Cumartesi, 25 Ramazan 1447 | 2026/03/14
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Kadın Kolları Ramazan Kampanyası: Hakiki Değişim Vizyonu

  • Kategori Kampanyalar
  •   |  

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Kadın Kolları Kampanyası:

Hakiki Değişim Vizyonu

Ramadan Logo Turk

Ramazan ayı, İslam’ın Kur’an ve Sünnetin içerdiği hidayet ve vizyon doğrultusunda dünyayı değiştirmek ve insanlığın sorunlarını çözmek için gönderildiğini hatırlama dönemidir. Bugün İslam Ümmetinin ve tüm insanlığın maruz kaldığı zulümler, haksızlıklar, sayısız krizler ve sorunlar dünyanın her zamankinden daha çok İslam’ın sunduğu başarılı değişim vizyonuna muhtaç olduğunu bariz bir şekilde ortaya koymaktadır. Mevcut devletlerin, küresel kuruluşların, uluslararası kurumların halkların sorunlarını çözecek sahih, sürdürülebilir, başarılı ve doğru çözümler üretemedikleri veya soykırımları, işgalleri ve kitlesel zulümleri durduramadıkları kanıtlanmış bir gerçektir. Dolayısıyla bu mübarek Ramazan ayı Kur’an ve Sünnetin insanlık için ortaya koyduğu gerçek değişim vizyonunu tanıma, bu değişimin nasıl gerçekleştirileceğini ve bu hedefe doğru giderken biz Müslümanlara nasıl bir sorumluluk düştüğünü idrak ve tefekkür etmemizin zamanıdır. Bu Ramazan’da Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Kadın Kolları olarak bu mesele üzerinde duracak ve Müslümanlar olarak kendi nefsimizde, İslam Ümmeti olarak nefsimizde, siyasi partilerimizin, ordularımızın içinde ve devlet düzeyinde bu gerçek değişim vizyonunu gerçekleştirmek için sahip olmamız veya değiştirmemiz gereken niteliklerin neler olduğunu, hedefimizin önündeki engelleri ve bunları aşmanın yollarını ele alacağız.

﴿شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذِي أُنزِلَ فِيهِ الْقُرْءَانُ هُدًى لِّلنَّاسِ وَبَيِّنَاتٍ مِّنَ الْهُدَى وَالْفُرْقَان﴾

“Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur'an'ın indirildiği aydır.” [Bakara 185]

#TrueVision4Change

Çarşamba, 01 Ramazan 1447 H - 18 Şubat 2025 M

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Kadın Kolları

kadin kollari

KAMPANYA TANITIM

kadin kollari

2026 03 08 Waqiyah WS Ramadan AR

kadin kollari

2026 02 28 Waqiyah WS Ramadan EN

kadin kollari

Ramadan Cover turk

kadin kollari

Ramadan Flyer turk 

kadin kollari

kadin kollari

 

kadin kollari

 

kadin kollari

 

kadin kollari

Etiketler

#TrueVision4Change

#رؤية_حقيقية_للتغيير

 

kadin kollari

Linkler:

Facebook: 
Ht-cmo-ws     
https://www.facebook.com/share/15kzYnL4Zo/
Instagram: WomenShariah5 https://www.instagram.com/womenshariah5
Facebook:
QANITATHT1
https://www.facebook.com/QanitatHT1
Twitter:
@ALQANITAT
https://x.com/alqanitat
Instagram:
@WOMEN_SHARIA
https://www.instagram.com/women_sharia

 

kadin kollari

Devamını oku...

Hak Üzere Sebat Etmek ve Zaferi Kazanmanın Tek Yolu

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Hak Üzere Sebat Etmek ve Zaferi Kazanmanın Tek Yolu

Dengeler bozulup mefhumlar birbirine karıştığında, insan doğru ile yanlışın, adalet ile hevanın arasındaki yolu kendisiyle ölçeceği sabit bir standart arar. Eski ve modern milletlerin deneyimleri, zaferin sırf kuvvet, sayısal çoğunluk veya çıkarlara tabi tutumların değişmesiyle elde edilemediğini, aksine insanın şartların değişmesiyle değişmeyen sağlam bir ideolojiye dayandığında elde edildiğini kanıtlamıştır. İslami vizyondaki bu ideoloji, Allah'ın insanlık için bir hidayet olarak indirdiği hak olan ve akidenin, adaletin ve amelin arasını birleştiren mütekamil metoduyla İslam'dır.

İslam'da hak olan, barış zamanlarında konuşulan ve şiddetli anlarda ise terk edilen teorik bir fikir değildir; aksine hak olan, yollar daralıp sıkıntı şiddetlendiğinde onu taşıyan kişinin samimiyetini sınayan kamil bir hayat yoludur. Tarih defalarca göstermiştir ki, dinine sımsıkı sarılan ve değerleri üzere sebat eden bir ümmet, tökezlese bile yıkılmaz, uzun süre beklese bile kaybolmaz; çünkü hak üzere sebat etmek ümmete, silahın ve paranın sınırlarını aşan manevi bir güç verir. Dolayısıyla sarsılmaz bir iman, hedefin netliğini, safların birliğini ve fedakarlık yapmaya hazır olmayı sağlar; işte tüm bunlar, gerçek zaferin öncülleridir.

Bu nedenle İslam üzere sebat etmek, sadece ibadet eden bir tavır sergilemek değildir, aksine bir kalkınma ve gelecek inşa etme projesidir; zira büyük zaferler, geçici bir coşkulu anda doğmaz; aksine ideoloji üzerinde uzun süreli bir sabrın, Allah'ın vaadine güvenin ve ayartmalar ne kadar çok olursa olsun ve baskılar ne kadar şiddetlenirse şiddetlensin doğru yolda yürümede ısrar etmenin bir meyvesidir. Dolayısıyla hak, samimiyetle taşınıp hak ehli de sonuçlarına sabrettiğinde, kalplerdeki bir akideden, tarihin akışını değiştiren bir güce dönüşür.

İslam Devleti kurulmadan önce, Mekke'deki Müslümanlar herhangi otoriteye veya maddi güce sahip değillerdi; aksine sosyal ve ekonomik baskıyla ve şiddetli fiziksel işkenceyle karşı karşıya kalan zayıf bir azınlıktan ibarettiler. Buna rağmen Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem ve sahabeleri, hak üzere sebat etme konusunda en büyük bir örneklik sergilediler; öyle ki bu sebat etmek (kararlılık), daha sonra Medine-i Münevvere'de devletin kurulmasının ardından gerçekleşen zaferin temelini oluşturmuştur. Bunlardan en öne çıkanlardan bazıları kısaca şunlardır:

Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in ayartma ve tehdide karşı sebat etmesi: Kureyş kâfirleri onunla pazarlık yaptılar ve davetini bırakması karşılığında ona mal, mülk ve prestij teklif ettiler, sonra da tehdit ve boykota başvurdular. Ancak Sallallahu Aleyhi ve Sellem amcasına şöyle diyerek tutumunu net bir şekilde ilan etmiştir: يَا عَمِّ لَوْ وَضَعُوا الشَّمْسَ فِي يَمِينِي وَالْقَمَرَ فِي شِمَالِي عَلَى أَنْ أَتْرُكَ هَذَا الْأَمْرَ حَتَّى يُظْهِرَهُ اللَّهُ أَوْ أَهْلِكَ فِيهِ مَا تَرَكْتُهُEy amcam! Vallahi bu davayı terk etmek şartıyla sağ elime güneşi ve sol elime ayı koysalar da onu terk etmem. Ya Allah onu hâkim kılar ya da onun uğrunda helak olurum.” Böylece hakkın, pazarlık konusu olmadığını ve davetin çıkara değil, ideolojiye dayalı olduğunu ilan etmiş oldu.

Sahabelerin sabrına gelince; Yasir ailesinin işkence altında gösterdiği sabırda, sahabeler arasındaki zayıfların sebatında, çatışmayla değil hikmetle sebat ederek Habeşistan'a hicrette, Musab bin Umeyr'in yaptığı gibi prestij ve malı feda etmede ve Ebu Bekir Sıddık'ın yaptığı gibi sosyal statüyü feda etmede ortaya çıkmaktadır.

Bu merhaleden, yani devlet öncesi merhaleden, zaferin kılıçlar veya güçle değil, çok zor bir tercih olan sebat olduğunda dimdik duran erkekler ve kadınlarla başladığı sabit olmuştur. İdeoloji kalplerde pekiştiğinde devlet, daha sonra bu uzun sabrın doğal bir sonucu olarak gelmiştir; çünkü insanlar, çıkarlara göre tavrını değiştirmeyen kimsenin etrafında toplanırlar ve sebat etmek, davaya maddi gücü aşan bir güç verir; zira hasım, genellikle hak sahiplerinin zamanla çökeceği üzerine bahis oynadığından, eğer onlar kararlı olurlarsa o zaman denklem değişir.

Sabır uzun bir yolculuktur ve sonuçları gecikebilir, sıkıntı şiddetlenebilir; ancak tarih, sahipleri, bilinçli, sabırlı ve planlı bir şekilde ideolojileri üzere sebat eden davaların nihayetinde zafer kazandığına tanık olmuştur.

Sebat etme konusunda farklı insan türleri vardır; şimdi ben bunlardan üçünü zikredeceğim:

Birinci sınıf: Allah'ın şeriatına bağlı kalanlar, dinlerini anlayanlar ve maruz kaldıkları zor koşullara ve olaylara katlananlar; çünkü onlar için ideolojiye sımsıkı sarılmak, bir kurtuluş ve her türlü zorluktan kurtulmak mesabesinde olduğu gibi aynı zamanda onlar için bir can simidi mesabesindedir; dolayısıyla onlar, köklü değişim ve İslam'ın hayatlarına geri dönüşünü temsil eden kişilerdir.

İkinci sınıf: Taassup derecesinde bağlı olanlar; bunlar, şerî nassları doğru bir şekilde anlamadan Allah'ın dini konusunda aşırılık ve mugalata derecesine ulaşanlardır; bu da onları çok fazla eleştirilere maruz bırakmakta ve insanlar bu abartıdan nefret etmektedir.

Üçüncü sınıf: İdeolojilerine şartlara ve ihtiyaçlara göre bağlı kalanların, bir gün ideolojilerine bağlı kaldıklarını, ancak şartların değişmesiyle birlikte birçok gerekçelerle bu ideolojiyi terk ettiklerini görmekteyiz; bu kişilere güvenmek imkânsızdır, dahası ideolojisi olmayan kişiler toplum için en tehlikeli olanlardır.

İdeoloji ile görüşün arası karıştıranlar vardır; zira bazıları ideoloji üzerinde sebat etmenin tamamen bir aptallık olduğunu sanabilir; ancak onlar, görüş ile ideolojinin arasını ayırmada büyük bir hata yapmaktadırlar; bu nedenle ikisinin arasını ayırmak gerekir:

Görüş, gerçekliği anlama veya onunla muamele etme biçimine dair insani bir çaba veya kişisel bir değerlendirmedir; dolayısıyla görüş, değişime tabidir, yeni bilgilerden etkilenir, kişiden kişiye farklılık gösterir ve kesinlikle uğrunda fedakârlık yapmayı hak etmez. Görüşte ihtilaf etmek doğal bir durumdur ve ister sosyal ister kültürel farklılıklar olsun özgürlük ve medenileşme alanına dayalı bir toplumda onunla bir arada yaşamak kolaydır.

İdeolojiye gelince; düşünce ve davranışların dayandığı sabit bir kaidedir ve çıkarların veya şartların değişmesiyle asla değişmez; çünkü ideoloji, derin bir kanaat veya yüce bir referans ile bağlantılıdır. Dolayısıyla ideoloji sabit olup kolayca değişmez; zira büyük değerler veya akide ile birlikte kararları yönlendiren odur, aksi değil; bu yüzden insan onun için fedakârlık yapar. Yani ideoloji, kendisinden bir nizamın kaynaklandığı akli bir akidedir.

Kişisel taassup, insanın kendi görüşünün mutlak hak olduğunu sanmasına neden olduğu için karışıklık meydana gelir; nitekim bu taassup, maksatlarla ilgili bilgi eksikliğini kamufle etmekte, bu da aracın sanki asılmış gibi görünmesine neden olmaktadır; tıpkı vakıanın baskısının bazılarını, ideolojilerde pazarlık yapılabilir şeklindeki görüşlere sahip olmaya sevk etmesi gibi.

Görüş yolu seçer, ancak ideoloji yönü belirler; zira görüş değişirse, kişi yolunda ilerlemeye devam eder, ama eğer ideoloji kaybolursa, yol ne kadar başarılı gibi görünürse görünsün tüm yolculuk da kaybolur.

Bir birey veya grubun, sadece bir iddia veya geçici bir coşkuyla değil, gerçek anlamda bir kararlılık özelliği sergilemesi için, kaybolduğunda ilk sınav anında kararlılığın düşeceği bir takım temel gereksinimler vardır.

Sebat etmek geçici bir duygu değildir, aksine fikri, ruhi ve pratik temellere dayalı mütekamil bir yapıdır ki bu temellerden bazıları şunlardır:

1- İdeolojinin netliği, yani neden sebat ettiğini bilmek: Bir insanın, anlamadığı bir şey üzerine sebat etmesi mümkün değildir; çünkü ideolojiyi bilmemek, onu taşıyan kişinin, ilk şüphe veya baskı anında geri dönmesine neden olur. Hedef karmaşık veya mefhumlar birbirine girdiğinde, geri dönmek doğal bir husus haline gelir; ama ideoloji hem fikir hem de fikrin cinsinden metot açısından net olduğunda, o zaman insan neden sabırlı olduğunu ve neden fedakarlık yaptığını bilir.

Kendisine bağlandığımız her şey ideoloji değildir; zira bir alışkanlık, bir görüş veya bir araç olabilir; netlik, asıl ile dalın arasını ayırmak anlamına gelmektedir. Dolayısıyla ideoloji sahibi kişi, davetin aslı konusunda orta çözüm aramaz; çünkü onun nezdinde ideoloji net olup pazarlık konusu olmayacak ve şüpheye cevap verebilecek şekilde gerçektir.

Bu nedenle fikir ve metot olarak ideolojiyi bilmek gerekir. Nitekim Sahabeler, sadece coşkulu oldukları için sebat etmediler; aksine onlar, tevhidin manasını ve sabitelere bağlı kalmanın sorumluluğunu anladıkları için sebat ettiler; bu nedenle davetin metodu, gizlilikten açığa, fikri çatışmaya ve Medine'de bir devlete kadar şartların değişmesiyle değişmemiştir.

İdeoloji sahibi olan kişi şöyle sormaz: Neden şu anda acıya katlanıyorum? Ayrıca bir şey söyleyip aksini yaparak ve ideolojiyi ilan edip gizlice onunla çelişen bir çıkar peşinde koşarak çifte standarda sahip bir hayat yaşamaz; çünkü söz ve eylem arasındaki içsel uyum, muazzam bir psikolojik güç doğurur.

2- İçsel-dahili kesinlik, sebat etmeyi mümkün kılan bir güçtür: Bir insan hak olanı aklıyla tanır ancak bu gerçek, kalbine yerleşip kimliğinin bir parçası haline gelene kadar onda sebat etmez. Bu nedenle yakin-kesinlik, sabır ve sebat için gerçek yakıttır. Kesinlik, iman ettiğiniz şeylerin doğruluğuna dair tam bir güvendir; böylece insan, baskıdan sarsılmaz ve kazançlar onu ayartamaz; zira kesinlik, akli bilginin, kişisel deneyim ve ideolojiyle ruhi olarak bağlılığın bir ürünüdür.

Mekke'de Bilal bin Rebah öyle bir kesinliğe sahipti ki "Ehad, Ehad (Allah birdir)" kelimesi onu, hissetmiş olduğu acıdan daha güçlü kılıyordu.

3- Fedakarlık yapmaya hazır olmak: Bedelini ödemeden sebat etmek (kararlılık) isteyen bir kimse, ekim yapmadan hasat etmek isteyen bir kimse gibidir! Tarih, zaferin uzun bir sabırdan sonra geldiğini deneyimlemiştir.

4- Liderlik veya örneklik: Bireyler pratik örnekliklerini, yani doğru olan rol modellerini kaybettiklerinde zayıf düşerler; zira liderlik, fitne zamanlarında yönü netleştirir, dolayısıyla bu da yolu kısaltır ve sapmaları önler.

5- Destekleyici bir cemaat ve kucak açan bir çevre: Bir fert, bazen tek başına kendini yorgun hissedebilir; ancak bir cemaat ona ek bir güç verir. Hedef doğrultusunda sohbet, karşılıklı psikolojik ve fikri destek sağlar. Bu nedenle Sahabeler boykot ve eziyet zamanlarında birbirlerine sabırlı olmayı tavsiye ediyorlardı.

6- Geçici sabır: Sebat etmeyi baltalayan en tehlikeli şey, sonuçlar konusunda acele etmektir; zira hak, zaferin hızıyla bağlantılı değildir; ancak hak, kesinlikle zaferin sebat etmekle bağlantılı olmasıdır.

Daha birçokları vardır; nitekim bunlar, kendisiyle bezenmeye hırs göstermemiz gereken sebatın temelleridir.

Böylece yolun sonunda geriye gürültüden hiçbir şey kalmaz; zira çıkarlar veya korkudan doğan sloganlar kaybolur, dahası geriye sadece hak üzere kurulan şey kalır. Tarih, her zaman silahlı olarak güçlü olanlara ya da sayıca çok olanlara insaf etmemiştir; aksine uzun sabrı aracılıyla neden yürüdüklerini bilenlerin yanında yer almıştır; zira başkaları geri dönerken onlar sebat etmişler, başkaları acele ederken onlar sabırlı olmuşlar ve ideolojilerini ilk fırsatta terk edilebilecek bir yük olarak değil, bir emanet olarak taşımışlardır.

Şeriatla hükmedilmesi üzerinde sebat etmek, gerçeklik karşısında donuk olmak değildir, aksine fırtınaların ortasında bir vizyon olmaktır; yani insanın yolun uzun ve imtihanın da şiddetli olduğunu bilmesidir; ancak hak, yeryüzünde onu samimiyetle taşıyanlar olduğu sürece kaybolmayacaktır. Gerçek zafer, şehirlerin fethedildiği veya bayrakların dalgalandırıldığı gün başlamaz, aksine insanın korkusunu, arzusunu ve tereddütlerini yenip inandığı şeye sadık kalmayı seçtiği gün başlar.

Allah'ın milletler hakkındaki sünneti şöyledir: Kalp ıslah olursa yol da istikamet üzere olur, yol istikamet üzere olursa, o zaman insanların acele ettiği bir zamanda değil, Allah'ın seçtiği bir zamanda iktidar gelir.

Pasif bir bekleyiş değil, aksine eylem, sabır ve kesinlik, sahibinin adım adım ilerlemesini sağlar ki böylece fikir gerçekliğe, sabır kapıların açılmasına ve vaat de sadece birkaç kişinin inanmasının ardından herkesin görebileceği bir hakikate dönüşür.

Zafer isteyen bir kimse, niyetinde samimiyet, ideolojisinde netlik ve hakkın ortaya çıkması gecikse bile asla yenilmeyeceğine olan inancı gibi önce zaferi kendi içinde aramalıdır. Yani sadık olanları ara ve onlardan biri ol.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nebil Abdulkerim

Devamını oku...

Ramazan... Hakkın Batılla Olan Savaşı İçin Hazırlık

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Ramazan... Hakkın Batılla Olan Savaşı İçin Hazırlık

Şeytanın yolunun netleşmesinin ve hakkın batılla olan savaşının özelliklerinin ortaya çıkmasının ardından, Müslümanların karşı karşıya kaldıkları zorluğun boyutunu idrak etmeleri zorunlu bir hale gelmiştir; zira küfür, İslam'a karşı hayatın her alanına egemen olmuş ve düşmanlığında, kibrin ve şeytanın otoritesine boyun eğmenin son adımlarını atmıştır. Nitekim onlar, fillerine hiçbir mazeret ve gerekçe göstermeden insanın fıtratı pahasına olsa ve onun hakikatini değiştirse bile bu zulmü, halkların boyun eğip kontrolüne razı olduğu emri vakiye dönüştürmeye çalışıyorlar. Dünyadaki kafir güçler, hakkı yok etmeyi ve onu ortadan kaldırmayı hedefleyen bütüncül bir çalışma sistemi içinde herhangi bir denetim veya hesap verebilirlikten uzak bir şekilde zulüm ve despotluk konusunda net bir tavır sergilemektedirler.

Bu sistem, arzulardan ve takipçilerini ilan eden bu şeytanın kaynağından türetilen kanunlarla başlamaktadır; bu yüzden onlar, dünya üzerindeki hegemonyalarını pekiştirmek ve başta İslam ümmetinin olmak üzere halkların servetlerini yağmalamak için bölünme bayraklarını dalgalandırdılar. Başlarında Yahudi varlığının liderleri olmak üzere despot devletlerin başları, toprakları gasp etme “hakkına” sahip olduklarına karar vermişlerdir; bu da hegemonya politikalarına devam ettiklerine dair bugünkü konuşmaları ve adaletin tamamen kaybolmasını sağlamak için sözde “barış dernekleri” kurarak bu despotluğu ambalajlamak yoluyla ortaya çıkmaktadır. Aşırı kibirle dünyadaki hiçbir odağın kendilerine karşı ses çıkarmasına izin vermediler; aksine alimler, şeyhler ve ümmetin özgür evlatlarından kendilerinin karşısında duran herkese baskı uygulamak için işbirlikçilerini kullandılar.

Tüm bu hakkın inkârına, mazlumlara karşı güçlenmenin devam etmesine, Müslümanların katledilmesinin, yerinden edilmesinin ve hapsedilmesinin meşrulaştırılmasına ve şok ve tiksinti uyandıran dosyaları dünyaya ifşa olan o ellere rağmen, şer güçleri yeryüzünde fitne ve fesat saçmaya ve İslam'ı ikame etmek ve onu yeniden izzetli kılmak için çalışan her gücü yok etmeye devam ediyorlar. Gece gündüz hiç durmadan sürdürdükleri bu psikolojik ve askeri hazırlık karşısında, şu acil soru ortaya çıkmaktadır: Müslümanlar olarak bizim konumumuz nedir?

Müslümanlar, dinlerine ve ümmetlerine karşı küfür dalgasını izlerlerken, Rableri tarafından hazırlık yapmakla emrolunduklarını unuttular mı yoksa? Oysa ellerindeki Kur'an-ı Kerim, Allah'ın şu kavlini haykırmaktadır:وَأَعِدُّواْ لَهُم مَّا اسْتَطَعْتُم مِّنْ قُوَّةٍ وَمِنْ رِّبَاطِ الْخَيْلِ تُرْهِبُونَ بِهِ عَدُوَّ اللَّهِ وَعَدُوَّكُمْ وَآخَرِينَ مِن دُونِهِمْ لَا تَعْلَمُونَهُمُ اللهُ يَعْلَمُهُمْ وَمَا تُنفِقُواْ مِنْ شَيْءٍ فِي سَبِيلِ اللهِ يُوَفَّ إِلَيْكُمْ وَأَنتُمْ لَا تُظْلَمُونَ Onlara (düşmanlara) karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihad için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın, onunla Allah’ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve onlardan başka sizin bilmediğiniz, Allah’ın bildiği (düşman) kimseleri korkutursunuz. Allah yolunda ne harcarsanız size eksiksiz ödenir, siz asla haksızlığa uğratılmazsınız.” [Enfal 60]  

Allah, bu azim olan ayın gelişiyle birlikte bize, psikolojik olarak hazırlık yapma gücü bahşetmekte ve davranışlarımızı, düşmanın tehditlerinden ve seferberliğinden duyduğumuz korkudan, izzet ve zaferin kesinliği durumuna dönüştürmektedir. Düşmanın, askeri gücümüzü elimizden almak için komplo kurması durumunda Ramazan, akidemizi ve kararlılığımızı güçlendirmek ve bu dine yardım etme azmimizi bilemek için bir fırsattır. Ramazan, müminlerin düşmanlarıyla yüzleşmeye ve onlara galip gelmeye hazırlandıkları bir zamandır; zira takvalı olmak ve Allah'a yönelmek psikolojik hazırlığı sağlamaktadır. Maddi hazırlığa gelince; Allah'ın izni ve gücü sayesinde güç ve kuvvet ehli bizi desteklemek için harekete geçecek, böylece Allahu Teala'nın lütfu sayesinde durum zalimlerin aleyhine dönecek ve güç bizim elimize geri dönecektir. O halde bu ayın başlığı, zaferler ayı olsun; çünkü tarihimizde Ramazan'ın hazırlık, hazır olma ve zafer ayı olduğuna dair büyük kanıtlar vardır.

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَجِيبُوا لِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ وَاعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِهِ وَأَنَّهُ إِلَيْهِ تُحْشَرُونَ Ey iman edenler! Hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Rasulü’ne icabet edin. Ve bilin ki, Allah kişi ile onun kalbi arasına girer ve siz mutlaka onun huzurunda toplanacaksınız.” [Enfal 24]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Zübeyde Ümmü Osman  – Mübarek Toprak (Filistin)

Devamını oku...

İran'daki Etnik ve Ulusal Gruplara ve Liderlerine Yönelik Bir Çağrı

Haber-Yorum

İran'daki Etnik ve Ulusal Gruplara ve Liderlerine Yönelik Bir Çağrı

Haber:

Raporlar, ABD Başkanı Trump'ın, genişleyen çatışmanın gölgesinde İranlı Kürt grupları İran'a saldırmaya teşvik ettiğini ve kara operasyonlarına katılımlarını desteklediğini ifade etmektedir. DW'nin haberine göre, bundan önceki günlerde Kürt gruplar ve Washington arasında istişareler yapılmış ve beş grup bir ittifak kurarak Irak Kürdistan Bölgesi içinde eğitim tatbikatları gerçekleştirmiştir.

Yorum:

Ey İran Kürtleri, ey Azeriler, ey Peştunlar, ey Ahvaz Arapları ve İran'daki diğer tüm etnik gruplar, Amerika sizin yakıtı olmadığınız bir kara savaşı başlatmaya cesaret edemez. Dolayısıyla Amerika sizin kendi ellerinizle ülkenizi yok etmenizi, kardeşlerinizi öldürmenizi ve evlerinizi yıkmanızı istiyor... Sakın ha Amerika'ya icabet etmeyin.

İran rejiminin size zulmettiğini, haklarınızı ihlal ettiğini, sizi marjinalleştirdiğini, bazılarınızı yerinden ettiğini ve içinizden bir kısmını da öldürdüğünü hiç kimse inkar etmiyor; ancak çözüm, düşmanınızla el ele vermek değildir. Oysa Amerika sizi sevmiyor ve sizin için bir hayır da dilemiyor; tıpkı Allah’ın onlar hakkında şöyle buyurduğu gibi:يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا بِطَانَةً مِّن دُونِكُمْ لَا يَأْلُونَكُمْ خَبَالاً وَدُّوا مَا عَنِتُّمْ قَدْ بَدَتِ الْبَغْضَاءُ مِنْ أَفْوَاهِهِمْ وَمَا تُخْفِي صُدُورُهُمْ أَكْبَرُ قَدْ بَيَّنَّا لَكُمُ الْآيَاتِ إِن كُنتُمْ تَعْقِلُونَEy iman edenler! Kendi dışınızdakileri sırdaş edinmeyin. Çünkü onlar size fenalık etmekten asla geri durmazlar, hep sıkıntıya düşmenizi isterler. Gerçekten, kin ve düşmanlıkları ağızlarından (dökülen sözlerinden) belli olmaktadır. Kalplerinde sakladıkları (düşmanlıkları) ise daha büyüktür. Eğer düşünüp anlıyorsanız, ayetlerimizi size açıklamış bulunuyoruz.” [Al-i İmran 118] Ve şöyle buyurduğu gibi: مَا يَوَدُّ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ وَلَا الْمُشْرِكِينَ أَن يُنَزَّلَ عَلَيْكُم مِّنْ خَيْرٍ مِّنْ رَّبِّكُمْ(Ey müminler!) Ehl-i Kitaptan kâfirler ve putperestler de Rabbinizden size bir hayır indirilmesini istemezler.” [Bakara 105]

Onlar kaçınılmaz olarak sizi yüzüstü bırakacaklardır ki eski ve modern tarih, onların hain tutumlarıyla doludur. İslam tarihinde ihanetin öncüsü olarak kabul edilen İbn el-Alkami'nin sireti; nitekim o Tatarlarla işbirliği yaparak onları Bağdat'a sokmuş ve beş yüzyıl süren Abbasi Hilafetinin yıkılmasına neden olmuştu; ihaneti ise ona sadece zillet ve aşağılanma getirmiştir. İbn Aybek el-Safedi, "el-Vâfi bi'l-Vefeyât " adlı kitabında bahsettiği gibi, tarih bize Moğolların onu hor gördüklerini, hatta şöyle dediklerini haber vermektedir: “O, divanda otururken, herhangi bir statüsü olmayan Tatarlardan biri atıyla içeri girdi; atını, vezirin halısının üzerinde durana kadar sürdü ve istediği şeyi ona iletti; at, halıya işedi ve o da vezirin giysilerine sıçradı ancak vezir bu aşağılama karşısında sabırlı davrandı.”

İbn el-Alkami'nin izini takip eden Endülüs'teki mezhep kralları, birbirlerine karşı Hıristiyan krallıklarından yardım istediler ve böylece sekiz yüzyıl süren bir hadaratı yok ettiler; nitekim Müslümanlardan öldürülenler öldürülmüş, Hıristiyan olanlar Hristiyan olmuş ve geri kalanlar ise canlarını kurtarmayı başarmıştır; hatta Endülüs'te İslam’ını açıkça beyan eden hiçbir Müslüman kalmamıştı.

İhanet tekrarlanmakta olup bununla birlikte Müslümanların trajedisi, İngilizlerin planını, Arabistanlı Lawrence ve Osmanlı Hilafetine karşı Arap isyanının liderleriyle işbirliği içinde uygulayan Hüseyin bin Ali'nin eliyle tekrarlanmış ve bu da onun, İslam ülkelerinin bugün gördüğümüz varlıklara bölünmesine yol açan çöküşüne neden olmuştur. Bu bölünmeler bize diğer milletlere kıyasla sadece aşağılanma, çöküntü ve geri kalmışlık getirmiştir. Nitekim o da (Hüseyin bin Ali) diğerleriyle aynı kaderi paylaşmıştı; zira Kıbrıs'ta sürgünde yaşamış ve zelil bir şekilde ölmüştür; hatta ölüm döşeğinde şu meşhur sözünü söylemiştir: “İngilizlere güvenenlerin kaderi budur.”

Çağdaş yaşantımıza gelince; Irak ve Suriye'de yaşananlar ve Yemen, Libya ve Sudan'da yaşanan yıkım, katliam ve yerinden edilme olayları, kafirlere el uzatanların kaderine şahitlik etmektedir. Nitekim Suriye Demokratik Güçleri, Amerika'nın ihanetine ve verdiği sözleri tutmadığına dair en iyi tanıktır.

Amerika, Yahudi varlığının ülkenizin enkazı üzerinde kutlama yapmasını ve sizin ve kardeşlerinizin cesetleri üzerinde ise dans etmesini istemektedir. Sakın buna izin vermeyin. Evet, İran rejimi halkına ihanet etmiş, düşmanıyla işbirliği yapmış, İslam sloganları atıp İslam'dan başkasıyla yönetmiştir; ancak çözüm, onun düşmanını güçlendirmek değil, aksine Rabbinizin (dinine) yardım etmektir.الَّذِينَ آمَنُوا إِن تَنصُرُوا اللَّهَ يَنصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ أَقْدَامَكُمْEy iman edenler! Eğer siz Allah’a (Allah’ın dinine) yardım ederseniz O da size yardım eder, ayaklarınızı sabit kılar.” [Muhammed 7]

Allah'ım, işte ben nida ettim; beni duymayanlara benden haber ver.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Müh. Hasbullah En-Nur – Sudan
 

Devamını oku...

Müslüman Ülkelerin Deniz Kuvvetlerinin, Amerika'yı Orta Doğu'dan Çekilmeye Zorlamak İçin Deniz İletişim Hatları Kurması Gerekir

Haber-Yorum

Müslüman Ülkelerin Deniz Kuvvetlerinin, Amerika'yı Orta Doğu'dan Çekilmeye Zorlamak İçin Deniz İletişim Hatları Kurması Gerekir

Haber:

9 Mart 2026'da Pakistan Silahlı Kuvvetleri medya kanadı şu açıklamayı yaptı: “Bölgesel deniz güvenliği ortamındaki gelişmeler ve hayati deniz yollarında aksaklıkların meydana gelme olasılığı göz önüne alındığında, Pakistan Donanması ulusal deniz taşımacılığı ve deniz ticaretinin karşı karşıya olduğu çok boyutlu tehditlere karşı koymak için Deniz Koruma Operasyonu'nu başlatmıştır. Bu girişim, ulusal enerji tedarikinin kesintisiz akışını ve deniz ulaşım hatlarının güvenliğini sağlamak amacıyla başlatılmıştır.”

Yorum:

1- Bölgeselci devlet çerçevesi, deniz kuvvetlerindeki askeri liderlerimizin vizyonunu daraltmakta ve bizi muazzam askeri kapasitemizi kısıtlamaya zorlamakta olup bu da saldırgan kafirlere bizim aleyhimize yol vermektedir.

2- Amerika'nın İran'a karşı savaşı bağlamında enerji güvenliğini sağlamanın gerçek çözümü, düşmanın deniz varlığını, yani Amerikan filosunu ortadan kaldırmaktır. İslam beldelerindeki enerji kaynakları ise, dinimize göre, yöneticilerin veya Batılı şirketlerin özel mülkiyeti değil, aksine ümmete ait kamu mülkiyetidir.

3- Pakistan Donanmasının, bölgede konuşlanmış olan ABD Beşinci Filosu ile ilişkilerini kesmesi gerekir. Zira İslam şeriatı, Müslümanlarla savaşan veya onlarla başkalarının savaşmasına yardım edenlerle ittifak kurmayı haram kılmıştır. Ayrıca Pakistan'ın, ABD Merkez Komutanlığı'nın komutası altında bulunan deniz güvenliği ve terörle mücadele amaçlı Combined Task Force 150 (CTF-150) adlı deniz gücü oluşumundan çekilmesi gerekir.

4- Pakistan Donanması, Müslüman ülkelerindeki deniz gemilerini komuta ederek güvenli deniz iletişim hatları kurma ve Umman Körfezi çevresinde konuşlanmış ABD filosunu kuşatmak ve bölgeden çekilmeye zorlamak için büyük bir deniz operasyonu yürütme kapasitesine sahiptir.

5- Pakistan, bölgenin şerî hükümlere göre yeniden şekillendirilmesi ve İslam beldelerinin Amerikan askeri varlığından sonsuza kadar kurtarılması için tarihi bir fırsat yakalamıştır. Bu yüzden Pakistan'ın, ulus devlet modelini terk etmesi ve İslam ve Müslümanların lehine bölgenin gerçekliğini değiştirecek kapsamlı İslam nizamı olarak Hilafet projesini benimsemesi gerekir.

6- Müslümanların Halifesi, ümmetin tüm deniz kuvvetlerini birleştirecek ve Amerika'yı Müslüman ülkelerdeki iğrenç varlığını sona erdirmeye zorlamak için Amerika'ya karşı gelişmiş silah sistemlerini yönlendirecektir.

7- Hilafetin filosu, Yahudi varlığının savaş gemilerini yok edebilir ve ona deniz ablukası uygulayabilir, böylece mübarek Filistin topraklarının ve Mescid-i Aksa'nın kurtuluşu için bir zemin hazırlayabilir.

8- İslam bize, denizlerde deniz egemenliğimizi dayatmamızı vacip kılmakta olup tarihimiz buna şahittir. Zira Müslümanlar, Hilafetin filosunu Kıbrıs'ı fethetmek için götüren Ubade bin Samit Radıyallahu Anh ve Osmanlı Hilafetinin filosunun Akdeniz'i hakimiyeti altına almasını sağlayan Barbaros Hayreddin gibi büyük deniz komutanları olarak liderlik etmişlerdir. Artık insanlığı Amerika ve Batı'nın zulmünden kurtarmak için önceliklerimizi yeniden belirleyerek, şanlı tarihimizi geri kazanmamızın ve zaferle dolu yeni sayfalar yazmamızın zamanı gelmiştir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Muhammed Selçuk – Pakistan

Devamını oku...

İran, Amerika’ya Ancak Nübüvvet Metodu Üzere Hilafet ile Galip Gelebilir; Cumhuriyet Rejimini Yeniden Diriltmekle Değil!

İran’daki Geçici Liderlik Konseyi, 28 Şubat’ta babasının suikasta uğramasının ardından, Ali Hamaney’in oğlu Mücteba Hamaney’i Uzmanlar Meclisi üyelerinin oy çokluğuyla yeni Dini Lider olarak atadı. Devrim Muhafızları ve silahlı kuvvetler, atanan bu yeni lidere bağlılıklarını ilan ederken, küfrün başı Amerika’nın başkanı Trump bu seçimi reddederek açıkça müdahale tehdidinde bulundu. Trump perşembe günü yaptığı açıklamada, İran’ın bir sonraki liderinin belirlenmesi sürecine şahsen katılmak istediğini söylemiş ve Mücteba Hamaney’in babasının yerine geçmesinin kabul edilemez bir sonuç olacağını ifade etmişti.

İran’ın Cumhuriyet rejimini koruma ve Mollalar yönetimini sürdürme konusundaki ısrarı, ülkeyi krizden çıkarmayacağı gibi küfrün başı Amerika’ya karşı bir zafer elde etmesine de olanak sağlamayacaktır. Oysa İran, Hilafet sistemini benimsemiş olsaydı, şu nedenlerden ötürü Amerika’ya karşı kesin zafer elde edebilirdi:

1- Hilafet sistemi, İslam’ın yegâne yönetim sistemidir. Allah’ın indirdikleriyle hükmetmenin tek yolu budur. Hilâfet, farzları koruyan en büyük farzdır ve Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın düşmanlarına karşı yardımını vaat ettiği şer’î nizamdır. Ebu Hazım’dan şöyle dediği rivayet edilmiştir:

قاعدتُ أبا هريرة خمس سنين، فسمعته يُحدّث عن النبي ﷺ قال: «كَانَتْ بَنُو إِسْرَائِيلَ تَسُوسُهُمْ الْأَنْبِيَاءُ كُلَّمَا هَلَكَ نَبِيٌّ خَلَفَهُ نَبِيٌّ، وَإِنَّهُ لَا نَبِيَّ بَعْدِي، وَسَتَكُونُ خُلَفَاءُ تَكْثُرُ». قَالُوا فَمَا تَأْمُرُنَا قَالَ: «فُوا بِبَيْعَةِ الْأَوَّلِ فَالْأَوَّلِ، وَأَعْطُوهُمْ حَقَّهُمْ، فَإِنَّ اللَّهَ سَائِلُهُمْ عَمَّا اسْتَرْعَاهُمْ“Ebu Hurayra ile beş yıl kaldım, onun Nebi SallAllahu Aleyhi ve Sellem’den şöyle rivayet ettiğini işittim: “İsrail oğullarını Nebiler yönetiyordu. Bir Nebi öldüğünde onu bir başka Nebi takip ederdi. Benden sonra Nebi yoktur. Fakat benden sonra birçok Halifeler gelecektir.” Dediler ki: “Bize ne emredersin?” Dedi ki: “İlk biate ilkine vefa gösteriniz. Onlara haklarını veriniz. Çünkü Allah, onları güttüklerinden hesaba çekecektir.” buyurdu.” [Müslim]

2- Cumhuriyet sistemi, başında bir alim, fakih veya hafız bulunsa dahi, adına “İslamî” denilse de şer’i bir rejim değildir. Zira bir rejimin vasfı; uyguladığı hükümlere, kanunlara ve anayasasına bakılarak belirlenir. Eğer bunlar, Allah’ın Kitabı ve Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in sünnetinden neşet ediyorsa İslamidir, aksi takdirde Allah katında hiçbir değeri yoktur. Cumhuriyet; dini devletten ayıran, “halkın halk tarafından yönetilmesi” esasına dayanan ve kuvvetler ayrılığı (yürütme, yasama ve yargı) prensibiyle işleyen, anayasanın, her bir erkin yetki ve görev süresini belirlediği seküler bir yönetim biçimidir.

3- Tarih İran, Mısır, Türkiye ve Pakistan gibi laik ülkelerdeki rejimlerde sarıklı, sakallı veya Kur’an hafızı şahsiyetlerin iş başına gelmesinin İslam’ın iktidara gelmesi anlamına gelmediğini kanıtlamıştır. Kaldı ki Allah Subhânehu ve Teala’nın şöyle buyruğu da uygulanmamıştır:

وَأَنْزَلْنَا إِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ مُصَدِّقاً لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ مِنَ الْكِتَابِ وَمُهَيْمِناً عَلَيْهِ فَاحْكُمْ بَيْنَهُمْ بِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ“Sana da, daha önceki kitabı doğrulamak ve onu korumak üzere hak olarak Kitab’ı indirdik. Artık aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet.” [Maide 48] Örneğin Türkiye’de Kur’an tilavetiyle tanınan Erdoğan ve ondan önce Erbakan yönetime gelmiş, ancak Türkiye laik, Kemalist ve “NATO” adlı Haçlı ittifakının sadık bir üyesi olarak kalmaya devam etmiştir. Suriye’de hafız ve sakallı Cevlani’nin yönetimi ele alması Suriye’deki cumhuriyet rejiminin yapısını değiştirmemiş, hatta rejimin adını “İslami” yapmaya veya Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Ukab ve Liva sancağını dalgalandırmaya bile cesaret edememiştir. Aynı şekilde Kur’an hafızı olan Muhammed Mursi, Mısır’da iktidara geldiğinde ilk işi milyonların önünde laik cumhuriyet sistemini ve 1973’te hazırlanmış beşerî anayasayı koruyacağına dair yemin etmek olmuş, ardından da üzerine yemin ettiği şeyi tatbik etmeye başlamıştır. Böylece Kuran hafızı iktidara çıkmış ama Kur’an onunla birlikte iktidara çıkmamıştır. Aynı durum Pakistan’ın “Hafız” lakaplı Genelkurmay Başkanı Asım Münir için de geçerlidir. İslam beldelerindeki en güçlü ordunun, yani nükleer güce sahip Pakistan ordusu genelkurmay başkanının Kur’an’ı ezberden bilmesi onu Kur’an’daki cihat ayetlerinden biriyle amel etmeye sevk etmemiştir. Ne bir Müslümana ne de İslam’a yardım etmiştir. Aksine Gazze’de kendisinden yardım dileyen mustazafları yüzüstü bıraktığı gibi, on yıllardır Hindular tarafından işgal edilen Keşmir halkını da yüzüstü bırakmıştır; Amerika’nın emirlerini uygulayarak nerede olurlarsa olsunlar veya nereye saklanırlarsa saklansınlar mücahitlerin peşine düşüp onları katletmiştir.

4- İran ile Amerika ve Yahudi varlığı arasında süren savaş, Amerika ve Yahudi cephesinin öyle birçoklarının sandığından çok daha zayıf olduğunu kanıtlamıştır. Amerika’nın; tıpkı Venezüella’da planladığı gibi kısa sürede rejimi devirip yerine bir kukla atayacağı basit bir operasyon olarak gördüğü bu savaş, hiç de öyle planladığı gibi gitmemiş ve ucu açık bir hal almıştır. Ancak buna karşılık İran’daki Cumhuriyet rejiminin ufku, savaşı durdurup müzakere masasına dönmekten ve nükleer program gibi güç unsurlarını teslim etmekten öteye geçememektedir. Amerika, İran’ı tamamen kendisine tabi kılana kadar zayıflatmaya devam edecek; böylece savaş meydanlarında elde edemediğini müzakere masasında elde etmeye çalışacaktır.

5- İran’daki Cumhuriyet rejiminin Hilâfet sistemine dönüştürülmesi, İran da dahil olmak üzere Ümmetin Amerika’ya zafer elde etmesinin yegâne yoludur. Zira Hilafet, Allah’ın indirdikleriyle hükmedecek, diğer İslam beldeleriyle olan sınırları kırıp onları birleştirecek ve Amerika ile Yahudi varlığına karşı Allah yolunda cihat için genel seferberlik ilan edecektir. Böylece ümmet, Hilafet çatısı altında heybetli bir güce dönüşecek; Avrupalı haçlı müttefikleri tarafından terk edilen Amerika’nın filolarını denizlere gömecek ve onu okyanusların ötesine hapsolmaya zorlayacaktır. O zaman Hilafet Devleti uluslararası konumda tek başına söz sahibi olacak ve tüm dünyaya hak ile nizam verecektir. Bu seçenek dışında İran’ın bu savaştan zaferle çıkması mümkün değildir. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

قَاتِلُوهُمْ يُعَذِّبْهُمُ اللهُ بِأَيْدِيكُمْ وَيُخْزِهِمْ وَيَنصُرْكُمْ عَلَيْهِمْ وَيَشْفِ صُدُورَ قَوْمٍ مُّؤْمِنِينَ“Onlarla savaşın ki Allah sizin elleriniz ile onları cezalandırsın, rezil rüsva etsin. Onlara karşı size yardım etsin. Müminlerin kalplerine şifa versin.” [Tevbe 14]

Devamını oku...

Mısır, Sözde Arap Gücü ile Rehin Alınmışlık Gerçeği Arasında Sıkışıp Kalmıştır, Ordular Amerika’yı Kurtarmak İçin Nasıl Göreve Çağrılabilir?!

Bölgede yaşanan askerî tırmanışın ortasında medya, Mısır rejiminin bazı Arap ülkelerine yönelik İran saldırılarını görüşmek üzere yapılan acil bir Arap toplantısında “ortak bir Arap gücü” kurulması çağrısında bulunduğunu aktardı. Bu teklif, “Arap güvenliğini koruma” ve “bölgeyi savunma” kılıfıyla ambalajlanmış olsa da; çatışmanın gerçekliğine ve Arap rejimlerinin bu denklemdeki konumuna dair yapılacak ferasetli bir okuma, meselenin Ümmeti korumaktan fersah fersah uzak olduğunu gösterecektir. Gerçekte bu öneri, bölgede batağa saplanan Amerika’yı kurtarmaya yönelik yeni bir hamleden ibarettir.

Bu bağlamda idrak edilmesi gereken ilk şey; Ortadoğu’daki çatışmaları alevlendiren baş aktörün Amerika olduğu gerçeğidir. Amerika, on yıllardır Körfez’de, Irak’ta ve bölgenin geri kalanında askeri üsler kurmuş; Müslümanların topraklarını kendi askeri ve siyasi tahakkümü için birer platforma dönüştürmüştür. Bu üsler Ümmete ait değildir, bilakis Amerika ve Batı’nın çıkarlarını korumak, Ümmetin kaynakları ve zenginlikleri üzerindeki kontrollerini sürdürmek için inşa edilmiş sömürgeci birer karakollardır.

Dolayısıyla Irak’ta, Körfez’de veya başka yerlerde bu üslere yönelik gerçekleştirilen saldırılar, aslında doğrudan Amerikan askeri varlığını hedef almaktadır. Hal böyleyken Arap rejimleri, özellikle de Mısır rejimi, meseleyi Arap güvenliğine yönelik bir saldırı gibi göstermekte ve böylece bölgeyi Amerika’nın çıkarlarına hizmet edecek bir askerî hizalanmaya sürüklemeye çalışmaktadır.

Buradaki en çarpıcı paradoks; İran ile çatışmanın fitilini ateşleyen, askeri saldırıları düzenleyen, abluka ve yaptırımları dayatan ve tüm bölgeyi bir savaş alanına çeviren bizzat Amerika’nın kendisidir. Ancak ne zaman ki Amerika’nın askeri çıkarları bir misillemeyle karşı karşıya kalsa, ona tâbi olan rejimler hemen hizmete koşmakta ve Amerika’yı kendi saldırgan politikalarının sonuçlarından korumak için ordularını pazara çıkarmaktadırlar.

İşte meselenin özü burada ortaya çıkmaktadır: Ortak Arap Gücü çağrısı gerçekte Ümmeti koruma projesi değildir; aksine orduları, Amerika’nın bölgedeki nüfuzunu koruma sisteminin bir parçası kılma ve Yahudi varlığı için yeni bir “Demir Kubbe” yapma projesidir. Böylece bu orduların Ümmetin kalkanı ve işgal edilmiş topraklarını kurtaracak kılıcı olması gerekirken, Amerika ve Yahudi varlığının çıkarlarını bekleyen birer gardiyan olmaları istenmektedir.

Bugün Amerika, çok sayıda uluslararası cephede boğuştuğu için stratejik yorgunluk yaşamaktadır. Bu nedenle doğrudan müdahalesini azaltmaya çalışırken, politikalarını yürütecek yerel vekilleri (ajanları) aracılığıyla nüfuzunu korumaya çalışmaktadır. İşte zaman zaman gündeme getirilen bölgesel ittifaklar ve ortak askerî güç projeleri de bu stratejinin bir parçasıdır.

Bu çerçevede bakıldığında Ortak Arap Gücü çağrısı; özellikle Körfez bölgesini Amerika’nın yürüttüğü savaşın yükünü taşımaya zorlamak ve Arap ordularını Amerikan stratejisine hizmet eden birer yedek güç haline getirmekten başka bir şey değildir.

Ey Kinane halkı! Sizler İslam’ı dünyaya taşıyan, bir zamanlar İslam uygarlığının ve kuvvetinin merkezi olan azametli bir ümmetin evlatlarısınız. Ülke, Batı’nın çatışmalarına meze edilmeye çalışılırken sakın güvenlik ve istikrar adına yükseltilen sahte sloganlara aldanmayın. Büyük insan potansiyeline ve köklü bir tarihe sahip olan bu ümmet, hakikatini idrak edip akidesi ve ondan doğan hükümler temelinde kalkınma gerçekleştirdiğinde yeniden rolünü eda edebilecek güç ve kudrete sahiptir.

Ey Kinane askerleri! Ordular, Batı’nın elinde bir aparat veya onun çıkarlarının bekçisi olmak için değil; Ümmetin kalkanı olmak, mukaddesatını savunmak ve topraklarını özgürleştirmek için vardır. Tarih bize askerlerin akidelerine bağlandıklarında yenilmez bir güç olduklarını, akidelerinden koparıldıklarında ise başkalarının savaşlarında kullanılan araçlara dönüştüklerini hatırlatmaktadır. Askerlerin Ümmetlerine sunabilecekleri en büyük hizmet; sadakatlerini her türlü düşüncenin üstünde sadece dinlerine ve Ümmetlerine has kılmaları olacaktır. Bilin ki bu Ümmet, ordusunun kendisine ait olmasını hak etmektedir; kendisini sömürenleri kurtarmak için göreve çağrılan bir lejyoner olmasını değil!

وَلَنْ يَجْعَلَ اللَّهُ لِلْكَافِرِينَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ سَبِيلاً“Allah, müminlerin aleyhine kâfirlere hiçbir yol vermeyecektir” [Nisa 141]

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER