Görüldüğü gibi izledikleri üsluplar, kullandıkları araçlar, konjonktürel olarak belirledikleri öncelikler farklı olsa da Trump ya da Biden, Obama, Bush, Clinton ve diğer başkanlar tarafından olsun yayınlanan Ulusal Güvenlik Stratejisi belgelerinin temel hedefi aynıdır. Bu hedef de Amerika’nın küresel liderliği ve hegemonyasını devam ettirmek, küresel ölçekte hiçbir rakip gücün ABD’ye denk ya da ondan üstün bir konuma yerleşmemesini sağlamaktır!

4- Dolayısıyla Trump’ın açıkladığı strateji belgesi, hedefler açısından cevheri bir değişimden ziyade bu hedeflere ulaşmak için kullanılan üsluplarda bir değişim olarak değerlendirilebilir. Nitekim yine 18 Kasım 2016 tarihli soru cevapta şöyle geçmektedir: “Eski başkan döneminde devam eden hassas sorunlar konusunda Amerika’nın politika değişikliğine gelince, ana hatlarda bir değişiklik olması beklenmiyor. Belki üsluplar değişebilir. Amerikan sistemine farklı kurumlar hâkimdir. Her bir kurumun fazla veya eksik yetkileri vardır... Bu kurumlar, üsluplardaki değişiklikle birlikte Amerikan politikasının ana hatlarının sabit kalmasında etkin rol oynarlar...”

5- Amerika Birleşik Devletleri’nin kuruluşundan sonra Amerikan siyasi partilerinin ortaya çıkış sürecine bir göz atıldığında, iki parti arasında fark olmadığı daha net bir şekilde görülecektir. Zira Amerikan partileri, Amerika’nın hegemonyasını ve zorbalığını koruyan tek bir kökten gelmektedirler; aralarındaki tek fark sadece üsluplarda ve şahsi zorbalıklardadır:

A- Avrupalı (kaçaklar ve maceraperestler) Amerika’ya, özellikle de Kuzey Amerika’ya gelip burayı istila ettikten ve yerli halkı olan Kızılderilileri köleleştirdikten sonra bir devlet kurma çalışmalarına başladılar... Vikipedi’den aktarıyoruz: “İlki İngiliz Virginia Kolonisi olmak üzere, Atlantik Okyanusu kıyısı boyunca uzanan on üç Britanya kolonisi, 4 Temmuz 1776’da Britanya İmparatorluğu’ndan bağımsızlıklarını ilan ederek bir federal hükümet kurduklarını duyurdu. Philadelphia Konvansiyonu, 17 Eylül 1787’de mevcut Amerikan Anayasası’nı kabul etti ve anayasa 1788’de onaylanarak bu eyaletleri merkezi bir hükümete sahip tek bir cumhuriyetin parçası hâline getirdi. Daha sonra Fransa, İspanya, Meksika ve Rusya’dan topraklar aldılar; Teksas ve Hawaii cumhuriyetlerini ilhak ettiler... Nihayet ertesi yıl, 1789’da Amerika Birleşik Devletleri resmen kuruldu ve George Washington, Amerika Birleşik Devletleri’nin ilk başkanı oldu (1789–1797)…

B- Demokratik-Cumhuriyetçi Parti; Başkan George Washington döneminde Hazine Bakanı olarak görev yapan Alexander Hamilton’ın merkeziyetçi politikalarına muhalif olan Kongre içindeki bir fraksiyondan doğdu.

C- Demokratik-Cumhuriyetçi Parti, Andrew Jackson taraftarlarının eliyle bugünkü Demokrat Parti’nin kurulduğu 1828 yılına kadar varlığını sürdürdü... Ardından 1854’te mevcut Cumhuriyetçi Parti kuruldu ve Abraham Lincoln 1865’te ilk Cumhuriyetçi ABD Başkanı oldu...”

6- Dolayısıyla bu partilerin kökeni, Amerikan hegemonyasını dayatmak noktasında birdir; birbirlerinden sadece üslupları, habisliklerinin düzeyi ve şahsi zorbalıklarının derecesi bakımından ayrılırlar. Aralarındaki ihtilaf bu üç unsurun ötesine geçmez:

Örneğin Trump’ın açıkladığı bu yeni strateji belgesi, Amerikan devletinin genlerinde var olan kovboy davranışının en çıplak ve en küstah halidir. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi; demokratlar tilki misali, zehiri yağlı bir zarf içinde (demokrasi, insan hakları, diplomasi maskesiyle) sunarken; Cumhuriyetçiler, zehiri olduğu gibi, dişlerini sıkarak ve kaba kuvvetle dayatmaktadırlar. Trump’ın “önce Amerika” söylemi, aslında müttefiklerini bile haraca bağlayan bir tüccar mantığı ve sömürgeci bir şantaj siyasetidir. Parayı ver korumayı al mantığıdır.

7- Böylece; Trump ve Biden stratejileri üzerinde derinlemesine düşünülüp inceleme yapıldığında, aralarında üslup, kurnazlık ve şahsi zorbalık düzeyi dışında hiçbir fark olmadığı açıkça görülür... Daha önce zikrettiklerimiz buna delalet etse de, her iki strateji belgesi bir dizi uluslararası meseleyi ele almıştır. Bu meselelerin pek çoğunda Avrupa ve Çin meselelerinde olduğu gibi bakış açıları neredeyse aynıdır. Bazılarında ise Batı Yarımküre meselesinde olduğu gibi üslup, kurnazlık ve şahsi zorbalık farkının olduğu açık ve nettir. Bazılarında da Orta Doğu meselesinde olduğu gibi bölgeye ve bölge halkına karşı sinsi ve tiksindirici bir tuzak kurma konusunda tam bir mutabakat söz konusudur... Bu nedenle aşağıda, Batı Yarımküre ve Orta Doğu hakkında önce Biden’ın, ardından Trump’ın stratejilerinde yer alan hususları kısaca ele alacağız:

A- Batı Yarımküre: Batı Yarımküre, Monroe Doktrini ile doğrudan bağlantılı olduğundan, öncelikle Monroe ve doktrini hakkında kısa bir hatırlatmada bulunacağız:

“James Monroe, 1817–1825 yılları arasında Amerika Birleşik Devletleri’nin beşinci başkanıdır. 1819 yılında Florida’yı ABD yönetimine kattı... 2 Aralık 1823’te ABD Kongresi’ne sunduğu mesajda, ABD’nin Amerika kıtasındaki işlere yönelik her türlü Avrupa müdahalesine karşı çıktığını ifade eden Monroe Doktrini’ni açıkladı... Monroe Doktrini, Batı Yarımküre’deki tüm devletlerin bağımsızlığının, Avrupa’nın baskı, sömürgecilik ya da kaderlerini belirleme hakkına müdahalesine karşı korunmasını öngörmektedir...” (Vikipedi’den özetle ve yorumla)

Sonraki Amerikan başkanları, kendi üslup, kurnazlık ve zorbalık düzeyleri farklı olsa da bu doktrini uygulamaya devam etmişlerdir... Aşağıda, Biden ve Trump’ın strateji belgelerinde Batı Yarımküre hakkında yer alan ifadeleri, aralarındaki farkı ortaya koymak amacıyla kısaca ele alacağız:

* Biden’ın stratejisi, bu bölgenin “Yıllık ticaret hacminin 1,9 trilyon dolara ulaşmasının yanı sıra, ortak değerler, demokratik gelenekler ve aile bağları nedeniyle Amerika Birleşik Devletleri üzerinde en etkili bölge olduğuna” atıfta bulunmaktadır. Bu strateji, Amerika Birleşik Devletleri’nin Amerika kıtası ülkelerindeki şirketlerini canlandırmak için çalışmasının zorunlu olduğunu öngörmektedir... Yine Biden’ın stratejisinde, ABD’nin sınır altyapısını modernize etmeyi sürdüreceği, bölge ülkeleriyle birlikte “adil, düzenli ve insani” bir göç sistemi inşa edeceği belirtilmektedir... Aynı şekilde yasal göç yollarını genişletme ve insan kaçakçılığıyla mücadele misyonunun da sürdürüleceği vurgulanmaktadır...” Biden’ın stratejisi, demokrasi ve insan hakları gibi sinsi ve habis üsluplar kullanarak, başka hiçbir büyük devletin, Amerikan nüfuzuyla rekabet edecek veya onun önüne geçecek etkin bir nüfuza sahip olmasına izin vermez... Askeri müdahaleyi ise ilk aşamada değil, en son aşamada devreye sokar...

* Trump stratejisi ise, askeri müdahale tehdidini -uygulamaya koymasa bile- daha en baştan savurur! Zira Trump’ın stratejisi; küstahlık, tehdit ve gözdağı üslubundan yoksun değildir. Stratejisinde (özetle) şu ifadeler yer alır: “Amerika’nın güvenliğini korumak, Batı Yarımküre üzerindeki kontrolünü yeniden tesis etmek (ABD’nin kendisi, Kanada ve Güney Amerika) ve bölge dışı güçlerin burada askeri varlık konuşlandırmasını engellemek amacıyla Monroe Doktrini’ni uygulamak...” Trump’ın stratejisi bu bölgeyi, “Amerika Birleşik Devletleri’ne ait saf ve münhasır bir bölge” olarak kabul etmektedir...” Bu anlayış doğrultusunda Trump, Kanada’dan ABD’ye katılarak 51. eyalet olmasını talep etti. Panama’yı Çin ile yaptığı anlaşmaları iptal etmesi için tehdit etti, Panama da bu tehditler üzerine söz konusu anlaşmaları iptal etti. Aynı şekilde Trump, 3 Ocak 2026 tarihinde Venezüela’ya saldırarak başkent Karakas’ı vurdu; buram buram iğrenç klasik sömürgecilik kokan bir küstahlıkla Devlet Başkanı Maduro ve eşini tutukladı! Batı Yarımküre’ye yönelik bu yaklaşımını, Monroe Doktrini’ni tamamlayan “Trump Doktrini” olarak adlandırdı... Hatta Trump, tehditlerini NATO üyesi Danimarka’ya bağlı olan Grönland’a kadar taşıdı! Görüldüğü gibi Trump’ın zorbalığı son derece açıktır!

B- Orta Doğu meselesine gelince: Daha önce de söylediğimiz gibi “Bazılarında da Orta Doğu gibi bölgeye ve halkına karşı sinsi ve tiksindirici bir tuzak kurma konusunda tam bir mutabakat söz konusudur.” Her iki strateji belgesi de, Yahudi varlığını desteklemek; yöneticilerin bu varlıkla normalleşmesini genişletmek; ümmetin zenginliklerini, özellikle de Körfez’in petrol ve diğer kaynaklarını yağmalamak; Hürmüz Boğazı ve Babü’l-Mendeb dâhil olmak üzere Orta Doğu’daki deniz geçiş yolları üzerinde deniz hâkimiyeti kurmak gibi üzerinde mutabık kaldıkları konularla yetinmemişler, terörle mücadeleyi de metne dökmüşlerdir. Onların habis örfüne göre terör ise; İslam ve İslam’ın yönetimidir. Nitekim Trump, stratejisinde Orta Doğu ile ilgili olarak “...Bölgenin bir terör yuvasına dönüşmesini engellemek...” ifadelerine yer verirken, Biden, stratejisinde “...Terör tehditleriyle mücadele etmek...” ifadesine yer vermektedir...” Tüm bu ifadelerle kastedilen şey; bölge halkının benimsediği ideoloji olan İslam’ı hedef almaktır. Zira bu bölgenin halkı, Müslümandır ve İslami akideleri temelinde bir devlet kurmak, ülkelerini Amerika ve Batı hegemonyasından kurtarmak, uydu rejimleri devirmek ve Yahudi varlığını ortadan kaldırmak istemektedirler. Sadece normalleşme anlaşmalarını mezara gömmeyi değil...

8- Özetle, Amerikan başkanlarının İkinci Dünya Savaşından bu yana açıkladıkları ulusal strateji belgesinin omurgası ve cevheri hep aynı kalmıştır, hiç değişmemiştir. Değişen tek şey; Amerikan hegemonyasını dayatmak, korumak ve sürdürmek için kullanılan üsluplar, sinsilikler, şahsi zorbalıklar, İslam ve Müslümanlar ile mücadele etmek, İslam Devleti olan Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafetin ikamesini engellemek için sarf edilen çabalardır... Fakat ne kadar kötü hüküm veriyorlar!.. Raşidi Hilafetin sadece adının anılması bile onların uykularını kaçırmaktadır. Nitekim ABD Ulusal İstihbarat Direktörü Tulsi Gabbard, birkaç gün önce 21 Aralık 2025 tarihinde yaptığı açıklamada bu korkuyu şu sözleriyle dile getirmiştir: “Bu İslam ideolojisi, özünde küresel bir Hilafet kurmayı hedefleyen siyasi bir ideoloji olduğu için özgürlüğümüze doğrudan bir tehdit oluşturmaktadır.” Biz de diyoruz ki:

مُوتُوا بِغَيْظِكُمْ “Kininizle geberin!” [Al-i İmran 119] Zira İslam ümmeti mutlaka kalkınacak ve içinde yaşadığımız bu ceberut saltanattan sonra, Allah’ın izniyle, Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilâfet Devleti’ni yeniden kuracaktır.

ثُمَّ تَكُونُ مُلْكاً جَبْرِيَّةً فَتَكُونُ مَا شَاءَ اللهُ أَنْ تَكُونَ ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ أَنْ يَرْفَعَهَا ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ ثُمَّ سَكَتَ Daha sonra ceberut bir saltanat olacaktır. O da Allah’ın dilediği kadar devam edecektir. Ardından Allah dilediği zaman onu ortadan kaldıracaktır. Sonra, nübüvvet metodu üzere Hilafet olacaktır. Sonra da sustu” [Ahmed] İşte o zaman zorba Trump ve yardımcılarının akıbeti; Hilafet’in doğuşuyla tarihin karanlık sayfalarına gömülen Kisrâ ve Kayser’in akıbetinden farklı olmayacaktır. بَلَاغٌفَهَلْيُهْلَكُإِلَّاالْقَوْمُالْفَاسِقُونَ “Bu, bir tebliğdir. Artık fasık olan bir kavimden başkası helak edilir mi hiç?” [Ahkaf 35]

H.25 Recep 1447
M.14 Ocak 2026

 

 

Devamını oku...

Cezadan Emin Oldular; Bu yüzden Saldırganlıkta İleri Gittiler

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Cezadan Emin Oldular; Bu yüzden Saldırganlıkta İleri Gittiler

Haber:

İbranice yayın yapan Maariv gazetesi, Şam'ın Yahudilerin Hermon Dağı'ndan (Cebel-i Şeyh) tamamen çekilmesi konusundaki ısrarı nedeniyle Yahudi varlığı ile Suriye arasındaki güvenlik müzakerelerinin çıkmaza girdiğini, Tel Aviv'in ise bu talebi kesin bir dille reddettiğini ve bunun müzakere edilemez olduğunu ifade ettiğini bildirdi. Gazete, geçen hafta Paris'te Yahudi varlığı, Suriye ve Amerika'nın katılımıyla yapılan görüşmelerin, Hermon Dağı konusundaki temel anlaşmazlık sonucunda daha geniş bir güvenlik veya siyasi anlaşmaya varılamadan, askeri sürtüşmeyi önlemeyi amaçlayan bir koordinasyon mekanizması kurulması yönünde sınırlı bir teknik anlayışla sonuçlandığını bildirdi.

Maariv, Yahudi varlığındaki üst düzey kaynaklara atıfta bulunarak, hiçbir koşulda Hermon Dağı'ndan çekilmeyeceklerini vurguladıklarını ve bu şartın, görüşmelerde herhangi bir ilerlemenin önündeki en büyük engel oluşturduğunu ifade ettiklerini aktardı.

Paralel bir bağlamda gazete, Suriye ve Rusya'nın, özellikle Güney Suriye'de Rus askeri varlığını yeniden konuşlandırma çabalarına ilişkin Yahudiler arasında artan endişeye dikkat çekti; zira oradaki herhangi bir yabancı varlığın Yahudi ordusunun hareket özgürlüğünü kısıtlayacağı düşünülüyor. Tel Aviv, Rusya'nın güneyde herhangi bir askeri konuşlandırma yapmasına kesin olarak karşı çıktığını, Şam’a, Moskova’ya ve Washington'a bildirdiğini vurguladı. Ayrıca raporda, Yahudi varlığının, Suriye'nin Rusya ve Türkiye ile olası silah anlaşmaları konusundaki temaslarını endişeyle takip ettiğine dikkat çekilerek, Suriye'nin stratejik silahlara, özellikle de gelişmiş hava savunma sistemlerine sahip olmasını kabul etmeyeceği vurgulandı.

Amerikan düzeyinde ise Maariv, ABD Başkanı Donald Trump'ın iki taraf arasında bir güvenlik anlaşması yapılmasını teşvik etmeye çalıştığını, ancak şu anda Yahudi varlığının Hermon Dağı'ndan çekilmesi yönünde baskı yapmadığını ve Tel Aviv'in ise güvenlik çıkarlarının herhangi bir müzakere sürecinde mutlak öncelikli olarak kalacağını vurguladığını açıkladı.

Yorum:

Bedeni zehirleyen ve dayanılmaz derecede rahatsız eden bir dizi haberler… Ufukları sapkın, korkak ve gazaba uğramış olan bir kavim, kendisine yönelik hiçbir caydırıcı olmadığı için her türlü iğrençliği işliyorlar! Zira suçlu kaçtıktan sonra topraklarımızı işgal ettiler, baba Esad'ın iktidarını korumak için bizim cebimizden inşa ettiği askeri varlıklarımızı ve birikimlerimizi bombaladılar ve bunlar halkına geri dönmeye başlar başlamaz Yahudiler gelip bunları yok ettiler.

Her saat başı tekrarlanan baskınlar yapılıyor, Dera, Neva, Şam kırsalı ve Beyt Cin'de katliamlar işleniyor ve tüm bunların da ötesinde bir de şartlar koyuyorlar, sınırlar çiziyorlar ve kısıtlamalar dayatıyorlar! Onlar, hakkında defalarca konuştuğumuz Yahudilerdir; zira onlar hain bir kavim oldukları gibi anlaşma yaptıklarında anlaşmalarını bozan bir kavimdir ve açgözlü bir kavimdir.

Hayatın, kainatın ve insanın yaratıcısına dil uzatanlardan nasıl olur da bir hayır umulabilir ki?! Allah'ın peygamberlerine ihanet edenlere, onlardan bazılarını öldürenlere ve bazılarını da yalanlayanlara nasıl olur da güvenilebilir ki? “Biz Allah'ın oğulları ve sevgili kullarıyız” diyenlerden nasıl olur da bir hayır beklenilebilir ki?

Onlar, cezadan emin oldukları için edepsizlik yapan bir kavimdir; bu söz, kurtuluş yıldönümünde ortaya çıkan askerler tarafından söylendi ve Gazze için slogan attıklarında ise ayağa kalktılar ve oturmadılar! Tek bir slogan bile onları telaşlandırdı; peki ya ciddi hareketler olsaydı nasıl olurdu acaba?

Evet, onlar çok korkuyorlar ve tüm bu nefret ve zulüm ise, onların korku ve endişelerinin boyutunun kanıtından başka bir şey değildir. Zira tarih boyunca Yahudilerin, baskı altında kaldıklarında ve gerçek boyutları ortaya çıktığında boyun eğdikleri ama sende bir zayıflık gördüklerinde ise azgınlıkta ısrar ettikleri bilinmektedir. Onların yaptıklarına ancak demir bir fayda sağlar; bu yüzden gerçek yüzümüzü, yani onların korktuğu yüzümüzü, gerçeğin yüzünü göstermemiz gerekir; zira bizler, şehadeti, aşağılanmayı değil ölümü talep eden bir kavimiz. Onlar çok ileri gittiler ve bizim sessizliğimiz ise utanç verici ve aşağılık bir durumdur; üstelik bu sessizliğimiz onların iğrenç işlerindeki cesaretlerini artırıyor.

Müslüman izzetli, güçlü ve kuvvetlidir; haksızlığa boyun eğmez ve aşağılanmayı da kabul etmez. Bu yüzden cevap, siyasi protokol adı verilen şeyler aracılığıyla olmamalıdır; çünkü bunlar eylemlerdir ve onlara verilecek tek yanıt da eylem olmalıdır. Bunun da dışında bu, gözlere kum serpmektir ve sessizlik, daha fazla saldırganlığa yol açmaktadır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdu ed-Della - Suriye

Devamını oku...

Hilafet Devleti'nin Yıkılışının Yıldönümünde, Onu Yeniden Kurmak İçin Çalışmak Şerî Bir Vaciptir

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Hilafet Devleti'nin Yıkılışının Yıldönümünde, Onu Yeniden Kurmak İçin Çalışmak Şerî Bir Vaciptir

Haber:

Yarın, yani H. 28 Receb 1447, Hilafet Devleti'nin yıkılışının 105. yıldönümüne denk gelmektedir.

Yorum:

Tarihin karanlık günlerinden birinde, yani H. 28 Receb 1342, M. 3 Mart 1924'te, Hilafet yıkılmış, bayrağı yere indirilmiş ve İngiltere liderliğindeki kafir ülkeler, onu yıkmak için komplo kurup onun enkazının üzerine laik bir devlet kurmuşlardır;böylece ümmetin tarihinde tehlikeli bir dönüm noktası ve onun varlığını sarsan ve bedeninde derin bir yara açan bir deprem olmuştur…İşte o günden beri, Hilafetin ateşi sönmüş ve yüzyıllar boyunca Müslümanları gölgelendiren bayrak parçalanmış ve İslam  yönetimden uzaklaştırılıp İslam şeriatı insan yapımı kanunlarla değiştirilmesinden bu yana uzun bir gece başlamış ve böylece sadece izzetin tadını bilen ümmet zilletin acısını yudumlamıştır.

Hilafetin kaldırılmasından bu yana dünyada, vahyi yasasının ve idaresinin kaynağı yapan tek bir siyasi varlık kalmamıştır.İnsanların hayatı, isimleri ne kadar farklı olursa olsun, insanın tasavvurlarına ve çıkarlarına göre oluşturulan sistemler tarafından düzenlenmeye başlamıştır; böylece şeriat, toplumu ve devleti düzenleyen kapsamlı bir çerçeve olmaktan çıkıp, sadece ibadetler ve bireysel davranışlar kapsamındaki sınırlı bir alana intikal etmiştir. İslam, siyaset, ekonomi ve uluslararası ilişkiler alanından uzaklaştırılmış ve insan hayatının özel köşelerine hapsedilmiştir; bu dönüşümle birlikte İslam, artık bir yaşam biçimi olarak değil, kültürel bir kimlik veya kişisel bir uygulama olarak ele alınmaya başlanırken toplumun işleri ise İslam'ın referansından kaynaklanmayan ve İslam'ın insan ve hayat hakkındaki görüşünü ifade etmeyen kaidelerle yönetilmeye başlanmıştır.

Ey Müslümanlar: Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den gelen rivayet ve Sahabelerin (Allah onlardan razı olsun) icmasına göre, bizim bir Halifeye biat etmeden üç günden fazla kalmamız caiz değildir; ancak Hilafetin kaldırılmasından bu yana yüz beş yıl geçmiştir; o halde bizleri İslam'a göre yöneten Halifeye biat etmek için çalışmamızı engelleyen şey nedir?Küfür ve zalim yönetime son vermek için gece gündüz mücadele etmemizi engelleyen şey nedir?Ümmetin doğal haline, yani İslam'ın nuru ve hidayetiyle yönetilen vasat ümmet haline geri dönmesini engelleyen şey nedir?Bu azim farzı terk ettikten sonra hesap günü nasıl Allah'ın karşısına çıkacağız?

Ey Müslümanlar: Hizb-ut Tahrir sizlere şerî vacibinizi hatırlatmakta ve sizleri, ona destek vermeye ve yeniden Allah'ın indirdikleriyle hükmet amacıyla Hilafeti kurmak için kendisiyle birlikte çalışarak Allah'ın dinini yüceltmek için ellerinizi kendi elinin üzerine koymaya davet etmektedir; işte bakın o, dünyanın şerefine ve ahirette de güzel bir sevaba nail olasınız diye sizlere elini uzatıyor.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Sadık Es-Sarari – Yemen

Devamını oku...

Kafir Batı'nın Ümmetimizin Parçalanması Ve Gücümüzün Sembolü Olan Hilafetimizin Ortadan Kaldırılmasındaki Rolü

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Kafir Batı'nın Ümmetimizin Parçalanması
Ve Gücümüzün Sembolü Olan Hilafetimizin Ortadan Kaldırılmasındaki Rolü

Diğer insanların dışında tek bir ümmet olduğumuz günlerde, her yer devletimizin Rayesi ile gölgeleniyordu; dolayısıyla devletimiz, tek bir Müslümana bile saldırmaya tevessül eden herkes için bir koruyucu, kucaklayıcı ve caydırıcı oluyordu. Dahası Müslümanlar birbirlerini desteklemekte, yardım etmekte ve yardımcı olmakta bir vücut gibiydi ve vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurdu!Sonra düşmanlar, bu vahdetin ve bu devletin İslam ümmetinin gücünün kaynağı ve koruyucu kalkanı olduğunu anladılar; bu yüzden bu kalkanı ortadan kaldırmak için çalışmaya karar verdiler ve amaçlarına ulaşana kadar uzun yıllar boyunca bu konuda büyük çaba sarf ettiler.Ne yazık ki 1924 yılında Hilafet Devleti'ni ortadan kaldırdılar ve İslam ümmetinin daha önceki dönemine geri dönmesini engellemek için onu birçok parçaya böldüler!

Hilafet, sadece iç faktörlerden dolayı aniden yıkılmadı, aksine sömürgeci Batılı ülkelerin önderliğinde ve o dönemde milliyetçilik, ayrılıkçılık ve diğer faktörlerin etkisi altında kalan Araplar ve Türklerden oluşan Müslüman hainlerin ortaklığındaki uzun planlar aracılığıyla yavaş yavaş yıkıldı; dolayısıyla yıkım askeri olmaktan önce fikri ve siyasi olmuştur.

Bu planın en belirgin özellikleri şunlardı:

- Fikri istila yoluyla Müslümanlar arasında İslami fikri zayıflatmak, İslam'ı çarpıtmak ve milliyetçilik fikrini aşılayarak ümmetin birliğini parçalamak ve bağlılığı İslam'dan ırkçılığa ve toprağa kaydırmak için çalışmak.

- İlk aşamada borçlar ve sultanların atanmasına ve azledilmesine müdahale etmek yoluyla dolaylı olarak siyasi nüfuzu genişletmek.

- Hilafetin resmen yıkılması.

- Daha sonra Müslüman ülkelerin karton devletlere bölünmesi ve ikinci kez birleşmesini engellemek amacıyla sınırların çizilmesi. 

- Bunun ardından bölünmüş olanı da bölmek ve savaşları ve çatışmaları kışkırtmaya devam etmek.

İslam Devleti'nin tarihini inceleyen herkes, olup bitenlerde Batı'nın büyük rolünün olduğunu anlar; bu ise kendilerini düşmanların tuzaklarını püskürtebilecek silahlarla donatmadıkları için Halifelerin, alimlerin ve ümmetin kusurlarını inkar ettiğimiz anlamına gelmez; ama biz burada, Batı'nın yaptıklarının büyüklüğünü anlamak, bundan ibret almak ve tüm planlarını başarısız kılarak yeniden kalkınmak amacıyla Batı'nın büyük kurnazlığına ve olan bitenlerdeki büyük rolüne büyük ölçüde ışık tutmak istedik!

Kafir Batı, İslami fikirlere karşı şiddetli bir savaş başlattı, çarpıtılmayan, yanlış tanıtılmayan veya iftira atılmayan neredeyse hiçbir İslami düşünce veya hüküm kalmadı ve Hilafetin son dönemlerinde zihinlerdeki anlayışın zayıflaması sonucunda, alimler bu saldırıya karşı yeterli güçle karşı koyamadılar; bu da başlangıçta İslam'la çelişmediği ve onunla uyumlu olduğu gerekçesiyle Batı mefhumlarının ve Avrupa kanunlarının sızmasına yol açtı; bu ise daha sonra Batı düşüncesinin ve çözümlerinin yayılmasına ve bu konuda sessizliğin hakim olmasına neden oldu!!

Ne yazık ki tüm bunlara, Hilafetin son günlerindeki zayıflığı ve kötü yönetimin artması eşlik etmiştir; zira bu dönemde,bazı Halifelerin zulmü, yönetimin zayıflığı, yabancı nüfuzunun sızması, dış borçlar nedeniyle siyasi karar alma sürecinin kısıtlanmasının yanı sıra sanayi sektörünün gerilemesi, bilimlere önem verilmemesi ve benzerleri nedeniyle İslam akidesini uygulayan ve onu güçlü bir şekilde taşıyan devlet artık mevcut değildi! Tabii devletin gelişmiş silahlara sahip olmadaki başarısızlığını ve bu konudaki kayıtsızlığını da unutmuyoruz ki bu da, diğer ülkelere kıyasla göreli bir geri kalmışlığa yol açmış, birçok yenilgiye neden olmuş, böylece yenilmez devlet imajı kaybolmaya başlamıştır. Öte yandan Batı kendisini, dünyanın yasalarına ve diktelerine uyması gereken egemen bir güç olarak gösterme konusunda başarılı olmuştur! 

Elbette düşmanlar bununla yetinmemiş, aksine Arap ve Türklerden oluşan hainlere yönelmişler ve onları ayrılıkçı hareketlere liderlik etmeleri ve milliyetçilik, vatancılık, laiklik ve Batılılaşmanın davetçileri olmaları için görevlendirmişlerdir; böylece yaraya tuz basarak zayıflığı daha da artırmışlardır. Nitekim Mustafa Kemal, düşmanların elindeki yıkım balyozu olmayı kabul eden bu hainlerden biriydi; işte o hainler aracılığıyla, Hilafetin büyük yapısını yıktılar ve onu, daha sonra İslam ümmetinin bölünmesini kabul eden milliyetçi bir devlet ile değiştirdiler!

Hilafetin yıkılmasıyla birlikte, başta İngiltere olmak üzere Avrupa, aç insanların yemek kabına üşüştükleri gibi İslam ümmetinin başına üşüşmüştür; böylece Hilafetin yıkılmasından önce başladıkları bölünme ve sömürgeleştirme sürecine devam ettiler ve Sykes-Picot ve benzerleri gibi anlaşmalar yaptılar, dolayısıyla sınırlar çizdiler, setler inşa ettiler ve her bir parçanın başına da efendilerinin emirlerini yerine getiren bir bekçi yerleştirdiler.

İşte bu nedenle Filistin işgal edilmiş olup bugüne kadar hainlerin ihanetinden ve ihmalkarların eylemsizliğinden şikayet etmeye devam etmekte olup bölünmenin ve devletin yokluğunun bedelini ödemektedir. Allah rahmet eylesin Halife Abdülhamid, son nefesine kadar onun kirletilmesini engel olmuştur; nitekim onun şu sözleri hala kulaklarımızda çınlamaktadır; "Bir gün gelir de Hilafet Devleti parçalanırsa işte o zaman Yahudiler, Filistin’i para ödemeden alabilirler. Fakat ben sağ olduğum müddetçe bedenimin neşterle yarılması, Filistin'in Hilafet Devleti’nden koparılmasından benim için daha kolay bir hadisedir. Bu imkânsız bir şeydir. Biz hayatta kaldığımız sürece bedenimizin üzerinde otopsi yapılmasına asla müsaade edemeyiz."

Evet, ne yazık ki bizler hayattayken bedenlerimizin parçalanmasına tanık olduk; zira Filistin'deki kardeşlerimizin şu ana kadar çektiği acılar, sömürgecilik nedeniyle tüm Müslümanların çektiği acılardan kopuk değildir; bu yüzden ümmetimizin kanayan yarasının listesi, Keşmir'den Çeçenistan'a, Türkistan'dan Doğu Timor'a, Myanmar'a ve diğerlerine kadar uzanmaktadır.

Peki Batı, tüm bu yaptıklarıyla yetindi mi? Tabii ki hayır; aksine Hilafetin geri dönüşünü engellemek için elinden gelen her şeyi yapmaya devam etmekte olup Amerika da, bölünmüş olanı da bölme ve imkân buldukça mezhepçiliği ve milliyetçiliği körükleme konusunda ustalaşmıştır; nitekim Yemen, Sudan, Suriye ve diğer yerlerin bugünkü hali, hiç kimse için bir sır değildir!

Ey Müslümanlar: Sizler, diğer insanlar dışında tek bir ümmetsiniz ve sizin gücünüzün, kalkınmanızın ve Rabbinizin sizden razı olmasının kaynağı vahdetiniz ve Hilafetinizdir;işte bu yüzden Batı, Hilafet devletini yıkmıştır; o halde kollarınızı sıvayıp tek bir devleti ve tek bir sancağı olan tek bir ümmet olarak geri dönmek için harekete geçmeyecek misiniz?!Peki kalpleriniz, izzetinizi ve ihtişamınızı geri elde etmek, Aksa'nızı ve Kabe'nizi temizlemek ve her yerdeki mazlum kardeşlerinizi desteklemek için can atmıyor mu?

Dikkat edin; Hilafeti yeniden tesis etmek için çalışmak, dünya ve ahiretin izzetidir; zira sadece Hilafet sayesinde liderliğinizi geri elde edecek, merkezinizi koruyacak, dahası tüm dünyayı, zulümden, baskıdan ve içine düştüğü çukurdan kurtaracaksınız. وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ * بِنَصْرِ اللهِO gün Allah’ın zafer vermesiyle müminler sevinecektir.” [Rum 4-5]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Minnetullah Tahir

Devamını oku...

Lübnan: Yıllık Hilafet Konferansı; "Normalleşme ve Teslimiyet mi, Yoksa Allah'ın Vaadi ve İslam Devleti mi?!"

  • Kategori Lübnan
  •   |  

Hizb-ut Tahrir / Lübnan Vilayeti: Yıllık Hilafet Konferansı;

"Normalleşme ve Teslimiyet mi, Yoksa Allah'ın Vaadi ve İslam Devleti mi?!"

Hizb ut-Tahrir / Lübnan Vilayeti, yıllık konferansını şu başlık altında düzenliyor:

"Normalleşme ve Teslimiyet mi, Yoksa Allah'ın Vaadi ve İslam Devleti mi?!"

Bu konferans, Hilafet Devleti'nin yıkılmasının, Hicri 28 Receb 1342, Miladi 3 Mart 1924 tarihine denk gelen 105. acı yıldönümü vesilesiyle düzenleniyor. 

Cumartesi, 28 Receb 1447 H. 17 Ocak 2026 M

KONFERANSIN CANLI YAYINI

El Vakiye TV'den Etkinliğin CANLI YAYINI

https://www.alwaqiyah.tv/

 

G 2026 01 17 LBN KHLFH CONF 2

 

Image 

Etiketler

#أقيموا_الخلافة

#كيف_تقام_الخلافة

ReturnTheKhilafah#

#YenidenHilafet

#خلافت_کو_قائم_کرو

#TurudisheniKhilafah

Daha Fazla Bilgi İçin:

Hizb-ut Tahrir Lübnan Vilayeti X Sayfası
Hizb-ut Tahrir Lübnan Vilayeti Instagram Sayfası

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER