Salı, 27 Şevval 1447 | 2026/04/14
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Yapay Krizler: Kaos, İstikrarı Sağlamak İçin Mi Yönetiliyor?

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Yapay Krizler: Kaos, İstikrarı Sağlamak İçin Mi Yönetiliyor?

 

Krizler her zaman dünyanın dengesini bozan ani anlar değildir; bazen ipleri gölgede örülerek sonuçları kaçınılmaz bir kader olarak gerçeklik sahnesinde sergilendiği fark edilmeyen titiz bir tertibin neticeleri de olabilir. Gelişigüzel gibi görünen kaos ile istikrarlı gibi görünen bir sistem arasında, kamuoyunun gözünden uzak bir şekilde gerçeğin şekillendiği bir gri alan vardır; zira olaylar, boyutuyla değil, işlevselliğiyle ölçülür.

Bu bağlamda krizler artık sadece geçici dengesizlikler olmaktan çıkıp güç dengelerini yeniden şekillendiren araçlara dönüşmekte ve bu araçlar aracılığıyla zorunluluğun baskısı altında yeni kurallar dayatılmaktadır; işte burada en kafa karıştırıcı soru ortaya çıkmaktadır: Peki bizler, hatalarıyla tökezleyen bir dünyayla mı, yoksa kaosu, başarı veya başarısızlığın yazılıp yazılmadığına bakılmaksızın istikrara ulaşmak için özenle tasarlanmış bir araç olarak ustaca kullanan bir sistemle mi karşı karşıyayız?

Siyaset literatüründe, şok stratejisi olarak bilinen yakından ilişkili bir mefhum ortaya çıkmıştır; bu mefhum ister ekonomik ister güvenlik alanında olsun, krizlerin istismar edilerek normal koşullarda kabul edilmeyecek köklü değişikliklerin dayatılmasına işaret etmektedir.

Fikir basittir: Toplum kafa karışıklığı veya korku halinde olunca, direniş gücü azalır ve olağanüstü kararları kabul etme ya da bir üçüncüsü olmayan iki seçenek dehlizine girme eğilimini artırır. Burada, içerisinde olmamıza rağmen komplo şemsiyesi altına girmiyoruz; aksine gerçekliği okuyup analiz edeceğiz.

Son yirmi yıl içinde dünya, açıklamak istediğimiz bazı olaylara tanık olmuş ve bunların doğası hakkında tartışmalara neden olmuştur:

- Daha önceki küresel finansal kriz, kapitalist ekonomik sistemin kırılganlığını ortaya çıkarmıştı ancak bu, ülkeler ve kurumlar arasındaki güç dengesini yeniden şekillendirmek için istismar edilmiştir.

- Büyük güçlerin çıkarlarının iç içe geçtiği bölgesel çatışmalara gelince; bazı savaşlar sanki vekâlet yoluyla yürütülüyormuş gibi görünmekte olup Rusya-Ukrayna savaşı gibi tam bir çöküşe ve kesin bir zafere izin vermeyen bir çerçeve içinde devam etmektedir.

- Küresel sağlık krizleri, dünyayı benzeri görülmemiş önlemler almaya itmiş olup bu önlemlerin altında yatan başka çıkarlar, devlet ile toplum arasındaki ilişkiyi yeniden tanımlamıştır.

Bunların çoğunun sahneyi yeniden düzenlemeye yönelik krizler olduğunu gözlemliyoruz.

İster başkanlığı döneminde isterse şu anki siyasi söylemlerinde olsun Trump’ın politikalarına baktığımızda, dikkat çekici bir çelişki görüyoruz: İstikrarı vaat eden bir söylem, baskı ve gerginliği tırmandırmaya dayanan, geleneksel kuralları çiğneyen ve aklı ikna eden sınırların dışına çıkan bir yaklaşıma karşılık gelmektedir; bu da bazılarını, Ortadoğu'da yaşananları, yeniden düzenleme aracı olarak bir kaos çerçevesinde yorumlamaya sevk etmiştir.

Bugün Orta Doğu olaylarında meseleler, sadece yüzeyde olanlarla ölçülmemeli, aksine aynı zamanda derinliklerde yeniden şekillenen hususlara da bakmak gerekir:

- Belirli dosyalarda gerginliğin tırmanması, tarafları daha önce mümkün olmayan uzlaşmaları kabul etmeye itebilir.

- Ekonomik, siyasi veya askeri baskı, bölgesel ittifakları yeniden şekillendirmek için kullanılabilir.

- Belirsizlik durumunun oluşturulması, devletleri stratejik olarak yeniden konumlandırmaya zorlayabilir.

Bu anlamda kaos, başlı başına bir hedef değildir, aksine yeni bir düzene geçiş aşamasıdır; şimdi burada soruyoruz: Hangi istikrarın sağlanması isteniyor? Ve kimin çıkarına?

ABD koalisyonu, bu krizlerden, kapsamlı bir sükûnet ve gerginliğin azaltılması anlamında değil, aksine belirli bir çıkara hizmet eden güç dengesini garanti altına alan bir istikrar sağlama anlamında bir istikrarın sağlanmasını amaçlamaktadır.

Bugün Amerika’nın, Trump yönetimi de dahil olmak üzere çeşitli yönetimler aracılığıyla gerçekleştirdiği istikrar, genellikle tek bir bölgesel gücün tam hakimiyetinin engellenmesi ve bölgede kapsamlı bir patlamayı önleyecek dengenin, nispeten öngörülebilir ve kontrol edilebilir bir çerçeve içinde korunması olarak anlaşılmalıdır; ancak bu, yönetimde gerginliğin olmadığı anlamına gelmemektedir.

Enerji ve koridorlar merkezi bir faktördür: Hayati enerji kaynakları olan petrol ve doğalgaz ile Hürmüz Boğazı, Süveyş Kanalı, Bab el-Mendeb gibi deniz koridorları ve ticaret yolları, küresel ekonominin damarlarını temsil etmektedir; bu nedenle Amerika, bu damarları bu aşamada tamamen kapanmadan kontrolü altında kalmasını ve bunların yakınlarında askeri bir varlık veya ittifaklar kurmayı amaçlamaktadır; bu ise tüm krizleri kışkırtmak anlamına gelmemekte; aksine bu, bazen bunlara kendi çıkarlarına hizmet edecek şekilde cevap vermek anlamına gelmektedir.

Kontrolsüz kaosu azaltırken,baskı araçlarını ve geri alma tuşlarını elinde tutmak. Zira kontrolsüz kaos, Amerika’nın çıkarları için istikrarlı bir denge sağlayabilecek bir tarafın bulunmadığı, tırmanışı kontrol edecek net kırmızı çizgilerin olmadığı ve kayıpların, bugün Sudan'ın durumunda olduğu gibi zaman veya siyasi olarak bir sınır olmaksızın genişlediği bir durumdur.

Zamanla doğal hale gelen yeni bir gerçekliğin dayatılması; bu, aşamalar yoluyla gerçekleştirilen sistematik bir süreçtir:

İlk şok: Suriye’nin durumu ve derin tavizler gibi (siyasi karar, askeri harekât veya ekonomik önlem) gibi geniş çapta bir reddi tetikleyen büyük bir değişikliğin meydana gelmesi.

Zorunlu uyum: Zamanla taraflar, bugün Venezuela'da olduğu gibi artık var olan yeni gerçeklikle yüzleşmeye başlar.

Yeniden çerçeveleme: Bu gerçek, bugünkü Gazze’nin durumu gibi medya ve siyasi söylem aracılığıyla gerekli veya kaçınılmaz bir durum olarak sunulmaktadır.

Normalleşme: Mesele, günlük hayatın bir parçası haline gelmiş olup artık reddetme şiddeti yavaş yavaş kaybolmaktadır; tıpkı Körfez ülkelerinin, özellikle de Suudi Arabistan’ın Yahudi varlığıyla normalleşmeye hazır olması gibi.

Başka bir deyişle hedef, kaosu ortadan kaldırmak değil, aksine onu kontrol edilebilir sınırlar içinde yönetmektir.

Burada kesinlikle tüm krizlerin yapay olduğunu söylemiyoruz; zira Orta Doğu bölgesi, derin tarihsel birikimlere, iç içe geçmiş yerel ve bölgesel çatışmalara ve çıkarların çalkalandığı uluslararası müdahalelere sahne olmaktadır; bu bölgenin, gelecekteki İslam Devleti'nin doğması için en elverişli bölge olduğunu da unutmamalıyız; ancak bazı tarafların bu kaosu kendi çıkarları doğrultusunda kullanıp yönlendirebileceğini de belirtmeliyiz.

Amerika için meseleyi kolaylaştıran şey, bugün onun rakipsiz bir şekilde planlarını çizmesine yardımcı olan güce ve hakimiyete sahip olması ve bugün satranç tahtasında karşı bir tarafın olmamasıdır; zira Çin, şu ana kadar belirgin bir güce sahip olmamakla birlikte kendisiyle muamele edilmesi kolay olan bir ticaret devi olduğu gibi uğruna öleceği bir ideolojiye de sahip değildir; aksine Çin, korkak bir ticaret ve teknoloji aklına sahiptir.

Bu gerçeklik ancak İslam Devleti’nin ortaya çıkmasıyla değiştirebilir ki işte onları korkutan şey budur; bu da onları, Müslümanların topraklarındaki tüm çatışmaları yönetmeye, bölgedeki askeri ve ekonomik altyapıyı yok etmek için çalışmaya, dahası bölünmüş olanı daha da bölmeye, bölgeyi Yahudi varlığının rehinesi haline getirmeye ve Yahudi varlığını, onu dizginleme gücüne sahip olmakla birlikte bölgedeki vurucu güç haline getirmeye sevk etmektedir. Ancak Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَيَمْكُرُونَ وَيَمْكُرُ اللَّهُ وَاللَّهُ خَيْرُ الْمَاكِرِينَ “Onlar (sana) tuzak kurarlarken Allah da (onlara) tuzak kuruyordu. Çünkü Allah tuzak kuranların en iyisidir.” [Enfal 30]

İslam Devleti, Allah'ın izniyle kaçınılmaz olarak kurulacaktır; çünkü bu Allah’ın bize olan bir vaadidir; çünkü bu hedef için çalışan ve gözlerini bu hedefe diken bir parti vardır ki bu parti de; gözü hiç kaymayan, kararlılığı sarsılmayan ve belli bir süre sonra da olsa Allah'ın kendisine yardım edeceğini bilen Hizb-ut Tahrir'dir.

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ يُنفِقُونَ أَمْوَالَهُمْ لِيَصُدُّواْ عَن سَبِيلِ اللّهِ فَسَيُنفِقُونَهَا ثُمَّ تَكُونُ عَلَيْهِمْ حَسْرَةً ثُمَّ يُغْلَبُونَ وَالَّذِينَ كَفَرُواْ إِلَى جَهَنَّمَ يُحْشَرُونَ “Gerçek şu ki; kâfirler mallarını, Allah'ın yolundan alıkoymak için harcarlar ve harcayacaklar da. Sonra bu onlar için yürek acısı olacak, sonra yenilecekler ve inkâr edenler cehenneme sürüleceklerdir.” [Enfal 36]

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nebil Abdulkerim

Devamını oku...

15 Zor Yıla Hazır Olun!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

15 Zor Yıla Hazır Olun!

 

Haber:

İngiltere’deki Liberal Demokratlar Partisi milletvekili ve Savunma Seçim Komitesi ile Ulusal Güvenlik Stratejisi Ortak Komitesi üyesi Mike Martin İngiliz The Telegraph gazetesinde, mevcut küresel düzenin çöktüğü, önümüzdeki yılların zor olacağı ve yeni bir küresel düzenin doğuşuna sahne olacağı uyarısında bulunmuştur.

Yorum:

Mike Martin’in makalesinin başlığı, "Trump, ABD liderliğindeki küresel düzeni yıktı. On beş zorlu yıla hazır olun" olup, Amerika’nın İran savaşındaki davranışının, jeopolitik gerçeklik hakkında bir dürüstlük anı gerektirdiğine işaret ediyor.

Yazar, Trump’ın tehdidini ve “Bu gece bütün bir medeniyet ölecek ve bir daha asla geri dönmeyecek” ve “Lanet boğazı açın, ey deliler, yoksa cehennemi yaşayacaksınız” şeklindeki sözünü aktarmıştır. Trump’ın söylediği şeyin, köleliği destekleyen Amerika’nın “karanlık tarafını” temsil ettiğini ifade etmiş ve bu yönün hâlâ var olduğunu vurgulamıştır.

Martin, Trump’ın son altı ay içinde düzeltilmesi imkansız eylemler gerçekleştirmesinin ardından Amerika’nın itibarının son zamanlarda karşılaştığı zararın muazzam olduğunu söylemiştir. Bu nedenle dünya artık Amerika’nın güzel ve idealist yönünü yeniden dinlemeyecektir.

Danimarkalıların Trump’ın Grönland’a yönelik açgözlülüğünü ve NATO’daki bir müttefikin topraklarını işgal etme tehdidini unutmayacağı gibi İngilizlerin de onun savaşta hayatını kaybedenlere yönelik hakaretini de unutmayacağını açıklamıştır. Zira şöyle demiştir: “Onlara hiç ihtiyacımız olmadı... hep geride kaldıkları gibi... cephe hatlarından da uzakta kaldılar.” Körfez müttefikleri, kendilerine danışılmadan İran’a karşı bir savaş açan, ardından bölgeden çekilmekle tehdit eden ve bu savaşın bir sonucu olarak Hürmüz Boğazı’nın akıbetini belirsiz bırakan ABD’yi affetmeyecektir.

Amerika’nın Trump’ın verdiği zararı asla düzeltemeyeceğini vurgulayan Martin, tedavi konusunda ise şunları söylemiştir: “İngilizler olarak bizim, eski dünya düzeninin ortadan kalktığı gerçeğini kabul etmeliyiz. Zira o bizim için -etkili bir orta güç- olarak var olduğu sürece harika bir sistemdi. Ama o zaman geri gelmeyecektir. Ayrıca bizim, önümüzdeki on ya da on beş yılın son derece zor olacağını ve bunları kendi çıkarlarımızı koruyarak aşmanın tek yolunun mümkün olan en hızlı şekilde yeniden silahlanmak olduğunu kabul etmeliyiz.”

Geleceği öngören kişi şöyle diyerek bitirmiştir: “Mevcut yüzyılın otuzlarının bir aşamasında, yeni bir küresel düzen şekillenmeye başlayacak ve eğer Avrupalı müttefiklerimizin yanında yeterli askerî güce sahip olursak, İkinci Dünya Savaşı sonrası düzende yaptığımız gibi onu şekillendirebileceğiz. Ama bir sonraki on yıla yeterli askerî güç olmadan girersek, dünya -yeni dünya düzeni- bizim etrafımızda şekillenecektir. Seçim bizim: Ya mevcut duruma bağlı kalmak ya da köklü bir değişim.”

Dolayısıyla o, Büyük İngiltere’nin eskisi gibi yeniden geri dönmesini umuyor; sanki onların devleti dünyaya barış ve refah getirmiş ve bir zamanlar Amerika’nın yaptıklarını ve daha fazlasını hiç yapmamış gibi.

Müslümanlar olarak bizler, kesin bir inançla önümüzdeki yılların bir değişime, dahası kapitalizmi ve onun zulmünü ve zorbalığını -tüm devletleriyle birlikte- ortadan kaldıracak ve onu derin bir uçuruma atacak bir devrime sahne olacağını öngörüyoruz; o halde yeryüzü, Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafetin nuruna hazırlansın.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Hüsameddin Mustafa

Devamını oku...

Askeri Üsler, Sömürgecinin Üsluplarından Biridir

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Askeri Üsler, Sömürgecinin Üsluplarından Biridir

 

Haber:

Amerika'nın savaş bakanı Körfez ülkelerine şunları söyledi: "Sizin için en iyisi kendinizi nasıl savunacağınızı öğrenmeye başlamanızdır; yalnızca paranızın olması yeterli değildir, aksine askeri teşkilatlara da sahip olmanız gerekir." (Çin-Arabic)

Yorum:

ABD’nin Savaş Bakanı, Körfez ülkelerinin topraklarında askeri üsleri bulunmasına ve imzalanan anlaşmalara göre onları korumakla yükümlü olmasına rağmen Körfez ülkelerini korumakla ilgilenmediğini belirtmiştir.

Bu açıklama, dünyaya yayılmış büyük devletlerin askerî üslerinin hakikatinin, bu üslerin tarih boyunca nasıl geliştiğinin ve kurulma hedeflerinin ne olduğunun üzerinde durmayı gerektirmektedir.

Eskiden odak noktası, doğrudan sınırları ve şehirleri korumak için hisarlar ve kaleler inşa etmekti ve bunlar, savaşlar sırasında ordular için geçici kamplar olarak kullanılırdı.

Daha sonra sömürgecilik döneminde, Avrupa güçleri, ticaret yollarını güvence altına almak ve savaş gemileri için kömür istasyonları sağlamak amacıyla sömürgelerinde denizaşırı üsler kurmuştur.

Soğuk savaş sırasında üsler, sömürgeler için alternatif yumuşak güç araçlarına dönüşmüştür; zira büyük güçler (Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği) nüfuzu dayatmak ve rakiplerini gözetlemek için geniş üs ağları kurmuştur.

Son aşamada, askeri üsler yapısal bir dönüşüm geçirmiş olup yerel bir savunma aracı olmaktan çıkıp küresel jeopolitikte belirleyici unsurlar haline gelmiştir; zira ABD, Arap Körfezi, Doğu Avrupa ve Doğu Asya (Japonya ve Güney Kore) gibi hayati bölgelerde üsler kurmaya odaklanmıştır.

Kongre Araştırma Servisi'nin Temmuz 2024'te yayınladığı bir rapora göre ABD ordusu, dünya genelinde 51 ülkede 128'den fazla askeri üsse sahip veya bunları kullanmakta olup bu üslere yıllık on milyarlarca Dolar bütçe ayrılmaktadır. (El Cezire Net, 2/10/2025)

Küresel olarak yayılmış olan ve yeni sömürgecilik olarak tanımlanan Amerikan askeri üslerinin stratejik hedefleri, jeopolitik hakimiyeti dayatmayı, enerji güvenliğini ve ekonomik çıkarları güvence altına almayı ve rakipleri (Rusya ve Çin) caydırmayı temsil etmektedir. Ayrıca bu üsler, hızlı müdahale ve casusluk merkezleri sağlamakta, hayati su yollarını kontrol etmekte ve Amerikan hava ve deniz üstünlüğünü pekiştirmektedir.

Aynı zamanda üslerin hedeflerinden biri de kendisine bağlı rejimleri korumak olduğu gibi Afrika’da Nijer, Mali ve Burkina Faso’da olduğu gibi ve Güney Amerika’da ise Brezilya, Bolivya ve Panama ve diğer yerlerde olduğu gibi askeri darbelere destek verdiği veya müdahale ettiği de söylenmektedir. (El-Rai, 19/5/2024)

Orta Doğu’da ABD askeri üsleri stratejik bir şekilde yayılmıştır; zira Katar’daki El-Udeyd Üssü ve Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki El-Dafra gibi sekiz ana üsse kadar ulaşan sabit üsler bulunmasının yanı sıra 11'den fazla ulaşılabilir lokasyon da bulunmaktadır.

Bölgedeki Amerikan askerlerinin sayısı yaklaşık 50 bine ulaşmış olup Körfez ülkeleri, Irak, Suriye ve Ürdün’de yoğun bir varlıkları mevcuttur. (El Cezire Net)

Bu askeri üsler, özellikle Arap Körfezi olmak üzere bölge halkına, Amerika ve Yahudilerin İran’a karşı savaşında gördüğümüz gibi onlar için hiçbir faydası olmadığı halde yıkım ve tahribattan başka bir şey getirmemiştir. Ancak bu ülkeler füze ve insansız hava araçlarının hedefi haline gelmiş, Amerikan üsleri onlara en ufak koruma bile sağlamamış, aksine Trump’dan hakaretten başka bir şey görmemişler ve savaş bakanının da koruma sağlama taahhüdünden vazgeçmesiyle karşılaşmışlardır.

Allahu Teala bizleri, onlarla dostluk kurma ve onlara meyletme konusunda uyarmış ve şöyle buyurmuştur: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا الْيَهُودَ وَالنَّصَارَى أَوْلِيَاءَ بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاءُ بَعْضٍ وَمَن يَتَوَلَّهُم مِّنكُمْ فَإِنَّهُ مِنْهُمْ إِنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِين “Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Zira onlar birbirinin dostudurlar (birbirinin tarafını tutarlar). İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna yol göstermez.” [Maide 51] Ayrıca Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem bizlerin, onlardan yardım almamızı yasaklamıştır; zira şöyle buyurmuştur: لَا تَسْتَضِيئُوا بِنَارِ الْمُشْرِكِينَ “Müşriklerin ateşiyle aydınlanmayın.”

Tüm Müslümanlar arasındaki medya mensuplarının, düşünürlerin, aydınların, iş adamlarının, özellikle bu ülke halkının ve güç ve kuvvet ehlinin büyük bir sorumluluğu vardır. Sadece bu üslerin kapatılmasıyla yetinilmemeli, aksine düşmanları korkutacak gücün de hazırlanması gerekir; zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَأَعِدُّوا لَهُم مَّا اسْتَطَعْتُم مِّن قُوَّةٍ وَمِن رِّبَاطِ الْخَيْلِ تُرْهِبُونَ بِهِ عَدُوَّ اللَّهِ وَعَدُوَّكُمْ “Onlara (düşmanlara) karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihad için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın, onunla Allah’ın düşmanını ve sizin düşmanınızı korkutursunuz.” [Enfal 60] Ki böylece ümmetin tüm yeteneklerini tek düzeyde bir araya getiren bir devletin, yani uluslararası forumlarda yarışan, hatta dünyanın birinci devleti konumuna yükselmek için çalışan Hilafet Devleti’nin çekirdeği olabilsin. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: كُنتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ “Siz insanlar için çıkartılmış en hayırlı ümmetsiniz.” [Al-i İmran 110] Bu ise Aziz olan Allah’a hiç de zor değildir.

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Müh. Hasbullah En-Nur – Sudan

Devamını oku...

Amerika’nın Kâğıttan Bir Kaplan Olduğunu Yöneticilerin Artık Görmeleri Gerekir!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Amerika’nın Kâğıttan Bir Kaplan Olduğunu Yöneticilerin Artık Görmeleri Gerekir!

 

Haber:

Cumhurbaşkanı Erdoğan, "Olası tahrik ve sabotajlara fırsat verilmeden ateşkesin sahada tam olarak uygulanmasını temenni ediyoruz." dedi.

 

Yorum:

Cumhurbaşkanı Erdoğan, ABD ile İran arasında gerçekleşen ateşkes anlaşmasına dair yapmış olduğu açıklamada “28 Şubat’tan beri bölgemizi yangın yerine çeviren savaşta dün gece ilan edilen ateşkesten memnuniyet duyuyoruz. Olası tahrik ve sabotajlara fırsat verilmeden ateşkesin sahada tam olarak uygulanmasını temenni ediyoruz. Başta dost ve kardeş Pakistan olmak üzere ateşkes ilanına giden süreçte katkısı olan tüm aktörleri canı gönülden tebrik ediyoruz. Savaş, çatışma, gerilim ve zulümlerden çok çekmiş coğrafyamızın bir an önce barışa, huzura, istikrara kavuşması samimi temennimizdir. Türkiye, bölgesinde ve dünyada barışın sesini yükseltmeye devam edecektir” ifadelerini kullandı.

Bu konuda bir açıklama da AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü Ömer Çelik’ten geldi. Çelik sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada ateşkesle ilgili olarak;Şimdi geçici bir ateşkes noktasına varıldı. Geçici ateşkesin sahada bütün boyutlarıyla uygulanmasını temenni ediyoruz. Diplomasi masası kurulmuşken, bu masaya dönük provokasyonlara ve sabotajlara karşı tüm uluslararası toplum teyakkuzda olmalıdır. Diplomasi masasına tüm dünyanın destek vermesi gerekir. Cumhurbaşkanımızın güçlü ve tutarlı barış politikası, barış için kurulan masaya verilen en güçlü destektir. Cumhurbaşkanımızın barış iradesi ve politikası tüm kriz alanları için yol göstericidir.”dedi.

İran-ABD ateşkes anlaşması öncesinde ABD’nin dost ve müttefiki olan Türkiye, Mısır ve Pakistan yönetimleri, ABD’nin çıkış yolu aradığı İran cephesinde tıpkı Afganistan’daki mağlubiyeti sonrası olduğu gibi “Onurlu geri çekiliş” için müzakere masası kurmak için çaba sarf ettiler.

Bu devletlerin yöneticileri, Amerika’nın İran’a dönük saldırılarında Amerika aleyhinde tek bir söz dahi söyleme cesaretini gösteremediler. Sanki savaşı başlatan İran’mış gibi devamlı olarak İran’a yönelik ağır ithamlarda bulundular.

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’da İran-ABD-“İsrail” savaşı devam ederken yapmış olduğu bir açıklamada "Sürecin diplomasi ve diyalog yoluyla çözülmesi en büyük temennimizdir. Aksi takdirde, krizin uzaması hâlinde bölgede İran karşıtı daha geniş bir koalisyonun oluşması kaçınılmaz görünmektedir." Fidan’ın bu açıklamaları, çıkardığı savaş sonrası zor günlerden geçen ve İran’ı müzakere masasına çağıran ABD’nin çağrılarıyla benzerlik taşıdığı dikkat çekiyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “28 Şubat’tan beri bölgemizi yangın yerine çeviren savaşta dün gece ilan edilen ateşkesten memnuniyet duyuyoruz. Olası tahrik ve sabotajlara fırsat verilmeden ateşkesin sahada tam olarak uygulanmasını temenni ediyoruz” sözlerine gelince, bölgeyi yangın yerine ve kan gölüne çevirenin, bölgeyi istikrarsızlığa sürükleyenin, bölgede katliam yapanın sömürgeci kâfir Amerika olduğunu sanki bilmez gibi, Amerika aleyhine tek bir söz dahi söyleyemedi.

Şimdi ise gerek Erdoğan ve gerekse devletin diğer yetkilileri ateşkes sürecinin diplomasi ve diyalog yoluyla çözülmesi çağrılarını tekrarlıyorlar. Amerika sanki bunlara kulak verecek! Son yüzyılda yani Hilafetin kaldırılışından bu zamana kadar sömürgeci kâfirler yöneticilerin sözlerine hiçbir zaman itibar etmediler. Görüşlerine değer vermediler. Tabiri caizse yöneticileri adam yerine dahi koymadılar.

Fakat bununla beraber bu ezik yöneticiler Amerika’nın kendilerine vermiş olduğu rolü çok iyi oynuyorlar. İran’da batan ve sahada kaybeden kâğıttan kaplan olan Amerika’yı kurtarmak için diyalog masasını ön plana çıkarıyorlar. Bu konuda İran üzerinde baskı kurarak Amerika’ya bir paye vermek istiyorlar.

Artık yöneticilerin dünyayı ifsat edenin, canlara ve mallara kastedenin, bütün bir dünyayı istikrarsızlığa sürükleyenin, evet tüm bunlara sebep verenin sömürgeci kâfir Amerika’nın diploması masası ve siyasi diyalogla durdurulamayacağını idrak etmeleri lazım. Şayet idrak ederlerse!

Yine bu yöneticilerin Amerikan’ın kâğıttan bir kaplan olduğunu, Amerikan efsanesinin çöktüğünü, ABD'nin devasa askeri gücünün hiçbir işe yaramadığını, bugüne kadar Amerika ile kurulan stratejik ittifak ve dostluğunun, hiçbir zaman Müslümanların lehine olmadığını ve sözde her şeye "kadir" ve "muktedir" olan Trump’ın liderliğinde Amerikan gemisinin Hürmüz'de battığın görmeleri gerekir.

Amerika'nın artık her şeye kadir olmadığını görmeli ve İran-ABD savaşı yöneticiler için büyük bir ibret vesikası olmalıdır. Bu yöneticiler Amerika ile tüm siyasi bağlarını ve ittifaklarını koparmalı, zulme, katliama, soykırıma ve sömürüye sebebiyet veren topraklarındaki ABD üslerini bir an önce kapatmalı, Aksa’yı yeniden özgürleştirmek ve Filistin topraklarının tamamını işgalci Yahudi varlığından kurtarmak için ordularını derhal harekete geçirmelidirler.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Yılmaz Çelik

Devamını oku...

Yahudi Varlığı ve Hindu Devleti, İşgal Altındaki İslam Beldelerinin Halklarına Karşı Yasayı Suistimal Ediyorlar

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Yahudi Varlığı ve Hindu Devleti, İşgal Altındaki İslam Beldelerinin Halklarına Karşı Yasayı Suistimal Ediyorlar

 

Haber:

Yahudi varlığının parlamentosu, Filistinlilere yönelik idam cezası yasa tasarısını onayladı. (El Cezire)

Hindistan, Keşmirli direniş lideri Asiya'ya ömür boyu hapis cezası verdi; arkadaşları Sofi Fahmide ve Nahida Nasrin ise, utanç verici Yasadışı Faaliyetlerin Önlenmesi Yasası uyarınca 30 yıl hapis cezasına çarptırıldı. (TRT Dünya)

 

Yorum:

Mübarek toprak Filistin'den işgal altındaki Keşmir'e kadar, zalim sömürgecilerin mahkemeleri Müslümanları suçlamak için kullanılırken, İslam beldelerinin hain ve ajan yöneticileri boş sözlerden başka bir şey sunmuyorlar. Şimdi bir kez daha İslam düşmanları, laik rejimlerinin hakikatini ortaya koymuşlardır; zira hukukun üstünlüğü, Müslümanlara karşı kullanılan araçtan başka bir şey değildir. Örneğin mübarek toprak ve işgal altındaki Keşmir'de yaşanan son olaylar, ister idam yasaları projelerini onaylayan Knesset olsun, ister ömür boyu hapis cezaları veren özel Hint mahkemeleri olsun Yahudi varlığı ve Hindu devletinin parlamentoları ve mahkeme salonları aracılığıyla yürütülen, Müslümanlara karşı eşzamanlı bir savaşı ortaya koymaktadır; zira bu işgalci güçlerin hukuk sistemi tamamen Müslümanlara zulmetmek, onları temel haklarından mahrum bırakıp küçük düşürmek ve herhangi bir İslami direnişi ezmek için tasarlanmıştır.

Yasayla onaylanmış Yahudi katliamları: Knesset, bu korkunç ve ayrımcı yasayı 62'ye karşı 48 oyla kabul etmiş olup yasa, sömürgeci Yahudileri öldürmekle suçlanan Batı Şeria veya Gazze'deki Filistinlilere otomatik olarak derhal idam cezasını öngörmektedir. Bu vahşi yasa, idamın 90 gün içinde infaz edilmesini öngörmekte olup temyiz veya af gibi sembolik hakları tamamen ortadan kaldırmaktadır; nitekim sözde Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir, tasarının kabulünü kutlamak için Knesset'te bir şampanya şişesi açarken, takım elbisesinin yakasına gururla bir darağacı rozeti takmış olması, bu işgalci gücün mutlak vahşetini ortaya koymaktadır.

Yahudi varlığı, Filistinlileri askeri mahkemelere sevk etmekte ve bu mahkemelerde %99,74 gibi şaşırtıcı bir oranda mahkumiyet kararı verilmektedir; itiraflar ise rutin olarak korkunç işkence yoluyla alınmaktadır. Oysa aynı topraklarda terör eylemleri işleyen sömürgeci Yahudiler, sivil mahkemelerde yargılanmakta ve %3'ü geçmeyen düşük bir mahkumiyet oranıyla, zorunlu idam cezası olmaksızın yargılanmaktadırlar.

Bu hukuki zulmü destekleyen cezaevi ağını, insan hakları örgütleri “Cehenneme Hoş Geldiniz” olarak nitelendirmiştir. Şu anda 9.500'den fazla Filistinli Yahudi hapishanelerinde tutulmakta olup bunların yarısı, herhangi bir suçlama veya yargılama olmaksızın idari gözaltında tutulmaktadır.Sde Teiman Gözaltı Merkezi'nde Yahudi askerlerin Filistinli bir esiri toplu olarak tecavüz ettiklerine dair görüntüler sızdırıldığında, failler cezalandırılmamış, aksine serbest bırakılmışlar ve Ben Gvir tarafından kahramanlar gibi onurlandırılmışlar ve Savunma Bakanı bizzat kendilerinden özür dilemiştir. Aynı şey Keşmir’deki Hindu devletinde de yansıtılmaktadır; zira buradaki otoriter bir yasa olan Özel Silahlı Kuvvetler Yasası da, işgalci herhangi bir askeri, şüphe bahanesiyle ya da sahte bir çatışma gerekçesiyle işlenen herhangi bir öldürmeden dolayı yargılanmaktan korumaktadır.

Keşmir'de Hindu tiranlığının aynası da eşzamanlı bir süreçtir : Kanayan bir yara olan Keşmir'de, Hindu devleti bu yasal terör mekanizmasını aynen uygulamaktadır. Zira Hindistan'daki özel bir mahkeme, geçtiğimiz günlerde İslamcı Kadın Hareketi'nin kurucusu 64 yaşındaki asil Keşmirli kadın Asiya Andrabi ve iki arkadaşı Sofiye Fahmida ile Nehida Nasrin'e üçer kez ömür boyu hapis cezası vermiştir. Tıpkı Yahudilerin Filistinlileri ezmek için askeri mahkemeleri kullandığı gibi Hindistan da otoriter yasası olan Yasadışı Faaliyetler Yasası’nı Andrabi kız kardeşi hapse atmak için istismar etmiştir. Bununla birlikte 290 sayfadan oluşan hüküm, Hindu devletinin hukuk sisteminin tamamen iflas ettiğini ortaya koymaktadır; zira mahkeme, herhangi bir şiddet eylemini gerçekleştirdiğini, finanse ettiğini veya icra ettiğini tamamen kanıtlamakta başarısız olmuş ve onu en ağır suçlamalardan dolayı beraat ettirmiştir. Yani Tihar Hapishanesi’nde tutulan binlerce Keşmirli gibi o da direnişinin, İslam ideolojisinin, Keşmirli kadınları savunmasının ve sömürgeci Hint işgaline karşı açıkça reddinin cezası olarak önleyici müebbet hapis cezasına çarptırılmıştır. Andrabi kız kardeşin yıllarca keyfi olarak tutuklanması için kullanılan Hindistan Kamu Güvenliği Yasası, Yahudilerin idari tutuklamasını yansıtmaktadır; zira her ikisi de Müslümanları kaçırmak ve onları yasal prosedürler olmadan rehin tutmak için bir araçtır.

Uluslararası toplumun bu korkunçluklara verdiği tepki, küresel adaletin sahteliğini ortaya koymaktadır : Fransa ve Almanya gibi Batılı ülkelerin, Knesset’teki idam cezası yasa tasarısının Yahudi varlığının demokratik ilkelerini zayıflatma riski taşıdığını iddia eden sefil açıklamalar yayımlaması, esasen soykırım ve etnik temizlik üzerine kurulmuş bir varlık için saçma bir iddiadır.

En korkunç ihanet, Müslümanların başındaki Ruveybida yöneticilerdir : Pakistan, Türkiye, Mısır, Ürdün, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri de dahil olmak üzere halkının çoğu Müslüman olan sekiz ülke, Knesset’teki idam cezasını kınayan ve onu ırkçı (apartheid) olarak nitelendiren işe yaramaz ortak bir bildiri yayımlamıştır. İşte bunlar, bizim kardeşlerimiz ve kız kardeşlerimiz idam edilip tecavüze uğrayarak hapsedilirken, işgalcilerle normalleşmeyi ve diplomatik ve ekonomik ilişkileri sürdüren, ümmetin güçlü ordularını kışlalarında kısıtlayan aynı korkak yöneticilerdir; ayrıca yöneticiler Birleşmiş Milletler'e şikâyette bulunurlarken, Filistin ve Keşmir'deki işgalin tamamen güvende kalmasını sağlamaktadırlar.

Ey asil İslam ümmeti: Mübarek topraklardaki celladın ipi önündeki kardeşlerimiz ve kız kardeşlerimizden Hindistan hapishanelerinde tutulun ümmetin salih kızlarına ve oğullarına kadar çektikleri acılar, asla Birleşmiş Milletler’in salonlarında çözüm bulamayacaktır. Kâfirlerin sahip olduğu hukuk sistemleri, İslam’ı yok etmek için yapılmıştır. Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in ümmeti ise haykırmakta ve samimi İslami bir liderliği arzulamaktadır. Sadece Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafet kurulduğunda, Müslümanların ordularını, bu zorba mahkemeleri yıkmak, Keşmir ve Filistin’deki iki sömürgeci işgali söküp atmak ve Allah Subhanehu ve Teala’nın şeriatını tatbik etmek için harekete geçirecektir. Allahu Teala şöyle buyurmuştur: والله غَالِبٌ عَلَى أَمْرِهِ وَلَـكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يَعْلَمُونَ “Allah emrine galiptir. Ancak insanların çoğu bilmezler.” [Yusuf 21]

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Muhammed Abdullah - İşgal Altındaki Keşmir

Devamını oku...

Amerika ve Deniz Otoritesi: Şer İmparatorluğunun Tam Hikayesi!

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Amerika ve Deniz Otoritesi: Şer İmparatorluğunun Tam Hikayesi!

 

Tarihsel giriş:

“Allah'ım, bu denizin arkasında bir toprak daha olduğunu bilseydim, senin yolunda uğruna (kelime-i tevhidi yüceltmek için) dalardım.”

Bu sözler sadece bir umut ya da dua olmadığı gibi düşmanları ve hasımları korkutmak için okunan tarihi bir metin de değildi; aksine ufuklarda ve dört bir yana yayılan, yankısı tüm topraklara ve tüm gökyüzünün altındakilere uzanan gür bir sesti; böylece sancağı taşımak için ilham verici bir şekilde tarihin vicdanında atmaya, onların zihinlerine ve kalplerine hitap ederek şöyle sorup sorgulamaya devam etmiştir: Dolunay sadece karanlık gecelerde mi kaybolur?

Bu kelimelerin sahibi, komutan, fatih, mücahit ve celil Sahabe Ukbe bin Nafi el-Fehri’dir; kendisi, Amr bin el-As Radıyallahu Anh ile birlikte Kinane topraklarının fethedildiği savaşlara katılmış, Berka’ya giren ilk seriyelere komutanlık etmiş ve onunla birlikte Trablus'un fethine de katılmıştır; daha sonra Abdullah bin Ebu Serh Radıyallahu Anh ile birlikte Sufetula Muharebesi'ne katılmış ve Berka'ya yerleşmiştir; Muaviye bin Ebu Süfyan kendisini İfrikiye valiliğine atayıncaya kadar burada murabıt olarak kalmaya devam etmiştir; onun öncelikli ilgisi, ileri bir İslam üssü kurmaktı. Abdullah bin Ebu Serh Radıyallahu Anh, Bizans İmparatorluğu'nun Akdeniz'deki hakimiyetine son verdikten sonra (H. 35 Zâtüssavârî Muharebesi), Ukbe adamlarına şöyle demiştir: “Ey Müslümanlar topluluğu; bir ordu kurmamız için bir şehir seçmeniz gerektiğini (yani İfrikiye’de) düşünüyorum ki böylece İslam’ın sonsuza dek izzeti olsun.”

Ukbe kaleleri fethedip toplulukları dağıtırken Allah’ın düşmanlarına yenilgiler tattırarak Atlantik Okyanusu kıyılarına, yani o zamanlar “Karanlıklar Denizi” olarak bilinen yere ulaşıncaya kadar ilerledi. Orada atıyla suya doğru ilerlemiş, kılıcını çekmiş ve Allahu Teala ona rahmet etsin ve kendisini soylu ve itaatkar elçiler (melekler) arasına kabul etsin ruhunu ve azmini özetleyen o ölümsüz meşhur sözünü söylemiştir; böylece meşaleyi, Musa bin Nusayr ve Tarık bin Ziyad ile birlikte Endülüs'ün fethinin komutanlarından biri olan torunu Habib bin Ebu Ubeydah el-Fihri'ye bırakmıştır. Birçok kaynak, Endülüs topraklarının Müslümanların Karanlıklar Denizi'ndeki yolculuklarının başlangıç noktası haline geldiğini ve bu denizin ötesini fiilen keşfetmek için yola çıktıklarını nakletmektedirler.

Ancak günler dönüp durmuş, durumlar değişmiş ve Subhanehu'nun şu kavli tecelli etmiştir: وَتِلْكَ الْأَيَّامُ نُدَاوِلُهَا بَيْنَ النَّاسِ “O günleri biz insanlar arasında döndürür dururuz (zaferi bazen bir topluma bazen öteki topluma nasip ederiz.)” [Al-i İmran 140]

Dün ve bugün arasında Amerika:

Müslümanlar, Amerika kıtasının topraklarının varlığını, Ebu'l-Hasan Mes'ûdî Huzeli’nin “Mürûcü'z-Zeheb ve Maâdînü'l-Cevher-Altın Çayırlar ve Cevher Madenleri” adlı kitabından nakledildiği üzere Haşhaş bin Saîd bin Esved tarafından Abbasi Hilafeti döneminde keşfetmiş olup Müslümanlar arasında meçhul topraklar olarak adlandırılmıştı; daha sonra bu keşif, önce Kristof Kolomb'a, ardından da adından Amerika teriminin türetildiği Amerigo Vespucci'ye atfedilmiştir; daha sonra bu nimet bir lanete dönüşmeden önce Avrupa güçleri, yeni toprakları sömürgeleştirmek ve on milyonlarca Kızılderiliyi en korkunç yöntem ve araçlarla yok etmek yoluyla yerli halkını boşaltmak için rekabet etmiştir.

Amerika kıtasının keşfedilmesinden sonra, neredeyse tüm Avrupa ülkeleri Yedi Yıl Savaşı'na (1756-1763) katılmıştı; zira İngiltere, Kuzey Amerika'daki denizlerin ve toprakların kontrolünü ele geçirmek için Fransa ile savaşmıştı. Nitekim Fransa ile İspanya ve İngiltere arasındaki anlaşmazlığı 1763 yılının 10 Şubat tarihindeki Paris Antlaşması çözmüştü; bu antlaşma sonucunda Fransa, buradaki sömürgelerinin çoğunu, daha sonra iki dünya savaşını alevlendirecek olan yükselen bir Avrupa oyuncusu İngiltere lehine kaybetmişti.

Sonuç olarak Amerika, bilinmeyen topraklarda yaşanan bir Avrupa çatışmasının ürünü ve bilinen yozlaşmış bir medeniyetin uzantısı ve aktarılmış Haçlı akidesinin bir meyvesidir; yani Avrupa'da demokrasinin propagandasını yaparken Amerika, Afrika ve Asya halklarına karşı soykırım uygulayan acımasız sömürgeci kapitalizmin rahminden doğmuştur; Avrupa kendisinin, (yaş kuru her şeyi yiyip bitiren Napolyon Bonapart’ın savaşları gibi) savaşlardan ve çatışmalardan kurtarmışsa da böyle olmuştur. Bu sezaryen doğumun en açık kanıtı, Yedi Yıl Savaşları'nda Fransa'ya karşı savaştıktan sonra bu ülkenin başkanlığını üstlenen İngiliz General George Washington'dır; nitekim Amerika'daki başkanların esas olarak İngiltere, İskoçya, İrlanda ve Hollanda kökenli olması genel bir örf haline gelmişti; bu nedenle Trump bugün, farklı Avrupa kökenlerinden gelen Amerikalılara yönelik küçümsemeyi gizlememektedir.

Bu yeni toprağın (Amerika) doğumuyla birlikte, işgalciler için “Avrupa’nın coğrafi darlığı” dönemi sona ermiş ve deniz, kara üzerinde hakimiyet yolculuğuna başlamıştır ki bu da; işgal edilen topraklar, işgal edilecek toprakların başlangıç noktası, hatta yeni kapitalistler ile jeopolitik uzmanlar arasında bir buluşma noktası olması içindir; nitekim bu uzmanlar, açıklaması geleceği gibi dünyayı nasıl yöneteceklerini ve daha sonra Yeni Dünya Düzeni olarak bilinecek olan yapıyı nasıl inşa edeceklerini teorize etmişlerdir.

Amerika, gözünde ne kadar büyütürse büyütsün, tarihsel ya da kültürel kökleri olmayan ve Müslümanlara ve gayrimüslimlere karşı suçlarla dolu bir tarih yaratmış olan tam anlamıyla sömürgeci bir devlet olmaya devam etmektedir; zira Amerika, 1776 yılına kadar sadece bir İngiliz sömürgesi olmasının ardından sahte medeniyetini Kızılderililerin kafatasları üzerine inşa etmiştir; hatta Amerika, George Washington döneminde, 1796 tarihli anlaşma gereğince Osmanlı Cezayir'ine haraç (vergi) ödüyordu. Dış politikasına gelince; ortaya çıktığı günden bu yana savaşlar çıkarmak, krizler üretmek, yangınları alevlendirmek, öldürmek ve yıkmak üzerine kurulmuştur. Sömürgecilik, onun sonradan kazandığı bir özellik değildir; aksine onun genetik yapısının ve kökleşmiş kültürünün bir parçasıdır; dolayısıyla hegemonyasının ve devamlılığının nedenlerini buradan almakta ve bunu yaparken de Amerikan kovboyu zihniyetiyle hareket etmektedir.

Dün, Monroe Doktrini ortaya çıkmıştı (ki bu doktrin, 1823 yılında Başkan James Monroe tarafından ilan edilen bir ABD dış politikası olup Amerika kıtasının (Batı Yarımküre) artık Avrupa güçlerinin sömürgeciliğine açık olmadığını ve orada herhangi bir Avrupa müdahalesini ABD'nin güvenliğine bir tehdit olarak kabul eden doktrin, “Amerika Amerikalılar içindir” ilkesini ortaya koymuş ve Monroe'nun İngiliz kökenlerine rağmen eski dünyayı yeni dünyadan ayırmak için nüfuz bölgelerini ayrıntılı olarak belirlemişti); bu doktrin, başlangıçta tek taraflı bir bildiri olarak yayınlanmıştı ama ABD onu dayatacak güçte değildi; ancak gücünün artmasıyla birlikte, ABD bu doktrini Latin Amerika'nın içişlerine müdahale etmek ve nüfuzunu genişletmek için bir gerekçe olarak kullanmıştır; böylece 1845'te Teksas'ı ilhak etmiş ve 1847'de ise, halkını soykırıma uğrattıktan sonra Kaliforniya'ya boyun eğdirmişti; hiçbir askeri güç, Meksika'nın geri kalan topraklarını ilhak etmesini engelleyememiştir ki böylece bu topraklar daha sonra Amerika Birleşik Devletleri olarak bilinen ülkenin bir parçası haline gelmiştir.

Amerika, ancak iki dünya savaşının ardından uluslararası politikanın tahtına oturabilmiştir; bu savaşlar sırasında diğer sömürgeci devletlerin güçleri tükenmiş ve 100 milyondan fazla insan hayatını kaybetmişti; böylece 1945 yılında Japonya'ya karşı, Hiroşima ve Nagazaki nükleer saldırıları olarak bilinen olayda atom bombası kullanmasını engelleyecek hiç kimse yoktu. Ardından Amerika bu ilerlemeyi değerlendirip korumuştur; nitekim Doların küresel dolaşımını zorunlu kılmış, harap olmuş Avrupa ekonomilerini 1948'de Marshall Planı’na bağlamış ve 1949'da da Kuzey Atlantik Paktı (NATO) olarak bilinen örgütü kurmuştur; dolayısıyla eski kıtayı askeri liderliğine bağlamasının yanı sıra dünya çapında askeri üsler ve casus yuvaları kurmuştur; ancak Sovyetler Birliği, fikrinin ve ideolojisinin zayıflığına, akidesinin insan fıtratına aykırı olmasına ve bu da geçen yüzyılın doksanlı yıllarında çöküşüne zemin hazırlamasına rağmen, bir süreliğine de olsa Amerika’nın dünya üzerindeki hegemonya projesini tamamlamasını engelleyebilmiştir.

Bugüne gelince; Teksas’taki enerji lobisi ile Kaliforniya’daki teknoloji lobisinin ortaya çıkmasının ardından (ki teknoloji şirketleri, Trump’ın ikinci döneminde onun arkasında saf tutarak petrol şirketlerine katılmıştır) bakın işte bizler, 2025-2026 yıllarında Başkan Trump'ın açıklamalarıyla Monroe Doktrini'nin yeniden gündeme geldiğine tanık oluyoruz; nitekim Trump bu doktrini, Venezuela'da olduğu ve Küba'da da olmasını istediği gibi Çin ve Rusya gibi rakiplere karşı Amerika kıtasında ABD'nin nüfuzunu geri kazanmak için bir gerekçe olarak kullanmıştır; aynı zamanda tüm küstahlığı, zorbalığı ve kibriyle, Danimarka'ya ait Grönland'ı ele geçirmeyi ve Kanada'yı Amerika'ya ilhak etmeyi de ima etmiştir.

Amerika ve Hegemonya Felsefesi: Deniz ötesi bir devletten devletler üstü bir devlete

Jeopolitik açıdan olana gelince; Karanlıklar Denizi’nin (Atlantik Okyanusu) ötesinde dünyadaki kara alanının sadece yüzde 6,5’ini oluşturan topraklar, Amerika Birleşik Devletleri topraklarıdır; bu topraklar, dünya kara alanının yaklaşık üçte birini oluşturan bir kıtanın içinde yer almakta ve doğusunda Atlantik Okyanusu, batısında Pasifik Okyanusu olmak üzere iki okyanus arasında bulunmaktadır; ancak yer yüzünün üçte ikisinden fazlasının suyla kaplı olduğu göz önüne alındığında, deniz yoluyla genişleme ve kontrol etme fikrine verilen önem, Amerikan deniz hakimiyeti stratejisini, Amerikan askeri tarihinin merkezinde yer alan bir fikir haline getirmiştir.

Bu fikir onu, (savaş gemileri, uçak gemileri ve denizaltılardan oluşan) gelişmiş bir deniz filosu kurmaya yöneltmiş ve deniz piyade güçlerini, yabancı topraklarda amfibi çıkarma için hızlı müdahale gücü haline getirecek şekilde güçlendirmeye çalışmıştır; yani bu güç, kısa vadeli askeri müdahalelere destek sağlamakta ve deniz üslerini korumaktadır.

Ayrıca filonun hızlı hareket edebilmesini ve küresel deniz yollarını kontrol edebilmesini sağlamak amacıyla küresel stratejik üsler kurmak için çalışmıştır; nitekim 1914'te ele geçirdiği Panama Kanalı gibi hayati deniz geçitlerini kontrol altına alması, hem Atlantik hem de Pasifik Okyanusları üzerinde denizi kontrol etmek içindir.

İngiliz Mackinder’ın, dünyayı, Avrasya kütlesinin temsil ettiği aşılması zor sert bir kıta çekirdeği ile içten kara güçlerinin ve dıştan deniz güçlerinin baskısı arasında sürekli gidip gelen yumuşak deniz kenarları olarak ikiye bölünmüş bir varlık olarak gören ünlü teorisiyle, dünyanın kalbinde savaşlar ve çatışmaları tetiklediği doğrudur. Yani Mackinder, Oxford Üniversitesi'nde sadece bir coğrafya profesörü değildi; aksine coğrafyanın siyaset üzerindeki etkisine dair düşünceleri onu, Avrasya'nın iç kesimlerinin Atlantik güçleri üzerindeki tehlikesine karşı uyarmaya sevk etmiş ve onun sözleri ve fikirleri, dünyanın kalbi (heartland) kavramının jeopolitik hakimiyetin anahtarı olduğuna ikna olmuş karar alıcılar nezdinde yankı bulmuştu.

Ancak Sovyetler Birliği’nin yükselişine ve çevreleme teorisinin ortaya çıkmasına rağmen tüm bunlar, Amerika’daki stratejik uzmanların, deniz otoritesinin önemi ve dünya ülkeleri üzerinde nüfuzun genişlemesi konusundaki etkisi hakkındaki inancını değiştirmemiştir; bu da denizlerin ve okyanusların ötesinden, dünyayı ele geçirmeyi başaran ve uluslararası politikanın çizilmesinde ortağı olan Avrupa'nın rolünü ortadan kaldıran ve Rusya ve Çin'i mahrum bıraktığı gibi onu da uluslararası etkiden mahrum bırakan bir devletin kurulmasına zemin hazırlamıştır.

Alfred Mahan, deniz otoritesi konusunda en çok konuşan ve yazan bir kişidir; zira kendisi “Orta Doğu” teriminin de sahibidir; bir stratejist ve politikacı olarak, Amerikan donanmasının güçlendirilmesi çağrısında bulunmuştur; bu çağrıyı ise sadece hızlı hareket etme, tepki verme ve düşmanları abluka altına alma garantisi olarak değil, Amerika'nın koruduğu küresel kapitalist sistemin temeli olan dünya ticaretinin akışını güvence altına almak için yapmıştır; dolayısıyla o, sadece bir donanma subayı olarak değil, bir jeopolitik uzman olarak “deniz otoritesi” hakkında düşünmeye ve yazmaya devam etmiştir. Zira Mahan, Amerikalıların önüne ticaret yollarını açan Başkan Monroe’nun destekçilerinden biriydi ve Amerika’nın kaderinin, öncelikle denizcilik kaderiyle ilgili olduğunu düşünmektedir.

“Muzaffer Amerikan Yürüyüşü”nün mimarı ise jeopolitik uzmanı Nicholas Spykman'dır; kendisi Amiral Mahan'ın fikirleriyle yoğrulmuş bir strateji uzmanı olup onun vizyonunun temeli, Avrupa ve Kuzey Afrika tarihinde Akdeniz ile çağdaş tarihte Batı medeniyeti açısından Atlantik Okyanusu arasındaki belirgin benzerliğe dayanmaktadır ki böylece Atlantik Okyanusu, Amerika ve Avrupa kıyılarıyla birlikte Atlantik kıtasının Akdeniz'i haline gelsin ve hiç kimse bunu düşünmeden önce Atlantik İttifakı'nın (NATO) kurulmasına öncülük edebilsin. Ancak Amerikan dış politika tarihinde bir dönüm noktası oluşturan ve Amerika’nın dünya üzerinde hegemonya projesinin güçlü bir itici gücü haline gelen temel bir noktada Mahan’dan ayrılmaktadır.

Mahan, denizleri ve okyanusları kontrol etmeyi temel bir unsur olarak görürken, Spykman ise kıyı şeridinin (Rimland) kontrol edilmesi gerektiğini düşünmekte olup kıyı şeridinin, kıyı anakarasına etki sağlayan, dolayısıyla karaya erişim ve nüfuz sağlama imkânı sunan jeopolitik ağırlığını vurgulamaktadır; bu nedenle Spykman, küresel gücün haddi zatında denizlerden geldiğini düşünmemekte; aksine Panama Kanalı, Süveyş Kanalı, Cebelitarık Boğazı, Hürmüz Boğazı, Bab el-Mendeb Boğazı gibi su yollarını kontrol altına alarak stratejik deniz noktalarına hakim olmaktan geldiğini düşünmektedir.

Eğer karanın kalbine hükmeden dünyaya hükmediyorsa (Mackinder), kenar bölgeleri kontrol eden bunu engelliyorsa (Spykman) ve kontrolü sağlamanın aracı deniz (Mahan) ise, o zaman Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra Amerika’nın genişleme ve hegemonya stratejisini şekillendiren pratik fikir, deniz gücünü kullanarak “Rimland’ı” çevrelemek yoluyla Avrasya’nın (ki bu dünyanın kalbidir) genişlemesini engellemektir. Basitçe bu fikir, tüm Avrupa girişimlerinin sınırlarını aşarak, Amerika’yı dünyanın en güçlü ülkesi ve onu modern tarihte bu küresel nüfuzu yayma konusunda en güçlü ülke haline getirmiştir; nitekim Brzezinski, 1997 yılında (Büyük Satranç Tahtası) adlı kitabında bunu kutlamıştır; zira Brzezinski bu kitapta, Avrasya kıtasını kontrol etmenin dünyayı kontrol etmenin temeli olduğunu ve Avrasya'nın küresel kontrol mücadelesinin sürdüğü bir satranç tahtası, hatta bu oyunu oynamak için dünyanın en önemli yeri olduğunu belirtmiştir. Zira kitapta şöyle geçmiştir: “ABD, Avrasya'nın üç çevresel sınırında (Batı, Güney, Doğu) konuşlanmış kuvvetleriyle kıtada hakimiyet kuran, Avrasya dışı tek "süper güçtür". Bu jeopolitik vizyonda, ABD'nin küresel hegemonyasını sürdürmesi için Avrasya'nın arka bölgesindeki güç dinamiklerini kontrol etmesi hayati önem taşır.”

Brzezinski'nin bahsettiği Avrasya'nın üç deniz sınırı şunlardır:

Birincisi: Avrasya'nın batı sınırı – Atlantik Okyanusu / Avrupa; Amerika, Batı Avrupa ve Akdeniz'de, İtalya'daki deniz üsleri aracılığıyla Altıncı Filo'yu oluşturmanın yanı sıra Norveç, İngiltere ve İspanya'daki varlığıyla ve NATO aracılığıyla denizdeki nüfuzunu güçlendirmektedir. Bu ise, Rusya'yı batıdan kuşatmayı, Batı Avrupa'yı izlemeyi ve politikalarını etkilemeye çalışmayı ve ayrıca Atlantik üzerinden geçen ticaret yollarını güvence altına almayı hedeflemektedir.

İkincisi: Bahreyn'deki Beşinci Filo'nun yanı sıra Körfez ülkelerinde konuşlanmış 19 askeri üs aracılığıyla Avrasya'nın güney sınırı - Orta Doğu / Arap Körfezi; bu ise Körfez, Kızıldeniz ve dünyanın en kritik enerji koridoru olarak kabul edilen Hürmüz Boğazı'ndaki ABD'nin nüfuzunu güçlendirmektedir; bu nedenle ABD, bu bölgede küresel petrol ve enerji kaynaklarını korumak, herhangi bir bölgesel gücün hayati öneme sahip boğazları kontrol etmesini engellemek ve Avrasya'nın güney kıyı şeridindeki hakimiyetini güvence altına almak için çalışmaktadır.

Üçüncüsü: Doğu Sınırı - Pasifik Okyanusu / Doğu Asya; zira 7. Filo, Japonya'nın Yokosuka kentinde konuşlanmanın yanı sıra Güney Kore, Singapur ve kısmen Avustralya'da da deniz üsleri bulunmaktadır. Bunun hedefi ise, Tayvan, Japonya ve Güney Kore’yi koruma kılıfı altında Çin’i kuşatmak ve onun deniz yoluyla genişlemesini engellemektir; bu da aslında ona, Doğu Rimland’ı kontrol etme imkânı vermektedir.

Böylece ABD donanmalarının dünya çapındaki varlığının ardındaki felsefe yakından incelendiğinde, ana fikrin herhangi bir uluslararası rakibin açık okyanuslara doğru genişlemesini engellemek ve onu bu konuyla meşgul etmek olduğunu görürüz; işte bu felsefe, Ukrayna’ya, Rusya’ya karşı destek verilmesi ve Rusya’nın genişleme konusunda savaşla meşgul edilmesi; İsveç ve Finlandiya’nın NATO’ya katılması ya da Rusya’nın Batı Avrupa’da genişlemeyi düşünmeye cesaret edememesi için Danimarka’ya ait Grönland Adası’nı NATO’ya dahil etme tehdidi ve aynı şekilde Çin’in Tayvan’ı ilhak etmesini engellemek için Tayvan’a askeri yardım sağlanması şeklinde açıklayabileceğimiz bir felsefedir.

Bu felsefenin uygulanmasına yönelik canlı bir örnek olarak Grönland'a geri dönersek, Atlantik Okyanusu'nun en uç noktasında yer alan bu ada, Avrasya'nın batı kıyı şeridini güvence altına almak için bir kuzey kapısıdır; bu da Amerika'ya, Kuzey Atlantik geçitlerini kontrol etme imkanı vermektedir; bu ise adayı, kuzeyden gelen Rus askeri faaliyetlerini erken tespit etmek için stratejik bir yer ve belki de füze, hava savunma ve erken uyarı sistemi üssü haline getirmektedir. ABD Başkanı Donald Trump, 2026 yılının başında yaptığı bir açıklamada bunu gizlememiş ve şöyle demiştir: ABD'nin Grönland'ı kontrol etmesi, kurmayı planladığı “Altın Kubbe” hava ve füze savunma sistemi için gereklidir.”

Müttefiki Danimarka'ya Kuzey Kutbu Adası'nı kontrol etme sözü veren Trump, sosyal medyada şunları yazmıştır: “ABD, ulusal güvenlik amacıyla Grönland'a ihtiyaç duymaktadır. Grönland, inşa ettiğimiz Altın Kubbe sistemi için gereklidir.” Ve şöyle ekledi: “Grönland'ın ABD'nin elinde olmasıyla NATO çok daha güçlü ve etkili hale gelir. Bundan daha azı kabul edilemez.” (Sky News, 14 Ocak 2026).

Bu nedenle Küba, Karayipler, Arap Körfezi, Doğu Avrupa kıyıları ve Grönland Adası'nın ortak noktası, hepsinin, Amerika'ya geçtiğimiz yüzyıl boyunca hayalini kurduğu küresel nüfuzu sağlayan hayati geçitler ve yerler olmasıdır.

On yıllardır açıkça görülmektedir ki dünya, NATO gibi çok uluslu uluslararası blokların ve askeri ittifakların varlığından daha tehlikeli ve zorlu bir döneme girmiştir. Bu ise kendisine uluslararası polis görevi veren haydut bir devletin yükselişinin yaşandığı bir aşamadır; bu aşamada Amerika, sadece denizaşırı bir devlet olmaktan çıkıp, kurumları, kuruluşları ve Güvenlik Konseyi aracılığıyla, kendisine sorunların çözümünde kendi görüşüne uymayanlara yaptırım uygulama yetkisi veren uluslararası bir otoriteye dönüşmüştür. Bu, tek bir devletin tüm devletlerin ve uluslararası hukukun üzerinde olduğu anlamına gelmektedir; böylece sorunları rapor etme, sorunların çözümlerini rapor etme ya da bu sorunların sorun olmadığını gerekçelendirme konusunda görüş sahibi de bu devlet olmaktadır. Bundan daha korkunç olan ise, tüm dünya önünde uluslararası sorunları çözmeye, savaşları sona erdirmeye ve barışı tesis etmeye çalışıyor gibi görünürken, aynı zamanda kasten uluslararası sorunlar yaratıp çatışmaları körüklemesi ve ardından bunların çözümünü çıkar elde etmek, halkları sömürmek, hakimiyet ve nüfuz kurmak için bir araç haline getirmesidir; bu da bu devletin suçlarının karşısında duracak bir caydırıcı bulamamasından dolayı sorunların ortaya çıkması, birikmesi ve karmaşıklaşması anlamına gelmektedir. Dünyanın şu anki durumu, başlı başına çözülmesi gereken bir sorundur ve bu sorunun çözümü, Allah’ın izniyle yakında kurulacak olan Raşidi Hilafetin görevlerinden biri olacaktır; zira bu sorun çözülmedikçe, Amerika’nın kurduğu bu dünya düzeni altında savaşlar, kargaşa, sefalet ve mutsuzluk insanlığı kontrol etmeye devam edecektir.

İslam Devleti döneminde Amerika'nın resmi

Elbette Müslümanların bir devleti varken, Amerika İslam toprakları üzerinde nüfuzunu yaymayı başaramamıştır; zira Osmanlı Devleti , 1801 ile 1804 yılları arasında Amerika Birleşik Devletleri'ne karşı bir savaşa girmiş ve bu savaş, Amerikalıların ülke sınırları dışındaki ilk savaşında yenilgiye uğramaları ve aşağılanmalarıyla sonuçlanmıştır; bu olay, Amerikan donanmasının Akdeniz'e girmesi karşılığında Osmanlı valisi Yusuf Karamanlı'ya cizye ödemesini reddetmelerinin ardından meydana gelmiştir.

Amerikalıların Osmanlı Devleti'ne haraç ödemeyi reddetmesi valinin öfkelenmesine neden olmuş ve vali, Libya'nın Trablus kentindeki ABD Büyükelçiliği'ndeki Amerikan bayrağının direğinin kırılmasını emretmiş, ABD büyükelçisini aşağılamış ve onu sınır dışı etmişti; bunun üzerine dönemin ABD Başkanı Thomas Jefferson, ABD'ye hakaretine karşılık Trablus Valisi Yusuf Karamanlı'yı cezalandırmak için ülkesinin donanmasını göndermişti; böylece başlayan deniz savaşı, ABD için kısa sürede bir felaketle sonuçlanmıştı; zira Amerikan donanması kuşatılmış ve en büyük gemisi “Philadelphia” ele geçirilmişti.

1805 yılında Amerikalılar, Libya'nın doğusundaki Derne şehrini işgal etmek ve ilk yenilginin intikamını almak için bir ordu hazırladılar; bildiğimiz gibi Derne, Berka'nın gelini ya da Akdeniz'in incisi olup daha önce de belirtildiği gibi Ukbe bin Nafi Radıyallahu Anh'ın ilk taburlarını barındıran bir şehirdi; Ancak Trablus Valisi kısa sürede Fas, Cezayir, Tunus ve Osmanlı Devleti'nden yardım istemiş ve Osmanlı Devleti, Müslümanların Hilafetinin son başkentinden kuvvetlerini göndermişti; böylece savaş, Amerikan ordusunun bir başka feci yenilgisiyle sonuçlanmış ve Amerikan ordusu bir günde yaklaşık 1.800 askerini kaybetmiş, 700 askeri esir düşmüş ve geri kalanlar ise kuşatılmıştı.

Bu yenilgi, Amerika’nın Tunus, Trablus, Cezayir ve Fas valileriyle aşağılayıcı bir anlaşma imzalamasına yol açmıştır; zira anlaşma uyarınca Amerika, öldürülen her asker için İslam vilayetlerine tazminat ödeyecek, ayrıca önceki miktarın iki katı kadar cizye ödeyecek ve üç İslam vilayetinden de özür dileyecekti.

Bugün bile, o zamandan beri hiç değişmeyen ABD (Deniz Piyadeleri) marşında “Trablus” ifadesini görüyoruz; zira marşın girişinde “Montezuma'nın salonlarından Trablus'un kıyılarına kadar bizler, ülkemizin savaşlarını havada, karada ve denizde sürdürüyoruz” şeklinde geçmektedir; bu ise aslında Deniz Kuvvetleri'nin zihninde canlı kalması istenen bu savaşı anmak içindir; zira Amerika'nın, “Önce ulaş, önce savaş” sloganı altında, amfibi çıkarma konusunda uzmanlaşmış Deniz Piyadeleri'ne her zaman güvendiğini gözlemliyoruz.

ABD saldırı gemisi “USS Tripoli” adının, İran'a karşı savaşın yansımaları kapsamında Orta Doğu bölgesine doğru hareket ettiğini ortaya koyan haberlerin ardından son zamanlarda dünya haberlerinin manşetlerini süslemesi bir tesadüf değildir; zira bu hareket, yalnızca askeri anlamlar ve Büyük Orta Doğu'ya yönelik stratejik bir vizyon taşımakla kalmamakta; aksine iki yüzyıldan fazla bir süre önce Libya topraklarında, Amerikan Deniz Piyadeleri “Marines” ile Karamanlı dönemindeki Libya donanması arasındaki uzun bir çatışmayla ilişkilendirilen bir ismi yeniden canlandırmaktadır.

Gemi, Temmuz 2020'de resmen hizmete girmiş olup dünyanın en gelişmiş saldırı gemilerinden biridir. Zira bu gemi, 844 fit uzunluğunda ve yaklaşık 44.000 ton ağırlığında olup yüzen bir hava üssü olarak tasarlanmıştır; yani geleneksel amfibi gemilerin aksine “Trablus” gemisi, hava operasyonlarına yoğun bir şekilde odaklanacak şekilde tasarlanmıştır; zira gemi, 3.500 denizci ve deniz piyadesinden oluşan 31. Deniz Keşif Birimi'ni barındırmasının yanı sıra nakliye uçakları ve saldırı uçaklarını da barındırmaktadır; ayrıca en yeni nesil F-35 beşinci nesil savaş uçaklarını da barındırmaktadır; diğer bir deyişle, denizin ortasında hareket eden askeri bir hava üssü mesabesindedir.

Aslında bu gemi, ABD Donanması tarihinde “Trablus” adını taşıyan üçüncü gemidir; bu isim eskiden bugünkü Libya'ya verilen bir addır; bu silsile, 1943 yılında İkinci Dünya Savaşı sırasında hizmete giren ve Atlantik Okyanusu'nda Alman denizaltılarıyla yüzleşmek için kullanılan bir uçak gemisi olan ilk gemi “USS Tripoli CVE-64” ile başlamıştır; sonra ikinci gemi “USS Tripoli LPH-10” gelmiştir; bu gemi, 1966 ile 1995 yılları arasında hizmet veren bir amfibi saldırı gemisiydi ve adı Vietnam Savaşı'nda ortaya çıkmıştır; ancak en önemli durağı 1991'de Arap Körfezi sularında olmuştur; zira Irak'a karşı askeri operasyonlar sırasında gemi, doğrudan bir Irak deniz mayınına çarpmış ve bu olay, Amerikalıların savaş gemilerinde teknolojik gelişmenin zirvesi olarak kabul ettiği üçüncü ve en yeni gemiye “USS Tripoli LHA-7” ulaşılmasına yol açmıştır.

Amerika ve kara üzerindeki deniz hakimiyetinin dalgaları

Sonra Amerika’daki siyasetçilere ve liderlere ilham kaynağı olmaya devam eden Spykman teorisine geri dönersek (Amerikan askerlerinin engebeli dağlarda kaybolduğu Afganistan savaşı kararı hariç), ABD'nin girdiği tüm savaşlar ve çatışmaların, hatta sınırlı askeri operasyonların bile, aslında kıyı devletlerine, yani hedef alınan ülkelerin kara sınırlarına (rimland) ya da daha doğrusu bir veya daha fazla deniz çıkışı olan ülkelere yönelik olduğunu görürüz:

19. yüzyılın başındaki Berberi savaşlarından, Meksika Savaşları’na (1846-1848), İspanya Savaşı’na (1898), 20. yüzyılın başındaki Filipinler Savaşı'na (1899-1902), 1900'de Çin'e karşı Boxer İsyanı ve Nikaragua'daki çeşitli askeri operasyonlarına (1912-1933), Haiti işgaline (1915-1934), İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanya ve Japonya'ya yapılan saldırılara, ardından Kuzey Kore Savaşı'na (1950-1953), Soğuk Savaşa ve Vietnam Savaşı'na (1955-1975), Kamboçya'ya (1969-1973), geçen yüzyılın doksanlı yıllarındaki Körfez Savaşı ve Somali Savaşı'na (1992-1994), Sudan'daki El-Şifa Fabrikası'nın bombalanmasına (1998), 1999'da Atlantik Müttefikleri'nin desteğiyle Sırbistan'ın bombalanmasına, hatta 2003'teki Irak işgali ve Libya'ya askeri müdahaleye (2011), Suriye, Irak ve Yemen'e yönelik hava saldırılarına, ardından kuzeyde Hazar Denizi'ne, güneyde Arap Körfezi'ne kıyısı olan İran'ı hedef almaya ve Hürmüz Boğazı ile Hark Adası'nı ele geçirme çabasına kadar; evet bu listede yer alan ülkelerin her birinin, her bir askeri operasyonun amaçları ve süresi (uzun süreli savaşlar ya da kısa süreli operasyonlar) ne olursa olsun, Amerika’nın saldırı ve saldırganlıklarına maruz kalmasına neden olan bir kıyı şeridi ya da deniz çıkışı olduğunu görmekteyiz. Bu nedenle Amerika’nın çoğu zaman savaş gemilerini seferber etmeye ve kara sınırlarında hedeflerine ulaşmasını sağlayacak nitelikli operasyonlar düzenlemeye, özellikle de Avrasya kıtasına el koymasını ve onu her yönden kuşatmasını sağlayan operasyonlara odaklandığını görmekteyiz. Geleneksel kara savaşlarına gelince, bu onların uzmanlık alanı gibi görünmüyor; doğrudan çatışma da askerlerinin karakterinde yoktur; çünkü basitçe onlar, savaş ehli değillerdir.

Amerika'nın gözünde Hilafet gerçek bir tehdittir

Bununla birlikte Müslümanlar nezdinde bu askeri strateji, Bush Jr. döneminden beri ilan edilen Haçlı Savaşı’ndan ve Sovyetler Birliği’nin çöküşünün ardından Amerika’nın oynamaya çalıştığı rolden ayrı olarak düşünülmemesi gerekir; bu rol, bugün Amerika'nın genişlemeci politikasının temel taşı haline gelmiştir; bu politika ise, İslam'ın yükselişini ve birleştirici devletinin geri dönüşü olasılığını temsil eden hadari ve varoluşsal tehdidi ortadan kaldırmak için Amerika'yı kara savaşları ile tehdit etmeye veya hatta bu savaşlara girmeye zorlayabilir. Dahası Yahudi varlığının peşine takılmak, bölgedeki arbedesini desteklemek, Gazze, Lübnan ve İran’daki savaşlara karışmak ve Sünni ya da Şii olsun, İslam’a ait her şeye karşı savaş ilan etmek, bölgenin liderliğini ondan nihai olarak çekip alabilecek İslam hadaratı alternatifinin, Rusya ve Çin'in her ikisinden daha fazla, ABD yönetimini uykusuz bırakan acil tehlike ve gerçek baş ağrısı olduğunun açık bir kanıtıdır. Bu da örneğin Brzezinski'nin, kendi ifadesiyle “İslamcı aşırılıkçılık” tarafından beslenen küresel siyasi uyanışla mücadele etmek için çağrıda bulunduğu rasyonellik ve pragmatizmden bir parça kaybetmesine neden olmuştur.

Batı medeniyetinin gerilemesi ve fikri, değerler ve ahlaki açıdan iflası karşısında, İslami bilincin giderek artan birikimi ve dünya çapında hızla yayılması tehlikesi, ABD Ulusal İstihbarat Direktörü Tulsi Gabbard’ın 2025 yılının sonunda sağcı Turning Point USA vakfının konferansında yaptığı konuşmada panik çığlığı atmasına neden olmuştu; zira Gabbard konuşmasında şunları söylemişti: “Yeterince konuşmadığımız bir tehdit var: Özgürlüğümüze ve güvenliğimize yönelik en büyük kısa ve uzun vadeli tehdit, İslam ideolojisidir; çünkü bu ideoloji, şeriat ve kendi deyimleriyle İslami ilkelerle yönetmek yoluyla Amerika’da bile bizi kontrol edecek küresel bir Hilafet kurmayı amaçlamakta ve Batı medeniyetini tehdit etmektedir; dolayısıyla eğer itaat etmezsek, bizi susturmak için şiddet ya da gerekli gördükleri her türlü yolu kullanacaklardır.”

Aslında bu tür düşmanca açıklamalar yeni bir şey değildir; aksine bunlar, ABD’nin İslam dünyasına yönelik politikasını ve İslam’a bakış açısını teyit etmekte olup, George W. Bush döneminde Savunma Bakanlığı İstihbarat İşlerinden Sorumlu Müsteşar Yardımcısı ve eski General William Boykin'in şu sözleriyle özetlenebilir: “Amerika için İslam'dan daha büyük bir tehdit yoktur.” Bu sözler, 2009 yılında Eagle Forum tarafından Missouri eyaletinin St. Louis kentinde düzenlenen “Amerika'yı Nasıl Geri Kazanırız?” başlıklı konferansta yaptığı konuşmada sarf edilmiştir. Allahu Teala şöyle buyurmuştur: قَدْ بَدَتِ الْبَغْضَاءُ مِنْ أَفْوَاهِهِمْ وَمَا تُخْفِي صُدُورُهُمْ أَكْبَرُ “Gerçekten, kin ve düşmanlıkları ağızlarından (dökülen sözlerinden) belli olmaktadır. Kalplerinde sakladıkları (düşmanlıkları) ise daha büyüktür.” [Al-i İmran 118]

Amerika, her yerde İslam’a ve Müslümanlara karşı açık düşmanlığını açıkça dile getirmiş ve hala da bunu sürdürmektedir; hatta Savunma Bakanlığı’nın adını Savaş Bakanlığı olarak değiştirmiştir. Sonra kendisini İslam ve Müslümanlara karşı yeni Haçlı kampanyasının liderlerinden biri olarak gören Pete Hegseth'i getirip bu bakanlığın başına atamıştır; böylece Hegseth, İslam peygamberlerine karşı açıkça savaş ilan etmiş, İslam'ı bir din ve vahiy kaynağı olarak reddetmiş, peygamberliği bir yanılsama olarak nitelendirmiş ve Yahudi varlığını destekleyen ve tüm Müslümanlara karşı savaşan Amerika'nın işlediği tüm suçları meşrulaştırmıştır. Başkan Trump'ın çevresindeki sağcı akımda, “İsrail” devleti kurulmasının “Mesih'in gelişiyle sonuçlanacak ilahi bir planın parçası” olduğuna inanan bu bakanın benzerleri ve emsalleri de şüphesiz vardır. Bu bağlamda Hegseth’in “Amerikan Haçlı Seferleri” adlı kitabında yazdıklarına atıfta bulunmak yeterlidir; zira harfiyen şöyle demiştir: “Nasıl ki ilk Hristiyan Haçlılar 12. yüzyılda Müslüman ordularına karşı koyduysa, bugün de Amerikan Haçlılarının Müslümanlara karşı aynı cesareti toplamaya ihtiyacı olacaktır.” Hatta düşmanca durumu, bir basın toplantısında şu açıklamayı yapmaya kadar ulaşmıştır: “Amerika şu anda ister Sünni ister Şii olsun, İslami düşmanla savaşıyor.”

Sonuç:

Ukbe bin Nafi Radıyallahu Anh, Raşidi Hilafet döneminde, Karanlıklar Denizi'nin ötesinde, Amerika gibi haydut bir Haçlı devletine ev sahipliği yapacak bir toprak olduğunu bilmiyordu; ancak bugün İslam ümmeti, bu vahşi devletin dünya halklarıyla olan ilişkilerinde sergilediği kibir ve küstahlığın boyutunu ve bunun Amerikan düşüncesindeki “iki okyanusun güvenliği” olarak adlandırılabilecek bir anlayıştan kaynaklandığını bizzat gözleriyle görmektedir.

Evet, Amerikan kibrinin boyutunu artıran ve Amerikan karar vericilerde stratejik bir kibir ya da aşırı bir özgüven hissi oluşturan psikolojik ve jeopolitik bir unsur gerçekten de mevcuttur; bu da Amerika Birleşik Devletleri’nin Atlantik ve Pasifik Okyanusları arasındaki benzersiz konumu ile Avrasya’nın kara nüfuz merkezlerinden ya da doğrudan İslami çatışma bölgelerinden uzak olmasından kaynaklanabilir.

Bu unsura başka unsurlar da eklenebilir; bu unsurların arasında en önemlileri, enerji sektöründeki küresel hakimiyeti, yapay zekâdaki sıçrama ve teknolojik üstünlüğü olup bu üstünlük, halklar ve hükümetler üzerinde casusluk yapmasını, mahremiyetleri ihlal etmesini ve küresel ölçekte dijital altyapıyı kontrol etmesini sağlamaktadır; ayrıca siyasi etki oluşturma kapasitesi ve yönetim sanatının ayrılmaz bir parçası olarak casusluk sanatı (2024 yılının başında Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) Direktörü William J. Burns’ün makalesinde belirtildiği gibi) ile birlikte, dünyanın herhangi bir noktasında hızla hareket edebilme gücü sağlayan askerî üstünlüğü de buna dahildir.

Ancak bu devletin küresel ölçekteki tahakkümü, krizler yaratması, kan dökmesi ve her yerde yangınlar çıkarması ve artan kibri, kuşkusuz onun, yaktığı ateşle yanmasına neden olacaktır; böylece çöküşünü hızlandıracak, nüfuzunun gerilemesine ve kibrinin bedelini ödemesine yol açacaktır. اسْتِكْبَاراً فِي الْأَرْضِ وَمَكْرَ السَّيِّئِ وَلَا يَحِيقُ الْمَكْرُ السَّيِّئُ إِلَّا بِأَهْلِهِ “Çünkü onlar yeryüzünde büyüklük taslıyor ve kötü tuzaklar kuruyorlardı. Halbuki kişi kazdığı kuyuya kendi düşer.” [Fatır 43]

Ayrıca fikri liderliğindeki zayıflık, stratejik ittifaklarını kaybetmesi ve bunların küresel ekonomik krizlere neden olması; evet bunların hepsi, Amerika Birleşik Devletleri'nin çöküşünü hızlandıran faktörlerdir.

Bu veya şundan daha da önemlisi, imparatorluk olarak çöküşünün bölümlerini yazmak için son saatini bizzat kendisinin çalmasıdır; zira savaş gemilerinin Ortadoğu’ya akın etmesi, denizlerdeki nüfuz kaybı, düşünce ve siyaset alanlarındaki yenilgiler, iç yapısındaki çatırdama, dış politikanın bocalaması, uluslararası güvenin yitirilmesi, ardından denizdeki askeri yenilgiler, sadece dağınık nüksetmeler değildir; aksine bunlar, Mahan ve Spykman'ın mirasına dayanan en büyük gücün gerileme saatindeki ilk vuruşlardır. Deniz geçitleri üzerindeki kontrolün kaybolması, hayati öneme sahip kıyı bölgelerindeki hakimiyetin zayıflaması ve diplomatik ve askeri çözümlerin başarısızlığı karşısında, dünya haritasını yeniden çizmeye başlamıştır; Amerika ise, eskiden çatışmasız bir şekilde uçtuğu gökyüzünden kanatlarını yavaş yavaş ve temkinli bir şekilde çekmeye başlamıştır.

Bugün, dişlerini gösterip bunun bir Haçlı Savaşı olduğunu ilan etmiş, Siyonizm’le ittifak kurarak İslam peygamberlerine karşı çıkmış, İslami Hilafeti düşmanı ilan etmiş ve Müslümanları öldürmek için ordularını ve silahlarını seferber etmiştir; bu yüzden onu caydırmak ve ona haddini bildirmek İslam ümmetinin şerî bir görevidir; zira insanlığı onun şerrinden kurtarabilecek tek güç İlam ümmetidir; bunun yolu da ancak Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafeti kurmaktır.

Evet, Abdullah bin Ebi Serh'in ilk ve en büyük deniz savaşı olan “Zâtüssavârî Muharebesi”ndeki görkemini yeniden elde etmenin zamanı gelmiştir; zira bu savaşta tarih, deniz suyu ve adamların kılıçlarıyla yazılmıştır. Yine artık Kadisiye ve Yermuk tarzında yeni destanların, yani zamanın ancak kahramanların azmiyle tanıyacağı destanların zamanı da gelmiştir. Ayrıca artık Endülüs'ü fetheden Tarık bin Ziyad'ın kahramanlıklarının yankısını yenilemenin zamanı da gelmiştir; zira o, orduları harekete geçirmeden önce kalpleri harekete geçirmek için şu ölümsüz sözünü söylemiştir: “Arkanızda düşman gibi deniz, önünüzde deniz gibi düşman.” Bunun yanı sıra artık Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in Kostantiniyye'den sonra Roma’nın fethedileceğine dair müjdesinin gerçekleşmesinin ve hak sancağının göklerde dalgalanmasının zamanı da gelmiştir. Dahası artık Ukbe bin Nafi Radıyallahu Anh'ın yolunu tamamlamanın zamanı da gelmiştir; zira fetihlerin adımları, adam gibi adamların azmi ve onların sarsılmaz kararlılığıyla parıldayarak yücelik yolunda ilerlerken, askeri yolculuğunu tamamlamanın ve Atlantik Okyanusu’nu fethetme umudunu gerçekleştirmenin zamanı da gelmiştir. Böylece Müslümanlar Amerika'nın fethini gerçekleştirecek ve Beyaz Saray'ın üzerine Ukab bayrağını dikecektir ve tüm dünya, bu Amerika'nın sadece kağıttan bir kaplandan ibaret olduğunu idrak edecektir. Ayrıca Irak, Afganistan ve Somali’de uğradığı yenilgiler ve burnunun toprağa sürtülmesi, Irak ve Afganistan işgalinde müttefiki olan İran tarafından üslerinin, savaş gemilerinin ve uçaklarının hedef alınması, Allah’ın izniyle yakında kurulacak Hilafet Devleti’nin savaş dairesinin elde edeceği zaferin öncüllerinden başka bir şey değildir.

Abdullah bin Amr’dan, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: غَزْوَةٌ فِي الْبَحْرِ خَيْرٌ مِنْ عَشْرِ غَزَوَاتٍ فِي الْبَرِّ، وَمَنْ أَجَازَ الْبَحْرَ (عبره في سفينة)، فَكَأَنَّمَا أَجَازَ الْأَوْدِيَةَ كُلَّهَا، وَالْمَائِدُ فِيهَا(الذي يصيبه الدوار والقيء)كَالْمُتَشَحِّطِ فِي دَمِهِ(المتمرغ في دمه) “ Denizde yapılan bir gazve (savaş), karada yapılan on gazveden daha hayırlıdır. Denizde (gemiyle) seyahat eden kişi, bütün vadileri aşmış gibidir . (Denizde başı dönüp kusarak) dönen kişi, kanında (kanı içinde yuvarlanan) şehit gibidir.” [Hakim Müstedrek’de rivayet etti]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Müh. Visam Atraş

Devamını oku...

Müslümanların Başındaki Yöneticiler, Müslümanların Kalkınmasının Karşısındaki Kâfirlerin İlk Savunma Hattıdır

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Müslümanların Başındaki Yöneticiler, Müslümanların Kalkınmasının Karşısındaki Kâfirlerin İlk Savunma Hattıdır

 

Haber:

8/4/2026 Çarşamba günü Yahudi varlığı, Beyrut'a bir dizi hava saldırısı düzenleyerek Lübnan'ın başkentindeki birçok mahalleyi ve güney banliyölerini hedef almıştır; bu saldırılar sonucunda yüzlerce kişi hayatını kaybetmiş veya yaralanmıştır. Bu arada Lübnan Sağlık Bakanlığı ölü sayısının 112, yaralı sayısının ise 837 olduğunu bildirirken, Lübnan Sivil Savunma Teşkilatı ise saldırılarda 254 kişinin öldüğünü ve 1165 kişinin yaralandığını açıkladı.

Görgü tanıkları Reuters ajansına, Beyrut'taki bazı sakinlerin arabalarını kalabalık sokaklarda bırakarak, yaralı ve bedenleri kanlar içindeyken en yakın hastaneye doğru yürüyerek gittiklerini söylediler. (El-Arabiya)

Yorum:

Bu ümmet, onu insanlık için çıkarılmış en hayırlı ümmet ve en hayırlı lider yapabilecek bir akideye, yoğun nüfusa, muazzam servetlere, boğazları ve deniz geçitlerini kontrol eden coğrafi konuma ve kendine özgü arazi yapısına sahip olmasına rağmen Müslüman ülkelerin kâfirler tarafından katliam ve yıkım yoluyla harap edilmesini görmek gerçekten üzücü, acı verici ve yürekleri burkan bir durumdur.

Bu zayıflığın sebebi, Müslüman ülkelerin parçalanmış olması ve sadece kendi çıkarlarını ve kâfir efendilerinin rızasını düşünen hain yöneticileridir; dolayısıyla hastalığın başı ve felaketin sebebi bizzat bu yöneticilerdir; zira onlar, Müslümanların kalkınması ve birleşmesinin karşısında kâfirlerin ilk savunma hattıdır.

İşte bugün bunu, Amerika ve Yahudilerin İran’a yönelik saldırısında açıkça görüyoruz; zira Müslüman ülkelerdeki mevcut rejimlerin iğrençliklerinin boyutu net bir şekilde ortaya çıkmıştır; örneğin İran, bu acımasız saldırıya maruz kaldığı bir zamanda aklıselim davranmaya çalışmamış ve Irak, Lübnan, Suriye ve Yemen'deki Müslümanlara karşı işlediklerinden ve son olarak Amerika'ya hizmet etmek için Gazze'yi yüzüstü bıraktığından dolayı özür bile dilememiştir; eğer bunu yapmış olsaydı ve Müslümanlara haykırıp Allah yolunda cihad ilan etseydi, sonuçlar değişir ve Allah'ın izniyle dengeler tersine dönerdi.

Diğer rejimler ise Amerika'ya hizmet etme rollerini paylaşmaktadırlar; zira Körfez ülkeleri gibi onlardan bir kısmı, Amerika'nın üsleri nedeniyle bombalanmaya maruz kaldıkları için onunla iç içe geçmiş durumda olduğu gibi Pakistan ve Mısır gibi diğer bir kısmı ise, Amerika'nın diktelerine göre müzakere çağrısı yapan bir barış güvercinine dönüşmüştür; oysa Amerika’nın ve Yahudilerin sözlerinde durmadığı herkes tarafından bilinmektedir; işte olan budur; zira ateşkesin ilan edildiği ilk günden itibaren bu mutant varlık, saldırının başlamasından bu yana Lübnan'da yaşanan en şiddetli katliamı gerçekleştirdiği halde hepsi sessiz kalmakta ve Lübnan ateşkese dahil mi? Yoksa değil mi?! diye medyada birbirleriyle boğuşmaktadırlar.

Peki bu katliam, İran'ın, Amerika'nın sözünü tutmadığını ve beslemesini füze yağmuruna boğduğunu anlaması için yeterli değil mi?!

Ey Müslümanlar: Şunu kesin olarak biliniz ki, düşmanınızı geri püskürtmenin ve işgal altındaki topraklarınızı kurtarmanın tek yolu, bu kokuşmuş rejimlerden ve bu hain yöneticilerden kurtulmak ve onların enkazı üzerine Hilafet Devleti'ni kurmaktır; zira mazlum Müslümanlara yardım etmenin ve muharip kâfir devletleri kendi evlerine kadar takip etmenin garantisi Hilafet Devleti'dir.

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ahmed Et-Tâi – Irak

Devamını oku...

Filistinli Esirleri İdamdan Kim Kurtaracak?

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Filistinli Esirleri İdamdan Kim Kurtaracak?

Haber:

30 Mart'ta Yahudi varlığı Filistinli esirlerin otomatik olarak idam cezasını öngören yeni bir faşist yasa çıkardı; idam cezası, kararın verilmesinden itibaren 90 gün içinde asılarak infaz edilecek. İdam cezası, saldırından kastın Yahudi varlığının varlığını ortadan kaldırmak olduğu durumlarda uygulanmakta, dolayısıyla Filistin halkını öldüren askerlerine ve yerleşimcilerine uygulanmamaktadır; hatta “Terör” suçundan sabıkası bulunan Yahudi varlığının Ulusal Güvenlik Bakanı Ben Gvir, yasanın kabul edilmesini bir şampanya şişesi açarak kutlamış ve övünerek şöyle demiştir: “Yakında onları tek tek idam edeceğiz.” Uluslararası Af Örgütü’nde savunuculuk ve araştırmalar kıdemli direktörü olan Erika Guevara-Rosas şunları söyledi: “İsrail, Filistinlileri idam etmek için kendisine küstahça yeşil ışık yakıyor.”

Yorum:

Filistinli esirlerin maruz kaldığı aşağılama, işkence, aç bırakma, tecavüz ve cinayetlerin ardından, bu yeni yasa işgalin uyguladığı vahşetin yeni bir bölümünden başka bir şey değildir; bu yasa, işgalin Filistinli tutukluları daha hızlı ve daha az denetim altında öldürmesini mümkün kılacaktır. Şu anda varlığın hapishanelerinde 9.500 ila 11.100 Filistinli -erkek ve kadın- tutuklu bulunmakta olup bunların yaklaşık yarısı yargılanmadan idari gözaltında tutulmaktadır.

“İnsan Hakları için Hekimler-İsrail” örgütünün yayınladığı bir rapora göre, 7 Ekim 2023'ten 31 Ağustos 2025'e kadar geçen iki yıldan kısa bir süre içinde gözaltında en az 94 mahkum hayatını kaybetti ancak gerçek sayının daha yüksek olabileceği tahmin ediliyor. Bu vefatlar, işkence, tıbbi ihmal ve zorla aç bırakma sonucu meydana gelmiştir. Örgüt, işgal güçlerine ait gözaltı merkezlerinin “fiilen işkence ve ihlallerin yaşandığı yerlere dönüştüğünü” belirtmiş ve bunu “sistematik cinayet ve örtbas operasyonları” olarak nitelendirmiştir.

Mart 2026'da Filistin topraklarındaki insan hakları durumuyla ilgili BM Özel Raportörü Francesca Albanesi tarafından yayınlanan bir raporda da bu durum teyit edilmiştir; zira raporda, işkencenin bu varlıkta bir devlet doktrini haline geldiği ve hapishanelerinin Filistinlilere karşı devam eden soykırımın bir aracı ve ayrılmaz bir parçası olduğu belirtilmiştir. Raporda, Filistinli tutukluların şişeler, metal çubuklar ve bıçaklar kullanılarak tecavüz, kemik ve diş kırma, yakma, zorla aç bırakma, köpek saldırılarına maruz kalma ve üzerlerine bevletme gibi en iğrenç ihlallere maruz kaldıkları belgelenmiştir.

Filistinli esirlerin öldürülmesi bu kanlı varlık için yeni bir şey değildir; ancak bu son yasa ona, düşman ya da terörist olarak gördüğü herhangi bir Filistinli esiri asgari düzeyde medya ilgisiyle öldürmesine hukuki bir kılıf sağlamaktadır. Aynı zamanda Gazze’de soykırım devam etmekte, Batı Şeria’da yerleşimcilerin saldırıları tırmanmakta, saldırganlıkları artmakta ve yerleşimler genişlemekte olup Mescid-i Aksa ise Haçlı Seferleri’nden bu yana en uzun süre kapalı kalmıştır.

Peki bu vahşi işgal altında esir tutulan kardeşlerimizi, kız kardeşlerimizi ve çocuklarımızı kim kurtaracak? Filistin’de ümmetimizi katledilmekten kim koruyacak? Mescid-i Aksa’yı kim savunacak ve onu özgürleştirecek?

Canları kurtarmanın ve Mescid-i Aksa’yı korumanın ancak bu varlığı ortadan kaldırmak, Filistin topraklarının tamamını özgürleştirmek ve Müslüman ordularını harekete geçirmekle mümkün olduğu arık açık değil midir? O halde ordulardaki kardeşlerimize soruyoruz: Ne bekliyorsunuz? Kimi bekliyorsunuz? Bu işgale son verecek askeri güce sahip olduğunuzu görmüyor musunuz?! Hizmet ettiğiniz rejimlerin, ümmetinizi savunmak yerine bu varlığı ve Batılı güçlerin çıkarlarını savunduğunu idrak etmiyor musunuz?!

Peki sizi engelleyen şey nedir, onurunuz ve cesaretiniz nerede?! Haydi ayağa kalkın ve Filistin'i Haçlıların elinden kurtaran büyük komutan Selahaddin'i örnek alın; zira o şöyle demişti: “Vallahi Mescid-i Aksa esir iken gülmekten Allah'tan haya ederim.”

Peki Rabbinize nasıl cevap vereceksiniz? Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا مَا لَكُمْ إِذَا قِيلَ لَكُمُ انْفِرُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ اثَّاقَلْتُمْ إِلَى الْأَرْضِ أَرَضِيتُمْ بِالْحَيَاةِ الدُّنْيَا مِنَ الْآخِرَةِ فَمَا مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا فِي الْآخِرَةِ إِلَّا قَلِيلٌ * إِلَّا تَنْفِرُوا يُعَذِّبْكُمْ عَذَااباً أَلِيماً وَيَسْتَبْدِلْ قَوْماً غَيْرَكُمْ وَلَا تَضُرُّوهُ شَيْئاً وَاللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ “Ey iman edenler! Ne oldunuz ki, size “Allah yolunda sefere çıkın” denilince, yere çakılıp kaldınız. Yoksa ahiretten vazgeçip dünya hayatını mı seçtiniz? Oysa ahirete göre dünya hayatının yararı, pek az bir şeydir. Eğer Allah, yolunda sefere çıkmazsanız, sizi elem dolu bir azap ile cezalandırır ve yerinize sizden başka bir toplum getirir. Siz ise O’na hiçbir zarar veremezsiniz. Allah, her şeye hakkıyla gücü yetendir.” [Tevbe 38-39]

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Esma Sıddık

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER