Salı, 27 Şevval 1447 | 2026/04/14
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Haram Gümrük Vergileri Hayatı Çekilmez ve Dayanılmaz Hale Getirmektedir, Dolayısıyla Tek Kurtuluşumuz İslam Nizamı Hilafet’tir

Sudan Gümrük İdaresi, “gümrük doları” fiyatına %14 oranında yeni bir zam uyguladı. İthalat maliyetlerinin belirlenmesinde temel bir faktör olan gümrük doları; tüketim mallarının ve üretim girdilerinin fiyatlarının artmasının doğrudan sebebidir. Bu uygulama, özünde nihai tüketicinin ödediği dolaylı bir vergidir. Ocak 2025’ten bu yana gümrük doları kuru dokuz kez artırılarak 2000 cüneyhten 3222.8 cüneyhe çıkarılmıştır. Bu %61’lik artış, insanların yaşam standartlarının kötüleşmesine ve satın alma gücünün düşmesine yol açan savaşın gölgesinde mal fiyatlarını ciddi şekilde etkilemiştir.

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti olarak biz, bu yapay ekonomik felaket karşısında aşağıdaki hususları vurguluyoruz:

Birincisi: İslam’da ithal edilen mallardan alınan bir gümrük vergisi yoktur. Bu tür uygulamalar, haram olan meks kapsamına girer. Nitekim Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

لَا يَدْخُلُ الْجَنَّةَ صَاحِبُ مَكْسٍ“Meks sahibi cennete giremez.” Bir başka hadiste ise Rasûlullah SallAllahu Aleyhi Sellem şöyle buyurmuştur:

صَاحِبُ الْمَكْسِ فِي النَّارِ“Meks sahibi cehennemdedir” Burada meks sahibi devlettir.

İkincisi: Mallardan alınan gümrük vergileri dolaylı vergiler kapsamına girer ve bu da haramdır. Çünkü bu uygulama fiyatların yükselmesine ve insanların zor duruma düşmesine yol açar. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

مَنْ دَخَلَ فِي شَيْءٍ مِنْ أَسْعَارِ الْمُسْلِمِينَ لِيُغَلِّيَهُ عَلَيْهِمْ كَانَ حَقًّا عَلَى اللَّهِ أَنْ يُقْعِدَهُ بِعُظْمٍ مِنَ النَّارِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ“Kim Müslümanlara karşı fiyat arttırmak için onların fiyatlarından bir şeye müdahale ederse, o kimseyi kıyamet gününde bir ateş yığınına oturtmak Allah’ın üzerine hak olur.” Bir başka hadiste ise Rasûlullah SallAllahu Aleyhi Sellem şöyle buyurmuştur:

اللَّهُمَّ مَنْ وَلِيَ مِنْ أَمْرِ أُمَّتِي شَيْئاً فَشَقَّ عَلَيْهِمْ فَاشْقُقْ عَلَيْهِ، وَمَنْ وَلِيَ مِنْ أَمْرِ أُمَّتِي شَيْئاً فَرَفَقَ بِهِمْ فَارْفُقْ بِهِ“Allahım! Kim ümmetimin işinden bir şey üstlenir, sonra da onlara sıkıntı verirse, sen de ona sıkıntı ver. Kim de ümmetimin işinden bir şey üstlenir, sonra da onlara nazik ve iyi davranırsa, sen de ona iyi davran.”

Üçüncüsü: Yerel para biriminin (Cüneyh’i) dolara endekslenmesi, devleti mali açıdan bağımlı hale getirmiş ve kendi ekonomisi üzerindeki kontrolü kaybetmesine neden olmuştur. Böylece ekonomi; IMF ve Dünya Bankası gibi merhametten yoksun, hiçbir ahit ve yemine bağlı kalmayan uluslararası kurumların etkisi altına girmiştir. Aslolan, devletin para birimini altın ve gümüşe endekslemektir. Zira altın ve gümüşün öznel değeri vardır. Kaldı ki bazı şeri hükümler, altın ve gümüşe bağlanmıştır. Sudan zengin altın kaynaklarına rağmen bu kaynakları doğru şekilde değerlendiremeyen ve halkın değil kendi çıkarlarını önceleyen politikaların kurbanı olmuştur.

Sonuç olarak, Sudan halkı, içinde bulundukları bu sıkıntı ve geçim darlığının sebebinin, ülkenin yoksul olması değil, açgözlü kâfir Batı’nın kapitalist sistemlerinin uygulanması olduğunu bilmelidir. Bizi bu darlıktan ancak İslam’a dönmek ve onun mali, iktisadi ve diğer alanlardaki hükümlerini uygulamak kurtarabilir. Hükümlerin uygulanması ise ancak Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet Devleti ile mümkündür. O halde yapay yoksulluğu, refah ve onurlu bir hayata çevirebilecek yegâne güç Hilafettir. Öyleyse, alemlerin Rabbinin rızası dairesinde, izzetli ve onurlu bir hayat yaşamak için bu uğurda çalışmaya davet ediyoruz.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَجِيبُوا للهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ“Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Rasûlü’ne icabet edin.” [Enfal 24]

Devamını oku...

Allah ve Rasûlü Hüküm Verenlerin En Hayırlısı İken, Siz Çin’i Kendinize Hakem mi Tayin Ediyorsunuz!

Çin Dışişleri Bakanlığı sözcüsü resmi bir basın toplantısında; Çin, Afganistan ve Pakistan temsilcilerinin 1-7 Nisan tarihleri arasında Urumçi şehrinde gayri resmi bir toplantı gerçekleştirdiğini duyurdu. Sözcü, anlaşmazlıklara kapsamlı bir çözüm bulmak ve durumu tırmandıracak veya karmaşıklaştıracak her türlü eylemden kaçınmak konusunda anlaştıklarını sözlerine ekledi. Ayrıca Çin’in, iki ülkeyle yakın temasını sürdüreceğini ve diyalog için platform sağlamaya devam edeceğini ifade etti.

Hizb-ut Tahrir / Afganistan Vilayeti Medya Bürosu, aşağıdaki hususlara dikkat çekmek ister:

Afganistan ile Pakistan arasındaki sınır gerilimlerinin kökü Amerikan politikalarına dayanmaktadır. Amerika; İran, Lübnan ve Yemen gibi bazı sahalarda Müslümanlara karşı doğrudan savaş yürütürken, diğer sahalarda bu savaşı vekilleri aracılığıyla yürütmektedir. Afganistan’da ise bu savaşı Pakistan yöneticileri yürütmektedir. Bu savaşın temel hedefi; Taliban yönetimine baskı uygulamak ve Pakistan ordusunu Afganistan ile meşgul ederek Hindistan’ın Çin karşısında bölgede güçlenmesine zemin hazırlamaktır. Amerika bu politikayla aynı anda iki hedefe ulaşmayı amaçlamaktadır: Hem bölgede İslami bir yönetimin kurulmasını engellemeyi hem de Çin’in nüfuzuna set çekmeyi hedeflemektedir.

Büyük bir esefle belirtmek gerekir ki; Pakistanlı yöneticiler, ulus-devlet nizamı çerçevesinde Amerika ve Yahudi varlığını kurtarmak için arabulucu rolünü üstlenmeye her an hazırdırlar. Ancak söz konusu Müslümanlar olduğunda, Müslüman kardeşleriyle doğrudan masaya oturmayı reddedip Çin’e sığınmaktadırlar! İşte sapkın ulusçu rejimlerin doğası budur; dostluğu da düşmanlığı da savaşı da barışı da hakemliği de egemenliği de sadece ulusçuluk ve çıkar kavramlarıyla ölçmektedirler. İslam ise; devletin ve siyasetin temelinin ulusal veya etnik çıkarlar üzerine değil, tamamen ve kapsamlı bir şekilde İslam akidesi üzerine bina edilmesi gerektiğine hükmeder.

Çin’in hakemliğine başvuran Afganistan yöneticileri şunu idrak etmelidir ki; bu toplantılara ev sahipliği yapan Çin, hiçbir zaman tarafsız olmamıştır ve olması da mümkün değildir. Çin, Doğu Türkistan’ı işgal etmiş, orada İslam’ın hükümlerini sistematik olarak silme politikası gütmüş, Uygur Müslümanlarına şiddetli baskılar uygulamış ve İslami değerleri tahrip etmiştir. Binlerce camiyi yıkmış, âlimleri hapsetmiş, kadınlara ve çocuklara ağır baskılar uygulamış ve İslami kimliği yok etmeye çalışmıştır ve hala da çalışmaktadır. Böylesi bir devlet, Müslümanların işlerinde nasıl tarafsız bir arabulucu olabilir?!

Çin’in Doğu Türkistan’ı işgal etmesinin yanı sıra bölgemizde de belirli hedefleri söz konusudur; Kuşak ve Yol Projesi aracılığıyla ekonomik sömürgecilik, Afganistan’daki zengin yeraltı kaynaklarına ulaşmak ve çıkarlarına yönelik her türlü tehdidi önlemek gibi güvenlik öncelikleri bunlardan bazılarıdır. Ayrıca komünist Çin rejimi, bölgede gerçek bir İslami otoritenin ortaya çıkmasından derin bir endişe duymaktadır. Bu komünist rejim, Pakistan Talibanı’nı ezmek için İslamabad yöneticileriyle ortak hareket etmektedir. İslam beldelerindeki dış politikasının önceliklerinden biri de Uygur halkını takip etmek ve ezmektir. Müslümanlar arasındaki anlaşmazlıklarda gerçek hüküm ve egemenlik yetkisi Allah Subhânehu ve Teâlâ’ya ve Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e aitken, Afganistan ve Pakistan yöneticileri nasıl olur da Çin’i aralarında hakem tayin edebiliyorlar?!

Yöneticiler şunu anlamalıdır ki; ulus-devlet sahasında oynamak, yönetimde, savaşta, barışta, hakemlikte ve yargıda Şeriatın değerlerini ve hükümlerini ayaklar altına almak ve hakemliği Tağut’a teslim etmek demektir. İslam beldelerinde yaşanan son olaylardan ders çıkarmıyorlar mı? Düşmanların kalplerinde İslam ve Müslümanlara karşı kin ve düşmanlıktan başka bir şey yoktur. “Mustazaflık fıkhı” (zayıf bırakılmışlık psikolojisiyle hareket etmek) kölelik veya çöküşten başka bir şey doğurmaz.

Buna binaen Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın hükmü ve Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in hidayeti; güç ve kuvvet sahiplerine Raşidi Hilafeti kurmayı farz kılar. Çünkü bu yüce farz; izzetin kaynağı, gücün tezahürü ve Ümmetin gerçek bağımsızlığının teminatıdır. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyuruyor:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَطِيعُوا اللَّهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ وَأُولِي الْأَمْرِ مِنكُمْ فَإِن تَنَازَعْتُمْ فِي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ إِلَى اللَّهِ وَالرَّسُولِ إِن كُنتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ ذَٰلِكَ خَيْرٌ وَأَحْسَنُ تَأْوِيلاً“Ey İnananlar! Allah’a itaat edin, Peygambere ve sizden buyruk sahibi olanlara itaat edin. Eğer bir şeyde çekişirseniz, Allah’a ve ahiret gününe inanmışsanız onun halini Allah’a ve Peygambere bırakın. Bu, hayırlı ve netice itibariyle en güzeldir.” [Nisa 59]

وَإِنْ طَائِفَتَانِ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ اقْتَتَلُوا فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُمَا فَإِنْ بَغَتْ إِحْدَاهُمَا عَلَى الْأُخْرَى فَقَاتِلُوا الَّتِي تَبْغِي حَتَّى تَفِيءَ إِلَى أَمْرِ اللَّهِ فَإِنْ فَاءَتْ فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُمَا بِالْعَدْلِ وَأَقْسِطُوا إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطِينَ“Eğer inananlardan iki grup birbirleriyle savaşırlarsa aralarını düzeltin. Eğer biri ötekine karşı haddi aşarsa, Allah’ın buyruğuna dönünceye kadar haddi aşan tarafa karşı savaşın. Eğer (Allah’ın emrine) dönerse, artık aralarını adaletle düzeltin ve (onlara) adaletli davranın. Çünkü Allah, adaletli davrananları sever.” [Hucurat 9-10]

Devamını oku...

Büyük Güçlerin İntihar Fenomeni

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Büyük Güçlerin İntihar Fenomeni
(Trump ve Amerika Örneği)

 

Paul Kennedy başta olmak üzere pek çok tarihçi, büyük devletlerin genellikle sadece rakiplerinin gücü nedeniyle değil, aynı zamanda ülke işlerinin yönetiminin kötü değerlendirmesinin yanı sıra stratejik ve taktiksel yaklaşımlarının arasında bir ayrım yapamamasının sonucunda ortaya çıkan iç aşınma nedeniyle de çöktüğüne inanmaktadır; zira büyük ve güçlü devletler, kendi gözünde stratejik olan ancak aslında öyle olmayan savaşlara girebilir ya da rakibin tavizler vermesiyle önlenebilecek veya siyasi, ekonomik ve askeri açıdan maliyetli olabilecek savaşlara girebilir.

Amerika'nın durumuna gelince; bizler, üzerine kibir ve büyüklüğün galip geldiği bir devletle karşı karşıyayız; zira bu devlet, her şeyin öldürme ve yıkım yoluyla gerçekleşebileceğini düşünmektedir; bu yüzden onun bir başarısızlığın içinde başka bir başarısızlık yaşadığını görmektesiniz. Onun İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemden itibaren dış politikasına bakan birisi, ülkenin Orta Doğu’da, Uzak ve Yakın Doğu’da başarısız olduğu gibi Avrupa ve Asya'da da başarısız olduğunu görür; dolayısıyla bu da onu, kendi çıkarlarını gerçekleştirmek ve bunları kendi başına yerine getirmek, rakiplerine boyun eğdirmek ve yardım aldığı müttefiklerini vurmak için çalışan sömürgeci bir devletin zihniyeti ve davranışı ağır basana kadar dış politikasını her an ve her zaman gözden geçirmeye sevk etmiştir; yani Amerika, hiç kimsenin yardımı olmadan dünyayı yönetmek istemektedir; bu nedenle bu çılgın düşünceler karşısında Amerika, Trump gibi bu küstah ve suçlu zihniyeti temsil eden bir kişiyi seçmiştir.

Birçok tarihçi, “aşırı genişleme tuzağı” ya da kapasite aşımı ifadesi altında, bir devletin askeri ve ekonomik kapasite açısından büyüklük aşamasına ulaştığında, çıkarlarını korumak için ordularını ve üslerini her yere yaymaya başladığını, bu durumda bu aşırı genişleme takıntısının, bundan elde edilen ekonomik getiriden daha yüksek olduğu gerçek bir sorunun ortaya çıktığını, dolayısıyla o devletin tedavi edilmesi imkansız kalıcı bir acizlik altında kaldığını, bu da devletin borçlarını ödemekten aciz kalmasına yol açtığını ve bu ise onu, ister tahvil ihraç ederek, ister Amerika'nın durumunda olduğu gibi borç tavanını yükselterek her zaman borçlanmaya başvurmaya ittiğini düşünmektedir.

Büyük ülkelere, tıpkı Napolyon, Hitler veya Trump'ın durumunda olduğu gibi kendi iradesinin uluslararası kuralların ya da toplumları düzenleyen kurumların üstünde olduğunu düşünen takıntılı bir kişi liderlik ettiğinde ülke, başlangıçta aksini göstermiş olsa bile gerilemeye başlar. Amerika’nın gücünü pekiştiren ittifakların aşınması, dahası NATO ya da Dünya Ticaret Örgütü gibi bizzat kendisinin kurup denetlediği ittifakların bile aşınması, ülkenin zayıflamasının ve gerilemesinin faktörleridir; nitekim Amerika şu anda tüm müttefiklerini feda etmenin eşiğindedir. Buna ek olarak İngiltere, Fransa ve Almanya gibi gerçekte sömürgeci bir zihniyete sahip ülkelere karşı uyguladığı fiili şantaj politikası da söz konusudur. Oysa bu ülkelere aşağılayıcı bir bakışla bakmak, bu ittifakların gerçek anlamda dağılmasına yol açar ve asıl kaybeden de Amerika olur. ABD’nin İran’a karşı yürüttüğü savaş, sözde NATO ittifakındaki bu parçalanma ve bölünmeyi ortaya çıkarmış; hatta bu ülkelere yönelik aşırı şantaj ve onları korkak olarak nitelendirmek, onların ABD’nin ve Trump’ın savaşının kendi savaşları olmadığını açıklamalarına neden olmuştur.

Amerika’nın yumuşak gücü ihmal edip tüm ağırlığını uçaklara ve tanklara vermesi, Ebu Garib ve Guantanamo’da ortaya çıktığı gibi, arkasına sığındığı değer ve ahlaki modeli terk etmesi, kapitalizmin koruyucusunun ve dünyanın efendisinin yok olmasının habercisi niteliğindedir. Amerika’da toplumsal birliği yok etmenin eşiğine getiren iç kutuplaşma durumu, daha önce tanımladıklarımıza eklendiğinde, herhangi bir devleti yok olmanın eşiğine getirir; zira tarihin sünneti, hiç kimseye ayrıcalık tanımaz. Amerika'yı yeni bir bakış açısıyla okuyacak olursak, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ve geçen yüzyılın doksanlı yıllarının başına kadar, ittifaklar, uluslararası kurumlar ve müttefiklerle ilişkilerinde bir miktar da olsa siyasi nezaketi koruyordu; ancak Cumhuriyetçilerin gelişi, Birinci Körfez Savaşı’nın başlaması ve daha az yetkin ve daha pervasız kişilerin iktidara gelmesiyle birlikte Amerika diplomasi elbisesini üzerinden çıkarmıştır ki Trump’ın iktidara gelmesi bu yeni biçimin bir kanıtıdır.

Dünyanın en büyük devletinin uluslararası hukuktan yoksun bir tavır sergilemesi ya da yalnızca kendi dar çıkarlarını gözetip müttefiklerin ve tabiilerin çıkarlarını sırtının arkasına atması, dünün müttefiklerinin bugünün düşmanları olmasına neden olur; bu da onların alternatif arayışına başlamasına neden olur ki BRICS ve ülkeleri buna dair bir örnektir.

Amerika şu anda gerçek bir çıkmazın içindedir; zira ajanları ve müttefikleri adına kendi çıkarlarını korumaya ve savunmaya çalışmaktadır; nitekim Çin’in hızla yükselişi ise onu, çevreleme politikası yerine boğma politikasını düşünmeye itmiştir; zira Venezuela ve Hürmüz Boğazı, Çin için can damarı niteliğindedir. Amerika’nın İran’a karşı savaşını Çin’e karşı bir savaş olarak gördüğünü ve bunun, dünyanın bir numaralı devleti olma konumunu kaybetmesini engellemek için belki de son tarihi bir fırsat olduğunu düşündüğünü söylersek abartmış olmayız; bu nedenle tüm gücüyle saldırmakta olup İran’la olan savaşı kazanmak ve ona diz çöktürmek için her türlü silahı kullanabilir.

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ebu Mutaz Billah El-Aşkar

Devamını oku...

Macaristan Seçimlerinde Orban'ın Yenilgisinin Siyasi Yansımaları

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Macaristan Seçimlerinde Orban'ın Yenilgisinin Siyasi Yansımaları

 

Haber:

Görev süresi sona eren Macaristan Başbakanı Viktor Orban, seçim kampanyası merkezinde kısa bir konuşma yaparak 12/04/2026 Pazar günü yapılan Macaristan genel seçimlerindeki yenilgisini kabul etti; seçimleri kazanan partiyi tebrik ettiği gibi Macaristan'ın merkez sağ akımına mensup (Tisza) Partisi lideri muhalefet adayı Peter Magyar'ı da tebrik ettiğini söyledi; böylece 16 yıldır Macaristan'da iktidarda olan Viktor Orban dönemi bu seçimlerle sona erdi.

Yorum:

Orban, ABD Başkanı Trump’tan her zaman güçlü bir destek görmüştü. Orban, Trump’ın sürekli övgüyle bahsettiği ve Avrupa’daki en sevdiği liderin en başarılı örneği olarak gördüğü biriydi. Nitekim Trump onu, her vesileyle desteklemiş ve son parlamento seçimlerinin başlamasından bir hafta önce, onu desteklemek ve onaylamak için yardımcısı J.D. Vance'i Macaristan'ın başkenti Budapeşte'ye göndermiş ve Orban'ın yönetimi altında Macaristan'a yardım etmek için ABD'nin tüm ekonomik gücünü sunacağına dair söz vermişti.

Orban’ın seçimleri kaybetmesi, Trump ve yönetimi için büyük bir darbe olarak değerlendirilmekte; hatta Trump’ın 2020’deki ilk döneminden bu yana Avrupa’da yaşadığı en büyük siyasi gerileme olarak görülmektedir; zira Trump yönetimi, Avrupa’da ABD’nin gündemini hayata geçirmek için her zaman Orban’a büyük ölçüde güvenmekteydi. Orban, Amerika için Avrupa'daki bir Truva atı mesabesinde olduğu gibi Orban'ın yönetimi altındaki Macaristan, kendisine direnç gösteren Avrupa kıtasında Amerika'nın nefes almasını sağlayan yapay bir akciğer mesabesinde de görülmekteydi.

Sonunda Orban’ın seçimleri kaybetmesiyle Avrupa rahat bir nefes almıştır; zira Avrupa Orban'ı, açıkça Avrupa karşıtı olmakla, Amerika’nın tabisi olmakla ve Rusya’nın müttefiki olmakla suçluyordu. Bu nedenle her zaman hem Trump hem de Putin’in önde gelen Avrupalı ortağı olarak görülmekteydi ve bugün onun Avrupa sahnesinden ayrılması, hem Amerika hem de Rusya için gerçek bir gerileme olarak görülmektedir.

ABD onu, (Haçlı Hıristiyan) eğilimli sağcı milliyetçi MAGA akımının öncüsü olarak görüyordu; Rusya ise onu, Ukrayna'yı destekleyen ve Rusya'ya karşı olan tüm Avrupa Birliği girişimlerinin önündeki ciddi bir engel olarak görüyordu.

Macaristan'daki parlamento seçimlerinde muhalefet lideri Magyar'ın zaferi ilan edilir edilmez, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, seçimlerdeki başarısından dolayı onu tebrik etmek üzere kendisiyle telefon görüşmesi yaptığını söylemiş ve şu eklemede bulunmuştur: “Fransa, demokratik katılımın bu zaferini memnuniyetle karşılamakta ve Macar halkının Avrupa Birliği değerlerine bağlılığını ve Macaristan’ın Avrupa içindeki konumunu takdir etmektedir.” Ve şöyle devam etmiştir: “Kıtamızın güvenliği, rekabetimizin güçlendirilmesi ve demokrasisinin desteklenmesi için birlikte daha egemen bir Avrupa için çalışmalıyız.”

Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ise muhalefet partisi Tisza'nın seçimlerdeki ezici zaferini överek şunları söyledi: “Avrupa'nın kalbi bu gece Macaristan'da daha güçlü atıyor; zira Macaristan Avrupa'yı seçti, Avrupa'nın yoluna geri dönüyor ve Birlik giderek güçleniyor.”

Orban'ın bu seçim yenilgisi, genel olarak Batılı müttefikler arasında siyasi yansımalar meydana getirecek ve şüphesiz Amerika ile Avrupa arasındaki uçurumu daha da derinleştirecektir. Bu da Atlantik'in iki yakası arasında uyumu yeniden tesis etmeyi zorlaştıracaktır. Bu ise yeni uluslararası ittifakların oluşumunu somut bir şekilde etkileyebilir. Buna bağlı olarak da uluslararası durumun tamamı değişebilir ve yeni uluslararası güçlerin yükselişine alan açabilir.

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ahmed El-Hutvânî

Devamını oku...

Özbekistan Rejimi, Amerika’nın Suçlarında Onunla İşbirliği Yapıyor

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Özbekistan Rejimi, Amerika’nın Suçlarında Onunla İşbirliği Yapıyor

 

Haber:

Özbekistan Cumhurbaşkanlığı İdaresi Başkanı Saida Mirziyoyeva, 6 Nisan'da Florida'daki Mar-a-Lago tatil köyü ve ABD Başkanı Trump'ın özel konutunu ziyaret etti.

Yorum:

Toplantı sırasında ABD Başkanı'nın Güney ve Orta Asya Özel Temsilcisi Büyükelçi Sergio Gor ile görüşmeler yapıldı. Etkinliğe, Başkan Trump'ın kızı Tiffany ve eşi Michael Boulos da katıldı. Görüşmenin sonunda Saida Mirziyoyeva, kendisine gösterilen sıcak karşılama ve misafirperverlik için teşekkürlerini dile getirerek, görüşmenin verimli ve yapıcı geçtiğini belirtti. Ve şöyle dedi: “Sıcak karşılamanız ve cömert misafirperverliğiniz için en içten teşekkürlerimi sunarım. Gerçekleşen yapıcı ve verimli diyaloğa büyük değer veriyorum ve Washington’da yapılacak gelecek toplantıların da başarılı geçmesini umuyorum.” Saida ve Sergio Gor, ABD-Özbekistan İş ve Yatırım Konseyi'nin eş başkanlarıdır.

Bu toplantının Mar-a-Lago tatil köyünde düzenlenmesi sıradan bir olay değildir; zira bu yer, Trump döneminde gayri resmi diplomasinin merkezi haline gelmiştir. Bu da söz konusu diyaloğun, siyasi elitlerle doğrudan ilişkiler kurmayı, gelecekteki ABD politikasında yaşanabilecek olası değişikliklere hazırlıklı olmayı ve resmi kanallar dışında güvenilir bir diyalog ortamı yaratmayı amaçladığı anlamına gelmektedir. Tiffany Trump ve Michael Boulos’un katılımı ise, iş dünyasının ve kişisel ilişkilerin de bu süreçte önemli bir rol oynadığını göstermektedir.

Bu görüşme, Orta Asya'da “Önce Amerika” stratejisinin ekonomik genişleme çabaları kapsamında gerçekleşmektedir; bu da ABD'nin İran ile derin askeri ve siyasi krizin içine saplandığı bir zaman da olmaktadır.

28 Şubat 2026'da Amerika, beslemesi Yahudi varlığıyla birlikte İran'a karşı geniş çaplı bir saldırı başlatmıştır. ABD'nin İran'ın Minab kentindeki bir kız okuluna attığı Tomahawk füzesi saldırısı sonucunda, yaşları 7 ile 12 arasında değişen 175 kız öğrenci ve öğretmenleri hayatını kaybetmiştir.

Reuters ajansının haberine göre, bir ay içinde aralarında yüzlerce çocuğun da bulunduğu 2000'den fazla sivil hayatını kaybetmiş ve yaralıların sayısı ise 20 bini aşmıştır. Gazze ve Sudan’da Müslümanlara karşı işlenen soykırımı destekleyen Amerika, bugün İslam ülkesi İran’da Müslümanların kanını akıtmaktadır. Mirziyoyeva’nın Mar-a-Lago’daki görüşmeleri, ABD’nin bu savaş suçlarını işlediği bir zamanda gerçekleşmiştir.

Ey Müslümanlar: Amerika ve Yahudi varlığının İran ve Lübnan'a yönelik saldırısı, İslam'a ve Müslümanlara karşı açık bir suçtur. Dolayısıyla Amerika ve Yahudi varlığı, İslam ümmetinin kanını akıtmaya devam ediyorlar!

Bu saldırılar, Amerika'nın 2001 yılında başlattığı İslam'a karşı küresel Haçlı savaşının bir devamıdır. Bu yüzden onlar, kasten okulları, hastaneleri, evleri ve sivil tesisleri hedef alıyorlar. Çocukların kanının akıtılması ise sadece savaş hukukunun ihlali değildir, aksine aynı zamanda İslam ümmetinin yok edilmesine yönelik bir politikadır. Amerika ve Yahudi varlığı, İslam’ın gücünden korktukları için Müslümanların kanlarını ihlal ediyorlar. Dolayısıyla onlar, ümmetin İslami direnişini kırmak, onun birliğini parçalamak ve Müslüman ülkeleri sömürgecinin çıkarlarına boyun eğdirmek istiyorlar.

Özbekistan Cumhurbaşkanlığı İdaresi Başkanı Saida Mirziyoyeva’nın Mar-a-Lago tatil köyünde Amerikalı yetkililerle yaptığı görüşme ne anlama geliyor?! Bu sıradan diplomatik bir olay değildir; aksine Müslümanların kanının akıtıldığı bir zamanda Özbek rejiminin, katil Amerika ile işbirliği yoluyla yatırım konseylerinden ve yapıcı diyalogdan söz etmesi, açık bir ihanet değil midir?! Mirziyoyev başkanlığındaki Özbekistan rejimi, “Önce Amerika” politikasına hizmet ederek, onun ümmete karşı işlediği suçların ortağı olmuyor mu? Bu rejim, İslam ümmetinin çıkarlarını korumamakta, aksine kâfirlerin çıkarlarını korumaktadır. Zira İran'daki katliamları jeopolitik bir mesele olarak nitelendiriyorlar ve kindar sömürgeciyle ekonomik işbirliğini sürdürüyorlar.

Bu olaylar, “ulusal devletler” olarak adlandırılan bu ajan rejimlerin İslam'ı koruyamadıklarını, aksine ümmeti bölmek ve zayıflatmak için kullanılan küfrün araçları olduğunu bir kez daha kanıtlamıştır. Amerika gibi suçluları terbiye edecek ve kâfirlerin saldırganlığını durduracak olan sadece Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafet Devleti'dir! Sadece o zaman Gazze, İran, Lübnan, Sudan ve diğer Müslüman ülkelerde kan dökülmesi sona erecektir. Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: إِنَّمَا الإِمَامُ جُنَّةٌ يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ وَيُتَّقَى بِهِ “İmam kalkandır, onun arkasında savaşılır ve onunla korunulur.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
İslam Ebu Halil - Özbekistan

Devamını oku...

Müslüman Orduları, Ülkeleri İhlal Edilirken Sadece Eğitim ve Konuşmak İçin Mi Varlar?!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Müslüman Orduları, Ülkeleri İhlal Edilirken Sadece Eğitim ve Konuşmak İçin Mi Varlar?!

 

Haber:

6 Nisan 2026'da Pakistan Silahlı Kuvvetleri Basın Kanadı şunları açıkladı; “Pakistan ve Mısır arasındaki ortak tatbikat (Ra'd-2), terörle mücadeleye yönelik ikili bir tatbikattır. Bu tatbikata Pakistan Ordusu'na bağlı özel kuvvetlerinden bir grup ile Mısır Ordusu'na bağlı özel kuvvetlerinden birimler katılmaktadır.” Pakistan ve Mısır ordularının durumu işte budur. Türkiye ve Pakistan ordularına gelince; 7 Nisan 2026 tarihinde medya kanadı, Türk Silahlı Kuvvetleri Genelkurmay Başkan Yardımcısı'nın İslamabad'da Pakistan Deniz Kuvvetleri Komutanı ile görüştüğünü duyurdu ve “İsrail", ABD ve İran arasında devam eden çatışmanın yol açtığı bölgesel deniz güvenlik ortamı ile ikili savunma işbirliğinin ele alındığı” belirtildi.

Yorum:

Sadece İslam beldelerinde değil, dünyanın en güçlü üç ordusunun da acı gerçekliği işte budur; zira onlar, tatbikatlar ve görüşmelerle yetinirken, ümmetin en büyük düşmanı olan Amerika ve onunla birlikte beslemesi Yahudi varlığı, ortak çıkarlarına hizmet edecek şekilde Müslüman ülkeleri yeniden şekillendirmek için askeri planlarını uygulamaya devam etmektedirler.

8 Nisan 2026'da, müzakereler hakkında konuşulurken, Trump Truth Social platformunda şu mesajı paylaşmıştır: “Tüm ABD gemileri, uçakları ve askerleri gerçek anlaşma sağlanana kadar İran'da ve çevresinde kalacaktır.” ABD, Orta Doğu'daki askeri varlığını 40 bin askerden 57 bin askere çıkardı; bu, 2003'teki Irak Savaşı'ndan bu yana bölgedeki en büyük ABD askeri konuşlandırma sürecidir; yani İran ile ateşkes hakkında konuşulurken, ABD Hava Kuvvetleri lojistik destek ve havadan yakıt ikmali operasyonlarını aralıksız sürdürmektedir; bu da operasyona hazır olduklarına ve Müslümanlara karşı gelecekteki saldırılara hazırlandıklarına işaret etmektedir.

Yahudi varlığına gelince; 9 Nisan 2026’da, “yalancı kral” olarak nitelendirilen Trump, kınama dalgasına rağmen Lübnan’a yönelik vahşi saldırılarını sürdürmesi için gerekli kılıfı hazırlamış ve şöyle demiştir: “Bibi ile konuştum, o durumu biraz hafifletecek.” Ertesi gün, yani 10 Nisan 2026'da Yahudi varlığı ABD'nin desteğini kullanarak Lübnan'a yoğun saldırılar düzenledi, güneydeki Hanaviye kasabasını hedef aldı, Ayta ash Shab'daki yerleşim bölgelerini yerle bir ettiği gibi Sur ilçesindeki el-Majadel kasabasına da saldırılar düzenlemiştir.

Ey İslam ümmeti: Eğer Allah Celle Celaluhu'nun, Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in ve müminlerin düşmanlarıyla savaşmayacaklarsa, bu orduların ne faydası var Allah aşkına? Müslümanlara saldırılırken, bu ordular sadece açıklamalar ve eğitim tatbikatları mı yapacaklar?! Ordular sadece “terörle mücadele” bayrağı altında Müslümanlarla savaşmak için mi varlar? Müslüman orduları, Yahudi varlığı da dahil olmak üzere tüm Amerikan askeri gücünü bileği saran bir bilezik gibi kuşatmalarına rağmen, günahkar bir şekilde yüzüstü bırakmaya devam ediyorlar; eğer bu güçlü ordulardan biri, Müslüman ülkelerde cirit atan bu yılana karşı harekete geçseydi bu, tüm ümmetin birliğini ateşleyen bir kıvılcım olur ve Amerikalılar kendi yurtlarına geri dönmek zorunda kalırlardı.

Ey Müslüman orduları: Yöneticiler sizi düşmanla savaşmaktan alıkoyuyorlar dediğinizde sizin göreviniz, yöneticileri ortadan kaldırıp size yardım etmesi için Allah’a itaat etmeniz değil midir? Gelin Raşidi Hilafeti kurmak için Hizb-ut Tahrir'e nusret verin; zira sizleri, kâfirleri ve münafıkları geri çekilmeye zorlayacak kesin bir zafere doğru yönlendirecek olan Hilafettir. Peki neyi ve neden bekliyorsunuz? Ahiretlerini ucuz bir bedel karşılığında satan, sizleri dünyanın izzetine ve ahiretin nimetlerine nail olma fırsatından mahrum bırakan adamlara kanmayın; ister zafer, ister şehitlik olsun, bu fırsatı bir an bile olsa kaçırmayın. Zira Müslim Sahihi’nde Mesruk’tan şöyle dediğini rivayet etmiştir: Abdullah’a şu ayet hakkında sorduk: وَلَا تَحْسَبَنَّ الَّذِينَ قُتِلُوا فِي سَبِيلِ اللهِ أَمْوَاتاً بَلْ أَحْيَاءٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ يُرْزَقُونَ “Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma! Bilâkis onlar diridirler; Rableri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar.” [Al-i İmran 169] O da şöyle dedi: Bunun hakkında Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e sorduk ve o da şöyle buyurdu: أَرْوَاحُهُمْ فِي جَوْفِ طَيْرٍ خُضْرٍ، لَهَا قَنَادِيلُ مُعَلَّقَةٌ بِالْعَرْشِ، تَسْرَحُ مِنَ الْجَنَّةِ حَيْثُ شَاءَتْ، ثُمَّ تَأْوِي إِلَى تِلْكَ الْقَنَادِيلِ، فَاطَّلَعَ إِلَيْهِمْ رَبُّهُمْ اطِّلَاعَةً، فَقَالَ: هَلْ تَشْتَهُونَ شَيْئاً؟ قَالُوا: أَيَّ شَيْءٍ نَشْتَهِي وَنَحْنُ نَسْرَحُ مِنْ الْجَنَّةِ حَيْثُ شِئْنَا؟ فَفَعَلَ ذَلِكَ بِهِمْ ثَلَاثَ مَرَّاتٍ. فَلَمَّا رَأَوْا أَنَّهُمْ لَنْ يُتْرَكُوا مِنْ أَنْ يُسْأَلُوا قَالُوا: يَا رَبِّ، نُرِيدُ أَنْ تَرُدَّ أَرْوَاحَنَا فِي أَجْسَادِنَا حَتَّى نُقْتَلَ فِي سَبِيلِكَ مَرَّةً أُخْرَى. فَلَمَّا رَأَى أَنْ لَيْسَ لَهُمْ حَاجَةٌ تُرِكُوا Onların ruhları yeşil bir takım kuşların karnındadır. Onların arşa asılı kandilleri vardır. Cennette istedikleri yerde dolaşır; sonra bu kandillere inerler. Rableri onlardan öyle bir haberdar olur ki!.. Ve kendilerine: Bir şey arzu eder misiniz? diye sorar. (Onlar): (Daha) ne isteyelim, işte cennette dilediğimiz yerde dolaşıyoruz! Derler. Bunu kendilerine üç defa tekrarlar. Sorulmaktan bırakılmayacaklarını görünce: Ya Rabbi! Ruhlarımızı bedenlerimize iade buyurmanı dileriz! Ta ki senin yolunda bir kez daha öldürülelim! Derler. Ve bir hacetleri olmadığını görünce bırakılırlar.

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Musab Umeyr – Pakistan

Devamını oku...

Yapay Krizler: Kaos, İstikrarı Sağlamak İçin Mi Yönetiliyor?

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Yapay Krizler: Kaos, İstikrarı Sağlamak İçin Mi Yönetiliyor?

 

Krizler her zaman dünyanın dengesini bozan ani anlar değildir; bazen ipleri gölgede örülerek sonuçları kaçınılmaz bir kader olarak gerçeklik sahnesinde sergilendiği fark edilmeyen titiz bir tertibin neticeleri de olabilir. Gelişigüzel gibi görünen kaos ile istikrarlı gibi görünen bir sistem arasında, kamuoyunun gözünden uzak bir şekilde gerçeğin şekillendiği bir gri alan vardır; zira olaylar, boyutuyla değil, işlevselliğiyle ölçülür.

Bu bağlamda krizler artık sadece geçici dengesizlikler olmaktan çıkıp güç dengelerini yeniden şekillendiren araçlara dönüşmekte ve bu araçlar aracılığıyla zorunluluğun baskısı altında yeni kurallar dayatılmaktadır; işte burada en kafa karıştırıcı soru ortaya çıkmaktadır: Peki bizler, hatalarıyla tökezleyen bir dünyayla mı, yoksa kaosu, başarı veya başarısızlığın yazılıp yazılmadığına bakılmaksızın istikrara ulaşmak için özenle tasarlanmış bir araç olarak ustaca kullanan bir sistemle mi karşı karşıyayız?

Siyaset literatüründe, şok stratejisi olarak bilinen yakından ilişkili bir mefhum ortaya çıkmıştır; bu mefhum ister ekonomik ister güvenlik alanında olsun, krizlerin istismar edilerek normal koşullarda kabul edilmeyecek köklü değişikliklerin dayatılmasına işaret etmektedir.

Fikir basittir: Toplum kafa karışıklığı veya korku halinde olunca, direniş gücü azalır ve olağanüstü kararları kabul etme ya da bir üçüncüsü olmayan iki seçenek dehlizine girme eğilimini artırır. Burada, içerisinde olmamıza rağmen komplo şemsiyesi altına girmiyoruz; aksine gerçekliği okuyup analiz edeceğiz.

Son yirmi yıl içinde dünya, açıklamak istediğimiz bazı olaylara tanık olmuş ve bunların doğası hakkında tartışmalara neden olmuştur:

- Daha önceki küresel finansal kriz, kapitalist ekonomik sistemin kırılganlığını ortaya çıkarmıştı ancak bu, ülkeler ve kurumlar arasındaki güç dengesini yeniden şekillendirmek için istismar edilmiştir.

- Büyük güçlerin çıkarlarının iç içe geçtiği bölgesel çatışmalara gelince; bazı savaşlar sanki vekâlet yoluyla yürütülüyormuş gibi görünmekte olup Rusya-Ukrayna savaşı gibi tam bir çöküşe ve kesin bir zafere izin vermeyen bir çerçeve içinde devam etmektedir.

- Küresel sağlık krizleri, dünyayı benzeri görülmemiş önlemler almaya itmiş olup bu önlemlerin altında yatan başka çıkarlar, devlet ile toplum arasındaki ilişkiyi yeniden tanımlamıştır.

Bunların çoğunun sahneyi yeniden düzenlemeye yönelik krizler olduğunu gözlemliyoruz.

İster başkanlığı döneminde isterse şu anki siyasi söylemlerinde olsun Trump’ın politikalarına baktığımızda, dikkat çekici bir çelişki görüyoruz: İstikrarı vaat eden bir söylem, baskı ve gerginliği tırmandırmaya dayanan, geleneksel kuralları çiğneyen ve aklı ikna eden sınırların dışına çıkan bir yaklaşıma karşılık gelmektedir; bu da bazılarını, Ortadoğu'da yaşananları, yeniden düzenleme aracı olarak bir kaos çerçevesinde yorumlamaya sevk etmiştir.

Bugün Orta Doğu olaylarında meseleler, sadece yüzeyde olanlarla ölçülmemeli, aksine aynı zamanda derinliklerde yeniden şekillenen hususlara da bakmak gerekir:

- Belirli dosyalarda gerginliğin tırmanması, tarafları daha önce mümkün olmayan uzlaşmaları kabul etmeye itebilir.

- Ekonomik, siyasi veya askeri baskı, bölgesel ittifakları yeniden şekillendirmek için kullanılabilir.

- Belirsizlik durumunun oluşturulması, devletleri stratejik olarak yeniden konumlandırmaya zorlayabilir.

Bu anlamda kaos, başlı başına bir hedef değildir, aksine yeni bir düzene geçiş aşamasıdır; şimdi burada soruyoruz: Hangi istikrarın sağlanması isteniyor? Ve kimin çıkarına?

ABD koalisyonu, bu krizlerden, kapsamlı bir sükûnet ve gerginliğin azaltılması anlamında değil, aksine belirli bir çıkara hizmet eden güç dengesini garanti altına alan bir istikrar sağlama anlamında bir istikrarın sağlanmasını amaçlamaktadır.

Bugün Amerika’nın, Trump yönetimi de dahil olmak üzere çeşitli yönetimler aracılığıyla gerçekleştirdiği istikrar, genellikle tek bir bölgesel gücün tam hakimiyetinin engellenmesi ve bölgede kapsamlı bir patlamayı önleyecek dengenin, nispeten öngörülebilir ve kontrol edilebilir bir çerçeve içinde korunması olarak anlaşılmalıdır; ancak bu, yönetimde gerginliğin olmadığı anlamına gelmemektedir.

Enerji ve koridorlar merkezi bir faktördür: Hayati enerji kaynakları olan petrol ve doğalgaz ile Hürmüz Boğazı, Süveyş Kanalı, Bab el-Mendeb gibi deniz koridorları ve ticaret yolları, küresel ekonominin damarlarını temsil etmektedir; bu nedenle Amerika, bu damarları bu aşamada tamamen kapanmadan kontrolü altında kalmasını ve bunların yakınlarında askeri bir varlık veya ittifaklar kurmayı amaçlamaktadır; bu ise tüm krizleri kışkırtmak anlamına gelmemekte; aksine bu, bazen bunlara kendi çıkarlarına hizmet edecek şekilde cevap vermek anlamına gelmektedir.

Kontrolsüz kaosu azaltırken,baskı araçlarını ve geri alma tuşlarını elinde tutmak. Zira kontrolsüz kaos, Amerika’nın çıkarları için istikrarlı bir denge sağlayabilecek bir tarafın bulunmadığı, tırmanışı kontrol edecek net kırmızı çizgilerin olmadığı ve kayıpların, bugün Sudan'ın durumunda olduğu gibi zaman veya siyasi olarak bir sınır olmaksızın genişlediği bir durumdur.

Zamanla doğal hale gelen yeni bir gerçekliğin dayatılması; bu, aşamalar yoluyla gerçekleştirilen sistematik bir süreçtir:

İlk şok: Suriye’nin durumu ve derin tavizler gibi (siyasi karar, askeri harekât veya ekonomik önlem) gibi geniş çapta bir reddi tetikleyen büyük bir değişikliğin meydana gelmesi.

Zorunlu uyum: Zamanla taraflar, bugün Venezuela'da olduğu gibi artık var olan yeni gerçeklikle yüzleşmeye başlar.

Yeniden çerçeveleme: Bu gerçek, bugünkü Gazze’nin durumu gibi medya ve siyasi söylem aracılığıyla gerekli veya kaçınılmaz bir durum olarak sunulmaktadır.

Normalleşme: Mesele, günlük hayatın bir parçası haline gelmiş olup artık reddetme şiddeti yavaş yavaş kaybolmaktadır; tıpkı Körfez ülkelerinin, özellikle de Suudi Arabistan’ın Yahudi varlığıyla normalleşmeye hazır olması gibi.

Başka bir deyişle hedef, kaosu ortadan kaldırmak değil, aksine onu kontrol edilebilir sınırlar içinde yönetmektir.

Burada kesinlikle tüm krizlerin yapay olduğunu söylemiyoruz; zira Orta Doğu bölgesi, derin tarihsel birikimlere, iç içe geçmiş yerel ve bölgesel çatışmalara ve çıkarların çalkalandığı uluslararası müdahalelere sahne olmaktadır; bu bölgenin, gelecekteki İslam Devleti'nin doğması için en elverişli bölge olduğunu da unutmamalıyız; ancak bazı tarafların bu kaosu kendi çıkarları doğrultusunda kullanıp yönlendirebileceğini de belirtmeliyiz.

Amerika için meseleyi kolaylaştıran şey, bugün onun rakipsiz bir şekilde planlarını çizmesine yardımcı olan güce ve hakimiyete sahip olması ve bugün satranç tahtasında karşı bir tarafın olmamasıdır; zira Çin, şu ana kadar belirgin bir güce sahip olmamakla birlikte kendisiyle muamele edilmesi kolay olan bir ticaret devi olduğu gibi uğruna öleceği bir ideolojiye de sahip değildir; aksine Çin, korkak bir ticaret ve teknoloji aklına sahiptir.

Bu gerçeklik ancak İslam Devleti’nin ortaya çıkmasıyla değiştirebilir ki işte onları korkutan şey budur; bu da onları, Müslümanların topraklarındaki tüm çatışmaları yönetmeye, bölgedeki askeri ve ekonomik altyapıyı yok etmek için çalışmaya, dahası bölünmüş olanı daha da bölmeye, bölgeyi Yahudi varlığının rehinesi haline getirmeye ve Yahudi varlığını, onu dizginleme gücüne sahip olmakla birlikte bölgedeki vurucu güç haline getirmeye sevk etmektedir. Ancak Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَيَمْكُرُونَ وَيَمْكُرُ اللَّهُ وَاللَّهُ خَيْرُ الْمَاكِرِينَ “Onlar (sana) tuzak kurarlarken Allah da (onlara) tuzak kuruyordu. Çünkü Allah tuzak kuranların en iyisidir.” [Enfal 30]

İslam Devleti, Allah'ın izniyle kaçınılmaz olarak kurulacaktır; çünkü bu Allah’ın bize olan bir vaadidir; çünkü bu hedef için çalışan ve gözlerini bu hedefe diken bir parti vardır ki bu parti de; gözü hiç kaymayan, kararlılığı sarsılmayan ve belli bir süre sonra da olsa Allah'ın kendisine yardım edeceğini bilen Hizb-ut Tahrir'dir.

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ يُنفِقُونَ أَمْوَالَهُمْ لِيَصُدُّواْ عَن سَبِيلِ اللّهِ فَسَيُنفِقُونَهَا ثُمَّ تَكُونُ عَلَيْهِمْ حَسْرَةً ثُمَّ يُغْلَبُونَ وَالَّذِينَ كَفَرُواْ إِلَى جَهَنَّمَ يُحْشَرُونَ “Gerçek şu ki; kâfirler mallarını, Allah'ın yolundan alıkoymak için harcarlar ve harcayacaklar da. Sonra bu onlar için yürek acısı olacak, sonra yenilecekler ve inkâr edenler cehenneme sürüleceklerdir.” [Enfal 36]

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nebil Abdulkerim

Devamını oku...

15 Zor Yıla Hazır Olun!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

15 Zor Yıla Hazır Olun!

 

Haber:

İngiltere’deki Liberal Demokratlar Partisi milletvekili ve Savunma Seçim Komitesi ile Ulusal Güvenlik Stratejisi Ortak Komitesi üyesi Mike Martin İngiliz The Telegraph gazetesinde, mevcut küresel düzenin çöktüğü, önümüzdeki yılların zor olacağı ve yeni bir küresel düzenin doğuşuna sahne olacağı uyarısında bulunmuştur.

Yorum:

Mike Martin’in makalesinin başlığı, "Trump, ABD liderliğindeki küresel düzeni yıktı. On beş zorlu yıla hazır olun" olup, Amerika’nın İran savaşındaki davranışının, jeopolitik gerçeklik hakkında bir dürüstlük anı gerektirdiğine işaret ediyor.

Yazar, Trump’ın tehdidini ve “Bu gece bütün bir medeniyet ölecek ve bir daha asla geri dönmeyecek” ve “Lanet boğazı açın, ey deliler, yoksa cehennemi yaşayacaksınız” şeklindeki sözünü aktarmıştır. Trump’ın söylediği şeyin, köleliği destekleyen Amerika’nın “karanlık tarafını” temsil ettiğini ifade etmiş ve bu yönün hâlâ var olduğunu vurgulamıştır.

Martin, Trump’ın son altı ay içinde düzeltilmesi imkansız eylemler gerçekleştirmesinin ardından Amerika’nın itibarının son zamanlarda karşılaştığı zararın muazzam olduğunu söylemiştir. Bu nedenle dünya artık Amerika’nın güzel ve idealist yönünü yeniden dinlemeyecektir.

Danimarkalıların Trump’ın Grönland’a yönelik açgözlülüğünü ve NATO’daki bir müttefikin topraklarını işgal etme tehdidini unutmayacağı gibi İngilizlerin de onun savaşta hayatını kaybedenlere yönelik hakaretini de unutmayacağını açıklamıştır. Zira şöyle demiştir: “Onlara hiç ihtiyacımız olmadı... hep geride kaldıkları gibi... cephe hatlarından da uzakta kaldılar.” Körfez müttefikleri, kendilerine danışılmadan İran’a karşı bir savaş açan, ardından bölgeden çekilmekle tehdit eden ve bu savaşın bir sonucu olarak Hürmüz Boğazı’nın akıbetini belirsiz bırakan ABD’yi affetmeyecektir.

Amerika’nın Trump’ın verdiği zararı asla düzeltemeyeceğini vurgulayan Martin, tedavi konusunda ise şunları söylemiştir: “İngilizler olarak bizim, eski dünya düzeninin ortadan kalktığı gerçeğini kabul etmeliyiz. Zira o bizim için -etkili bir orta güç- olarak var olduğu sürece harika bir sistemdi. Ama o zaman geri gelmeyecektir. Ayrıca bizim, önümüzdeki on ya da on beş yılın son derece zor olacağını ve bunları kendi çıkarlarımızı koruyarak aşmanın tek yolunun mümkün olan en hızlı şekilde yeniden silahlanmak olduğunu kabul etmeliyiz.”

Geleceği öngören kişi şöyle diyerek bitirmiştir: “Mevcut yüzyılın otuzlarının bir aşamasında, yeni bir küresel düzen şekillenmeye başlayacak ve eğer Avrupalı müttefiklerimizin yanında yeterli askerî güce sahip olursak, İkinci Dünya Savaşı sonrası düzende yaptığımız gibi onu şekillendirebileceğiz. Ama bir sonraki on yıla yeterli askerî güç olmadan girersek, dünya -yeni dünya düzeni- bizim etrafımızda şekillenecektir. Seçim bizim: Ya mevcut duruma bağlı kalmak ya da köklü bir değişim.”

Dolayısıyla o, Büyük İngiltere’nin eskisi gibi yeniden geri dönmesini umuyor; sanki onların devleti dünyaya barış ve refah getirmiş ve bir zamanlar Amerika’nın yaptıklarını ve daha fazlasını hiç yapmamış gibi.

Müslümanlar olarak bizler, kesin bir inançla önümüzdeki yılların bir değişime, dahası kapitalizmi ve onun zulmünü ve zorbalığını -tüm devletleriyle birlikte- ortadan kaldıracak ve onu derin bir uçuruma atacak bir devrime sahne olacağını öngörüyoruz; o halde yeryüzü, Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafetin nuruna hazırlansın.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Hüsameddin Mustafa

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER