Cumartesi, 08 Zilkâde 1447 | 2026/04/25
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Kudüs ve Mukaddes Topraklar Başmüftüsünün Yaklaşan Belediye Meclisi Seçimleri Hakkındaki Fetvası!

Filistin Fetva Kurulu, 21 Nisan 2026 tarihinde Müftü Şeyh Muhammed Hüseyin imzasıyla, yaklaşan belediye meclisi seçimlerine katılmanın hükmü hakkında bir fetva yayınladı. Ancak Müftü fetvasında, genel olarak belediye meclisi seçimlerine katılmanın hükmü üzerine odaklanmıştır. Fetvada özetle şöyle denilmektedir: “Asıl olan şudur ki; belediye seçimlerinde —aday olma ve oy verme açısından— hüküm, maslahat ve mefsedet kurallarının gözetildiği içtihada dayanır... Belediye meclisleri için seçim yapılması, hayati bir meseledir ve bu hayati meselenin gerçekleşmesi için insanlardan iş birliği yapması beklenir... Asıl olan, yerel meclislerin çalışması ve onları yönetecek heyetlerin, herhangi bir günah veya şer’î yasak işlenmeksizin seçilmesidir…”

Cevabın üslubundan bu seçimlerin caiz olduğu sonucu anlaşıldığından, aşağıdaki hususların beyan edilmesi vacip olmuştur:

Birincisi: Soru soran kişi, yaklaşan seçimler hakkında soru sormuştur, dolayısıyla cevabın da doğrudan bu spesifik durum üzerine olması gerekirdi. Soru, mutlak belediye seçimleri hakkında değil, Amerika ve Yahudileri memnun edecek şartlar altında yapılacak olan yaklaşan seçimler hakkındadır. Dolayısıyla yerel meclis seçimleri hakkında genel bir şer’î hükme sığınmak, Allah’ın ilim sahiplerinden aldığı şu ahde aykırıdır:

وَإِذْ أَخَذَ اللَّهُ مِيثَاقَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ لَتُبَيِّنُنَّهُ لِلنَّاسِ وَلَا تَكْتُمُونَهُ“Allah, Kitap verilenlerden, onu insanlara açıklayacaksınız ve gizlemeyeceksiniz, diye ahit almıştı.” [Ali İmran 187]

İkincisi: Eğer Müftü şer’i hüküm konusunda samimiyse, ki öyle olmasını ümit ediyoruz, o zaman gerçekleri beyan etmek için vakit henüz geçmiş değildir. Hakkı söylemesi ve insanlara seçimler hakkındaki şer’i hükmü açıklaması için seçimlerin gerçek mahiyetini gözü önüne seriyoruz. Yaklaşan bu seçimlerin amacı, Filistin Yönetimi’nin kokuşmuş “meşruiyetini” tazelemek, asıl sebebin insanların maslahatını gerçekleştirmek değil, Batılı devletlere verilen “reform” sözlerini yerine getirmektir. Bu seçimler maslahat değil, mefsedete (yıkıma) daha yakındır. Ayrıca, otoritenin her adaydan istediği “Filistin halkının tek ve meşru temsilcisi olarak Filistin Kurtuluş Örgütü’ne (FKÖ), onun siyasi ve ulusal programına ve ilgili uluslararası kararlara bağlılık.” taahhüdün şer’i hükmü nedir?

Ömer bin Hattab’ın fethettiği, Selahaddin ve ondan sonraki Müslümanların kurtardığı haraç arazisi olan İsra ve Miraç topraklarından vazgeçen ve o toprakları peşkeş çeken bir örgüt hakkındaki şeri hüküm nedir? Allah’a, Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e ve Mübarek Toprağa ihanet eden bu örgütü, Filistin halkının tek temsilcisi kabul etmenin şeri hükmü nedir? FKÖ’nün, Filistin topraklarını gasp eden varlık ile birlikte yaşamaya dayalı programının şeri hükmü nedir?

FKÖ’nün bağlı kaldığı Oslo Anlaşması’nın şeri hükmü nedir? Filistin’i parçalayan ve 1948’de işgal edilen toprakları Yahudilerin mülkü olarak tanıyan uluslararası kararların şeri hükmü nedir? Dahası tüm bu cürümlere bağlılık yemini eden kişinin hükmü nedir? Son olarak bu cürümlere bağlılık yemini eden kişiye oy veren seçmenin hükmü nedir? Böyle birine oy vermek, onu vekil tayin etmek demektir ve onun Allah ve Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e ihanet içeren taahhüdünü kabul etmek demektir.

Üçüncüsü: FKÖ ihanet yolunda yürümüş, ondan sonra gelen Filistin Yönetimi de cürümlerine cürüm eklemiştir. İhanetinin yanı sıra FKÖ hiçbir zaman İslam’ı ve onun hükümlerini önemsememiştir. Kurulduğu ilk günden itibaren kendisini laik olarak tanımlamış ve laik bir otorite doğurmuştur. Ne Yönetim ne de ondan önceki Örgüt şer’i hükmü umursamamaktadır; onların izinden gidenler de aynı şekilde şer’i hükmü umursamamaktadır. Bu çevrelerin şeri hükümlere başvurması, sadece Allah’tan korkan ve Allah katında hain olarak yazılmaktan çekinen Filistin halkını aldatmaktan başka bir şey değildir. Bu nedenle, yerel meclis seçimlerinin hükmüne dair verilen bu genel fetva, insanları saptırmak ve ahlak yoksunu kişilerin Filistin halkını ihanete sürüklemesine kapı aralamak içindir. Müftülük makamındaki bir kişinin, halkı bu ihanete sürükleyenlere kapı açması büyük bir yanıltmadır. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

إِنَّ الَّذِينَ يَكْتُمُونَ مَا أَنزَلْنَا مِنَ الْبَيِّنَاتِ وَالْهُدَى مِن بَعْدِ مَا بَيَّنَّاهُ لِلنَّاسِ فِي الْكِتَابِ أُولَـئِكَ يَلعَنُهُمُ اللّهُ وَيَلْعَنُهُمُ اللَّاعِنُونَ“İndirdiğimiz açık delilleri ve hidayet yolunu -kitapta onu insanlara apaçık göstermemizden sonra- gizleyenler yok mu, işte onlara hem Allah hem de bütün lânet ediciler lânet eder.” [Bakara 159]

Dördüncüsü: Herhangi birinin verdiği fetva, Allah’ın apaçık hükümlerini örtemez. Müslümanlar ve Filistin halkı katında dinen zaruri olarak bilinen gerçek şudur: Mübarek topraklardan zerre kadar vazgeçme kokusu taşıyan her türlü işaret, Allah’a, Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e ve müminlere karşı işlenmiş bir cürüm ve hıyanettir; yeryüzündeki herkes aksi yönde fetva verse bile!

Beşincisi: Bu ihanetle, ister dünya malı ister onun süsünden geçici bir menfaat olsun, hiçbir şey elde edilemeyecektir. Nitekim Örgütün verdiği tüm tavizler Yahudiler nezdinde ona hiçbir fayda sağlamamıştır. Hainlerin Allah’ın ve Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şeriatından verdikleri hiçbir taviz, daha önce Allah’a ihanet edenlere fayda sağlamadığı gibi onlara da fayda sağlamayacaktır. Şeytanın ve yardımcılarının Filistin halkına süslü gösterdiği hiçbir şey, ne dünyada bir kazanç getirecek ne de ahirette bir güvence sağlayacaktır. Bundan daha büyük bir hüsran var mıdır! İşte apaçık hüsran budur. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَخُونُوا اللَّهَ وَالرَّسُولَ وَتَخُونُوا أَمَانَاتِكُمْ وَأَنْتُمْ تَعْلَمُونَ“Ey iman edenler! Allah’a ve Rasûl’e hainlik etmeyin. Bile bile kendi emanetlerinize de hainlik etmeyin.” [Enfal 27]

Devamını oku...

Hizb-ut Tahrir Gençlerinin Takip Edilmesi ve Tutuklanması, Husilerin En Büyük Meşgalesi Hâline Geldi!

Allah Subhânehu ve Teâlâ Muhkem Kitabında şöyle buyuruyor:

وَمَا نَقَمُوا مِنْهُمْ إِلَّا أَن يُؤْمِنُوا بِاللهِ الْعَزِيزِ الْحَمِيدِ“Onlardan ancak Aziz ve Hamid olan Allah’a iman ettikleri için intikam aldılar.” [Buruc 8]

Doğru sözden duyulan korku ve yaşanan büyük paniği gözler önüne seren bir tabloda, Husilerin Amran vilayetine bağlı Habur Zulayme bölgesindeki güvenlik güçleri, 13 Şevval 1447 / 31 Mart 2026 Salı günü 14 yaşındaki Rabî Ebu Râviye adlı genci köyündeki çiftliğinde gözaltına aldılar. Hiçbir suç işlemediği halde genci, bayram günlerinde yaklaşık bir hafta boyunca şehirdeki bir hapishanede gözaltında tuttular. Allah’tan ve kullarından utanmadılar. Ailesi, sanki ağır bir suç işlemiş gibi gencin durumundan ancak geçici tutukluluk merkezine konulduktan sonra haberdar olabildi!

Dün ya önceki rejimin zindanlarında Hizb-ut Tahrir gençlerinin kader ortağı olan ya da dağ başlarında firari hayatı yaşayan Husiler ve liderleri, bugün İslam’la taban tabana çelişen laik cumhuriyetçi sistemin şemsiyesi ve koruması altına girdiler. Egemenliği Şeriat’a değil halka veren demokrasiye sığındılar, önceki rejimin koltuklarına oturdular. Cumhuriyetçilik çığırtkanlığı yapıp kokuşmuş milliyetçiliği kutsar hale geldiler, onu korumak için ciğerparelerini feda ettiler. Kendi putlarını yapıp, şimdi de onu yemeye başladılar! Kendi beşerî anayasaları bile muhasebe hakkını güvence altına aldığı halde bugün insanların ağızlarına kilit vurmakta, onları susturmaktadırlar. Bu yaptıklarıyla, kendi kanunlarını dahi ihlal etmektedirler. Zira yürürlükteki ceza usul hükümleri bile (7, 11, 73, 76, 77, 105, 184. maddeler), keyfî tutuklama ve özgürlüğün kısıtlanmasını yasaklamaktadır. Hatta bu tür tutuklamalar, Ceza Kanunu’nun 246. maddesine göre failinin cezalandırılması gereken bir suçtur. Ancak duyan kim! Yoksa yasalar sadece işlerine geldiğinde mi hatırlanıyor, kendilerini ifşa ettiğinde rafa mı kaldırılıyor?! Yoksa bu, hakikatle gelen bir fikre ve sahtekarlığı ortaya çıkaran bir söze karşı duyulan korkunun bir tezahürü müdür? Her şeyden önce, emr-i bi’l ma’ruf nehy-i ani’l münker yapanları tutuklayarak İslam Şeriatı’nın hükümlerine muhalefet etmişlerdir.

Peki Husilerin kabul ettiklerini söyledikleri ama insanlara uygulamadıkları bu kurallar ve ilkeler nerede? Kendi suçlularını serbest bırakırken neden masum insanları tutuklamaktadırlar?! Böyle yapmakla onlar, ne kendi beşerî kanunlarına göre ne de İslâm şeriatının semavi kanunlarına göre hükmediyorlar!

أَفَحُكْمَ الْجَاهِلِيَّةِ يَبْغُونَ“Yoksa cahiliye hükmünü mü istiyorlar?” [Maide 50] Üstelik kendilerine “Ensarullah” diyorlar ve yürüyüşlerini de “Kur’anî yürüyüş” olarak adlandırıyorlar! Kaldı ki her tarafta, duvarlarda ve sokaklarda liderlerinin şu sözlerine rastlamak mümkün; “İnsanları susturmaya dayalı bir siyaset asla Kur’ani bir siyaset değildir.” Kur’an’da ise şöyle buyrulmaktadır:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لِمَ تَقُولُونَ مَا لَا تَفْعَلُونَ * كَبُرَ مَقْتاً عِندَ اللهِ أَن تَقُولُوا مَا لَا تَفْعَلُونَ“Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük bir nefretle karşılanır.” [Saff 2-3] Söylemleri ne kadar güzeldir, eylemleri ise ne kadar çirkindir! Zira İslam’ı uygulamak için çalışanlarla savaşıyor, zulüm ve haksız yere onları tutukluyorlar.

Husiler, bu amelleriyle iman ve hikmet halkına meydan okumuş ve tüm dünyadaki Müslümanlara vaatlerini göstermişlerdir! Müslümanlara dünyadaki izzetlerinin yolunu gösterenlerin peşine düşüyorlar! Böylece Amran’da Abdülvahhab El-Buruşi’nin, Taiz’de Halid Müsennâ ve kardeşi Macid Müsennâ, Muhammed Ahmed ve Saddam Naci’nin ardından Rabî Ebu Râviye’yi de tutuklayarak kapkara sicillerine ve zindanlarına bir yenisini daha eklemiş oldular. Bu kişiler; hiçbir suç işlemeden, hiçbir günahları olmadan ve hiçbir şer’î gerekçe bulunmadan aylardır Husilerin zindanlarında yatmaktadırlar. Tek suçları, Allah’ın şeriatıyla hükmedecek, kapitalist sistemi çöpe atacak ve Doğu’da Uygur, Keşmir ve Orta Asya’dan, Batı’da Afrika kıyılarına ve Filistin’e kadar mazlum Müslümanların yardımına orduları harekete geçirecek olan Raşidi Hilafeti ikame etmeye davet etmeleridir. Kâfirlerin Müslüman ülkelerine mubah saydığı bugünlerde, ne zamandan beri İslam’a davet etmek hapisle cezalandırılan bir suç haline gelmiştir?

Husilere diyoruz ki: Dün arzuladığınız makamlara bugün geldiğinize göre, sakın sizden önce helak olanların izinden gitmeyin. Akıllı olun ve İslam davetini açık ve detaylı bir şekilde taşıyanlarla karşı karşıya gelmeyi bırakın. Bilin ki yeryüzü Allah’ındır, ona salih kulları varis olacaktır. Tutuklamalar, sadece parti gençlerinin gücünü, azmini ve Hilafet Devleti’ni ikame etme yolundaki kararlılığını artıracaktır. Bu baskılar, davet taşıyıcısı için bir mihenk taşıdır, Ümmet için de sizin zulmünüzü, çelişkinizi ve zayıflığınızı anlaması için bir araçtır; bizi de zulmü ortadan kaldırmak ve İslam’ın hükmünü ikame etmek için çalışmaya teşvik edecektir. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

   إِنَّا لَنَنْصُرُ رُسُلَنَا وَالَّذِينَ آمَنُوا فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَيَوْمَ يَقُومُ الْأَشْهَادُ * يَوْمَ لَا يَنْفَعُ الظَّالِمِينَ مَعْذِرَتُهُمْ وَلَهُمُ اللَّعْنَةُ وَلَهُمْ سُوءُ الدَّارِ “Şüphesiz ki, Rasullerimize ve iman edenlere dünya hayatında ve şahitlerin şahitlik edecekleri günde yardım ederiz. O gün zalimlere, mazeretleri fayda vermez. Lânet de onlaradır, kötü yurt da onlaradır.” [Mümin 51-52] Bu yapılanlar, Yemen halkının; yoksullaştırma, aç bırakma, servetleri yağmalama, hayırlara el koyma ve şer’i hükümlere uygun fikir beyan etme hakkı gibi en temel hakları ihlal etme politikalarınız nedeniyle zaten var olan kin ve öfkesini daha da artıracaktır.

Hizb-ut Tahrir gizli saklı bir yapı değildir. Daveti bugünün ürünü de değildir. Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın şu buyruğuna icabet ederek 1953 yılında Kudüs’te davet etmeye başlamıştır:

وَلْتَكُن مِّنكُمْ أُمَّةٌ يَدْعُونَ إِلَى الْخَيْرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ وَأُولَٰئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ“Sizden, hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır.” [Ali İmran 104] İslam Ümmetini içine düştüğü derin çöküşten kurtarmak, onu küfür fikirlerinden, sistemlerinden, hükümlerinden ve tahakkümünden özgürleştirmek ve Hilafet Devletini kurmak amacıyla faaliyetlerine son sürat devam etmektedir. Bu gaye, içeride ve dışarıda Allah’ın Kitabı ve Rasûlü’nün Sünneti ile hükmetmesi şartıyla dinlemek ve itaat etmek üzere Müslümanların bir Halifeye biat ettikleri, hayatın tüm işlerinin şer’î hükümlere göre yürütüldüğü, hayatta tek bakış açısının helal ve haram olduğu bir İslâm toplumunda, bir İslâm diyarında yeniden İslâmî bir hayat yaşamaları demektir.

Şeriata bağlılığının bir gereği olarak Hizb-ut Tahrir, devletin kurulmasında Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Medine-i Münevvere’de izlediği metodu benimser. Bu metot; fikrî ve siyasî mücadele yürütmek amacıyla mümin bir kitlenin kurulmasını gerektirir. Bu kitlenin amacı, anayasası ve kanunları dinin devletten ayrılması esasına dayanan, Allah’ın haram kıldıklarını helal kılan, siyasette, ekonomide ve dış ilişkilerde Allah’ın hükmü yerine insanların hevalarını temel alan mevcut rejimlerin yerine İslâmî yönetimi kurmaktır.

Ey akıl sahibi düşünürler, siyasetçiler ve insan hakları aktivistleri! Hizb-ut Tahrir ideolojisi İslam olan siyasi bir partidir. İslam onun ideolojisi, siyaset ise onun işidir. Delile karşı delille, fikre karşı fikirle, hüccete karşı hüccetle karşılık verir. Peşine düştükleri ve üyelerini tutukladıkları bu parti, maddi eylemlere girişmez ve haram olan hiçbir işin arkasında durmaz. Bozgunculuk yapmaya çalışmaz, korktuğu için değil, İslam Hilafet Devletinin kurulmasında şer’i metoda sıkı sıkıya bağlı olduğu için asla silaha başvurmaz. Ümmeti aydın bir fikirle, doğru bir kalkınmayla kalkındırmayı hedefler. Ümmeti eski izzet ve ihtişamına kavuşturmak için çalışır. Devletlerin, milletlerin ve halkların elinden inisiyatifi alarak eskiden olduğu gibi dünyanın bir numaralı devleti haline gelmeyi ve insanları İslam’ın hükümleriyle yönetmeyi amaçlar.

Ey Yemen kabileleri, âlimleri ve önderleri! Hizb-ut Tahrir, halkına asla yalan söylemeyen bir liderdir. Sizi selefleriniz olan Ensar gibi olmaya davet ediyor. Onlar hak daveti gördüklerinde icabet etmiş, tüm dünyaya karşı hakka nusret vermişlerdir. Böylece dünyada İslam devletini kurma şerefine, ahirette ise Rablerinin rızasına nail olmuşlardır. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَالَّذِينَ آوَوا وَّنَصَرُوا أُولَٰئِكَ هُمُ الْمُؤْمِنُونَ حَقّاً لَّهُم مَّغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَرِيمٌ“Muhacirleri barındıran ve yardım edenler var ya, işte gerçek müminler onlardır. Onlar için mağfiret ve bol rızık vardır.” [Enfal 74]

Devamını oku...

Irak, Amerika’nın Çekici ile İran’ın Örsü Arasında Sıkışıp Kalmıştır

İran Devrim Muhafızları Ordusu’na bağlı Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani, Kasım seçimlerinden bu yana aylardır süren tıkanıklığın ardından, ittifakın dağılmasını engellemek ve görüşleri yakınlaştırmak amacıyla Bağdat’a ani ve ilan edilmemiş bir ziyarette bulundu. Kaani burada Koordinasyon Çerçevesi bileşenleriyle bir araya geldi. Şafak News ajansının bilgili bir kaynağa dayandırdığı habere göre Kaani, ayrıca İran bağlantılı bazı silahlı grupların liderleriyle bir araya gelerek, bu grupların geleceğini, resmi güvenlik birimlerine entegre edilme imkânlarını ve bazı siyasi liderlerin silahlı kanatlarıyla bağlarını koparma meselesini de ele aldı.

Buna karşılık, 20 Nisan 2026 Pazartesi günü BasNews ajansına konuşan medya raporları ve bilgi sahibi kaynaklar, Amerika Birleşik Devletleri’nin Irak’a dolar sevkiyatını durdurduğunu ve yeniden başlamasını yeni hükümetin kurulmasına bağladığını ortaya çıkardı. Bu adım, iki taraf arasındaki siyasi ve güvenlik baskılarının tırmandığını gösteriyor. Söz konusu kaynaklar, Washington’un ayrıca ABD Büyükelçiliği ve Bağdat Havalimanı’ndaki lojistik destek üssüne yönelik saldırıların sorumluları ortaya çıkarılana kadar güvenlik koordinasyon toplantılarını askıya aldığını bildirdi.

Bu trajik manzara, bu ülkenin ne derece aşağılanmış ve değersizleştirilmiş olduğunu açıkça göstermektedir. Egemenlik çığırtkanlığı yapan siyasetçiler, aslında halka hizmet etmek için değil, ülkenin mallarını çalmak ve makam kapmak için birbirleriyle yarışan hırsızlardan başka bir şey değildir. Hem onlar hem de dost-düşman herkes biliyor ki, bu siyasetçilerin elinde gerçek bir yetki yoktur. Irak’ın karası da seması da yol geçen hanına dönmüştür. İç nizam ve güvenlik yapısı, devlet kararları ile silahlı gruplar arasında paramparça olmuştur. Bir taraf savaşa girmeye karar verirken, diğeri diplomasiye sarılıp özür dilemekte ve komşu devletlerle ilişkisini korumaya çalışmaktadır. Lübnan istisnası dışında Irak kadar çarpık bir devlet yapısı dünyada yoktur. Bu siyasetçilerin egemenlik iddiasındaki küstahlıkları o raddeye varmıştır ki; hiçbir iradeye sahip olmadıkları halde Amerika ve İran arasında arabuluculuk yapmaya kalkışmaktadırlar!

Soruyoruz, nüfusu 40 milyonu aşan Irak gibi bir ülke, tek bir aklıselim ve feraset sahibi adam yetiştiremeyecek kadar aciz ve çaresiz midir? Bu topraklar artık Mutasım gibi, Harun Reşit gibi devlet adamları yetiştiremeyecek midir?

Ey Irak ve diğer İslam ülkelerindeki Müslümanlar! Şunu kesin olarak bilin ki; durumumuzu ancak ecdadımızı ıslah eden şey (İslam) ıslah edebilir. Onlar ancak dinlerine sımsıkı sarıldıkları ve Allah’ın rızasını umarak dünya hayatını ahiret karşılığında sattıkları vakit aziz ve öncü olmuşlar, düşmanlarını dize getirmişlerdir.

Artık boyunlarınızdaki zillet zincirlerini kırmanın ve Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafet devletini kurmak için ihlaslı çalışanlarla beraber olmanın vakti gelmiştir. Hilafet, izzet ve egemenlik devletidir; güvenliğinize ve egemenliğinize el uzatmaya yeltenen her müfsidin elini ancak o kesebilir.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَجِيبُوا لِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ وَاعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِهِ وَأَنَّهُ إِلَيْهِ تُحْشَرُونَ “Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’ın ve Rasûlü’nün çağrısına uyun ve bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer. Yine bilin ki, O’nun huzurunda toplanacaksınız.” [Enfal 24]

Devamını oku...

Yerel Seçimlere Katılmak; Mübarek Topraktan Vazgeçmeyi Kabul Etmek Demektir, Allah ve Rasûlü’ne İhanettir

  • Kategori Filistin
  •   |  

Allah’a ve Rasûlü’ne ihanet eden Filistin Yönetimi, yerel yönetim (belediye) seçimlerinin yapılması çağrısında bulundu. Ayrıca seçim kanununda da bir değişiklik yaptı. Yapılan değişiklik, seçimlerin kendi ihanet programı dâhilinde gerçekleşmesini sağlayan bir değişikliktir. Filistin Yönetimi’nin bu ihanet programı da Yahudi varlığının Mübarek Toprak üzerindeki hakimiyetini pekiştirmekte ve işlediği cürümlere kılıf hazırlamaktadır. Seçim Kanunu’nun 16. maddesinin 2. fıkrasında yapılan bu değişiklik; adayların “FKÖ’nün Filistin halkının tek ve meşru temsilcisi olduğunu, onun siyasi ve ulusal programına ve ilgili uluslararası meşruiyet kararlarına bağlı kalacaklarını” beyan eden bir belge imzalamalarını şart koşmaktadır.

Ey Mübarek Toprak halkı! Bu seçimlerin tek amacı, Filistin Kurtuluş Örgütü’nün benimsediği ihanet çizgisini pekiştirmek ve Filistin Yönetimi’nin Filistin ve halkına karşı işlediği suçlara Filistin halkını da ortak etmektir. Gazaba uğrayanların, Filistin Yönetimi eliyle elde ettiklerini kendi başlarına asla elde edemeyecekleri bir sır değildir; Nitekim bu gerçeği, Filistin Yönetimi Başkanı Mahmud Abbas bizzat defalarca itiraf etmiştir.

Seçimler için ortaya atılan “Halka hizmet” sloganı koca bir yalandır! Zira belediyeler, mevcut yönetim ve onun yozlaşmış adamları yüzünden yolsuzluk batağına saplanmıştır, yolsuzluklar had safhaya ulaşmıştır. Filistin Yönetimi, Filistin Yönetimi; sadece kendi programlarına boyun eğecek, gazaba uğrayanların Filistin ve halkı üzerindeki politikalarıyla uyumlu çalışacak uysal belediye meclisleri istemektedir.

Ey Mübarek Toprak halkı! Filistin Kurtuluş Örgütü’nün bulaştığı pisliklere ve kirlere kendinizi bulaştırmayın ve Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın şu çağrısına icabet edin:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَخُونُوا اللَّهَ وَالرَّسُولَ وَتَخُونُوا أَمَانَاتِكُمْ وَأَنْتُمْ تَعْلَمُونَ“Ey iman edenler! Allah’a ve Rasûl’e hainlik etmeyin. Bile bile kendi emanetlerinize de hainlik etmeyin.” [Enfal 27]

Mescid-i Aksa ve Mübarek Toprak; Allah ve Rasûlü’ne sadık mümin yiğitlere muhtaçtır. O yiğitler, Hilafeti kurmak ve Beyt’ül Makdis’i özgürleştirmek için İslam Ümmeti ve ordularını seferber edecek, İslam Risâlet’ini davet ve Allah yolunda cihatla dünyaya taşımak için Ümmeti şaha kaldıracaktır. Bilin ki Amerika ve Yahudilere itaat etmek apaçık bir hüsrandır.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ تُطِيعُوا الَّذِينَ كَفَرُوا يَرُدُّوكُمْ عَلَى أَعْقَابِكُمْ فَتَنْقَلِبُوا خَاسِرِينَ * بَلِ اللهُ مَوْلَاكُمْ وَهُوَ خَيْرُ النَّاصِرِينَ“Ey iman edenler! Siz eğer kâfir olanlara uyarsanız sizi gerisin geriye (küfre) çevirirler de büsbütün hüsrana uğrarsınız. Hayır! Yalnız Allah yardımcınızdır. O, yardımcıların en hayırlısıdır.” [Ali İmran 149-150] Allah, Hak üzerinde sebat etmeleri ve Allah Subhânehu ve Teâlâ’ya sadakatle tevekkül etmeleri durumunda ancak müminlere yardım edecektir.

Aziz ve Güçlü olan Allah’a güvenin. Zafer O’nun elindedir. Kulları üzerinde mutlak güç sahibidir. Amerika ve Yahudilerin yeryüzünde çıkardıkları bozgunculuk, Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın izniyle onlara zillet, yıkım ve azap olarak geri dönecektir.

وَكَذَلِكَ أَخْذُ رَبِّكَ إِذَا أَخَذَ الْقُرَى وَهِيَ ظَالِمَةٌ إِنَّ أَخْذَهُ أَلِيمٌ شَدِيدٌ “Zalim memleketlerin halkını yakaladığında, Rabbinin yakalaması işte böyledir! Şüphesiz O’nun yakalaması can yakıcı ve şiddetlidir.” [Hud 102]

Devamını oku...

Siyaset Salonu Oturumuna Davet

Hizb-ut Tahrir Sudan Vilayeti Medya Bürosu, basın mensubu kardeşleri, siyasetle ilgilenenleri ve kamu meseleleriyle ilgilenen tüm kesimleri, Siyasi Salonun yeni bir oturumuna davet etmekten memnuniyet duyar. Bu oturumda, Hizb-ut Tahrir Sudan Vilayeti Merkezî İrtibat Komitesi Başkanı Üstat Nasır Rıza Muhammed Osman konuk edilecektir. Oturumun Başlığı:

“Savaş Dördüncü Yılına Giriyor... Sudan Nereye Gidiyor?”

Siyaset salonu oturumunun moderatörlüğünü Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Merkezî Temas Komitesi üyesi Üstat Abdullah İsmail yapacaktır.

Tarih: 08 Zilkade 1447 / 25 Nisan 2026 Cumartesi Saat: 13.00

Yer: Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Port Sudan Bürosu, El Azama Mahallesi, Stad Caddesi, Stadın Doğu Tarafı.

Devamını oku...

Yalnızlığın Eşiğindeki Trump En Büyük Kabusuyla Yüzleşiyor

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Yalnızlığın Eşiğindeki Trump En Büyük Kabusuyla Yüzleşiyor

 

2026 yazında Trump, siyasi kariyeri boyunca bildiği hiçbir şeye benzemeyen bir kâbus yaşıyor. Ne dışarıdan gelen, ne fitilini ateşlediği İran savaşından, hatta ne de kararlarının ağırlığı altında çökmekte olan ekonomiden kaynaklanan bir kabus değil aksine en büyük kabusu içeride, yani Washington'un içinde yaşamaktadır.

Eskiden avcı olan Trump, bugün av haline gelmiştir; zira meydan ve kutuplaştırma söylemine bel bağladığı bir zamanda, popülaritesi ayaklarının altında hareket eden kum gibi çökmekte olup her yeni kamuoyu yoklamasıyla ve her özel seçimle birlikte, kaderi hakkında karar verenlerin sadece Cumhuriyetçiler değil, aksine bağımsız seçmenin de olduğu ortaya çıkmıştır.

Nitekim Trump, 22 Mart 2026’da Demokrat Parti’yi Amerika’nın en büyük düşmanı olarak nitelendirmiş ve böylece şu anda kendisiyle savaşa girdiği İran’ı bile geride bırakmıştı; zira Truth Social platformundaki paylaşımında şöyle demişti: “İran'ın ölümüyle birlikte radikal sol ve beceriksiz Demokrat Parti Amerika'nın en büyük düşmanı olmuştur.” (El Cezire, 22/3/2026).

Seçmen tabanını harekete geçirmek için yaptığı bu açıklamalara rağmen bugün, popülerliğinin çöküşünü ve Cumhuriyetçi Partisi'nin Senato ara seçimlerinde ağır bir yenilgiye uğramakla tehdit etmesini temsil eden en büyük kâbusla karşı karşıyadır.

Trump'ın popülaritesi büyük ölçüde gerilemiştir; hatta anket sonuçları yakın bir çöküşün öyküsünü anlatmaktadır. Zira Nisan 2026’daki en son kamuoyu yoklamalarına göre Trump’ın destek oranı sadece %35 ile %41 arasında kalmış olup bu seviye Trump’ı, Harry Truman’dan bu yana tüm başkanlarla karşılaştırıldığında tarihsel olarak geri bir sıraya yerleştirmektedir.

CNN tarafından yapılan anket verilerine göre, Amerikalıların %65'i Trump'ın politikalarının ekonomik durumun kötüleşmesine yol açtığını düşünmektedirler; bu ise başkanlığı süresince kaydedilen en yüksek bir orandır. (El Arabiya, 1/04/2026).

Ancak rakamların en tehlikeli yanı, sadece muhalefetin alanının genişlemesi değildir, aksine bizzat Cumhuriyetçi tabanda da çatlakların oluşmasıdır; zira Fox News'un Mart 2026'da yaptığı ankete göre, Cumhuriyetçilerin safları arasında Trump'a karşı çıkanların oranı %16'ya ulaşarak eşi benzeri görülmemiş bir seviyeye ulaşırken, parti üyelerinin başkana olan desteği Mart 2025'teki %92'den şu anda %84'e gerilemiştir. (El Cezire, 27/3/2026).

Belki de Trump için en acı verici gerileme, genç Cumhuriyetçilerin güveninin sarsılması olmuştur; zira 45 yaşın altındaki Cumhuriyetçiler arasındaki destek oranındaki düşüş 23 puana ulaşmıştır. (El Arabiya, 1/4/2026).

Bugün soru şudur: Trump neden çöküyor?

Trump’ın güçlü kozlarından, onu kovalayan ve popülaritesini düşüren bir kâbusa dönüşen üç ana dosya vardır.

Birincisi: Ekonomi... Trump'ın verdiği ve fiyatların bozduğu bir vaat.

Trump, 2026 yılının ekonomik refah yılı olacağını vaat etmişti ancak gerçeklik tamamen farklı olmuştur; zira işsizlik oranı %4,7'ye yükselmiş, benzin fiyatları %19 artarak ülke genelinde galon başına ortalama 3,45 Dolara çıkmış ve bugün İran'a karşı savaş nedeniyle 3,98 Dolara yükselmiştir. (Newsweek, 02/04/2026).

Ayrıca Trump, ülkeyi kasıp kavuran enflasyonla başa çıkmada başarısız olmuş, güven oranı %27 ile tüm zamanların en düşük seviyesine gerilemiş ve Amerikalıların ekonomik çözümlere olan güveni %31’e düşmüştür. (El Arabiya, 1/4/2026).

İkincisi: İran'a karşı savaş... popülaritenin ve paranın tüketilmesi

İran savaşı, ABD hazinesine 12 milyar Dolardan fazla bir maliyete mal olmuş ve 8 askerin hayatını kaybetmesiyle sonuçlanmıştır. (Eş-Şark, 20/3/2026). Bu da seçimin ağır bir yüke dönüşmesine neden olmuştur; zira seçmenlerin %64’ü Trump’ın İran dosyasını ele alma biçimine karşı çıkmakta ve %59’u savaşın kabul edilebilir sınırları aştığını düşünmektedirler. (El Cezire, 27/3/2026). Bu hoşnutsuzluk, çatışmanın geleceğine dair karamsarlığı daha da derinleştirmiştir; zira seçmenlerin sadece %13’ü savaşın birkaç hafta içinde sona ereceğini beklerken, %35’i ise savaşın bir yıldan fazla süreceğini tahmin etmektedir.

Üçüncüsü: Göç... Merkezi bir meseleden gerilemeye

Göç dosyası, Trump'ı Beyaz Saray'a taşıyan en önemli konulardan biriydi, ancak bugün bir zayıflık kaynağı haline gelmiştir; zira görev süresinin başında olumlu yüksek bir destek oranı varken, büyük şehirlerdeki sınır dışı etme operasyonlarının genişletilmesinin ardından Haziran 2025'ten itibaren bu oran gerilemeye başlamıştır.

Bugün, Trump'ın göç politikasına verilen destek oranı %45'i aşmazken, %51,6'sı bu politikaya karşı çıkmaktadır; en endişe verici olan ise bağımsız seçmenlerin Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Dairesi'ne olan güvenlerinin çok zayıfladığını belirtmeleridir.

Amerikan siyasetinde neredeyse hiç hata etmeyen altın bir kural vardır: Beyaz Saray'ı kontrol eden parti, ara seçimlerde koltuk kaybeder. Ancak bu kez kayıplar sadece Temsilciler Meclisi ile sınırlı kalmayabilir, aksine Senato'ya da uzanabilir; bu senaryo birkaç ay öncesine kadar olasılık dışı görülüyordu. (Newsweek, 2/4/2026).

Eğer tehdit altındaki koltukların haritasına bir göz atarsak, şunları görürüz:

Kuzey Carolina: Cumhuriyetçi Senatör Tom Tillis'in emekliye ayrılmasıyla birlikte eski Demokrat Vali Roy Cooper yarışa katılmış olup tüm anketlerde önde gitmektedir.

Maine Eyaleti: Senatör Susan Collins şiddetli bir rekabetle karşı karşıyadır; zira anketlere göre Demokrat rakibi Graham Blatz %40'a karşı %44’e oranla öndedir.

Ohio ve Alaska eyaletleri; en büyük sürpriz ise Teksas, Iowa, Florida ve Mississippi gibi eyaletlerin rekabet alanına girmesi olmuştur; tıpkı Demokratların Senatörlük Kampanya başkanı Kirsten Gillibrand'ın şu şekilde belirttiği gibi: “Parti şu anda 11 ilde koltuk sayısını tersine çevirme şansına sahiptir.” (New York Post, 15/03/2026).

Cumhuriyetçilerin endişeleri boşuna değildir; zira Ocak 2026'da Demokrat aday Taylor Rehmet, sembolik öneme sahip seçim bölgesinden Teksas eyaletini temsil eden Senato koltuğunu kazanmıştır; nitekim iki yıl önce 17 puan farkla kazanmıştı.

Tüm bu rakamlara rağmen, Trump’ın kâbusu tamamen gerçekleşmeyebilir; çünkü Demokratların Senato’yu tersine çevirmesi için önlerinde hâlâ uzun bir yol vardır; ayrıca onların popülaritesi de ciddi bir düşüş yaşamaktadır; CNN’in baş veri analisti Harry Enten bu rakamları şöyle nitelendirmiştir: “Amerikalıların %74’ü, demokratların kendilerinin %55’i de dahil olmak üzere Demokrat eyaletlerin Kongre’de hatalı olduğunu düşünüyorlar.” Nitekim Senatör Susan Collins, Trump'dan bağımsız olarak kendi eyaleti Maine'de büyük bir kişisel popülerliğe sahiptir.

Ancak Trump ve Cumhuriyetçilerin karşı karşıya olduğu en büyük tehlike, deneyimli Cumhuriyetçi siyasi analist Mike Madrid'in şu sözlerinde özetleniyor: “Hayatımda, iktidar partisinin bugün gördüğüm gibi kötü bir seçim sürecine girdiğini hiç görmemiştim.” Şu eklemede bulundu: “Eğer ters rüzgar aynı şiddetle devam ederse, Trump’ın Amerika’nın altın çağı hayali, onun görev süresi boyunca Amerikan siyasetinin çehresini değiştirecek bir seçim kabusuna dönüşebilir.” (Newsweek).

Bu kâbusun gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini sadece önümüzdeki günler kanıtlayacaktır; ancak kesin olan şu ki bugün rüzgâr onun lehine esmiyor.

Bugün dünya liderliğini tek başına üstlenen en büyük devlette gördüğümüz iç bozulma, aslında onun tek ve yegâne liderlik merkezinden, iç bölünmeler yaşayan güçlü bir devlete doğru çöküşünden başka bir şey değildir; bu durum onu bir süreliğine izole edebilir ya da birkaç devlete bölebilir. En önemlisi, yeni bir asrın gelmekte olduğudur; dikkat edin bu, İslami hayatı yeniden başlatmak için çalışanların eliyle eski konumunu, ihtişamını ve izzetini yeniden kazanmak için Allah’ın izniyle fırtınanın rahminden doğacak olan Hilafet asrıdır; nitekim her geçen gün, Hilafet şafağının geride kalan günden daha yakın olduğuna dair güvenimiz artıyor ki bu, düşündüğümüzden daha yakındır. O halde bizim yapmamız gereken, ümmetin meselelerini taşıyan ve ümmet mefhumunu benimseyen Hizb-ut Tahrir ile birlikte yolumuza deva etmektir; bu mefhum, Hilafet Devleti’ni, Allah’ın izniyle büyük bir devlet haline getirecek ve böylece de Allah Subhanehu’nun vaadi ve Kerim Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in müjdesi gerçekleşecektir: ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ، ثُمَّ سَكَتَ “Sonra (yeniden) Nübüvvet Minhacı üzere (Raşidi) Hilafet olacaktır.”Sonra sükût etti.”

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nebil Abdulkerim

Devamını oku...

Ülkenin Yıkımı İle Yolun Utancı Arasında: Küllerin Altında Müzakere!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Ülkenin Yıkımı İle Yolun Utancı Arasında: Küllerin Altında Müzakere!

 

Haber:

23/4/2026 akşamı Washington'da, Lübnan ve Yahudi varlığı heyetleri arasındaki ikinci müzakere için ikinci görüşme.

Yorum:

Yahudi savaş makinesinin, sivillerin başlarının üzerine lav yağdırmaya, onlarca binayı yıkmaya ve güney sınırındaki köy ve kasabaları yerle bir etmeye, güneyde ve Beka'da patlama sesleri her sesi bastırmaya devam ettiği bir zamanda karşımıza, cellat için mutlak taraf olmayı temsil eden ABD'nin gözetiminde Washington'da düzenlenen ikinci görüşmenin sahnesi çıkmaktadır.

Bombardımanlar ve suikastlar devam ederken otoritenin müzakerelere devam etmesi, Yahudilere uluslararası olarak öldürme izni vermek anlamına gelmektedir; zira dünya, Lübnan ile Yahudi varlığı heyetleri arasındaki müzakere masasını, tokalaşmaları ve gülümsemeleri görürken, gerçeklik ise köyleri silen patlamaları, akan kanları ve devam eden işgali görmektedir.

Öldürme diplomasisi her gün yüzlerce evi sakinlerinin başlarına yıkarken, çözümler diplomasisinden söz etmek nasıl doğru olabilir ki?!

Suçlu varlığın insana, ağaca ve taşa suikast düzenlediği bir anda, otoritenin utanç verici müzakere sapkınlığı devam etmektedir; bu ise, Allahu Teala’nın şu kavline aykırıdır: فَلَا تَهِنُوا وَتَدْعُوا إِلَى السَّلْمِ وَأَنْتُمُ الْأَعْلَوْنَ “Üstün durumda iken gevşeyip barışa çağırmayın.” [Muhammed 35] Ayrıca bu, insanlar ve ülke için düşmanlara imkan vermektir; oysa Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَلَنْ يَجْعَلَ اللَّهُ لِلْكَافِرِينَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ سَبِيلاً “Allah, müminlerin aleyhine kâfirlere hiçbir yol vermez.” [Nisa 141] Yine bu, özellikle Yahudiler İman edenlere karşı düşmanlık yönünden insanların en şiddetlisiyken, muhasebe edilmesi gereken en büyük ihanettir; oysa Allahu Teala şöyle buyurmuştur: لَتَجِدَنَّ أَشَدَّ النَّاسِ عَدَاوَةً لِلَّذِينَ آمَنُوا الْيَهُودَ وَالَّذِينَ أَشْرَكُوا “İman edenlere karşı düşmanlık yönünden insanların en şiddetlisi olarak Yahudileri ve Allah’a ortak koşanları bulursun.” [Maide 82]

Yüzleşilmesi gereken üç nokta vardır:

1- Ateş altında müzakere: Yakıcı toprak politikası uygulamaktan bir an bile vazgeçmemiş bir düşmanla aynı masaya oturmak, güç şartlarının dayattığını zımnen kabul etmek ve kulislerin arkasında katliamlarını sürdürürken saldırgana, uluslararası imajını düzeltme fırsatı vermek anlamına gelmektedir.

2- Gerçek egemenliğin yokluğu: Bu nasıl bir müzakere ki ülkenin atmosferi ihlal edilirken ve köyleri haritadan silinirken hala yürütülmektedir? Halkı, çocuklarının vücut parçalarını toplarken uzlaşmaya doğru koşturan bir otorite, kendisini hakların kaybedilmesinin sessiz bir ortağı konumuna sokmaktadır.

3- Amerikan serabının tuzağı: Washington her zaman işgalin çıkarlarının mimarı ve koruyucusu olmuştur; o halde bir düşmandan, adil bir hakem olması beklenebilir mi? Müzakerelere katılan Trump'ın bize, Lübnan Cumhurbaşkanı'nın üç hafta sonra asrın iğrenç suçlusu ile görüşeceği şeklindeki tiksindirici haberi ulaşmıştır!

Lübnan otoritesinin, suçlu işgalci varlıkla normalleşme yolunda adım adım ilerlediği ve kamuoyunu buna hazırladığı görülmektedir; eğer onu durdurmazsak, bizi dünyanın utancına ve Allah’ın gazabına sürükleyecektir.

Utanç verici müzakerelerin şerî alternatifi, Allah bizimle onun arasında hüküm verinceye ve onu ortadan kaldırıp tıpkı Rabbani komutan Selahaddin'in Haçlıların elinden kurtardığı gibi Kudüs'ü kurtarıncaya kadar bu varlıkla düşmanlık durumunu sürdürmektir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Dr. Şeyh Muhammed İbrahim - Lübnan

Devamını oku...

Özbekistan Müftüsü Neden Nazi “İsveç Demokratları” Partisiyle Görüştü?

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Özbekistan Müftüsü Neden Nazi “İsveç Demokratları” Partisiyle Görüştü?

Haber:

26 Mart’ta, Dünya Haber Ajansı şunları ifade etti: “İsveç Parlamentosu’nda (Riksdag) “Özbekistan’ın dinî hoşgörü, aşırılıkla mücadele ve terör örgütlerinin eski üyelerinin yeniden topluma kazandırılması alanındaki deneyimi” konulu uluslararası bir seminer düzenlendi.” Seminere, Özbekistan Müslümanları Dini İdaresi Başkanı ve Başmüftüsü Şeyh Nuriddin Haliknazarov başkanlığındaki Özbekistan heyeti katıldı. Ayrıca heyette, Din İşleri Komitesi Birinci Başkan Yardımcısı Davronbek Mahsudov; Yahudi cemaati başkanı Arkady Saharov; Alman Lüteriyen Kilisesi başkanı Ludmila Schmidt; Özbekistan Parlamentosu (Oliy Meclis) üyesi Dilorom Fayzieva; ayrıca din bilginleri ve uzmanlar da yer almıştır.

Yorum:

Doğrudan belirtmek gerekir ki, aşırı sağcı İsveç Demokratları Partisi temsilcisi Björn Söder, İsveç tarafından bu seminere katılmıştır. Diğer partilerin temsilcilerinin katılımına ilişkin herhangi bir şey zikredilmemiştir. Bu ise birçok soruyu akla getirmektedir: Özbekistan Müftüsünü, İslam’a ve Müslümanlara karşı nefretleriyle tanınan bu kişilere bağlayan ilişkinin doğası nedir? Peki diktatör olarak nitelendirilen Özbekistan rejimi ile İsveç Demokratları Partisi liderliğindeki demokratik İsveç arasındaki karşılıklı deneyimlerin türü nedir?

İsveç Demokratları Partisi temsilcilerinin açıklamalarına kısaca göz attığımızda, parti lideri Jimmie Åkesson'un İslam'a, Müslümanlara ve göçmenlere karşı şiddetli nefretiyle tanındığını görüyoruz. Zira camilerin müsadere edilip yıkılması çağrısında bulunduğu gibi İsveç'te yeni cami inşaatının durdurulmasının gerektiğini açıklamıştır. Ayrıca o, minarelerin ve kubbelerin, İsveç şehirlerinin özelliklerini belirlememesi gereken İslami semboller olduğunu düşünmektedir. Yine o, Müslümanları bölerek şöyle demiştir: “İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana bizim için en büyük dış tehdit İslam’dır.” “İslam sadece bir din değildir; aksine toplumun tüm yönleri üzerinde kontrolü olduğunu iddia eden kapsamlı siyasi bir ideolojidir. Bu, demokrasi ve eşitlik gibi Batılı değerlerimiz ile kökten çelişmektedir.”

İsveç’te insanlar hala Kur’an’ı yakıyorlar ve Jimmie Åkesson da Kur’an yakmayı yasayla düzenlemeye çalışmaktadır; zira şöyle demiştir: “Şahsen kitap yakmayı pek tercih etmem; ancak özgür bir demokraside, başkaları için şok edici veya rahatsız edici olsa bile, kendi görüşünü ifade etme hakkına sahip olmak gerekir.”

Ayrıca Jimmie Åkesson’un en yakın müttefiklerinden biri ve İsveç Demokratları Partisi’nden bir diğer temsilci olan Richard Jomshof da şu açıklamalarda bulunmuştur: “İslam, bir ideoloji ve çarpıtılmış bir dindir.” İslam’ı Nazizm ve komünizmle karşılaştırmış ve tamamen sakin bir şekilde ve partisinin de desteğiyle, Nebi Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e hakaret etmiştir: “… İslam hakkında bir diyalog; demokrasiye düşman olan bu din, şiddeti savunan, kadın düşmanı olan, savaş ağası, toplu katil, köle tüccarı ve hırsız Muhammed tarafından kurulmuştur.”

İsveç Demokratları Partisi, İslam’dan ve Müslümanlardan nefret edenler ve İslam’ı ve Müslümanları savunanlar olmak üzere toplumu fiilen iki kampa bölmüştür. Bu yüzden İsveç’te Kur’an-ı Kerim’in alenen yakılması, sistematik saldırılar ve camilere yönelik sabotaj eylemleri hâlâ devam etmektedir.

İsveç Demokratları Partisi’nin İslam ve Müslümanlara karşı tutumunu göz önünde bulundurarak, Özbekistan müftüsüne şu soruyu sormak mantıklı olacaktır: Bize Allah'ı öğreten Kur'an değil midir?! Bir Müslümanın, Kur'an’ı yakanlarla, sevgili Peygamberimiz Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e hakaret edenlerle ve camilerin kapatılmasını ve tüm İslami sembollerin yasaklanmasını talep edenlerle ne tür bir ilişkisi olabilir ki?! Dininizde her şey yolunda mı?!

Ey Özbekistan Müslümanları: Sevgili Peygamberimiz Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem bize, Kur'an-ı Kerim'i getirmedi mi? Bir Müslüman için Allah'tan, Kur'an'dan ve Nebi Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den daha kutsal ne olabilir ki? Artık kaderimizi kendi ellerimize alıp İslam’ın düşmanlarıyla Müslümanlara karşı komplo kuran despot yöneticilerden ve utanç verici müftülerden kurtulmamızın zamanı gelmedi mi? Artık bu yozlaşmış gerçekliği değiştirmenin ve İslam'a ve Müslümanlara layık bir yöneticinin liderliği altında adil bir yönetimi kurmanın zamanı gelmiştir. Nitekim Allahu Teala, kerim Kitabı’nda şöyle buyurmuştur: إِنَّ اللّهَ لاَ يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتَّى يُغَيِّرُواْ مَا بِأَنْفُسِهِمْ “Şüphesiz ki, bir kavim kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez.” [Rad 11]

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Eldar Hamzin

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER