Pazar, 25 Şevval 1447 | 2026/04/12
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Pakistan Yöneticileri Ümmete İhanet Etmeye Devam Ediyorlar ve Amerika’yı İran Bataklığından Kurtarmak İçin Canhıraş Çalışıyorlar

7 Nisan akşamı, Amerika’nın Firavunu Trump, Truth Social platformunda yaptığı açıklamada, “Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif ve Mareşal Asım Münir ile yaptığım görüşmelere istinaden ve onların bu gece İran’a gönderilen yıkıcı gücü durdurmamı talep etmeleri üzerine; İran İslam Cumhuriyeti’nin Hürmüz Boğazı’nı Tamamen, derhal ve güvenli bir şekilde açmayı kabul etmesi şartıyla, İran’a yönelik bombalama ve saldırıları iki haftalık bir süre için askıya almayı kabul ediyorum.” ifadelerini kullandı. Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif de yaptığı bir paylaşımında, Orta Doğu’daki süregelen savaşın barışçıl yollarla çözümüne yönelik diplomatik çabalar, yakın gelecekte somut sonuçlar doğurabilecek bir potansiyelle kararlı, güçlü ve etkin bir seyir izlemektedir. Diplomasinin devam edebilmesi için Başkan Trump’tan son tarihi iki hafta uzatmasını içtenlikle talep ediyorum. Pakistan, İranlı kardeşlerden iyi niyet göstergesi olarak Hürmüz Boğazı’nı iki haftalık bir süre için açmalarını samimiyetle rica etmektedir.” dedi. Ardından Şahbaz Şerif, 15 günlük bir ateşkes ilan edildiğini duyurdu ve her iki ülke liderliğini kapsamlı bir anlaşmayı müzakere etmek üzere 10 Nisan 2026 Cuma günü İslamabad’a davet etti.

Pakistanlı yöneticilerin iki taraf arasında yürüttüğü bu haince arabuluculuk; Amerika ve beslemesi Yahudi varlığının İmam Müslim ve İmam Buhari’nin ülkesine karşı yürüttüğü savaşta Amerika’nın yenilgi emarelerinin görülmeye başladığı bir vakitte gerçekleşmiştir. Nitekim Reuters, 6 Nisan 2026’da “Pakistan Genelkurmay Başkanı Asım Münir’in gece boyunca ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance, özel elçi Steve Witkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ile sürekli temas halinde olduğunu” aktarmıştır. Pakistan yöneticileri, daha önce Amerika’nın Afganistan’dan çekilirken uğradığı askeri hezimeti siyasi zafere dönüştürmek ve itibarını kurtarmak için nasıl canhıraş çalışmışlarsa bugün de Amerika’nın savaş meydanında kazanamadığı zaferi masada elde etmesi için İran meselesinde canhıraş çalıştıkları görülmektedir.

Geçtiğimiz on yıllar boyunca ve Pakistan devletinin kuruluşundan bu yana Pakistan yöneticileri; daima sömürgeci kâfirin hizmetkârları ve kolaylaştırıcıları olmuşlar, Ümmetin kalkınmasına veya çıkarlarından herhangi birinin hizmetine yönelik tek bir adım dahi atmamışlardır. Örneğin 1980’lerin başlarında, ülkenin askeri ve beşeri kapasitelerini kullanmışlar, insanların İslami duygularını, imanlarını ve Allah yolunda cihat arzularını istismar ederek Afganistan sahasındaki iki süper güç arasındaki savaşta Amerika öncülüğündeki Batı bloğunu desteklemişlerdir. Bu durum bölgedeki Müslümanların Sovyetler Birliği’ni yenmesini sağlamış olsa da, nihayetinde Afganistan’da Amerikan nüfuzunun önünü açmıştır.

Pakistan yöneticileri; Amerika’nın “Teröre Karşı Savaş” adıyla İslam’a karşı başlattığı, Afganistan’ı işgal edip Kabil’de kendisine bağlı kukla bir hükümet kurduğu Haçlı ittifakı bünyesinde de Amerika ile birlikte çalışmaya devam etmişlerdir. Hatta Amerika Afganistan’dan çekilirken bile Pakistan yöneticileri, Afganistan’da Allah’ın indirdikleriyle hükmedilmemesini şart koşan ve Amerika’nın bölgedeki çıkarlarını güvence altına alıp onlara dokunulmamasını garanti eden bir çekilme anlaşması imzalaması için Taliban’ı Amerika ile müzakerelere zorlamışlardır.

Amerika; İslam ülkelerindeki hegemonyasını ve zorbalığını kurtarmak için Pakistan, Mısır ve Türkiye yöneticilerini seferber etmiştir. Onlar da kendi aralarında koordinasyon sağlamak üzere toplantılar düzenlemeye, Amerika’ya hizmetlerini sunmaya ve Trump’ın kendilerine dikte ettiği girişimleri sanki kendi inisiyatifleriymiş gibi sunmaya başlamışlardır. Onların, İslam ve İslam Ümmeti ile hiçbir bağları yoktur. Eğer kalplerinde zerre kadar iman ve onur olsaydı; Pakistan’ın nükleer başlık taşıyan balistik füzelerinin menzili içinde olan, tek bir füzesiyle bile haritadan silebileceği mücrim Yahudi varlığının Mübarek Toprak Filistin’de ayakları altına aldığı Allah’ın mukaddesatı için başına dünyayı yıkarlar ve Mübarek toprağı kurtarırlardı! Peki bu yöneticiler ve askeri rütbeliler, ilk kıblemiz ve üçüncü haremimizin tüm Ramazan ayı boyunca hatta daha fazla kapalı kalmasına neden sessiz kaldılar? İmam Müslim, İmam Buhari ve İmam Tirmizi’nin torunlarından olan din kardeşlerine, komşularına ve aşiretlerine neden yardım etmiyorlar? Demek ki bu yöneticiler kâfirlerin dostlarıdırlar, onları korumakta ve onlara hizmet etmektedirler; Müslümanların dostları değildirler. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

المُنَافِقُونَ وَالمُنَافِقَاتُ بَعْضُهُم مِّن بَعْضٍ يَأْمُرُونَ بِالْمُنكَرِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمَعْرُوفِ وَيَقْبِضُونَ أَيْدِيَهُمْ نَسُوا اللَّهَ فَنَسِيَهُمْ إِنَّ الْمُنَافِقِينَ هُمُ الْفَاسِقُونَ“Münafık erkekler ve münafık kadınlar birbirlerindendir (birbirlerinin benzeridirler). Onlar kötülüğü emrederler, iyilikten alıkoyarlar ve ellerini sıkı tutarlar (cimrilik ederler). Onlar Allah’ı unuttular, Allah da onları unuttu (kendi hallerine bıraktı). Şüphesiz ki münafıklar fasıkların ta kendileridir.” [Tevbe 67]

Ey Pakistan Müslümanları! Ey Pakistan ordusunun dürüst subayları! Sizler Müslümansınız, savaş ve azamet sahibi bir topluluksunuz. Rusları ve İngilizleri bu bölgede yerle yeksan ettiniz. Bugün Amerika’yı da yenebilirsiniz. Tek bir İslami gücün bile kendi ulusal çıkarları uğruna Amerika’yı nasıl zillete düşürdüğünü, beslemesi Yahudi varlığına nasıl zarar verdiğini ve küresel ekonomiyi nasıl rehin aldığını yakinen gördünüz. Hal böyleyken dünyanın en önemli deniz geçitlerini kontrol eden ve Yahudi varlığını kökünden söküp atan Hilâfet’in liderliğinde birleşik bir İslami güçle karşı karşıya kaldığında Amerika’nın durumun nasıl olacağını hiç düşündünüz mü? Petrol tedariki için sizin şartlarınızı birer birer kabul eden ve ülkenizde ticaret yapabilmek için sizin şartlarınıza göre anlaşmalar imzalayan Avrupa ülkelerinin halinin nice olacağını hiç düşündünüz mü? Amerikan hegemonyasının kibir ve küstahlığı, Amerika’nın gerçek güç kaynağı olan bu uşak yöneticileri devirdiğiniz gün sona erecektir. Hilâfet projesinin bayraktarlığını yapan Hizb-ut Tahrir aranızdadır. Hizb tüm Müslüman beldelerini Hilafetin gölgesi altında toplayacak, Ümmetin güçlerini ve imkânlarını birleştirerek onu sadece İslam coğrafyasında değil tüm dünyada süper güç haline getirecektir. Haydi Pakistan’ın mücahit ordusu içerisindeki evlatlarınızı; dünyada zafer, ahirette kurtuluş olan bu kutlu hedefe ulaşmak için Hizb-ut Tahrir’e nusret vermeye davet edin!

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِن تَنصُرُوا اللَّهَ يَنصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ أَقْدَامَكُمْ“Ey iman edenler! Siz Allah’ın dinine yardım ederseniz, O da size yardım eder, ayaklarınızı savaşta sabit kılar.” [Muhammed 7]

Devamını oku...

Gaddarca Saldırmak ve Ahitleri Bozmak, Yahudi Varlığının Karakteristik Özelliği ve Değişmez Gerçekliğidir

ABD ve Yahudi varlığı ile İran arasında imzalanan ateşkes anlaşması 8 Nisan 2026 gecesi yürürlüğe girdi. Bu anlaşmanın Lübnan’ı kapsayıp kapsamadığına dair çelişkili haberlerin dolaştığı bir ortamda, Yahudi varlığı aynı gün öğleden sonra yalnızca on dakika içinde Lübnan’ın çeşitli bölgelerine yüzü aşkın hava saldırısı düzenledi. Bu saldırı, onun hiçbir anlaşmaya, ahde, hürmete veya insan hakkına değer vermeyen hain ve mücrim doğasının açık bir göstergesidir.

Bu saldırı, haramları helal saymak, kan dökmek, binaları yıkmak ve masumları yerlerinden etmek üzerine kurulan bir varlık için hiçbir zaman yabancı olmayan ihanet fasıllarından yeni bir fasıldır. Bu saldırı birkaç dakika içinde yaklaşık bin kişinin ölmesine ve yaralanmasına, onlarca binanın yıkılmasına, binlerce kişinin yerinden edilmesine ve on binlerce kişinin korkuya kapılmasına neden olmuştur!

Bu vahşet karşısında şu hususları vurguluyoruz:

Birincisi: Yahudi varlığının anlaşmaları bozması ve anlaşmalara sürekli ihanet etmesi, Allah’ın Nebisi Musa Aleyhisselam’ın davetinden bugüne kadar süregelen tarihsel bir vakıadır. Bu tarihsel vakıa, onunla yapılan anlaşmaların hiçbir değerinin olmadığını ve ona güvenilemeyeceğini kanıtlamaktadır. Nitekim Allah Subhânehu ve Teâlâ Yahudiler hakkında şöyle buyurmuştur:

لَتَجِدَنَّ أَشَدَّ النَّاسِ عَدَاوَةً لِلَّذِينَ آمَنُوا الْيَهُودَ وَالَّذِينَ أَشْرَكُوا“İnsanlar içerisinde iman edenlere düşmanlık bakımından en şiddetli olarak Yahudiler ile, şirk koşanları bulacaksın.” [Maide 82]

كَيْفَ وَإِن يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ لَا يَرْقُبُوا فِيكُمْ إِلّاً وَلَا ذِمَّةً يُرْضُونَكُم بِأَفْوَاهِهِمْ وَتَأْبَىٰ قُلُوبُهُمْ وَأَكْثَرُهُمْ فَاسِقُونَ“Onların bir ahdi nasıl olabilir ki! Eğer onlar size üstün gelselerdi, sizin hakkınızda ne akrabalık (bağlarını), ne de antlaşma (yükümlülüğünü) gözetirlerdi. Ağızlarıyla sizi hoşnut etmeye çalışıyorlar, oysa kalpleri buna karşı çıkıyor. Onların pek çoğu fasık kimselerdir.” [Tevbe 8] Dolayısıyla bu anlaşma ve sözleşmelerin Lübnan’ı da koruyacağını veya sivilleri tarafsız kılacağını umanların bu beklentisi bir seraptan ibarettir, zaman kaybından başka bir şey değildir. Uluslararası vaatler havada uçuşurken, savaş jetlerinin aileleri evlerinde katletmek üzere havalanıyor olması, bu varlığın müzakereleri bir aldatmaca olarak kullandığını gösteriyor. Müslümanların kanını umursadıklarından değil sırf uluslararası çıkarlar nedeniyle bazı çevrelerden üzerlerindeki baskı arttığında, hainler faturayı kanla ödetmektedirler!

İkincisi: Lübnan yönetiminin müzakerelere bel bağlaması, normal şartlarda bile hüsranla sonuçlanabilecek bir kumardır. Amerika ve Yahudi varlığının küstahlığı, üstenciliği ve İslam Ümmetine karşı yürüttükleri savaşın gölgesinde bu kumar çok daha büyük bir hüsranla sonuçlanacaktır. Nitekim Trump, Lübnan’da yaşananları küçümseyerek “münferit bir sürtüşme” olarak nitelendirmiştir!

Tarihte, yalvarıp yakarmakla saldırganın durdurulduğuna dair hiçbir kayıt yoktur. Kaldı ki Filistin halkının haklarını gasp ederek ve kanlarını dökerek palazlanan Yahudi varlığı gibi gaspçı bir varlığa karşı yalvarıp yakarmak hiçbir işe yaramaz. Gasp üzerine kurulu bu varlık, yalnızca güç dilinden anlar ve ancak kararlı bir karşı koyuşla durdurulabilir.

Üçüncüsü: Bu cani varlıkla başa çıkmanın çözümü yüzleşmektir. Yaşananlar sıradan bir askerî çatışma değildir; onun suç kimliğinin bir kez daha tescillidir. Bu yapı, ümmetin bedeninde bir kanser hücresi gibidir; o var olduğu sürece bölge asla istikrara kavuşamayacak ve huzur bulmayacaktır.

Dördüncüsü: Bu saldırgan zihniyetin ve yaklaşımın kesinlikle ortadan kaldırılması gerekir. Dahası ortadan kaldırılması hem şer’î hem insani hem de ahlaki bir zorunluluktur. Ortadoğu’da ve hatta dünyada gerçek güvenlik ve huzur ancak onun ortadan kaldırılmasıyla sağlanabilir.

Beşincisi: Bugün Güney’de, Bekaa’da, Beyrut’ta ve Lübnan’ın her karış toprağında dökülen kanlar; Gazze’nin feryadının ardından tüm dünyanın yüzüne haykıran yeni bir feryattır: Bu varlık hayatta olduğu sürece ne bir ahit ne bir güvenlik ne de bir barış mümkündür.

Altıncısı: Tek çözüm bu varlığın kökünden sökülüp atılmasıdır. Ey İslam Ümmeti! Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şu sözünü ne zaman gerçekleştirecek, bu varlığın üzerine çullanıp onu haritadan sileceksiniz? Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: تُقَاتِلُكُمْ يَهُودُ فَتُسَلَّطُونَ عَلَيْهِمْ، حَتَّى يَقُولَ الْحَجَرُ: يَا مُسْلِمُ، هَذَا يَهُودِيٌّ وَرَائِي فَاقْتُلْهُ “Yahudiler sizinle savaşacaktır! Fakat neticede siz onlara musallat kılınacaksınız! Öldürme o kadar şiddetli olacak ki. Bir kaya parçası: “Ey Müslüman, şu arkamdaki Yahudi’dir, hemen gel de öldür onu!’ diye haber verecektir.”

Yedincisi: Müslümanlar birlik olup bu yapıya karşı harekete geçseler, bu habis hastalık ortadan kaldırılacak, silahları ve malları ganimet olarak alınacak, İsra mekânı geri alınacak, esirleri ve Beytü’l-Makdis’in etrafını kurtarılacaktır. Muhakkak ki bu, pek yakında gerçekleşecektir ve bu Allah’a hiç de zor değildir.

وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ “O gün müminler de Allah’ın yardımıyla sevineceklerdir.” [Rum 4]

ABD ve Yahudi varlığı ile İran arasında imzalanan ateşkes anlaşması 8 Nisan 2026 gecesi yürürlüğe girdi. Bu anlaşmanın Lübnan’ı kapsayıp kapsamadığına dair çelişkili haberlerin dolaştığı bir ortamda, Yahudi varlığı aynı gün öğleden sonra yalnızca on dakika içinde Lübnan’ın çeşitli bölgelerine yüzü aşkın hava saldırısı düzenledi. Bu saldırı, onun hiçbir anlaşmaya, ahde, hürmete veya insan hakkına değer vermeyen hain ve mücrim doğasının açık bir göstergesidir.

Bu saldırı, haramları helal saymak, kan dökmek, binaları yıkmak ve masumları yerlerinden etmek üzerine kurulan bir varlık için hiçbir zaman yabancı olmayan ihanet fasıllarından yeni bir fasıldır. Bu saldırı birkaç dakika içinde yaklaşık bin kişinin ölmesine ve yaralanmasına, onlarca binanın yıkılmasına, binlerce kişinin yerinden edilmesine ve on binlerce kişinin korkuya kapılmasına neden olmuştur!

Bu vahşet karşısında şu hususları vurguluyoruz:

Birincisi: Yahudi varlığının anlaşmaları bozması ve anlaşmalara sürekli ihanet etmesi, Allah’ın Nebisi Musa Aleyhisselam’ın davetinden bugüne kadar süregelen tarihsel bir vakıadır. Bu tarihsel vakıa, onunla yapılan anlaşmaların hiçbir değerinin olmadığını ve ona güvenilemeyeceğini kanıtlamaktadır. Nitekim Allah Subhânehu ve Teâlâ Yahudiler hakkında şöyle buyurmuştur:

لَتَجِدَنَّ أَشَدَّ النَّاسِ عَدَاوَةً لِلَّذِينَ آمَنُوا الْيَهُودَ وَالَّذِينَ أَشْرَكُوا“İnsanlar içerisinde iman edenlere düşmanlık bakımından en şiddetli olarak Yahudiler ile, şirk koşanları bulacaksın.” [Maide 82]

كَيْفَ وَإِن يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ لَا يَرْقُبُوا فِيكُمْ إِلّاً وَلَا ذِمَّةً يُرْضُونَكُم بِأَفْوَاهِهِمْ وَتَأْبَىٰ قُلُوبُهُمْ وَأَكْثَرُهُمْ فَاسِقُونَ“Onların bir ahdi nasıl olabilir ki! Eğer onlar size üstün gelselerdi, sizin hakkınızda ne akrabalık (bağlarını), ne de antlaşma (yükümlülüğünü) gözetirlerdi. Ağızlarıyla sizi hoşnut etmeye çalışıyorlar, oysa kalpleri buna karşı çıkıyor. Onların pek çoğu fasık kimselerdir.” [Tevbe 8] Dolayısıyla bu anlaşma ve sözleşmelerin Lübnan’ı da koruyacağını veya sivilleri tarafsız kılacağını umanların bu beklentisi bir seraptan ibarettir, zaman kaybından başka bir şey değildir. Uluslararası vaatler havada uçuşurken, savaş jetlerinin aileleri evlerinde katletmek üzere havalanıyor olması, bu varlığın müzakereleri bir aldatmaca olarak kullandığını gösteriyor. Müslümanların kanını umursadıklarından değil sırf uluslararası çıkarlar nedeniyle bazı çevrelerden üzerlerindeki baskı arttığında, hainler faturayı kanla ödetmektedirler!

İkincisi: Lübnan yönetiminin müzakerelere bel bağlaması, normal şartlarda bile hüsranla sonuçlanabilecek bir kumardır. Amerika ve Yahudi varlığının küstahlığı, üstenciliği ve İslam Ümmetine karşı yürüttükleri savaşın gölgesinde bu kumar çok daha büyük bir hüsranla sonuçlanacaktır. Nitekim Trump, Lübnan’da yaşananları küçümseyerek “münferit bir sürtüşme” olarak nitelendirmiştir!

Tarihte, yalvarıp yakarmakla saldırganın durdurulduğuna dair hiçbir kayıt yoktur. Kaldı ki Filistin halkının haklarını gasp ederek ve kanlarını dökerek palazlanan Yahudi varlığı gibi gaspçı bir varlığa karşı yalvarıp yakarmak hiçbir işe yaramaz. Gasp üzerine kurulu bu varlık, yalnızca güç dilinden anlar ve ancak kararlı bir karşı koyuşla durdurulabilir.

Üçüncüsü: Bu cani varlıkla başa çıkmanın çözümü yüzleşmektir. Yaşananlar sıradan bir askerî çatışma değildir; onun suç kimliğinin bir kez daha tescillidir. Bu yapı, ümmetin bedeninde bir kanser hücresi gibidir; o var olduğu sürece bölge asla istikrara kavuşamayacak ve huzur bulmayacaktır.

Dördüncüsü: Bu saldırgan zihniyetin ve yaklaşımın kesinlikle ortadan kaldırılması gerekir. Dahası ortadan kaldırılması hem şer’î hem insani hem de ahlaki bir zorunluluktur. Ortadoğu’da ve hatta dünyada gerçek güvenlik ve huzur ancak onun ortadan kaldırılmasıyla sağlanabilir.

Beşincisi: Bugün Güney’de, Bekaa’da, Beyrut’ta ve Lübnan’ın her karış toprağında dökülen kanlar; Gazze’nin feryadının ardından tüm dünyanın yüzüne haykıran yeni bir feryattır: Bu varlık hayatta olduğu sürece ne bir ahit ne bir güvenlik ne de bir barış mümkündür.

Altıncısı: Tek çözüm bu varlığın kökünden sökülüp atılmasıdır. Ey İslam Ümmeti! Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şu sözünü ne zaman gerçekleştirecek, bu varlığın üzerine çullanıp onu haritadan sileceksiniz? Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: تُقَاتِلُكُمْ يَهُودُ فَتُسَلَّطُونَ عَلَيْهِمْ، حَتَّى يَقُولَ الْحَجَرُ: يَا مُسْلِمُ، هَذَا يَهُودِيٌّ وَرَائِي فَاقْتُلْهُ “Yahudiler sizinle savaşacaktır! Fakat neticede siz onlara musallat kılınacaksınız! Öldürme o kadar şiddetli olacak ki. Bir kaya parçası: “Ey Müslüman, şu arkamdaki Yahudi’dir, hemen gel de öldür onu!’ diye haber verecektir.”

Yedincisi: Müslümanlar birlik olup bu yapıya karşı harekete geçseler, bu habis hastalık ortadan kaldırılacak, silahları ve malları ganimet olarak alınacak, İsra mekânı geri alınacak, esirleri ve Beytü’l-Makdis’in etrafını kurtarılacaktır. Muhakkak ki bu, pek yakında gerçekleşecektir ve bu Allah’a hiç de zor değildir.

وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ “O gün müminler de Allah’ın yardımıyla sevineceklerdir.” [Rum 4]

Devamını oku...

Demokrasiye Göre Değil, Allah’ın Kitabı ve Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Sünnetine Göre Hükmedecek Birini Seçmesi Ümmetin Temel Haklarından Biridir

Sudan Silahlı Kuvvetleri Başkomutanı ve Egemenlik Konseyi Başkanı Orgeneral Abdul Fettah el-Burhan, 6 Nisan ayaklanmasının yıl dönümünde yaptığı konuşmada; Sudan halkının kendi kaderini tayin etme ve kendisini yönetecek kişiyi seçme hakkına sahibi olduğunu belirterek, silahlı kuvvetlerin arzulanan demokratik dönüşüme ulaşma konusundaki kararlılığını vurguladı.

Bu açıklamalar karşısında Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti olarak biz, şu hususları vurguluyoruz:

Birincisi: Gerçek şu ki silahlı kuvvetler halkın bir parçasıdır; halkın karşısında yer alan farklı bir varlık/kurum değildir. Akide ve şeriat olarak inandığımız İslam’a göre orduların belirli bir görevi vardır. Ne yazık ki, Sudan da dahil olmak üzere İslam ülkelerindeki mevcut devletçikler; sömürgeci kâfir ürünü devletçiklerdir. Sömürgeci kafir bu devletçikleri İslam Devleti Hilafeti yıktıktan sonra belirli bir işlevi yerine getirmeleri kurmuştur. Yine bu devletçiklerin tahtlarını beklemek ve Sykes-Picot ile çizdiği sınırları korumak için ordular da ihdas etmiştir! Oysa İslam’a göre ordunun görevi Allah yolunda cihat etmek ve İslam’ın varlığını korumaktır.

İkincisi: Evet, ümmet yöneticisini seçme hakkına sahiptir. Sömürgeci kâfir bu hakkı gasp etmiş, elinden almış ve sonra da Allah’ın hidayeti ve rızası doğrultusunda değil, kendi hevası doğrultusunda yürüyenlere vermiştir. Bilindiği gibi otorite, ümmete aittir. Ümmet, Allah’ın Kitabı, Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Sünneti ve bu ikisinin irşat ettiklerine göre kendisini yönetecek kişiyi seçer, sömürgeci kâfirin demokratik sistemine göre değil, çünkü demokrasi; dini hayattan ayırma (laiklik) akidesi üzerine kuruludur, egemenliği insanlara verir, İslam nizamında olduğu gibi şer’i delilin gücüne göre değil, çoğunluğa dayanarak Allah’ın izin vermediği kanunları koyar. Ümmetin dilediği gibi hükmetme hakkı yoktur; aksine Allah’ın emirleri ve nehiyleri ile hareket etmek zorundadır. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyuruyor:

فَلاَ وَرَبِّكَ لاَ يُؤْمِنُونَ حَتَّى يُحَكِّمُوكَ فِيمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْ“Hayır, Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılmadıkça iman etmiş olmazlar.” [Nisa 65] Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyuruyor:

لَا يُؤْمِنُ أَحَدُكُمْ حَتَّى يَكُونَ هَوَاهُ تَبَعاً لِمَا جِئْتُ بِهِ“Sizden birinizin arzusu (hevası), benim getirdiğim (İslam’a) tâbi olmadıkça (gerçekten) iman etmiş olmaz.

Üçüncüsü: Şeriat, Allah’ın Kitabı ve Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Sünnetine göre yönetmek üzere şeri biat ile bir halife tayin etmeyi ümmete farz kılmıştır. Ubade bin Samet’ten rivayet edildiğine göre

بَايَعْنَا رَسُولَ اللهِ ﷺ عَلَى السَّمْعِ وَالطَّاعَةِ فِي الْمَنْشَطِ وَالْمَكْرَهِ“Gönlümüzün hoşuna giden şeylerde olsun, hoşuna gitmeyen şeylerde olsun işitmek ve itaat etmek üzere Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e biat ettik.” [Müttefikin aleyh] Müslim’in Abdullah bin Amr bin el-Âs’dan rivayet ettiğine göre Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

وَمَنْ بَايَعَ إِمَاماً فَأَعْطَاهُ صَفْقَةَ يَدِهِ وَثَمَرَةَ قَلْبِهِ فَلْيُطِعْهُ إِنْ اسْتَطَاعَ فَإِنْ جَاءَ آخَرُ يُنَازِعُهُ فَاضْرِبُوا عُنُقَ الْآخَرِ“Kim bir imama (halifeye) biat edip avucunu sıkarsa ve kalbinin meyvesini verirse (rıza gösterirse), o halifeye gücü yettiği kadar itaat etsin. O halifeyle çekişecek başka bir kişi çıkarsa onun boynunu vurun.”

Şayet el Burhan sözlerinde samimi ise, Rabbi olan Allah’tan korkmalı ve işi ehline teslim etmelidir. Böylece Ümmet inikat şartlarını tam olarak taşıyan bir Halifeye biat ettiğinde El Burhan ve beraberindekiler, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şu hadisi gereğince cahiliye ölümünün günahından kurtulmuş olacaklardır:

وَمَنْ مَاتَ وَلَيْسَ فِي عُنُقِهِ بَيْعَةٌ مَاتَ مِيتَةً جَاهِلِيَّةً “Kim boynunda biat halkası olmadan ölürse cahiliye ölümüyle ölmüş olur.”

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَجِيبُوا للهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ“Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Rasûlü’ne icabet edin.” [Enfal 24]

Devamını oku...

Bir Dava Taşıyıcısının Vefat Duyurusu

Ömer Abdurrahim Hatib (Ebu Abdo Hatib)

مِّنَ الْمُؤْمِنِينَ رِجَالٌ صَدَقُوا مَا عَاهَدُوا اللَّهَ عَلَيْهِ فَمِنْهُم مَّن قَضَىٰ نَحْبَهُ وَمِنْهُم مَّن يَنتَظِرُ وَمَا بَدَّلُوا تَبْدِيلاً
“Müminlerden öyle adamlar vardır ki, Allah’a verdikleri söze sadık kaldılar. İçlerinden bir kısmı verdikleri sözü yerine getirmiştir. Bir kısmı da beklemektedir. Verdikleri sözü asla değiştirmemişlerdir.”
[Ahzab 23]

Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın kaza ve kaderine iman etmekle birlikte Hizb-ut Tahrir / Suriye Vilayeti, genel olarak tüm Müslümanlara, özel olarak da davet taşıyıcılarına, gençlerinden Ömer Abdürrahim Hatib’in (Abu Abdo Hatib) vefat ettiğini duyurur. Halep’in batı kırsalındaki Erhab köyünden olan kardeşimiz, 50 yıllık ömrünü Allah Subhânehu ve Teâlâ’ya itaat yolunda tamamlayarak beka yurduna irtihal etmiştir.

Merhum, nezaketi, yüksek ahlakı ve asil tavırlarıyla tanınan biriydi; yüksek bir himmete, sönmez bir azme ve Allah’ın dinine karşı büyük bir hassasiyete sahipti. Allah’ın şeriatını Hilafet Devletinde uygulamak için çalışan, davayı sadakat, sabır ve sebatla omuzlayan bir erdi. Bu yolda meşakkat, çile, kovuşturma, hapis ve geçim darlığı gibi pek çok zorlukla karşılaşmıştır. 2006 yılında devrik rejim tarafından tutuklanmış, 2011 yılında hapisten çıkmış ve sabırla ve mükafatını yalnızca Allah’tan umarak Hizb-ut Tahrir ile dava yolculuğuna kaldığı yerden devam etmiştir. Başından itibaren Şam devrimine katılmış, Rabbimiz kurtuluşu (fethi) ikram edene dek mücadele etmiş ve nihayet Allah’ın takdiriyle bugün ebediyet yurduna ve Allah’ın rahmetine uğurlanmıştır.

Merhum, hayatını İslam davasına ve Hilafet projesine adamış, Allah’a verdiği söze sadık kalmıştır; biz onu böyle biliyoruz, ancak kimseyi Allah’a karşı temize çıkarmayız.

Allah’tan onu Salihlerin arasına kabul etmesini, geniş rahmetiyle kuşatmasını ve onu peygamberler, Sıddıklar, şehitler ve Salihlerle beraber Naim cennetlerinde rızıklandırmasını niyaz ediyoruz. Onlar ne güzel dostturlar! Yüce Rabbimizden bize ve ailesine sabrı cemil ihsan etmesini diliyoruz.

Canı veren de alan da Allah’tır. O’nun katında her şeyin belli bir eceli vardır. Biz ancak Rabbimizin razı olacağı sözü söyleriz:

إِنَّا لِلَّهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ“Biz şüphesiz Allah’a aitiz ve şüphesiz O’na döneceğiz” derler.” [Bakara 156]

Devamını oku...

Amerika'nın Ajanları Onun Yardımına Koşuyorlar

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Amerika'nın Ajanları Onun Yardımına Koşuyorlar

Haber:

Pakistan Başbakanı Muhammed Şahbaz Şerif, 8/04/2026 Çarşamba günü, İran ile ABD ve Yahudi varlığı arasında derhal yürürlüğe girecek bir ateşkes anlaşması yapıldığını duyurdu.

Yorum:

İran’ın, lider kadrosu saflarında uğradığı hain suikastlara, vahşi bombardıman ve geniş çaplı yıkım sonucu maruz kaldığı ağır kayıplara rağmen, Amerika ve gazaba uğramış varlığın saldırıları karşısındaki direnişi ve Hürmüz Boğazı’nı kapatması da dahil olmak üzere stratejik konumunu iyi değerlendirmesi, çatışmanın süresini uzatmış, ona küresel bir ekonomik boyut kazandırmış, Amerika ve onunla birlikte Yahudi varlığını, kibirli ABD başkanının köpürüp gürlemesine, tehditler savurmasına ve birbiriyle çelişen açıklamalar içinde bocalamasına neden olacak bir çıkmaza sokmuştur.

Sonra Allah onları kahretsin başta Pakistan Başbakanı olmak üzere Amerika’nın ajanları ve araçları ortaya çıkıp her zaman olduğu gibi Amerika'ya bir can simidi attılar, onun çıkmaza girmiş yönetimine yardım ettiler ve İran’ı yeniden müzakere tuzağına düşürdüler; oysa bu, Amerika’nın ustaca istismar edip manipüle ettiği ve aldattığı bir araçtır ki bu gerçekten de oldu; zira ateşkesin yürürlüğe girdiği ilk gün bunu, İran'ın on maddelik şartlarına göre ateşkes anlaşmasına dahil olmasına rağmen suçlu Yahudi varlığının Lübnan'ı vahşi ve çılgınca bombalamasıyla gördük; Amerika ise kibirli bir şekilde bu şartları yalanladı ve bunu kabul etmediğini açıkladı.

Bu müzakereler, Amerika’nın kötü yöneticiler aracılığıyla İran’a kurduğu bir tuzak olacaktır; bu yüzden herhangi bir Müslümanın buna zerre kadar güvenmemesi gerekir. Özellikle de İran’ın yöneticileri bu aldatmanın felaketlerini tattıkları için buna bir daha aldanmamaları gerekir; çünkü sevgili Peygamberimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: لَا يُلْدَغُ الْمُؤْمِنُ مِنْ جُحْرٍ وَاحِدٍ مَرَّتَيْنِ “Mümin, bir (yılanın) deliğinden iki defa ısırılmaz (aldatılmaz).

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Velid Belibel

Devamını oku...

Kırgızistan'da Hizb-ut Tahrir Gençlerine Yönelik Bir Başka Tutuklama Kampanyası Daha

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Kırgızistan'da Hizb-ut Tahrir Gençlerine Yönelik Bir Başka Tutuklama Kampanyası Daha

Haber:

Devlet Ulusal Güvenlik Komitesi’nin basın servisi, Hizb-ut Tahrir’i etkisiz hale getirmek amacıyla ülke genelinde birtakım önlemlerin uygulandığını bildirdi.

4 Nisan 2026 tarihinde, 9 Eylül 2025 tarihli Celalabad Şehir Mahkemesi'nin yayınladığı karar uyarınca, Kırgızistan İçişleri Bakanlığı görevlilerinin Bişkek’in Osh Pazarı bölgesinde, 1987 doğumlu olup Celalabad bölgesindeki Karakol şehrinde ikamet eden B. A. T.'yi gözaltına aldıkları bildirilmiştir.

Devlet Ulusal Güvenlik Komitesi’ne göre, bu kişinin Karakol'da faaliyet gösteren “aşırı İslamcı” Hizb-ut Tahrir örgütüne bağlı aşırılıkçı bir hücrenin lideri olduğundan şüpheleniliyor. Ayrıca destekçilerinin Kırgızistan'da Hilafet Devleti kurmaya davet ettiklerinden de şüpheleniliyor.

Basın açıklamasında, daha önce tutuklanan kişilerin ifadelerine göre, B. A. T.'nin uzun bir süre Karakol (şehir/ilçe hücre sorumlusu) olarak çalıştığı ve sakinler arasında aşırıcı fikirlerin yayılması, broşürlerin dağıtılması ve yeni tabiilerin kazanılması faaliyetlerine katılmasının yanı sıra aşırıcı faaliyetleri finanse etmek amacıyla sıradan üyelerden para toplamak için bir ağ kurduğu geçmektedir.

Tutuklunun, yasaklı dini bir parti olan Hizb-ut Tahrir'e üye olduğunu ve Karakol cihazının müşrifi olarak faaliyet gösterdiğini itiraf ettiği bildirildi; tutuklu, Devlet Ulusal Güvenlik Komitesi'ne bağlı geçici gözaltı merkezine konuldu. Şu anda, başka herhangi bir suç bağlantısını ortaya çıkarmak amacıyla bir dizi soruşturma ve operasyonel işlemler yürütülmektedir.

Yorum:

Kırgızistan da dahil olmak üzere Orta Asya ülkelerinde, Müslümanlara yönelik tutuklamalar silsilesi devam ediyor. Sadır Caparov’un iktidara gelmesiyle birlikte Müslüman aktivistler üzerindeki baskı artmış ve baskı düzeyi yavaş ama istikrarlı bir şekilde Rusya’daki baskı düzeyine yaklaşmaya başlamıştır. Aynı durum yasama çerçevesi için de geçerlidir; zira neredeyse kelimesi kelimesine kopyalanmış Rus yasalarından oluşan bütün paketler benimsenmiştir.

Peki beklenen nedir? Baskıların kapsamı er ya da geç artacak mı ve her şey, Özbekistan'daki senaryoya göre mi ilerleyecek? Aslında Kırgızistan yetkililerinin, insanlar arasında İslami örgütlerin ne kadar köklü olduğunu hesaba katması gerekiyor; zira bu örgütler, 35 yıllık (bağımsızlık) süreci boyunca güçlü bir şekilde yerleşmiş durumdadır.

Bununla birlikte aşırı iyimser olmamak gerekir; zira farklı ülkelerdeki deneyimler, rejimlerin nasıl bekleyeceğini bildiğini ortaya koyuyor; zira zaman onların lehine işlemektedir. Genel bir kural olarak bu rejimler, alan açmak için er ya da geç uygun anı bekler ya da o anı kendileri oluştururlar.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Muhammed Mansur

Devamını oku...

Ürdün ve Halkının Çıkarları, Rejimin Çıkarlarından Başkadır

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Ürdün ve Halkının Çıkarları, Rejimin Çıkarlarından Başkadır

 

Haber:

1- Ürdün Kralı, Kraliyet Hava Kuvvetleri Komutanlığı'nı ziyaret etti ve vatanın hava sahasını koruma konusundaki profesyonelliklerini takdir etti. (Kermalkom)

2- Ürdün Hükümeti Sözcüsü ve İletişim Bakanı, Ürdün'ün bölgesel olayları son derece yetkin ve becerikli bir şekilde ele aldığını, güvenlik ve askeri kurumların profesyonelliği ile hikmetli liderlik ve sürekli olarak alınan cesur kararların gölgesinde bunu başardığını söyledi. Bizim amacımız, Ürdün’ün ulusal güvenliğini, Ürdün’ün güvenliğine ve istikrarına zarar vermeye yönelik her türlü tehdit veya saldırıdan korumaktır. (Khaberni)

Yorum:

Ürdün rejimi, Gazze’ye karşı savaşından önce ve savaş sırasında Yahudi varlığına yiyecek ve su sağlayarak ülkeyi onun önüne açmakla ve enerji, su ve diğer dosyaları kendi kararına ipotek etmekle yetinmemiş; Amerika'ya askeri üsler vermek ve onun askerlerine hesap sorulmasını engellemekle yetinmemiş, Yahudi varlığına yönelik roket saldırılarına karşı koyup gaspçı Yahudi varlığını savunarak Müslümanların duygularına doğrudan meydan okumakla da yetinmemiş, şimdi de gelmiş bu açıklamalarla, gerçekleri çarpıtmaya çalışmaktadır. Oysa bu rejimin, Yahudileri korumak ve İslam’a ve ehline kin besleyen kâfir Batı’ya hizmet etmek için var olan işlevsel bir varlıktan başka bir şey olmadığı artık Müslümanların geneli tarafından bilinmektedir.

Ürdün rejiminin çıkarları, Ürdün halkının çıkarlarıyla çelişmektedir; zira her ikisi birbirine zıt yönlere doğru ilerlemektedir. Bu nedenle rejimin hedeflerini ve takip ettiği planları, düşmanlarına dayanarak halkını ezmeye çalıştığını, halkını korkutmak için güvenlik güçlerini kullandığını ve doğru bir akideye sahip olmakla birlikte yönetim otoritesine sahip olmasının yanı sıra güç ve kuvvet ehline de sahip olan kadim bir ümmetin parçası olarak halkın sahip olduğu güç kaynaklarını unuttuğunu anlamak gerekir.

Bir yandan ülkelerimizdeki yönetim sistemlerinin sömürgeci kafir Batı'ya bağlı ve Müslümanlara düşman olduğu, Amerika ve Avrupa'nın Müslümanlara karşı ne kadar şiddetli bir düşmanlık ve kin beslediği ve onların aracı olan Yahudi varlığının ne kadar vahşi olduğu artık hiç kimse için gizli olmadığından dolayı bunları hatırlatmaya gerek yoktur.

Öte yandan ise en önemlisi Ürdün, halkı ve servetiyle ilgili birçok riskler de vardır; zira rejim kurulduğu günden bu yana ülkeyi, insanları, orduyu ve güvenliği, sömürgeci kafir Batı’nın projeleri ile Yahudi varlığını güçlendirme ve ona güç nedenleri sağlama projelerinin hizmetine sunmuştur. Ürdün halkının tamamı için gün gibi ortada olan rejimin görevi işte budur; çünkü rejim, Filistin, İran ve diğer yerlerdeki Müslümanlara karşı savaşlarında ve suçlarında Yahudilerin yanında dururken, Ürdün'ün evlatlarını Yahudi varlığına karşı kahramanca operasyonlardan uzaklaştırıp bu varlığa zarar vermeye çalışan herkese asılsız suçlamalar uydurduğu gibi Ürdün'ün evlatlarını, ümmetin İslam akidesine olan aidiyetiyle bağlantılı onurlu duruşlardan da mahrum bırakmıştır. Bu da Ürdün halkı için, durumun olduğu gibi kalmasının daha kötüsünün habercisi olduğunu, Ürdün'ün ve kaynaklarının Amerika ile Yahudi varlığının kontrolü altına gireceğini ve eğer bu durum ve Yahudi varlığı, Amerika ve rejimden gelecek tehlike giderilmezse durumun akıbetini teyit etmektedir.

Ey Ürdün halkı: Ürdün’ün ve halkının akıbeti, Amerika ve Avrupa ile Yahudi varlığı tarafından maruz kaldığı riskler ve Filistin meselesinin tasfiyesi hakkında siyasi ve halk ortamlarında kapalı kapılar ardındaki fısıltılara ve bunların sesinin yavaş yavaş yükselmesine rağmen ve ülkenin her geçen gün daha da kötüye giden ekonomik krizlerine ve borç yüküne ve buna karşılık rejimin borazanlarının, medya organlarının, milletvekillerinin, ileri gelenlerinin ve çıkar sahiplerinin, rejimin kötü uygulamalarını överek genel atmosfer üzerinde bir korku ve despotluk havası yaymalarına rağmen Ürdün halkı, açıkça görülen zayıflığına rağmen, kendilerini rejimin kontrolü, terörü ve despotizminden çıkarıp köklü bir kurtuluşa götürecek pratik bir çözümü benimseyen birini bulamamaktadır.

Ey Ürdün halkı; sömürgeci kâfir ve artık hepinizin yakından tanıdığı yöneticilerden oluşan uşaklarının kurduğu tuzak, komplo ve fitne çemberinden, ancak köklü bir kimliği olan devletinize geri dönmek için çalışarak çıkabilirsiniz; bu devlet ise, kesinlikle sizin izzetiniz olduğu gibi merkezinizi koruyacak ve düşmanlarınızı kovacak olan Nübüvvet Minhacı üzere Hilafet Devleti'dir; o halde yöneticilerinizin iftiraları ve yalan dolu konuşmaları sakın sizi aldatmasın.

لا تَجِدُ قَوْماً يُؤْمِنُونَ بِاللهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ يُوَادُّونَ مَنْ حَادَّ اللهَ وَرَسُولَهُ وَلَوْ كَانُوا آبَاءَهُمْ أَوْ أَبْنَاءَهُمْ أَوْ إِخْوَانَهُمْ أَوْ عَشِيرَتَهُمْ “Allah'a ve ahiret gününe inanan bir toplumun -babaları, oğulları, kardeşleri, yahut akrabaları da olsa- Allah'a ve Rasulü’ne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin.” [Mücadele 22]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Dr. Abdulilah Muhammed – Ürdün

Devamını oku...

Haberlere Bakış: 9 Nisan 2026

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haberlere Bakış

09/04/2026

Trump, İran’a yönelik saldırısını iki hafta süreyle durdurdu

ABD Başkanı Trump, 8/4/2026 tarihinde, İran'ın Hürmüz Boğazı'nı açması karşılığında İran'a yönelik saldırılarını iki hafta süreyle durdurduğunu açıkladı. Böylece ABD'nin hedefi, Hürmüz Boğazı'nın açılmasına indirgenmiş oldu; oysa boğaz, ABD'nin İran'a saldırmasından önce zaten açıktı! Trump, AFP ajansına yaptığı açıklamada, “İran ile yapılan anlaşmanın ABD için tam ve kapsamlı bir zafer olduğunu ve İran'ın uranyum meselesini en iyi şekilde ele alacağını” iddia etti.

Bu da Amerika’nın, geçen ay 24/3/2026 tarihinde sunduğu 15 maddeden oluşan planda geçen şartları İran’a dayatma konusunda aciz kaldığını göstermektedir; plan, İran nükleer programının tamamen sökülmesini, Natanz, Fordo ve İsfahan’daki nükleer reaktörlerin kapatılmasını, %60 oranında zenginleştirilmiş uranyum miktarlarının Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’na teslim edilmesini, barışçıl amaçlar için ihtiyaç duyduğu uranyumu dışarıdan ithal etmesini, İran’ın kendi topraklarında uranyum zenginleştirmesine izin verilmemesini, nükleer programı ve tedarik kaynakları üzerinde Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı tarafından sıkı bir denetim programı uygulanmasını, balistik füze programının ve İHA üretiminin durdurulmasını, Lübnan’daki partisi gibi bölgesel vekillere verilen desteğin sona erdirilmesini, Hürmüz Boğazı’nın serbest bir deniz yolu olarak açık tutulmasını ve Yahudi varlığının var olma hakkının tanınmasını içermektedir.

Amerika'nın, İran'ın politikasını, kendi yörüngesinde dönen, kendi çıkarlarını düşünen ve Amerika'nın çıkarlarını uygulayan bir devlet olmaktan, kendi çıkarlarını düşünmeden Amerika'nın istediği şeyi uygulayan tabi bir devlete dönüştürmeyi hedeflediği bilinmektedir. İşte o zaman İran'a kendi şartlarını dayatabilecektir.

Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Alim Ata İbn Halil Ebu Raşta, 4/4/2026 tarihinde, “İran Savaşı” başlıklı soru-cevapta şöyle demiştir: “Trump’ın bu savaştaki asıl gayesi; İran’ı emirlerini harfiyen uygulayan, petrol ve gazını bizzat kontrol ettiği, Hürmüz Boğazı’ndaki nüfuzun aslan payının kendisine ait olduğu bir tabi devlete dönüştürmektir!” Ve şöyle dedi: “Devrim Muhafızları; İran’ın Amerikan nüfuzundan tamamen kurtulması, tekrar onun uyduluğuna dönmemesi, aksine bağımsız bir devlet haline gelmesi için ciddi bir direniş göstermektedirler.” Ve şöyle ekledi: “İran’daki rejimin mensupları ise güç ile zafiyet arasında bocalayıp durmaktadırlar. Onların (en büyük temennisi), güçleri yettiği müddetçe İran’ın Amerika’nın uydusu olarak devam etmesini sağlamaktır. Bölgedeki pek çok devlet gibi İran’ın da Amerika yörüngesinde bir tabi devlet haline gelmesi onlar için pek de büyütülecek bir mesele değildir. Öyle görünüyor ki, Trump’ın İran içinde kendileriyle konuşabileceği (uygun) adamları mevcuttur… Rejim içerisinde Amerika’nın adamları olduğu sürece Trump’ın İran’ı bir tabi devlet hâline getirme hayalleri sona ermeyecektir... Amerikan yanlısı unsurlar iktidarı ele geçirdiklerinde ancak Trump’ın rüyaları gerçekleşmiş olacaktır.”

-----------

Yahudi varlığı, Lübnan'a yönelik saldırılarını sürdürüyor

Netanyahu, İran ile yapılan ateşkes anlaşmasının Lübnan’ı kapsamadığını ve Lübnan’a yönelik saldırılarını sürdüreceğini açıkladı. Bu nedenle 8/4/2026 Çarşamba günü Lübnan'a onlarca saldırı düzenlemiş ve sadece 10 dakika içinde yaklaşık 100 yeri hedef almıştır. Saldırılarda onlarca kişi şehit olmuş ve yüzlerce kişi de yaralanmıştır. Ertesi gün yani Perşembe günü, Beyrut'a yoğun saldırılar düzenlemiş ve saldırılarda da yüzlerce kişi şehit olmuş ve yüzlerce kişi de yaralanmıştır.

Görünen o ki Amerika onun tüm bunları yapmasına izin vermiştir; zira yetkililerinden, bölgede Amerika’dan izin almadan hareket etmesi imkansız olan Netanyahu’nun kararına dair herhangi bir açıklama gelmemiştir. Bunu, Trump'ın daha önceki açıklamalarındaki şu sözleri teyit etmektedir: “Lübnan'daki savaş, ayrı çatışmalardan ibarettir ve bunlar da ele alınacak ve çözüme kavuşturulacaktır.”

Yahudi varlığının, Savunma Bakanı Katz'ın daha önce açıkladığı gibi, Litani Nehri'nin güneyinde kendisi için güvenli bir tampon bölge oluşturmaya çalıştığı bilinmektedir. Bu ise Suriye’nin güneyinde yaptıklarına benzemektedir; zira Şam’ın eteklerine kadar ulaşmış ve Colani başkanlığındaki yeni yöneticiler de boyun eğmişti; nitekim Colani daha önce, efendisi Trump'a güvendiğini, onun barışı sağlayacağını açıklamış, onu barış adamı olarak nitelendirmiş ve Amerika'ya bağlılığını ilan etmişti; bu yüzden İslam'a karşı savaşmak üzere Amerika'nın liderlik ettiği uluslararası koalisyona katılmış ve kontrolü altına aldığı ve kendi varlığı için güvenli bölge olarak gördüğü bu bölgede ortak devriyeler düzenlemek üzere Yahudi varlığıyla bir anlaşma imzalamıştı.

Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Alim Ata İbn Halil Ebu Raşta, 4/4/2026 tarihinde, “İran Savaşı” başlıklı soru-cevapta şöyle demiştir: “Buna göre Yahudi varlığının açıklamaları, Güney Lübnan’da Litani Nehri’ne kadar bir tampon bölge oluşturulacağına işaret etmekte ve bu bölgenin Lübnanlı sakinlerden boşaltılacağından bahsetmektedir. Ancak güneydeki direniş sebebiyle Yahudi varlığı ordusunun bunu gerçekleştirmesi hiç de kolay değildir. Zira Yahudi varlığı, Allah’ın ipini kopardıktan sonra insanların ipine tutunmadan savaşabilecek bir topluluk değildir. Dolayısıyla Amerika’nın saldırganlığı sona erdiğinde, Yahudi varlığı da otomatik olarak saldırılarını sona erdirecektir.”

-----------

Trump: NATO, ihtiyacımız olduğunda orada değildi, Grönland’ı hatırlayın

Trump, NATO Genel Sekreteri Mark Rutte ile yaptığı görüşmenin ardından Truth Social platformu üzerinden şunları söyledi: “ NATO, onlara ihtiyacımız olduğunda orada değildi ve tekrar ihtiyacımız olduğunda da orada olmayacak. Grönland'ı hatırlayın, o büyük, kötü yönetilen buz parçasını.” Nitekim ona atıfta bulunarak; Ey Avrupalılar, İran’a yönelik saldırımızda bizi yüzüstü bırakmanız karşılığında sizden razı olmamız için bana Grönland’ı verin. Yani Trump, bu adayı talep etmekte ve onu zorla ya da satın alarak kontrol altına almayı istemektedir.

Görünen o ki Avrupalılar, Trump’ın İran karşısında yenilmesini temenni etmişlerdir; çünkü zafer kazanması durumunda Grönland’a yönelecek ve Avrupalıları burayı Amerika’ya satmaya zorlayacaktı. Zira Venezuela Devlet Başkanı Maduro’yu kaçırmayı başardıktan ve yardımcısı ile yanındakiler Trump’ın şartlarına ve Amerika’nın Venezuela üzerindeki hâkimiyetine teslim olduktan sonra, bu kez İran’a yönelip ona boyun eğdirmek istedi ancak başarısız oldu.

Bu arada Alman bir oryantalist şöyle demiştir; “Yermuk Savaşı'nda Roma Devleti'nin yenilgisi, Avrupa halklarını Roma'ya karşı ayaklanmaya ve onu devirmeye teşvik etmiştir. Teşekkürler ey Araplar (Müslümanlar).” Almanya Ulusal Partisi’nin eski başkan yardımcısı şöyle demiştir: "Eğer Hilafeti kurarsanız Amerika’dan ve Yahudilerden kurtulacağız."

Amerika, Somali, Irak, Afganistan ve son olarak İran’da Müslümanlara karşı birçok savaşta yenilginin kuyruklarını sürüklemiştir. Ancak Atlantik’in ötesine geri çekilmesi için tamamen yenilmemiştir. Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Alim Ata İbn Halil Ebu Raşta, 4/4/2026 tarihinde, “İran Savaşı” başlıklı soru-cevapta şöyle demiştir: “İran’ın Körfez’deki Amerikan askeri üslerine darbeler indirdiği doğrudur, Yahudi varlığına da benzer darbeler indirdiği de doğrudur ve bu darbelerin belirli bir güç seviyesi taşıdığı da doğrudur. Ancak Hilafet Devleti kurulmadıkça İranlı yöneticilerin Amerika’yı bozguna uğratması ve onu kendi kazdığı kuyuya düşürmesi mümkün değildir. Hilafet, Allah’a yardım edecek, Allah’ın hükümlerini uygulayacak ve dolayısıyla Allah’ın izniyle Allah’ın yardımına mazhar olacaktır. Adaleti ve cihadı ile dünyayı aydınlatacak, Allah da onu zaferiyle şereflendirecektir.”

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Esad Mansur
 

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER