Cuma, 23 Şevval 1447 | 2026/04/10
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Hürmüz Boğazı Hakkında Güvenlik Konseyi’nden Karar Çıkartmaya Çalışmak, Allah’a, Rasûlü’ne ve Müslümanlara İhanettir ve Kafirlerin Müslümanlar Üzerinde Bir Yol Bulmasına Yol Açar

Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) Genel Sekreteri Casim el-Budeyvi, 2 Nisan 2026 Perşembe günü Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ni “mevcut ve gerekli tüm araçların kullanılmasına” izin veren bir karar çıkarmaya çağırdı. Ayrıca Konsey’in “uluslararası su yollarının korunması ve deniz trafiğinin güvenliğinin sağlanması için tüm sorumluluklarını üstlenmesi ve gerekli tedbirleri alması” gerektiğini vurguladı. Suudi Arabistan, BAE, Bahreyn, Katar, Kuveyt ve Umman’dan oluşan Körfez İşbirliği Konseyi ile Güvenlik Konseyi arasında yapılan bu görüşme; Konsey’in 15 üyesinin Bahreyn tarafından sunulan ve boğazda seyrüsefer serbestisini garanti altına almak için bir devlete veya devletler grubuna gerekli tüm tedbirleri alma yetkisi veren karar tasarısını görüştüğü bir zamanda gerçekleşmiştir.

Siyasetteki çocukların dahi yeltenmeyeceği ve Allah Subhânehu ve Teâlâ ’nın rızasını gözeten hiçbir Müslümanın ise asla tevessül etmeyeceği bu basiretsiz ve beceriksiz siyasi girişim karşısında, Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi olarak biz, aşağıdaki hususları beyan ediyoruz:

1- Hürmüz Boğazı bir İslam toprağıdır; dolayısıyla Müslümanlar onun üzerinde söz sahibidir. Müslümanlardan başkasının onun üzerinde söz sahibi olması asla caiz değildir. Ne BM Güvenlik Konseyi’nin ne de kafir devletlere güçlerin, bu boğaz veya Müslüman beldelerindeki diğer boğaz ve su yolları üzerinde söz sahibi olmasına çağrıda bulunmak asla caiz değildir.

2- Bahreyn’in sunduğu ve Körfez İşbirliği Konseyi’nin benimsediği bu çağrı, ihanet ve zilletin bir kanıtı ve göstergesidir. Bu çağrı, Müslüman beldelerinin anormal bir şekilde küçük ve zayıf devletçiklere bölünmüş olmasının, başlarında ise topraklarını, hava sahalarını ve sularını sömürgeci kafirlere peşkeş çeken Ruveybida yöneticilerin bulunmasının bir sonucudur.

3- Müslümanların savaşı da birdir, barışı da birdir. Herhangi bir kafirin topraklarının bir parçasına saldırmasına izin vermeleri asla caiz değildir. Müslümanlar tek bir beden gibi hareket etmelidirler. Birbirlerini koruyup kollamalı ve herhangi bir uzvuna yapılacak saldırıyı engellemelidirler. Kardeşlerine saldırı düzenlemek için topraklarının, hava sahalarının ve sularının bir üs olarak kullanılmasına izin vermek, Allah’a yemin olsun ki en büyük cürümlerden biridir!

4- Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, büyük devletlerin bir sömürgeci aparatıdır. Herhangi bir Müslüman beldesinin egemenliğiyle ilgili kararlar almak için bu konseye başvurulması asla caiz değildir.

5- Müslümanların tüm sorunlarının yegâne çözümü; İslam topraklarını Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet Devleti altında toplamaktır. Halife Müslümanların arkasında savaşacağı ve kendisiyle korunacağı bir kalkandır. Hilafet Devleti olsa sömürgeci kafirler herhangi bir İslami toprağa saldırmayı akıllarından bile geçiremeyeceklerdir. Eğer Müslümanların bir halifesi olsaydı, Amerika ve beslemesi Yahudi varlığı Müslümanlara saldırmaya asla cesaret edemezdi.

6- Eğer bu Ruveybida yöneticiler olmasaydı; Amerika ne İran’a saldırabilir ne de daha öncesinde Irak ve Afganistan’ı işgal edebilirdi. Bu nedenle Müslümanları, bu Ruveybida yöneticileri devirmek, bu zayıf devletçiklerden kurtulmak, Nübüvvet metodu üzere ikinci Raşidi Hilafet’i kurmak, Allah’ın indirdikleriyle hükmetmek, kafirlerin topraklarımıza saldırmasını engellemek ve İslam’ı dünyaya taşımak için Hizb-ut Tahrir ile birlikte çalışmaya ve ona yardım etmeye çağırıyoruz.

Devamını oku...

Trump’ın İmparatorluk Hezeyanları

Donald Trump, Paskalya Pazarı’nda yayınladığı çılgınca bir mesajda şu ifadeleri kullandı: “Salı günü İran’da hem enerji santrali günü hem de köprü günü olacak. Bunun bir benzeri olmayacak! Şu boğazı açın artık! Yoksa cehennemde yaşayacaksınız. Görüyorsunuz, Allah’a hamdolsun.” - ABD Başkanı Donald Trump-. Trump daha önce de İran için “Onları ait oldukları yere, taş devrine geri götüreceğiz” tehdidinde bulunmuş, bu ifade Savaş Bakanı Pete Hegseth tarafından da tekrarlanmıştı.

Evet kuşkusuz hamd; itaat ettiğimiz ve merhametini dilediğimiz Allah’a mahsustur. Evet hamd; Firavunu ve onun gibileri helak eden Allah’a mahsustur. Evet hamd, kibirleri sebebiyle imparatorlukları yerle yeksan Allah’a mahsustur.

Doğrusu, çağımızın Firavunları, nefret dolu emperyal küstahlıklarıyla taş devrinden söz ederken bile tarihin verdiği derslerden bîhaberdirler. Trump’ın İran’a karşı kullandığı bu dil, siyasi hedeflere ulaşmak için ezici bir gücün ve topyekûn yıkım tehdidinin kullanıldığı ABD askerî tarihinde uzun süredir var olan bir yaklaşımın yansımasıdır.

Irak’ta ABD, 1991 Körfez Savaşı’ndan 2003’teki “şok ve dehşet” bombardımanına, işgal ve sonrasındaki süreçlere kadar sivil altyapıyı ağır şekilde tahrip eden çok sayıda operasyon yürütmüştür. Okullar, hastaneler, enerji santralleri ve su sistemleri dahil olmak üzere tüm şehirler ağır hasar görmüş, milyonlarca Iraklı yerinden edilmiş ve uzun vadeli insani krizlere neden olunmuştur. Benzer şekilde Afganistan’da, 2001 yılında ABD öncülüğündeki işgalin ardından onlarca yıl süren çatışmalar, bombardımanlar ve ayrım gözetmeyen saldırılar, sayısız sivilin ölümüne ve köylerin, eğitim ve sağlık altyapısının geniş çapta yıkımına yol açmıştır.

Bu vahşet sicili tarihin derinliklerine kadar uzanmaktadır. İkinci Dünya Savaşı sırasında Amerika; Tokyo, Osaka ve Toyama gibi Japon şehirlerinde geniş çaplı yangın bombası saldırıları düzenlemiş, ardından Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombaları atarak yüz binlerce insanın ölümüne neden olmuş ve şehir merkezlerini yerle bir etmiştir. Vietnam’da “Rolling Thunder Operasyonu” gibi saldırılarla alt yapı hedef alınmış, ekolojik yıkıma ve devasa sivil kayıplarına yol açmıştır. Asya ve Orta Doğu’nun ötesinde, Latin Amerika’da da Şili ve Guatemala’daki darbeler gibi gizli müdahaleler ve paramiliter gruplara verilen destek, uzun süreli toplumsal ve ekonomik istikrarsızlıklara yol açmıştır. Tüm bu bölgelerde, aşırı askeri güç kullanma ve sivil hayatı felç etme stratejisi, ABD’nin jeopolitik amaçlarını dayatmak için kullandığı tutarlı bir araç olmuş ve çatışmalar sona erdikten çok sonra bile devam eden insani felaketlere yol açmıştır.

ABD’nin sivilleri koruma, demokrasiyi yayma veya tiranlığı sona erdirme gibi söylemlerle maskelediği geçmişteki askeri tehditlerinin aksine, İran’a yönelik mevcut uyarılar tüm maskeleri indirmiştir. Bugün kullandığı dil her şeyi net bir şekilde ortaya koymuştur. Trump’ın İran’ı taş devrine döndüreceğiz tehdidi, yıkımı bizzat öven bir dil taşımakta; bir zamanlar ahlaki gerekçelerin arkasına gizlenen şiddet ve yıkım aşkını gün yüzüne çıkarmaktadır. ABD artık gücünü, toplumları yok edecek şekilde kullanabileceğini gizleme gereği dahi duymamaktadır; Trump’ın bu söylemi, onun sertliğinin ve vahşetinin açık bir göstergesidir.

Sonuç olarak her geçen gün daha fazla dünya; kaba kuvvete veya kâra değil, adalete, refaha ve gerçek merhamete dayalı bir nizama hasret duymaktadır; mevcut kapitalist sistem bunları sağlayamaz. Küresel elitler güçleriyle gösteriş yapıp yıkımı yüceltirken, sıradan insanlar acı çekmekte; insan onurunu, şerefini ve hayatın kutsallığını her şeyin üstünde tutan bir yönetime özlem duymaktadırlar.

Kalıcı istikrar ve gerçek barış ancak Allah’ın indirdiği esaslara dayanan, hayatı koruyan, adaleti tesis eden ve merhameti esas alan bir sistemle mümkündür. Bu alternatif, Hilafet düzenidir. İslam, ayrım gözetmeden ve çifte standart uygulamadan tüm insanları adil bir şekilde yönetecektir. Raşidi Hilafet, insanlığı kapitalizmin zulmünden ve karanlığından kurtarıp İslam’ın aydınlığına ve adaletine çıkaracak olan yegâne sistemdir.

أَوَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَيَنظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذِينَ كَانُوا مِن قَبْلِهِمْ كَانُوا۟ هُمْ أَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةً وَآثَاراً فِي الْأَرْضِ فَأَخَذَهُمُ اللَّهُ بِذُنُوبِهِمْ وَمَا كَانَ لَهُم مِّنَ اللَّهِ مِن وَاقٍ “Onlar yeryüzünde dolaşıp, kendilerinden öncekilerin akıbetlerinin nasıl olduğuna bakmadılar mı? Onlar, kendilerinden daha güçlü ve yeryüzündeki eserleri daha üstündü. Böyle iken Allah, günahları sebebiyle onları yakaladı. Onları Allah’ın azabından koruyacak hiç kimse olmadı.” [Mümin 21]

Devamını oku...

Suriye Halkının Esirler ve Mescid-i Aksa’ya Destek İçin Düzenlediği Gösteriler, İslam’ın Onların Nefislerinde Ne Kadar Kökleştiğinin Bir Göstergesidir

Şam diyarı halkı, Yahudi parlamentosu Knesset’in, zindanlarında bulunan yaklaşık 9500 Filistinli esir hakkında idam cezasını onayladığı haberini duyar duymaz kardeşlerine destek olmak amacıyla ayağa kalktı. Suriye’nin pek çok şehir ve kasabasında, kardeşlerine yardım olunması çağrısında bulunan kitlesel halk gösterileri düzenlendi. Gösterilerde, esirleri ve Mescidi Aksa’yı kurtarmak için cihat ilan edilmesi ve orduların harekete geçirilmesi çağrısında bulunuldu. Göstericiler, Müslümanların büyük çoğunluğunun gaflet uykusunda bulunduğu ve yöneticilerinin iş birliği yaptığı bir dönemde, esaret altında bulunan kardeşlerine ve bir aydan uzun süredir Yahudi varlığı tarafından kapatılan, içinde namaz kılınması engellenen Peygamber Efendimiz SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in mukaddes mekânı Mescid-i Aksa’ya destek olmak için canlarını feda etmeye hazır olduklarını ifade ettiler.

Suriye halkının bu kıyamı, düşmanları ve onların kiralık yöneticileri, yapay sınırlarla veya değersiz milliyetçi çağrılarla İslam Ümmetini ne kadar parçalamaya çalışırlarsa çalışsınlar, İslam ümmetinin tek bir vücut olduğunu kanıtlamıştır.

Ey Müslümanlar! Bizim Yahudi varlığıyla olan mücadelemiz, bir çıkar ya da sınır mücadelesi değildir; varoluşsal bir mücadeledir. Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın şu vaadi gerçekleşene kadar bu varoluşsal mücadele sona ermeyecektir:

فَإِذَا جَاءَ وَعْدُ الْآخِرَةِ لِيَسُوءُوا وُجُوهَكُمْ وَلِيَدْخُلُوا الْمَسْجِدَ كَمَا دَخَلُوهُ أَوَّلَ مَرَّةٍ وَلِيُتَبِّرُوا مَا عَلَوْا تَتْبِيراً “İki vaatten ikincisinin vakti gelince, yüzünüzü üzüntüye sokmaları, kötülük yapmaları, önceden Mescid’e girdikleri gibi girmeleri, ele geçirdikleri yerleri harap etmeleri için onları tekrar göndereceğiz.” [İsra 7]

لَا تَقُومُ السَّاعَةُ حَتَّى يُقَاتِلَ الْمُسْلِمُونَ الْيَهُودَ، فَيَقْتُلُهُمْ الْمُسْلِمُونَ، حَتَّى يَخْتَبِئَ الْيَهُودِيُّ مِنْ وَرَاءِ الْحَجَرِ وَالشَّجَرِ، فَيَقُولُ الْحَجَرُ أَوْ الشَّجَرُ يَا مُسْلِمُ يَا عَبْدَ اللَّهِ، هَذَا يَهُودِيٌّ خَلْفِي فَتَعَالَ فَاقْتُلْهُ، إِلَّا الْغَرْقَدَ فَإِنَّهُ مِنْ شَجَرِ الْيَهُودِ “Müslümanlar Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. O harpte Müslümanlar Yahudileri öldürecekler. Öyle ki, Yahudi, taşın ve ağacın arkasına saklanacak da, taş veya ağaç; “Ey Müslüman, Ey Allah’ın kulu! İşte arkamda bir Yahudi. Gel, onu öldür” der. Yalnızca Garkad bir şey söylemez. Zira o, Yahudilerin ağaçlarındandır.” Yöneticiler, bu savaşın kaçınılmaz olduğu gerçeğini ne kadar görmezden gelirlerse gelsinler; Yahudi varlığı ile güvenlik anlaşmaları imzalamaya ne kadar hevesli olurlarsa olsunlar; Filistin halkına yardım etmeyi, hatta Yahudilerin Suriye topraklarına ve halkına düzenlediği saldırıları ne kadar umursamazlarsa umursasınlar; onların bu durumu çatışmanın özünü ve kaçınılmazlığını asla değiştirmeyecektir.

Yahudi varlığı, Müslümanlarla olan mücadelesini bir varlık mücadelesi olarak görmektedir; bu yüzden onların güç kaynaklarını yok etmek ve toprakları üzerinde hâkimiyet kurmak için elinden geleni yapmaktadır. Fırat’tan Nil’e uzanan emellerini açıkça dile getirmekte, Mescid-i Aksa’yı yıkıp yerine sözde mabedini kurmayı hedeflemekte ve ülkeyi parçalamak için her türlü ayrılıkçı unsuru ve mezhepçi yapıları desteklemektedir. Tüm bunlara rağmen hala bu gaspçı varlıkla olan çatışmanın hakikatinden gaflet içinde olmak ve bu çatışmanın kaçınılmazlığı görmezden gelmemiz akıl kârı mıdır?

Sonuçları ne olursa olsun, Filistin’deki kardeşlerimize yardım edilmesi farzdır. Bu nedenle Şam diyarı halkı, kardeşlerine yardım etmek için kararlılıkla ve azimle seferber olmuştur. İslam’ın ana yurdu olan Şam’a yakışan da budur.

Ancak asıl büyük sorumluluk, genel olarak Müslüman beldelerindeki ordulardadır. Ey askerler! Nureddin Zengi ve Selahaddin gibi kurtarıcıların siretini yeniden canlandırmaya, Yahudi varlığına karşı kazanılan zaferi müjdeleyen ve gökleri çınlatan tekbir seslerine ortak olmaya hiç mi özlem duymuyor musunuz?

Yahudi varlığı aslında zayıf bir varlıktır; Müslüman ordularının tek bir samimi hamlesine bakar. Aksa Tufanı operasyonu hem bu varlığın hem de destekçisi Amerika’nın ne kadar kırılgan olduklarını kanıtlamıştır. Onlar, Allah’ın hükmünü yerine getiren, dinine yardım etmek için savaşan, evlatları cihada ve Allah yolunda şehadete âşık olan ideolojik bir devletin karşısında asla tutunamazlar.

Ey ordular! Hizb-ut Tahrir’li kardeşleriniz olarak biz, size Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şu hadisini hatırlatıyoruz:

الْمُسْلِمُ أَخُو الْمُسْلِمِ لَا يَظْلِمُهُ وَلَا يَحْقِرُهُ وَلَا يَخْذُلُهُ “Müslüman, Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu hor görmez ve onu yüz üstü bırakmaz” Sizi dininize sahip çıkmaya, esir kardeşlerinize yardım etmeye ve Müslümanların ilk kıblesi, Peygamberimiz SallAllahu Aleyhi ve Sellem ’in İsra yurdu Mescid-i Aksa’yı kurtarmaya çağırıyoruz.

Allah’ın vaadini, yeryüzünde Allah’ın hükmünü uygulayan sadık ve ihlaslı müminler ancak gerçekleştirecektir. Allah’ın vaadini gerçekleştirmenin yolu da Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafettir. Hilafet, adaleti yayacak, Allah’ın kullarına yardım etmek ve ülkeyi kurtarmak için orduları harekete geçirecektir. Öyleyse gelin o devletin yardımcıları ve askerlerinden olun; kurtuluşumuz, zaferimiz ve hem dünyada hem de ahiretteki izzetimiz ancak bundadır.

Devamını oku...

Bir Yandan İslam Ülkelerinde Yüzlercesini Yıkarken Diğer Yandan Bangladeş’te Bir Camiyi Finanse Etmesi Haçlı Amerika’nın İkiyüzlülüğünden Başka Bir Şey Değildir

ABD Büyükelçiliği, Dakka’da bulunan Babür dönemine ait Musa Han Camii’nin restorasyonu için 235.000 dolarlık bir hibe vereceğini duyurdu. Soruyoruz, Ortadoğu’da camileri yerle bir eden ve Müslümanların oluk oluk kanını akıtan haçlı Amerika neden aniden Bangladeş’teki tek bir camiye ilgi duymaya başladı? Bunun bir hayırseverlik işi olmadığı aşikar. Tam aksine planlı bir aldatmacadır. Bu, “kültürel mirası koruma” maskesi altında, kan emici Amerika’nın ellerindeki masum Müslüman kanını yıkamak için başvurduğu kurnazca bir girişimdir. Bu ikiyüzlülüğün zamanlaması da manidardır. Bu adım, Amerika’nın İran’a karşı yürüttüğü yeni Haçlı seferiyle aynı döneme denk geliyor; ABD Savunma Bakanı Hegseth, Amerika’nın bu haçlı seferine önderlik ettiğini söyledi.

Mescid-i Aksa’nın dokunulmazlığının ihlaline aktif biçimde katılan, Gazze ile ilgili Birleşmiş Milletler kararlarının uygulanmasını engelleyen Amerika’nın birdenbire Dakka’daki bir caminin restorasyonunu finanse etmesi Bangladeşli Müslümanları kandırmaktan, onlarla ilgileniyormuş gibi görünmekten başka bir şey değildir. Zira Amerikan savaş makinesinin, dünya genelindeki İslami mirası yerle bir ettiği çok iyi biliniyor. ABD öncülüğündeki güçler, UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alan Halep Ulu Camii’ni yerle bir etmişlerdir. Desteklediği hava saldırıları, bir zamanlar İslam medeniyetinin yeryüzündeki incisi olan Rakka şehrini dümdüz etmiş, kurtuluş bahanesiyle camileri, kültür merkezlerini harabeye çevirmiştir!

Bu finansman, Amerika’nın İslam’a karşı yürüttüğü kültürel sömürgeciliğin bir uzantısından başka bir şey değildir. Amerika, Bangladeş’teki bir miras alanını finanse ederek, Bangladeşli Müslümanların Amerika nezdinde özel bir yere sahip olduklarını hissettirmeye çalışmakta, böylece bizi Filistinli ve İranlı Müslümanlarla olan dayanışmamızdan ve kardeşlik bağımızdan koparmayı hedeflemektedir. Adeta “sizin mirasınız önemli, onlarınki değil” mesajını vererek, kardeşlerimize yönelik saldırılarını meşrulaştırmaya çalışmaktadır. Bu, klasik bir böl ve yönet siyasetidir.

Ancak Amerika, bu kadar bariz tiyatro oyunlarıyla Bangladeşli Müslümanları kandırabileceğini sanıyorsa, yanılıyor. Çünkü Bangladeşli Müslümanlar, İslam ümmetinin küresel mücadelesine gönülden bağlıdırlar. Bizler Filistin’de dökülen kanları, İran’a yönelik saldırganlığı ve Amerika’nın Orta Doğu’daki İslami mirası nasıl yok ettiğini görüyoruz. Katliamlarını örtbas etmek için mirasımızı bir kılıf olarak kullanma çabasını tamamen reddediyoruz. Amerika’nın Bangladeş’te bir caminin restorasyonunu finanse etmesi; Amerika ve müttefiklerinin Gazze’de işlediği katliamları ve savaş makinesiyle yıllardır İslam’ın mukaddesatına verdiği zararı ve tahribatı asla silemez.

Amerika ister finansman ister sahte diplomasi yoluyla olsun ne kadar aldatmacaya başvurursa vursun, Bangladeşli Müslümanların aklıyla alay edemeyeceğini, ferasetlerini asla köreltemeyeceğini bilmelidir. Bizler Filistinli ve İranlı mazlum Müslümanların yanındayız ve bu Haçlı devletinin ikiyüzlülüğünü şiddetle reddediyoruz. Son olarak Hizb-ut Tahrir / Bangladeş Vilayeti olarak biz; Bangladeş hükümetini, Amerika’nın İslam ülkelerinde insanlığa karşı işlediği suçları aklamak için siyasi bir araç olarak kullandığı her türlü yabancı finansmanı reddetmeye çağırıyoruz.

Devamını oku...

Orta Doğu, Enerji Konusunda Bir Dönüm Noktasında Suriye, Hürmüz Boğazı'nın Yerini Doldurabilir Mi?

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Orta Doğu, Enerji Konusunda Bir Dönüm Noktasında Suriye, Hürmüz Boğazı'nın Yerini Doldurabilir Mi?

Tom Barrack ve Rüyalara Dalmak

Hürmüz Boğazı’nda sıcak gelişmelerin hız kazanmasının, iç içe geçmesinin ve belki de kesişmesinin ortasında, Orta Doğu haritası, dev bir satranç tahtası ve tahtadaki her bir ülke, diğerinden bağımsız olarak hareket etmesi imkansız olan bir taş gibi görünmektedir. Doğudan ve batıdan boyunların uzandığı satranç tahtası üzerinde öne çıkan Tom Barrack’ın açıklamaları, eğer ulaşılması zor bir Amerikan hayali olduğu ortaya çıkmazsa yüzyılın enerji projesine dönüşebilecek bir pencere açacaktır; zira yıllardır sükûnet bulamayan Suriye’yi Barrack, geleneksel darboğaz noktalarından uzak, Hürmüz Boğazı ve Bab el-Mendeb Boğazı’nın işlevlerini taklit eden alternatif bir enerji koridorunun merkezi hâline gelebilecek “en büyük jeopolitik fırsat” ve “Orta Doğu’nun en istikrarlı ülkesi” olarak nitelendirdi. Bu da yetmezmiş gibi, konuşmasının başka bir bölümünde, Esad rejiminin miraslarından biri olan “Dört Deniz Projesi”ne de değinerek (ilk kez 2009 yılında bölgeyi küresel bir enerji merkezine dönüştürme planı olarak ortaya atılmıştı) bunun artık Körfez, Hazar Denizi, Akdeniz ve Karadeniz arasında bir bağlantı noktası haline geleceğini vurguladı. Zira şöyle dedi: “Türkiye ve Suriye, tüm dünya için enerjinin ana dağıtım merkezi olacak.”

Barrack’ın bu sözleri, (karar alma çevrelerine yakın olan) Amerikan Atlantik Konseyi ile Amerikan-Suriye İş Konseyi’nin ABD’nin başkenti Washington’da 26 Mart 2026 Perşembe günü düzenlediği bir diyalog konferansı sırasında geldi. Konferansa Amerikan enerji, petrol ve teknoloji şirketleri ile Suriye Petrol Şirketi CEO’su Yusuf Kablavi’nin katılması ve Suriye’nin Birleşmiş Milletler Daimi Temsilcisi İbrahim Alabi ve ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Jacob McGhee’nin de hazır bulunması, konferansa resmi bir nitelik kazandırmıştır.

İşte böylece Tom Barrack, Ahmed Şara’nın yönetimi altında kendisini avutuyor; ancak siyasi gerçeklik, Barrack’ın sözlerinin melodisinden daha zor ve daha karmaşıktır: Zira stratejik coğrafyasıyla Suriye, bazı Amerikalı karar vericiler için çözümün anahtarı gibi görünse de ancak mevcut rejimin gölgesinde içeride ateşkesi sağlamak ve özdenetim kapasitesini test etmekten başlayıp, Süveyda’daki çatışmaların veya Halep’teki Suriye Demokratik Güçleri ile savaşların tekrarını önlemeye kadar uzanan ciddi zorluklarla çevrili kırılgan bir halka durumunda olup bu zorluklar, İran ve onun Irak, Lübnan ve Suriye’de yayılmış kolları ile sona ermektedir; ama artık açıkça görülmektedir ki İran, herhangi bir alternatif projeyi devre dışı bırakma ve enerji hatlarını kalkınma aracı olmaktan çıkarıp onun güvenliğini füzeler ve insansız hava araçlarıyla bozan açık bir çatışma alanına dönüştürme gücüne sahiptir.

Ortadoğu satranç tahtasındaki oyuncular:

Barrack daha önce de Lübnanlı politikacıların "tavla zarı oyunu" oynadıklarını, oysa Amerikan başkanının onlara karşı "satranç" oynadığını belirtmişti . Bu tasvir, farklı yaklaşımlar açısından isabetli görünmektedir: Zira yerel nüfuz, Lübnan’daki İran Partisi örneğinde olduğu gibi kısa vadeli müzakere ve bahislere ve yerel aktörlere odaklanmaya dayanmaktadır; oysa ABD’nin yaklaşımı, uzun vadeli güç dengesini ve stratejilerini yeniden düzenlemeyi hedeflemektedir; bu da İran’a karşı Efsanevi Öfke operasyonunun ilan zamanlamasının seçilmesini açıklayabilir.

Bu mantığa göre, Şam ve Lübnan üzerinden geçen herhangi bir kara koridoru veya boru hattı ağı kurma girişimi, İran’ın bu sürekli baskı yapma kapasitesini, manevra taktiğini, bölgesel rol paylaşımını, zaman ve fırsatlar üzerine oynamasını hesaba katmalıdır; zira herhangi bir stratejik plan, yerel, bölgesel ve uluslararası aktörler arasındaki çok katmanlı bir çatışmanın yönetiminin bir parçası haline gelebilir; bu ise başlangıçta İran'a karşı askeri müdahale planı olgunlaştığında, savaş gemilerinin seferber edilip Hark Adası'nın ele geçirilmesi fikrinin gündeme getirilerek bunun sonucunda bölgedeki petrol tesisleri hedef alındığında gerçekleşmemiştir; bu da temelde bir Fars oyunu olan satranç oyununda Trump'ın yeteneği konusunda birtakım soru işaretleri uyandırmaktadır.

Buna ek olarak Barrack, ateşkes anlaşmasının pekiştirilmesinin ardından Suriye Demokratik Güçleri ile Suriye ordusunun entegrasyon sürecini yönetmektedir ki bu, yıllarca sürecek askeri ve siyasi koordinasyon gerektiren karmaşık bir projedir. Bu entegrasyondaki herhangi bir hata, SDG unsurlarını bir baskı gücü haline getirebilir, enerji geçişini güvence altına almayı daha da zorlaştıran başka bir değişkenlik ekleyebilir ve Washington'un bölgedeki stratejisini ne kadar hızlı uygulayabileceği konusunda soru işaretleri gündeme getirebilir; özellikle de Yahudi varlığının Hamas ile yaşadığı deneyimden sonra; zira Hamas, ABD destekli büyük baskıya ve Netanyahu'nun İran destekli silahlı hareketin varlığını sona erdireceğine dair tüm vaatlerine rağmen direnmeye devam etmektedir. Bu ders, Trump’ın 26/03/2026’da İran’ın etkisini altı hafta içinde sona erdirebileceğine dair yaptığı açıklamayı doğru bir perspektife oturtmaktadır; zira kolları ve ağlarıyla birlikte İran, hızla ortadan kaldırılabilecek bir hedef değildir ve herhangi bir girişim, özellikle Yüksek Dini Lider Hamaney’in hedef alınmasından sonra uzun ve karmaşık bir yüzleşme olacaktır.

Buna rağmen, hatta ABD yönetiminin yarattığı en iyi hayali zafer senaryosunda bile, Türkiye ya da başka bir ülkeyle olsun kara yoluyla olan herhangi bir güzergâh, (yıllık küresel ticaret edilen ham petrolün yaklaşık %20’si, yani Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) ve Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (OPEC) verilerine göre günde yaklaşık 20 milyon varil ve sıvılaştırılmış doğalgazın %30’u) gibi Hürmüz Boğazı’ndan geçen devasa petrol miktarını ve en uygun maliyetli ve kapsamlı kesintiler riskine en az maruz kalan küresel deniz taşımacılığının esnekliğini telafi edemez.

Öte yandan Türkiye, sözde alternatif projenin lojistik aklını temsil etmektedir. Kuru Kanal Projesi sadece mühendislik açısından bir hayal değil, aynı zamanda Ankara’yı Doğu ile Batı arasında bir enerji dağıtım merkezine ve Asya ile Avrupa’yı bağlayan bir ticaret koridoruna dönüştürmek için stratejik bir araçtır. Bu rolün başarısı, hem Suriye’nin hem de Irak’ın istikrarıyla yakından bağlantılı olduğu gibi Türkiye’nin, uluslararası ve bölgesel çıkarların kesiştiği ve Kürt kartının da devreye girebileceği karmaşık bir koridorlar ağını yönetme kabiliyetiyle de bağlantılıdır. Şam'daki herhangi bir aksaklık veya İran'ın doğrudan müdahalesi, Türkiye'yi bir güç merkezi olmaktan çatışmaya açık bir halka haline getirebilir ve yatırımı çeken projenin ekonomik ve siyasi faydasını zayıflatabilir; bu da onun bölgedeki gelişmelere karşı daha temkinli davranmasına ve barışın sağlanması için çabaların yoğunlaştırılması çağrısında bulunmasına neden olabilir.

Güneyde Suudi Arabistan ve Irak alternatif koridorun omurgasını oluşturmaktadır. Zira Suudi Arabistan'ın, devasa üretim kapasitesi ve Hürmüz'ü geçmeden ihracat yapabilme imkânı göz önüne alındığında, herhangi bir küresel acil durum planının temel dayanağını temsil ederken Irak ise, hayati öneme sahip kara yolunu temsil etmektedir; ancak İran’ın etkisi bir düğmeye basmakla sona ermeyecek, bu da herhangi bir kara boru hattını, siyasi veya askeri olarak devre dışı bırakmaya yönelik olası bir hedef haline getirecektir. Deniz yönüne gelince; Birleşik Arap Emirlikleri'ndeki Füceyra, ihracat kapısı olarak önemli olmasına rağmen, artan İran tehditleriyle karşı karşıya olup bu da ona güvenmeyi riskli bir hale getirmektedir ki bu ise Birleşik Arap Emirlikleri önümüzdeki dönemde refah ve ekonomik canlanma durumunu sürdürebilirse, ona büyük ölçüde güvenen herhangi bir deniz koridorunun güvenliğini azaltacaktır.

Uluslararası düzeye gelince; resim daha karmaşık görünmektedir. Zira Hürmüz Boğazı'ndan gelen petrole büyük ölçüde bağımlı olan Çin, ABD'nin şoklarına ve şantajlarına en çok maruz kalan ülke gibi görünmektedir; bu nedenle Çin, Pakistan üzerinden geçen boru hatları, stratejik stoklar ve Orta Asya'daki enerji nakil ağına yapılan yatırımlar gibi alternatifler geliştirmeye odaklanmıştır. Aynı zamanda Rusya, Ukrayna ile savaşından önceki gibi artık geleneksel Avrupa pazarına bağımlı değildir; bunun yerine Asya'ya (Çin ve Hindistan) gaz ihracatına odaklanmakta olup Sibirya'nın Gücü (Power of Siberia) gibi yeni boru hatları ile Türkiye ve Orta Doğu'ya uzanan başka hatları inşa ederek, ABD ve İran'ın etkisini dengeleyebilecek bağımsız bir aktör haline gelmektedir. Buna karşılık enerji ve ekonomi alanlarında birçok krizle boğuşan Avrupa Birliği, sıvılaştırılmış doğal gaz, yenilenebilir enerji kaynakları, nükleer enerji alanında Fransa ile işbirliği ve başta Afrika ile Avrupa'yı birbirine bağlayan Nijerya gaz hattı olmak üzere Kuzey Afrika ile Kafkasya'dan gelen alternatif boru hatlarına yapılan yatırımlar gibi çeşitlendirme yoluyla stratejik darboğazlara maruz kalma riskini azaltmaya çalışmaktadır.

Bu bağlamda Cezayir ve Tunus, gelecekteki Avrupa enerji stratejisinde temel iki dayanak olarak öne çıkmaktadır; zira Kuzey Afrika’dan İtalya, Avusturya ve Almanya’ya yeşil hidrojen taşımak için Güney Hidrojen Koridoru (SoutH2 Corridor) projesi geliştirilmektedir. Yaklaşık 4000 km uzunluğundaki bu proje, 2030 yılına kadar üretime ve ihracata başlamayı ve Cezayir’in güneş enerjisi potansiyelini kullanarak yılda en az 4 milyon ton yeşil hidrojen taşımayı hedeflemektedir.

Bu karmaşık sahnenin ortasında Amerika, sahada doğrudan müdahaleye gerek kalmadan oyunun kurallarını belirlemeye çalışan stratejik bir aktör olarak görünmeye çalışmakta ancak İran gibi büyük bir bölgesel devletle doğrudan çatışmanın bataklığına saplanması, kısa sürede küresel itibarının büyük bir kısmını yitirmesine neden olmuştur; bu yüzden NATO müttefiklerinden ve diğerlerinden yardım istemek için acele etti, ancak bir sonuç alamadı. Sonuç olarak enerji hatlarını Hürmüz’den uzaklaştırmak (eğer Barrack’ın vizyonu doğruysa) şüphesiz İran’ın nüfuzunu zayıflatır ve Amerika’ya küresel enerji akışlarını yönetme yeteneği sağlar; ancak aynı zamanda Amerika’ya, uluslararası sistemi tek başına yönetmeye çalışırken iç ve dış baskılara katlanmak ve yerel ve uluslararası dengeleri yönetmek gibi muazzam bir yük de yükler; bu da Amerika’yı, ölümcül bir darbe almadan yaraları ve izleri altında sendeleyen dev bir canavara benzer bile hale getirecektir.

İki kritik hafta: Trump’ın İran’ın nüfuzunu test etmesi

28/02/2026 tarihinde İran’a yönelik saldırının başlamasıyla birlikte, zaman çizelgesi son derece sıkışık bir hal aldı: Trump'ın hedeflerini gerçekleştirebilme gücünü görmek için geriye sadece iki hafta kaldı. Suriye’de SDG’nin entegrasyonundan Lübnan’daki İran nüfuzunun yönetilmesine kadar her adım, Türkiye’nin, Suudi Arabistan’ın, Birleşik Arap Emirlikleri’nin ve hatta Mısır’ın her hamlesi mercek altında olacaktır; oysa tüm dünya Gazze’de olup bitenleri görmezden geliyordu. Bu kısa süre, ABD’nin alternatif enerji koridoru vizyonunun sadece stratejik bir teori mi olduğunu, yoksa bölgesel nüfuz haritasında gerçek bir dönüşümün başlangıcı mı olduğunu ortaya çıkaracaktır.

Bu zaman krizinin tam kalbinde Ortadoğu, yerel ve uluslararası tarafların çekiştiği canlı bir çatışma tablosu gibi görünüyor; zira Suriye ve onun arkasında yer alan Türkiye, ABD’nin sihirli çözümünün anahtarı ancak bu iki ülke, enerji hırsları ile henüz tüm kozlarını oynamamış İran’ın iradesi arasında gidip geliyorlar; örneğin Husiler hâlâ oyunun dışında kalmaya devam ediyorlar; Lübnan birden fazla masada oynuyor, Fucayra tehdit altında ve Suudi Arabistan tek başına savaşa ve çatışmaya giremediği gibi ABD'nin çıkarlarını ve hedef alınan askeri üslerini koruyan tüm Körfez ülkeleri de aynı şekildedir. Bu arada Çin, Rusya ve Avrupa Birliği ise Hürmüz Boğazı'ndaki şoklardan uzak alternatiflerini güvence altına almak için acele ederlerken, Amerika ile yenilgiyi paylaşmayı ya da kendilerinin başlatmadığı bir savaşın sonuçlarını üstlenmeyi reddediyorlar. Her oyuncu taşını dikkatle hareket ettiriyor; nihai sonuç, önümüzdeki on yıllar boyunca bölgedeki enerji ve nüfuzun geleceğini belirleyecektir; bu arada borçları giderek katlanan zayıf ülkeler, Ortadoğu’daki siyasi borsada kazanan tarafın safında yer almaya hazırlanıyor; çünkü bağımlılık, yöneticileri için bir alışkanlık haline gelmiştir; bu da İbn Haldun’un Mukaddime'sinde yer alan şu sözü doğrulamaktadır: “Mağlup olan he zaman galip geleni taklit etme eğilimindedir.”

Bununla birlikte ufukta, bölgedeki güç dengelerini altüst edebilecek ve tüm oyunun kurallarını değiştirebilecek yeni bir uluslararası aktörün ortaya çıkma ihtimali belirmektedir; zira bazı Amerikalı analistler, John Shea'nın Obama'ya yazdığı mektupta olduğu gibi İslam ümmetinin güvenlik ve siyasi boşluğu değerlendirip, bu zorlu sancıların ardından Raşidi Hilafetin kurulduğunu ilan ederek stratejik boşluğu doldurabileceğini ima ediyorlar; böylece tüm dünyaya, Çin atasözünde de söylendiği gibi, Amerika'nın sadece kağıttan bir kaplandan ibaret olduğunu teyit edecektir.

Sonuçta, Barrack Projesi sadece bir enerji planı ya da bir deniz koridorunu kara koridoruyla değiştirme girişimi değildir; aksine karmaşık bir yerel ve uluslararası nüfuz ağı ile her an dengeleri altüst edebilecek acil olayların ortasında Amerika’nın sözde stratejik vizyonunu somut bir gerçekliğe dönüştürme yeteneğinin kapsamlı bir sınamasıdır; böylece Barrack, Şam'dan kovulmadan önce karmakarışık rüyalarla uyanacaktır.

Peki enerji savaşı, Trump'ın ima ettiği gibi doğrudan kontrolün sağlandığı Hürmüz Boğazı ve Hark Adası'ndan mı yoksa Tom Barrack’ın propagandasını yaptığı alternatif yollar aracılığıyla Suriye topraklarında mı sonuçlanacak? Yoksa gerçek, bu iki yoldan birinin diğerini gizleyen stratejik bir gölge olarak kullanıldığı ikisinin arasındaki bir yerde mi yatıyor?

Her halükarda Suriye’ye komplo kuran ve devrimine karşı savaşan Amerika; Savaş Bakanının “İslam Peygamberinin yanılgılarına inananlar” diye hakaret edip alay konusu eden Amerika, artık bunlarda, kendi sorunlarına bir çözüm, nüfuzunu sürdürmek için bir alternatif ve Kur'an ümmeti aleyhine yürüttüğü haçlı seferinin dayanağı görmeye başladı; biz ise onda, tek olan yaratıcının izniyle peygamberlerin vahyinin gerçekleşmesi ve bu ümmetin ihtişamının inşa edilmesi imkânını görüyoruz.

Önümüzdeki iki hafta içinde, İran karşısında ABD stratejisinin gücü ve bölgesel ve uluslararası aktörlerin Ortadoğu’daki büyük satranç tahtasında oyunun gidişatını değiştirme kabiliyeti açığa çıkacaktır; bu ise Haçlı kapitalizm ile azim İslam ideolojisi arasındaki kapsamlı hadarat çatışmasının bir hamlesi niteliğinde olacaktır; bu arada sürpriz bir aktörün yükselmesi olasılığı da göz ardı edilemeyecek bir faktör olmaya devam etmektedir; hatta biz bunu, Allah'ın vaadine olan güvenimiz ve Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in müjdesinin gerçekleşeceğine dair umudumuzla bizzat görüyoruz. ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ “Sonra (yeniden) Nübüvvet Minhacı üzere (Raşidi) Hilafet olacaktır.” Ve Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: أَلَا إِنَّ عُقْرَ دَارِ الْمُؤْمِنِينَ الشَّامُ “Dikkat edin! Müminlerin yurdunun merkezi Şam’dır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Müh. Visam Atraş

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER