Cuma, 30 Şevval 1447 | 2026/04/17
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Bugün Dünyanın İhtiyacı Olan Şey Nedir?

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Bugün Dünyanın İhtiyacı Olan Şey Nedir?

 

ABD ve Yahudi varlığının İran'a yönelik düzenlediği saldırının ardından, dünya ülkeleri, siyasi gruplar, hatta bireyler seslerini yükselterek, bu konuyla ilgili görüşlerini açıklıyorlar ve tutumlarını ifade ediyorlar.

Petrol ve gaza ihtiyaç duyan Doğu ve Batı ülkeleri, savaş öncesi durumun doğru ve iyi olduğunu söylüyor. Doğu ve Batı'daki gelişmiş ülkelerin teknolojisine ve ürünlerine bağımlı olan ülkeler, savaşın yol açabileceği enerji kıtlığı sonucunda fiyatların yükselmesinden ve ekonomik krizlerin daha da ağırlaşmasından korktukları için, savaş öncesi durumun daha iyi olduğunu vurguluyorlar.

Bu bağlamda akide ve siyasi sistemlerin farklılıklarına rağmen, Müslüman ve Müslüman olmayan ülkeler büyük ölçüde benzer tutumlar sergiliyorlar. Bazıları olanların sorumluluğunu Trump'a, yönetimine ve Cumhuriyetçilere yüklemekte ve eğer demokratlar iktidarda olsaydı bunların yaşanmayacağını, dünyanın adalet ve istikamet bir düzen içinde olacağını iddia etmektedir. Onların çoğu da, son zamanlarda Birleşmiş Milletler kurallarının ve uluslararası hukukun defalarca ihlal edildiğini vurguluyor ve eğer bu kurallar gerektiği gibi uygulanmış olsaydı, dünyanın adalet, güvenlik ve barış içinde yaşayacağını düşünüyorlar.

Peki beş büyük ülke tarafından kurulan Birleşmiş Milletler ve bununla birlikte uluslararası kanunlar, küresel ekonomik ve mali düzenlemeler, gerçekten adalet, barış ve refahın kaynağı mıdır? Yoksa tüm dünyanın tanık olduğu savaşların, trajedilerin, felaketlerin ve acıların kaynağı mıdır?

Sömürgeciliğin, ekonomik, kültürel ve askeri nüfuzun etkilerinden henüz kurtulamamış ve bölünmüş olan İslam beldelerinden bazıları hâlâ Amerika’ya bağlı kalmakta olup onun kanatları altında kalmanın daha iyi olduğuna inanırken, diğer bazıları ise geleceğin Çin ile işbirliğinde yattığını düşünmekte ve bir üçüncü grup da Sovyetler Birliği'nin gerçek bir güç olduğunu ve artık onun yasal varisi olan Rusya ile işbirliği yapma zamanının geldiğini savunmaktadır!

Yönetiminde hezimete uğrayan bu ülkelerin liderleri, kendilerine sadık Müslüman alim ve fetva sahiplerini, görüşlerini halk arasında yaymaya zorladıkları gibi kendi görüşlerini de sanki İslami görüşlermiş gibi zorla topluma dayatmaktadırlar.

Siyasi gruplar da dahil olmak üzere dünyanın yozlaşmasını ve onun zulüm, açgözlülük ve ahlaki çöküşün içinde boğulduğunu izleyen herkes, kendi ülkelerinin liderleri gibi, reformun yolunun demokraside ve uluslararası kanunların doğru bir şekilde uygulanmasında yattığını düşünmektedir. Peki, durum gerçekten böyle midir?

Uluslararası kanunların yozlaştığını, Birleşmiş Milletler’in dünyadaki zulmün ve şiddetin odağı haline geldiğini ve uluslararası askeri, ekonomik ve mali kuruluşların insanlığın başına gelen felaketlerin kaynağı olduğunu idrak eden Müslümanlardan bazı şahıslar, alimler ve fakihler, bunlardan kurtulmanın yolunun Hilafet olduğunu düşünmektedir.

Bugün bazı alimler ve Müslümanlar, bilim alanında gelişmiş ülkelerin gerisinde kaldığımızı, bilimin bizi kurtaracağını ve ona büyük ve ciddi bir önem vermemiz gerektiğini düşünüyorlar! İslam ülkelerinde çeşitli ilim dallarındaki bilim insanlarının sayısı, diğer herhangi bir ülkedeki sayının kat kat üzerindedir. Peki bu bizi kurtardı mı? Ve gelecekte de kurtaracak mı?

Bazıları, Müslüman ülkelerinin çoğunun yoksul olduğunu ve zenginliklerden yoksun olduğumuzu söylüyor. Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan ve Kuveyt gibi zengin ülkeler, sahip oldukları servet sayesinde kendilerini gerçekten kurtarabilirler mi? Yoksa güvenlik ve istikrarı sağlamak için zenginlik tek başına yeterli değil mi?

Bazı insanlar, silah üretimi için fabrikalarımızın olmadığını ve ümmetin kendini güvence altına almak ve kendini kurtarmak için bunlara acil olarak ihtiyaç duyduğunu savunmaktadır. Peki Pakistan, nükleer silahlara sahip olduğu halde kendini kurtarabilmiş midir?

Bazı insanlar, Müslümanların ahlakının bozulduğunu ve ıslaha giden yolun, nesilleri erdemler ve yüce ahlaki değerler üzerine yetiştirmekte yattığını savunmaktadır...

Kapitalist, demokratik veya sosyalist rejimler, uluslararası kanunlar, Birleşmiş Milletler ya da yeni ortaya çıkan herhangi bir askeri, ekonomik veya siyasi ittifak, insanlığa mutluluk ve refahı garanti edebilir mi, yoksa bu sadece bir yanılsama mıdır?

Yaratıcı Allahu Teala'nın indirdiği İslam nizamı, Müslümanları ve hatta tüm insanlığı cehalet, zulüm ve şiddetten, ekonomik çöküş ve ahlaki yozlaşmadan kurtarabilecek ve onlara sonsuz mutluluk ile tükenmez gerçek refah bahşeden tek yoldur. Bu nizam, insanlığın onu icat etmesini veya ortaya çıkarmasını gerektirmez; zira o, 14 asırdan fazla bir süredir hiçbir tahrifat veya bozulmaya uğramadan varlığını sürdürmekte ve Kur'an-ı Kerim ile nebevi sünnette geçtiği gibi tertemiz bir şekliyle kalmıştır.

Tüm insanlık, özellikle de İslam ümmeti, bu sistemi başka şeylerle karıştırmadan olduğu gibi anlayabilen, doğru bir şekilde aktarabilen ve doğru bir şekilde uygulayabilen aklı başında liderlere ihtiyaç duymaktadır.

Peki, ümmet içinde bu özelliklere sahip olan kimse var mıdır? Evet, 1953 yılından beri sizin aranızda ve sizinle birlikte mevcutturlar. Ey saygıdeğer Müslümanlar, ey dinleyenler ve ey görenler, onları saf bir kalple dinleyin ve onlara gerçek bir basiretle bakın ki böylece hakkı olduğu gibi kavrayabilesiniz. Onları dinleyin, onlara sımsıkı sarılın, onlara itaat edin, onlara yardım edin ve onların sözlerini tam bir bilinçle ve samimi bir ihlasla uygulayın ki böylece adımlarınız hak ve hidayetle uyumlu olabilsin.

Bugün bu hususa en çok ihtiyacı olanlar, tüm dünya, özellikle de sizlersiniz ey Müslümanlar; çünkü bu, kurtuluşa, hidayete ve gerçek mutluluğa giden tek yoldur.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ahmed Hadi

Devamını oku...

İran Yöneticileri, Pakistan'daki Amerikan Ajanı Asim Munir'in Yüzüne Kapıyı Kapatmalıdırlar

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

İran Yöneticileri, Pakistan'daki Amerikan Ajanı Asim Munir'in Yüzüne Kapıyı Kapatmalıdırlar

 

Haber:

15 Nisan 2026 tarihinde Pakistan Silahlı Kuvvetleri basın birimi şu açıklamayı yaptı: “Pakistan Genelkurmay Başkanı ve Savunma Kuvvetleri Komutanı Mareşal Asim Munir ile İçişleri Bakanı Muhsin Nakvi, devam eden arabuluculuk çalışmaları kapsamındaki heyetle birlikte Tahran'a ulaştı.”

Yorum:

Nükleer silaha sahip en büyük Müslüman ordusunun komutanı, Trump'ın İran'a mesajlarını iletmek için bir postacı olarak çalışıyor! Asıl felaket ise, onun bunu kahramanca bir eylem olarak görmesidir; zira o, Trump'ın istek ve arzularını yerine getirmeyi ve sömürgeci Amerika'nın İslam ülkelerinde çıkarlarını gerçekleştirmeyi, kendisine daha fazla sahte rütbe kazandıracak kahramanca bir iş olduğuna inanmaktadır. Belki de o, Haçlı ABD Başkanı'ndan şövalyelik nişanesi alabilir; bu da Allahu Teala'nın şu kavlini doğrulamaktadır: قُلْ هَلْ نُنَبِّئُكُمْ بِالْأَخْسَرِينَ أَعْمَالاً * الَّذِينَ ضَلَّ سَعْيُهُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَهُمْ يَحْسَبُونَ أَنَّهُمْ يُحْسِنُونَ صُنْعاً “De ki: Size, (yaptıkları) işler bakımından en çok ziyana uğrayanları bildirelim mi? Onlar, güzel şeyler yaptıklarını zannetmelerine rağmen, dünya hayatında yaptıkları çalışmalar boşa giden kimselerdir.” [Kehf 103-104] Peki bu durum Pakistan halkını memnun ediyor mu?! Peki bu kişi, içinde yüz binlerce sadık subay ve yeteneklerin bulunduğu böylesine devasa bir nükleer ordunun komutanı olarak kalmayı hak ediyor mu?! O halde ümmet, bu Ruveybidaları daha ne zamana kadar izleyecek ve kılını dahi kıpırdatmayacak?! Pakistan ordusundaki samimi subaylar, bu cüceleri devirmek ve Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafeti kurmak için Hizb-ut Tahrir’e nusret vererek İslam ve Müslümanlara yardım etmekten daha ne zamana kadar geri durmaya devam edecekler?! Uyanın ey subaylar ve şu korkaklara boyun eğme zilletini omuzlarınızdan kaldırıp atın.

Trump, “favori mareşali” Asim Munir'i, İran yöneticilerini aldatmak ve onları İran'ı ABD'ye tabi bir devlet haline getirecek müzakere şartlarını kabul etmeye zorlamak için arabulucu olarak kullanmaktadır; böylece İran, tıpkı Pakistan'ın yaptığı gibi, ABD'nin çıkarları uğruna kendi güvenliğini ve ekonomisini ihlal etsin; bu yüzden Trump'ın Asim Munir'i defalarca açıkça övmesi hiç şaşırtıcı değildir; çünkü Trump, Pakistan'ın yöneticisinden memnundur; zira o, Amerika'yı Trump'ın sömürgeci savaşının bataklığından kurtarmak için gece gündüz çalışmaktadır; oysa Müslümanlar, Asim Munir'den Gazze'deki ya da işgal altındaki Keşmir'deki Müslümanları kurtarmak için bu tür çabalar görmemiştir.

ABD, İran'la müzakerelerin ikinci aşamasına başladığını iddia ederken, bir yandan da İran limanlarından ayrılan tankerlere ve yük gemilerine uyguladığı abluka yoluyla İran ekonomisine yönelik saldırılarını sürdürmekte ve bölgede kuvvetler konuşlandırmaya devam etmektedir. Eğer Asim Munir İranlı Müslümanlara karşı samimi olsaydı, Amerika’dan ablukayı sona erdirmesini ve bölgede kuvvetlerini konuşlandırmayı durdurmasını talep ederdi. Eğer Müslümanlara karşı samimi olsaydı, Hicaz’a gönderdiği savaş uçakları ve kuvvetlerin, barbar Amerika ve vahşi Yahudi varlığına karşı İran ve Körfez’i savunmak için olduğunu ilan ederdi; sonra İran liderliği içindeki samimi unsurların, Asim Munir’e kapıyı kapatmaları gerekir; çünkü o, İran ve Pakistan’daki Müslümanları değil, Trump’ı temsil etmektedir.

Pakistan ordusundaki muhlislerin, Müslümanlara ve İslam’a karşı savaşan Müslümanların baş düşmanı Trump’ın övgülerine kanmamaları, aksine Allah Celle Celaluhu'nun rızasını kazanmak için çalışmaları gerekir. Bu, Pakistan, İran ve Körfez’deki muhlis askeri güç ehli için, Hürmüz Boğazı’nda Trump’ın kibrini yerle bir etmek için tarihi bir fırsattır; zira artık adil yeni bir dünya düzenine zemin hazırlamak için Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafeti kurmanın zamanı gelmiştir. Nitekim Allah Celle Celaluhu şöyle buyurmuştur: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا الْكَافِرِينَ أَوْلِيَاءَ مِنْ دُونِ الْمُؤْمِنِينَ أَتُرِيدُونَ أَنْ تَجْعَلُوا لِلَّهِ عَلَيْكُمْ سُلْطَاناً مُبِيناً “Ey iman edenler! Müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin; (bunu yaparak) Allah’a, aleyhinizde apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz?” [Nisa 144]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Muhammed Selçuk – Pakistan

Devamını oku...

Uluslararası Hukuk: Sömürgeciliği Meşrulaştırmak ve Bağımlılığı Ebedileştirmek İçin Asrın Putudur

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Uluslararası Hukuk: Sömürgeciliği Meşrulaştırmak ve Bağımlılığı Ebedileştirmek İçin Asrın Putudur

 

Haber:

Pakistan ve Türkiye, 2026 yılının Nisan ayı ve öncesinde İran ile ABD arasındaki gerilimin tırmanmasını kontrol altına almaya yönelik diplomatik çabaları bağlamında, uluslararası hukuka ve Birleşmiş Milletler sözleşmelerine “sıkı bağlılığın” gerekliliğini vurguladılar ve diyalog ile diplomasinin anlaşmazlıkları çözmenin ve çatışmanın yayılmasını önlemenin tek yolu olduğunu iddia ettiler; aynı bağlamda El Cezire, 6 Nisan 2026 tarihinde Katar Dışişleri Bakanlığı'ndan, bölgesel istikrarı sağlamak için uluslararası hukuka saygı duyulması gerektiğini aktardı. Bu hukukun işlevselliğine dair pratik bir kanıt olarak, 7 Nisan 2026 tarihinde bir ABD'li yetkili El Cezire'ye, Pentagon'un bir “hukuki inceleme” yürüttüğünü bildirdi; bu ise saldırganlığı önlemek için değil, aksine İran’a yönelik yaklaşan saldırıları meşrulaştıracak bir kılıf üretmek ve bunun, başkalarının yalvarıp durduğu aynı uluslararası hukukla “çelişmediğini” güvence altına almak içindir!

Yorum:

Uluslararası meşruiyet ve diplomasi kılıfı arkasında hadari çatışmayı sulandırarak bilinci çarpıtmaya çalışanlara cevap olarak şunu söylemek gerekir: Uluslararası hukuk, ikiyüzlülüğün aynasından ve ihlali meşrulaştırmanın işlevsel bir aracından başka bir şey değildir.

Kurbanların uluslararası hukukun kutsallığına dair talepleri ile celladın kendi saldırganlığını ve zorbalığını yine aynı hukukla meşrulaştırma çabaları arasındaki çıplak gerçek ortaya çıkmıştır: Bizler, Allah’tan başkasına tapınılmak üzere üretilmiş işlevsel bir siyasi putla karşı karşıyayız; zira sömürgeci kafir, her ne zaman bölgeyi yeniden şekillendirmek ve egemenliğine karşı çıkanları teşvik ve korkutma yoluyla evcilleştirip aşağılanmış ve uysal bir şekilde itaat evine girmelerini istese, Müslümanlar ona (siyasi puta) kurbanlar olarak sunulmaktadır!

Bu varlıkta Allah’ın kanunundan başka kanunlara uyan her gücün sonu, utanç ve yok olmaktır; eğer güçlü ise, Allah onu, onun zorbalığını kıran muhlis kullarıyla rezil eder; eğer zayıf ise, Allah onu zayıflığından dolayı terk eder ve kutsal saydığı hukukun gücüyle düşmanını başına musallat eder!

Bu uluslararası hukuk, nazil olmuş bir vahiy değildir; aksine İkinci Dünya Savaşı'nın ardından Yalta'nın karanlık odalarında formüle edilen mütegallip gücün iradesidir. Asıl gayesi ise, Sykes-Picot sınırlarını korumak ve hayali egemenliği büyük bir zindana dönüştüren ulusal anayasalar aracılığıyla İslam ümmetinin parçalanmasını ebedileştirmektir. Yöneticilerin bu hukuku uygulamakta ve ona saygı göstermekte ısrar etmeleri, gerçekte bağımlılık çemberinde kalmakta ısrar etmek ve ümmetin otoritesini gasp etmek ve onu İslami kimliğinden soyutlamak anlamına gelmektedir.

Akide terazisinde bu hukuk, başlı başına bir tağut sayılır; zira o, asrın firavunlarının, Alim ve Habir olan Allah’ın şeriatına karşı çıkarak kendi referanslarını dayatmak için sahip oldukları küresel bir fabrikadır. Onun egemenliğini çağıran ya da ona kutsallık atfeden herkes, Allah'a ve Rasulü’ne karşı gelmiş olur. Aman ha onlardan sakının; zira Allah’ın arzında egemenlik, sadece Allah’ın şeriatına ait olduğu gibi İslam ülkesindeki otorite ise sadece İslam ümmetine aittir. Şüphesiz bu şekli hukuk, ulusal çıkar, sahte egemenlik ve tiran uluslararası sözleşmeler gibi uydurma bahanelerle kutsallara yardım etme konusunda ümmetin güçlü ordularını bağlayan bir prangadır.

2026 Nisan ayı haberlerindeki açık çelişkiyi gelin bizimle birlikte düşünün: şekilleri ve türleriyle istisnasız ülkemizdeki tüm zararlı rejimler, bir seraptan koruma talep etmekte ve kaçınılmaz çatışmalardan kaçınmak için uluslararası hukuka yalvarmaktadırlar; oysa ümmetin akidesinden kaynaklanan siyasi bir irade olsaydı, tek bir kararla stratejik boğazlarımızda uluslararası ticaretin damarlarına abluka uygulayarak tiran güçlere boyun eğdirebilir ve kâfir kralları, hor ve hakir bir halde şeriatın egemenliğine boyun eğmeye zorlayabilirdi. Ancak güç kaynaklarını değerlendirmek yerine, Pentagon’un yasaları hamur gibi yoğurarak, kendi arzularının şekillendirdiği yasal bir yetkiyle Müslüman ülkelerdeki herhangi bir bölgeyi vurduğunu görmekteyiz! İnsan yapımı kanunların ölçüsü işte budur: Zira bir eliyle kurbanın bileğini bağlarken, zorbanın eliyle ise kılıç bilenmektedir. Bu ise tiranları yargılamak için bir referans değildir; aksine onları topraklarımızda yetiştiren, başımıza musallat eden ve meşruiyet kisvesi altında on yıllardır onları koruyan resmi bir tağuttur.

İnsanlığın, zalim yasalara boyun eğmesi yüzünden içine düştüğü uçurum, İslam ümmetinin bu insan yapımı referansları toptan ve ayrıntılarıyla reddetmesini ve ruhuna zehir saçan herkesten beri olmasını zorunlu kılmaktadır. İdeolojik vacip ve köklü çözüm, uluslararası hukukun, ümmeti silahlarından ve uyanışıyla tiranlarını tahtlarını sarsan cihat akidesinden soyutlamak için icat edilmiş yumuşak savaş aracı olduğuna kesin olarak inanmaktır.

Allah’tan korkup insanlardan korkmayan her Müslümanın üzerine düşen, arzuya meyletmeden ve güçlüleri kayırmadan kulların maslahatlarını mutlak bir adaletle gözetmek için egemenliğini vahiyden alan ve kapsamlı akide yapısına dayalı Rabbani bir sistem olan Raşidi Hilafeti kurmak için muhlis bir şekilde çalışanlarla birlikte çalışmak için derhal harekete geçmesidir.

Alemlere rahmet için Allah katından olan bu dine olan imanımız bize, Raşidi İslam Devleti'ni kurmak için muhlislerle birlikte ciddiyetle çalışmayı gerektiren bir inanç ve davranışı zorunlu kılmaktadır; zira Raşidi Hilafet Devleti, tiranları adaletine boyun eğdirecek, asilerin gücünü kıracak ve süslü modern isimler altında ümmetin boyunlarına dolanmış kölelik zincirlerini parçalayacaktır.

Bugün bizler, uluslararası tiranları açıkça reddediyor ve sadece Allah’ın şeriatının egemenliğine iman ediyoruz; zira bizim için, Allah'ın daha öncekileri izzetli kıldığı şeyden başka bir izzet yoktur; zira onlar, iman ettiler, sonra da istikamet üzere oldular; böylece hak ile dünyayı fethettiler ve adaletle batılı zelil kıldılar.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Seyf Marzuk – Yemen

Devamını oku...

İran’a Karşı Savaş... Dersler ve İbretler

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

İran’a Karşı Savaş... Dersler ve İbretler

 

Haber:

İran'a karşı savaş ve ardından gelen müzakereler.

Yorum:

İran’a karşı savaştan ve ardından gelen müzakerelerden çıkarılması gereken birçok ders ve ibretler vardır; bunlardan sadece üçünü belirtmekle yetineceğim:

Birincisi: Çoğu zaman insanların genelinden ve seçkinlerinden, şu ülkenin zayıf olduğu ve Amerika’ya ya da Yahudi varlığına askeri olarak karşı koyamayacağı yönünde sözler işittik; ancak bu savaş, Amerika’nın zayıf noktalarını ortaya çıkarmış ve Hürmüz Boğazı gibi tek bir su yolunun bile, tek bir askeri bile harekete geçirmeden tüm dünyaya diz çöktürebileceğini göstermiştir. Zira Allahu Teala İslam ümmetini, eğer güzel bir şekilde kullanırsak, dünyaya boyun eğdirmeye yetecek kadar stratejik konumlar ve hayati boğazlar bahşetmiştir.

İkincisi: Bazıları İran'ın akide uğruna savaştığını sanıyor; ancak bu olaylar, meselenin hakikatini bir kez daha teyit etmek için gelmiştir; zira İran'ın ABD ile müzakerelerde masaya koyduğu maddeler ve şartlar, Filistin'le veya Filistin'in işgaliyle ilgili hiçbir şeyi içermemektedir. Bu da bir şeye delalet ediyorsa o da; İran’ı temsil eden mevcut yöneticilerin, tıpkı Ürdün, Suudi Arabistan, Mısır ve diğer Ruveybida yöneticilerin umursamadığı gibi İslam’ı ve Müslümanları umursamadıklarına delalet etmektedir.

Üçüncüsü: Düşmanla uzun süren ve çok sayıda müzakereler, onun bize saldırmak için güçlerini toplamak üzere zaman kazanmasına imkân vermektedir. Bu ise Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in ve onun kerim sahabelerinin siretinden öğrendiklerimizle çelişmektedir. Nitekim İmam Taberi, “Milletlerin ve Kralların Tarihi” adlı kitabında, İbn Kesir'in ise “El-Bidâye ve'n Nihaye” adlı eserinde, Rib’i bin Amir ile Pers Kralı Rustem arasındaki görkemli karşılaşmanın ayrıntılarını zikretmişlerdir; zira Rüstem, Ribi’ye şöyle dedi: Sizi buraya getiren şey nedir? Bunun üzerine Ribi, şu ölümsüz sözlerini söylemiştir: “Allah bizleri, insanları kula ibadet etmekten kulun Rabbine ibadet etmeye döndürmek ve dinlerin zulmünden İslam’ın adaletine ve dünyanın darlığından dünya ve ahiretin genişliğine kavuşturmak için gönderdi.” Rüstem ona şöyle dedi: “Söylediklerini dinledim (yani maksadını anladım). Liderlerimiz ve halkımızla görüş alışverişinde bulunmak için bize mühlet verir misin?” Rib’i şöyle dedi: “Evet, size istediğiniz mühleti veririm: Bir gün mü yoksa iki gün mü?” Bunun üzerine Rüstem şöyle dedi: “Hayır, ama bana daha çok mühlet ver; çünkü ben şehirlerdeki kavmimle konuşacağım.” Rib’i şöyle dedi: “Allah’ın Rasulü bize, düşmanlarımızla karşılaştığımızda üç günden fazla (mühlet) vermememizi emretti; o halde hem kendi işine hem de onların işine bir bak; sürenin ardından üçünden birini seç (İslam, cizye veya savaşı kastetmektedir).”

Son olarak ey kerim İslam ümmeti; Nübüvvet Minhacı Üzere İkinci Raşidi Hilafeti kurarak izzetine, şanına ve kahramanlıklarına geri dön; zira sadece bu sayede, celil sahabi Ribi' bin Amir'in şu sözü fiili olarak uygulanmış olacaktır: “Allah bizleri, insanları kula ibadet etmekten kulun Rabbine ibadet etmeye döndürmek ve dinlerin zulmünden İslam’ın adaletine ve dünyanın darlığından dünya ve ahiretin genişliğine kavuşturmak için gönderdi.”

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Cabir Ebu Hatır

Devamını oku...

Okullarda Akan Kanın Asıl Sorumlusu Laik Kapitalist Düzendir

Türkiye kamuoyu cinayet ve okullarda yaşanan silahlı saldırı haberleri ile bu haftaya girdi. Pazartesi günü Şanlıurfa’da Allah’a küfreden bir kişiyi uyarıp nasihat eden 20 yaşındaki genç bir kardeşimiz, küfreden kişi tarafından takip edilerek sokakta canice katledildi. İkinci hadise 14 Nisan Salı günü yine Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinde Ahmet Koyuncu Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’nde yaşandı. 19 yaşında olduğu ve okulun eski öğrencisi olduğu bildirilen kişi uzun namlulu silah ile okula gelerek 10’u öğrenci, 4’ü öğretmen, 1’i polis memuru, 1’i de çalışan olmak üzere toplam 17 kişiyi yaraladı. Son hadise ise dün Kahramanmaraş Aysel Çalık Ortaokulu’nda yaşandı. 14 yaşında olduğu bildirilen öğrenci, kendisinin de eğitim gördüğü okulda adeta katliam gerçekleştirdi. Emniyet Müdürü babasına ait olduğu bildirilen 5 ayrı silah ile okula gelen çocuk, 1’i öğretmen 9’u öğrenci toplam 10 kişiyi katletti. 6’sı yoğun bakımda olmak üzere toplam 13 öğrencinin tedavilerinin devam ettiği bildirildi. Hizb-ut Tahrir/Türkiye Vilayeti olarak yaşanan bu elim hadiselerde vefat eden tüm kardeşlerimize Allah’tan rahmet, yaralı olanlara acil şifalar niyaz ediyoruz. Rabbimiz, evlatlarını cinayete kurban veren ve bu sebeple yuvalarına ateş düşen ailelere sabırlar ihsan eylesin.

Kamuoyunu sarsan bu elim hadiselerden önemli derslerin çıkarılması gerekir. Zira Kaos ve kandan beslenen terör örgütlerinin bile yapmaya cesaret edemeyeceği bu tür kanlı cinayet ve katliamların, daha henüz 14-15 yaşındaki çocuklar tarafından hem de kendi okullarında gerçekleştirilmiş olması durumun vahametini göstermektedir. Sadece saldırıları gerçekleştiren faillerin kimliklerine odaklanıp asıl fail konuşulmazsa değişen hiçbir şey olmayacaktır. Zira asıl fail; bu toplumsal şiddeti besleyen, silahı, mafyayı, suçu ve suçluyu normalleştiren, her türlü fuhşiyatı ekran yolu ile kamuoyuna servis eden medya sisteminin dayandığı laik düzendir. Asıl fail; güçlüyü aklayıp zayıfın canını okuyan, parası, makamı ve şöhreti olanın yargılanmadığı, kimsesi olmayanların kaleminin kırıldığı bozuk hukuk sistemidir. Bu hukuk sistemi ile toplumsal huzur inşa edilemez çünkü onun da dayanağı yine bu laik düzendir. Tam 6 yıldır devam eden Gülistan Doku davasında cinayetin arkasından çıkan mülki amir ve memurlar buna sadece bir örnektir. Mafya örgütleri ile partiler, siyasetçiler ve yargı çalışanları arasında kurulan çıkar ilişkisi, büyük şirketler ile devlet kurumları arasındaki rüşvet ağı, insanlar asgari ücretle kıt kanaat geçinirken paraya doymayanların yöneticiler ile kurdukları bağ, bu laik düzenin kokuştuğunun apaçık göstergesidir. Bu sebeple asıl suçlu laik düzendir, asıl sorumlular ise bu laik kapitalist düzenin koruyucularıdır.

Kimlik ve şahsiyet bunalımı yaşayan, aklının ve kalbinin sesini alkol ve uyuşturucu ile susturmaya çalışan, toplumdan uzaklaşıp sanal dünyaya mahkûm olan, oyun, eğlence, etkileşim ve kumarla zengin olmayı hayal eden sorumsuz, vizyonsuz bir nesil ile karşı karşıyayız. Allah’a küfreden yetişkin katil gibi okullarda masum çocukları kurşun yağmuruna tutan çocuk katiller de bu neslin ürünüdür. Türkiye’nin yolunu takip ettiği ve kültürünü taklit ettiği Amerikan nesli ile benzeşiyor maalesef. Aile kurumu dağılmış, aile içi şiddet artmış, boşanma oranları evlilik oranları ile yarışır hale gelmiş durumdadır. Evin koruyucusu olan babanın, huzur ve saadetin kaynağı olan annenin rolleri ellerinden alınmış, çocukların ebeveyn ile bağı koparılmıştır. Hırsızlık, yağma, cinayet, taciz ve tecavüz yaygınlaşmıştır. Laik düzende yapılacak özgürlükçü hiçbir yasa ve kanun bu sorunlara çözüm olmayacaktır. Bu sebeple toplumsal sorunların kaynağı olan bu laik kapitalist nizam kaldırılıp atılmalıdır. Karşı karşıya kaldığımız bu durumdan bizi kurtaracak olan İslam’dan başkası değildir. Toplumun kalkınması refah ve huzur bulması ancak İslam’ın hayata hâkim olması ve İslami otoritenin varlığı ile mümkündür. Âlimler, akademisyenler, siyasetçiler, eğitimciler, hukukçular ve bütün Müslümanlar, bu otoritenin ikamesi için konuşmalı, yazıp çizmeli ve çalışmalıdırlar. İşte O otorite Raşidi Hilafet Devleti’dir.

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER