Pazar, 29 Recep 1447 | 2026/01/18
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi Belgesi

Soru Cevap

ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi Belgesi

Soru:

Trump, 5 Aralık 2025 tarihinde 33 sayfadan oluşan yeni ABD Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi’ni kamuoyuna duyurdu. Peki bu belgenin örneğin Biden’ın stratejisi gibi öncekilerden farkı ne?

Cevap:

Bu belgeler üzerinde derinlemesine düşünüp dikkatle incelendiğinde, Cumhuriyetçi Trump’ın 2017 ve 2025 yıllarında yayınladığı ya da Cumhuriyetçi Reagan’ın 1988 yılında, Baba Bush’un 1990 yılında ve oğul Bush’un 2002 yılında yayımladığı ulusal güvenlik strateji belgeleri ile Demokrat Clinton’un 1994 ve 1998 yıllarında, Obama’nın 2010 ve 2015 yıllarında ve Biden’ın 2022 yılında açıkladığı strateji belgeleri arasında esas ve öz itibariyle hiçbir fark olmadığı görülecektir. Tek fark, üslup ve kullanılan dildedir. Hepsi de Amerika’nın küresel hegemonyasını korumayı ve sürdürmeyi amaçlamaktadır. Cumhuriyetçiler, Amerika’nın küresel liderliğini lafı eğip bükmeden, dolandırmadan açıkça ifade ederken, Demokratlar, süslü püslü sözlerle, kandırarak ya da lafı eğip bükerek dile getirmektedirler. Soruda da belirtildiği üzere bu cevapta; stratejilerin ayrıntılarına girmekten ziyade, Biden ve Trump stratejileri arasındaki farkı netleştirmeye yetecek ölçüde stratejiler arasındaki farka değineceğiz. Allah’ın yardımıyla bunun daha iyi anlaşılması için şöyle diyoruz:

1- 18 Kasım 2016 tarihinde yayımladığımız soru cevapta şöyle geçmektedir: “... Tüm bunlardan açığa çıkıyor ki Amerikan politikasının ana hatlarında Cumhuriyetçi Parti ile Demokratik Parti arasında hiçbir fark yoktur. Sadece üsluplar farklıdır o kadar... Bunun nedenine gelince, iki partinin ortaya çıkış tarihiyle ilgilidir. Avaz avaz bağırdıkları demokratik giysi görüntüsüne bürünmek Cumhuriyetçi Parti’nin umurunda değil. Bilakis Cumhuriyetçi Parti’ye küstah kovboyca davranışlar hâkimdir, hatta bununla gurur duyarlar. İşte Cumhuriyetçi Parti böyle bir çevrede ortaya çıktı ve hâlâ da kovboyculuk egemendir... Kovboy kültürü, güçlü, kavgacı, katil, hırsız, yağmacı ve saldırgan kişilere meyillidir. Kimse itiraz edemez veya meydan okuyamaz. Ya sessiz kalmak ya da boyun eğmek zorundadır... Masum insanların ölmesini umursamazlar. Bu ülkelerinde oldukça yaygındır. Silah taşımak ve arzuları doğrultusunda kullanmak çok hoşlarına gider. ABD Senatosu, Demokratik Parti’nin bireysel silah satın almak isteyenlerin suç ve psikolojik geçmişinin soruşturulmasına izin veren önerisini iki kere reddetti... Silah lobisinin hâkimiyetinden dolayı bireysel silahlanma düzenlemesi Cumhuriyetçileri pek ilgilendirmiyor... Demokratik Parti’de ise aldatmak, sahtekâr demokrasi kisvesine bürünmek ve İngiliz üslubunu taklit etmek hâkimdir. Zehiri balla karıştırarak sunarlar ve gülümseyerek öldürürler. Cumhuriyetçi Parti ise saf zehir sunar ve azı dişlerini gıcırdatarak öldürürler... Bu nedenle demokratik başkanlar, aldatmak ve gafillerin sevgisini kazanmakta mahirdirler. Cumhuriyetçi başkanlar ise, kimseyi kandıramaz, çünkü düşmanlıkları açık ve aşikârdır. Her iki partinin yakın tarihteki başkanlarına bir göz atıldığında açıkça bu görebilir... Örneğin Bush, Haçlı Seferi derken, Obama Kahire’de ayet okumuştur... Oysa her ikisi de İslam’a tuzak kurmaktadır... Bu nedenle yukarıda söylediğimiz gibi: “Bu nedenle demokratik başkanlar, aldatmak ve gafillerin sevgisini kazanmak konusunda mahirdir. Cumhuriyetçi başkanlar ise, kimseyi kandıramaz, çünkü düşmanlıkları açık ve aşikârdır.” Hatta her iki partinin logosunda bile söylediğimize uygun figür farkı vardır. Alman asıllı Amerikalı karikatürist Thomas Nast, 1870-1874 yıllarında Harper dergisinde bir karikatür yayınladı. Karikatürde, içlerinde etrafındakileri ezen öfkeli büyük bir fil de olmak üzere hayvan sürüsünü korkutmak için aslan postuna bürünmüş bir eşek çizdi... Sonra zamanla eşek, Demokratik Parti’nin, fil de Cumhuriyetçi Parti’nin logosu haline geldi. Bu semboller, her iki partinin resmini yansıtmaktadır... Buna göre Trump’ın davranışı, birini diğerinden ayırt eden kişisel özellikler dışında Cumhuriyetçi Parti adaylarının davranışından pek farklı değil. Cumhuriyetçi Parti’nin genel özellikleri, yukarıda da belirtildiği gibi, kişisel özellikler dışında tüm partili adaylar için geçerlidir...”

2- Dolayısıyla Cumhuriyetçilerdeki küstahlık, Demokratlardaki kandırmaca üslubunu her iki partiye mensup olan başkanların açıkladığı strateji belgelerinde de görmek mümkün:

* Örneğin Biden stratejisi, Amerika’nın küresel liderliğini, hegemonyasını, küresel düzenini işbirliği, demokrasi, insan hakları ve diplomasi gibi kandırmaca sözlerle sürdürmeye ve pekiştirmeye çalışmaktadır...

* Kişiliğindeki aşırı kibirlilik, iktidar tutkunluğu, aşırı şovmenlik sevdası, bilgelik eksikliği, içsel çatışmalara dalma eğilimi, rakiplerini ekarte etme ve öfori görünen Trump ise gizlemeden veya dolaylı yollara başvurmadan hatta müttefiklerini aşağılayarak “Önce Amerika” ve “güç yoluyla barış” gibi maskesiz söylemlerle Amerika’nın küresel liderliğini sürdürmeyi amaçlamaktadır. Nitekim Trump, açıkladığı strateji belgesinde bunu açıkça dile getirmektedir: “Bu stratejinin amacı, tüm bu dünya lideri varlıkları ve diğerlerini bir araya getirerek Amerikan gücünü ve üstünlüğünü güçlendirmek ve ülkemizi her zamankinden daha büyük hale getirmektir.” (2025 ABD Ulusal Strateji belgesi https://www.mc-doualiya.com/)

Öncelikler başlığının altında zikredilen alt başlıkların neredeyse tamamında (Barış Yoluyla Yeniden Düzenleme, Ekonomik Güvenlik, Dengeli Ticaret, Kritik Tedarik Zincirlerine ve Malzemelere Erişimin Güvenliğini Sağlamak, Yeniden sanayileşme, Savunma Sanayii Tabanımızı Canlandırmak, Enerji Hakimiyeti, Amerika’nın Finans Sektöründeki Hakimiyetini Korumak ve Büyütmek) Amerikan hakimiyetini korumaya, güçlendirmeye ve sürdürmeye vurgu yapılmıştır.

3- Biden, Obama ve Clinton gibi Demokrat başkanların açıkladığı ulusal strateji belgeleri, Amerikan hegemonyasını BM, NATO gibi uluslararası kurumlar, ittifaklar ve demokrasi, insan hakları gibi yumuşak güç üzerinden yürütmeyi esas alıyordu. Demokratların ulusal strateji belgesine göre Amerika, dünyanın jandarmasıdır ve bu jandarmalığın bir maliyeti olsa da, bu maliyet Amerikan küresel düzeninin ve hegemonyasının devamı için ödenmelidir.

Cumhuriyetçilerin ulusal strateji belgelerine göre ise, Nixon ve Trump’ın ulusal strateji belgelerinde olduğu gibi Amerika’nın jandarmalığına ve müttefiklerine sağladığı koruma kalkanına karşılık müttefikler de ödeme yapmalıdırlar, yükü tek başına ABD değil müttefikler de bu yükü paylaşmalıdırlar... Nitekim Öncelikler başlığının altında alt başlık olarak “Yük Paylaşımı ve Yük Kaydırma” diye başlık vardır. Bu başlıkta şöyle geçmektedir: Başkan Trump, NATO ülkelerinin GSYİH’larının yüzde 5’ini savunmaya harcamayı taahhüt eden yeni bir küresel standart belirlemiştir.” (2025 ABD Ulusal Strateji belgesi https://www.mc-doualiya.com/)

Görüldüğü gibi izledikleri üsluplar, kullandıkları araçlar, konjonktürel olarak belirledikleri öncelikler farklı olsa da Trump ya da Biden, Obama, Bush, Clinton ve diğer başkanlar tarafından olsun yayınlanan Ulusal Güvenlik Stratejisi belgelerinin temel hedefi aynıdır. Bu hedef de Amerika’nın küresel liderliği ve hegemonyasını devam ettirmek, küresel ölçekte hiçbir rakip gücün ABD’ye denk ya da ondan üstün bir konuma yerleşmemesini sağlamaktır!

4- Dolayısıyla Trump’ın açıkladığı strateji belgesi, hedefler açısından cevheri bir değişimden ziyade bu hedeflere ulaşmak için kullanılan üsluplarda bir değişim olarak değerlendirilebilir. Nitekim yine 18 Kasım 2016 tarihli soru cevapta şöyle geçmektedir: “Eski başkan döneminde devam eden hassas sorunlar konusunda Amerika’nın politika değişikliğine gelince, ana hatlarda bir değişiklik olması beklenmiyor. Belki üsluplar değişebilir. Amerikan sistemine farklı kurumlar hâkimdir. Her bir kurumun fazla veya eksik yetkileri vardır... Bu kurumlar, üsluplardaki değişiklikle birlikte Amerikan politikasının ana hatlarının sabit kalmasında etkin rol oynarlar...”

5- Amerika Birleşik Devletleri’nin kuruluşundan sonra Amerikan siyasi partilerinin ortaya çıkış sürecine bir göz atıldığında, iki parti arasında fark olmadığı daha net bir şekilde görülecektir. Zira Amerikan partileri, Amerika’nın hegemonyasını ve zorbalığını koruyan tek bir kökten gelmektedirler; aralarındaki tek fark sadece üsluplarda ve şahsi zorbalıklardadır:

A- Avrupalı (kaçaklar ve maceraperestler) Amerika’ya, özellikle de Kuzey Amerika’ya gelip burayı istila ettikten ve yerli halkı olan Kızılderilileri köleleştirdikten sonra bir devlet kurma çalışmalarına başladılar... Vikipedi’den aktarıyoruz: “İlki İngiliz Virginia Kolonisi olmak üzere, Atlantik Okyanusu kıyısı boyunca uzanan on üç Britanya kolonisi, 4 Temmuz 1776’da Britanya İmparatorluğu’ndan bağımsızlıklarını ilan ederek bir federal hükümet kurduklarını duyurdu. Philadelphia Konvansiyonu, 17 Eylül 1787’de mevcut Amerikan Anayasası’nı kabul etti ve anayasa 1788’de onaylanarak bu eyaletleri merkezi bir hükümete sahip tek bir cumhuriyetin parçası hâline getirdi. Daha sonra Fransa, İspanya, Meksika ve Rusya’dan topraklar aldılar; Teksas ve Hawaii cumhuriyetlerini ilhak ettiler... Nihayet ertesi yıl, 1789’da Amerika Birleşik Devletleri resmen kuruldu ve George Washington, Amerika Birleşik Devletleri’nin ilk başkanı oldu (1789–1797)…

B- Demokratik-Cumhuriyetçi Parti; Başkan George Washington döneminde Hazine Bakanı olarak görev yapan Alexander Hamilton’ın merkeziyetçi politikalarına muhalif olan Kongre içindeki bir fraksiyondan doğdu.

C- Demokratik-Cumhuriyetçi Parti, Andrew Jackson taraftarlarının eliyle bugünkü Demokrat Parti’nin kurulduğu 1828 yılına kadar varlığını sürdürdü... Ardından 1854’te mevcut Cumhuriyetçi Parti kuruldu ve Abraham Lincoln 1865’te ilk Cumhuriyetçi ABD Başkanı oldu...”

6- Dolayısıyla bu partilerin kökeni, Amerikan hegemonyasını dayatmak noktasında birdir; birbirlerinden sadece üslupları, habisliklerinin düzeyi ve şahsi zorbalıklarının derecesi bakımından ayrılırlar. Aralarındaki ihtilaf bu üç unsurun ötesine geçmez:

Örneğin Trump’ın açıkladığı bu yeni strateji belgesi, Amerikan devletinin genlerinde var olan kovboy davranışının en çıplak ve en küstah halidir. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi; demokratlar tilki misali, zehiri yağlı bir zarf içinde (demokrasi, insan hakları, diplomasi maskesiyle) sunarken; Cumhuriyetçiler, zehiri olduğu gibi, dişlerini sıkarak ve kaba kuvvetle dayatmaktadırlar. Trump’ın “önce Amerika” söylemi, aslında müttefiklerini bile haraca bağlayan bir tüccar mantığı ve sömürgeci bir şantaj siyasetidir. Parayı ver korumayı al mantığıdır.

7- Böylece; Trump ve Biden stratejileri üzerinde derinlemesine düşünülüp inceleme yapıldığında, aralarında üslup, kurnazlık ve şahsi zorbalık düzeyi dışında hiçbir fark olmadığı açıkça görülür... Daha önce zikrettiklerimiz buna delalet etse de, her iki strateji belgesi bir dizi uluslararası meseleyi ele almıştır. Bu meselelerin pek çoğunda Avrupa ve Çin meselelerinde olduğu gibi bakış açıları neredeyse aynıdır. Bazılarında ise Batı Yarımküre meselesinde olduğu gibi üslup, kurnazlık ve şahsi zorbalık farkının olduğu açık ve nettir. Bazılarında da Orta Doğu meselesinde olduğu gibi bölgeye ve bölge halkına karşı sinsi ve tiksindirici bir tuzak kurma konusunda tam bir mutabakat söz konusudur... Bu nedenle aşağıda, Batı Yarımküre ve Orta Doğu hakkında önce Biden’ın, ardından Trump’ın stratejilerinde yer alan hususları kısaca ele alacağız:

A- Batı Yarımküre: Batı Yarımküre, Monroe Doktrini ile doğrudan bağlantılı olduğundan, öncelikle Monroe ve doktrini hakkında kısa bir hatırlatmada bulunacağız:

“James Monroe, 1817–1825 yılları arasında Amerika Birleşik Devletleri’nin beşinci başkanıdır. 1819 yılında Florida’yı ABD yönetimine kattı... 2 Aralık 1823’te ABD Kongresi’ne sunduğu mesajda, ABD’nin Amerika kıtasındaki işlere yönelik her türlü Avrupa müdahalesine karşı çıktığını ifade eden Monroe Doktrini’ni açıkladı... Monroe Doktrini, Batı Yarımküre’deki tüm devletlerin bağımsızlığının, Avrupa’nın baskı, sömürgecilik ya da kaderlerini belirleme hakkına müdahalesine karşı korunmasını öngörmektedir...” (Vikipedi’den özetle ve yorumla)

Sonraki Amerikan başkanları, kendi üslup, kurnazlık ve zorbalık düzeyleri farklı olsa da bu doktrini uygulamaya devam etmişlerdir... Aşağıda, Biden ve Trump’ın strateji belgelerinde Batı Yarımküre hakkında yer alan ifadeleri, aralarındaki farkı ortaya koymak amacıyla kısaca ele alacağız:

* Biden’ın stratejisi, bu bölgenin “Yıllık ticaret hacminin 1,9 trilyon dolara ulaşmasının yanı sıra, ortak değerler, demokratik gelenekler ve aile bağları nedeniyle Amerika Birleşik Devletleri üzerinde en etkili bölge olduğuna” atıfta bulunmaktadır. Bu strateji, Amerika Birleşik Devletleri’nin Amerika kıtası ülkelerindeki şirketlerini canlandırmak için çalışmasının zorunlu olduğunu öngörmektedir... Yine Biden’ın stratejisinde, ABD’nin sınır altyapısını modernize etmeyi sürdüreceği, bölge ülkeleriyle birlikte “adil, düzenli ve insani” bir göç sistemi inşa edeceği belirtilmektedir... Aynı şekilde yasal göç yollarını genişletme ve insan kaçakçılığıyla mücadele misyonunun da sürdürüleceği vurgulanmaktadır...” Biden’ın stratejisi, demokrasi ve insan hakları gibi sinsi ve habis üsluplar kullanarak, başka hiçbir büyük devletin, Amerikan nüfuzuyla rekabet edecek veya onun önüne geçecek etkin bir nüfuza sahip olmasına izin vermez... Askeri müdahaleyi ise ilk aşamada değil, en son aşamada devreye sokar...

* Trump stratejisi ise, askeri müdahale tehdidini -uygulamaya koymasa bile- daha en baştan savurur! Zira Trump’ın stratejisi; küstahlık, tehdit ve gözdağı üslubundan yoksun değildir. Stratejisinde (özetle) şu ifadeler yer alır: “Amerika’nın güvenliğini korumak, Batı Yarımküre üzerindeki kontrolünü yeniden tesis etmek (ABD’nin kendisi, Kanada ve Güney Amerika) ve bölge dışı güçlerin burada askeri varlık konuşlandırmasını engellemek amacıyla Monroe Doktrini’ni uygulamak...” Trump’ın stratejisi bu bölgeyi, “Amerika Birleşik Devletleri’ne ait saf ve münhasır bir bölge” olarak kabul etmektedir...” Bu anlayış doğrultusunda Trump, Kanada’dan ABD’ye katılarak 51. eyalet olmasını talep etti. Panama’yı Çin ile yaptığı anlaşmaları iptal etmesi için tehdit etti, Panama da bu tehditler üzerine söz konusu anlaşmaları iptal etti. Aynı şekilde Trump, 3 Ocak 2026 tarihinde Venezüela’ya saldırarak başkent Karakas’ı vurdu; buram buram iğrenç klasik sömürgecilik kokan bir küstahlıkla Devlet Başkanı Maduro ve eşini tutukladı! Batı Yarımküre’ye yönelik bu yaklaşımını, Monroe Doktrini’ni tamamlayan “Trump Doktrini” olarak adlandırdı... Hatta Trump, tehditlerini NATO üyesi Danimarka’ya bağlı olan Grönland’a kadar taşıdı! Görüldüğü gibi Trump’ın zorbalığı son derece açıktır!

B- Orta Doğu meselesine gelince: Daha önce de söylediğimiz gibi “Bazılarında da Orta Doğu gibi bölgeye ve halkına karşı sinsi ve tiksindirici bir tuzak kurma konusunda tam bir mutabakat söz konusudur.” Her iki strateji belgesi de, Yahudi varlığını desteklemek; yöneticilerin bu varlıkla normalleşmesini genişletmek; ümmetin zenginliklerini, özellikle de Körfez’in petrol ve diğer kaynaklarını yağmalamak; Hürmüz Boğazı ve Babü’l-Mendeb dâhil olmak üzere Orta Doğu’daki deniz geçiş yolları üzerinde deniz hâkimiyeti kurmak gibi üzerinde mutabık kaldıkları konularla yetinmemişler, terörle mücadeleyi de metne dökmüşlerdir. Onların habis örfüne göre terör ise; İslam ve İslam’ın yönetimidir. Nitekim Trump, stratejisinde Orta Doğu ile ilgili olarak “...Bölgenin bir terör yuvasına dönüşmesini engellemek...” ifadelerine yer verirken, Biden, stratejisinde “...Terör tehditleriyle mücadele etmek...” ifadesine yer vermektedir...” Tüm bu ifadelerle kastedilen şey; bölge halkının benimsediği ideoloji olan İslam’ı hedef almaktır. Zira bu bölgenin halkı, Müslümandır ve İslami akideleri temelinde bir devlet kurmak, ülkelerini Amerika ve Batı hegemonyasından kurtarmak, uydu rejimleri devirmek ve Yahudi varlığını ortadan kaldırmak istemektedirler. Sadece normalleşme anlaşmalarını mezara gömmeyi değil...

8- Özetle, Amerikan başkanlarının İkinci Dünya Savaşından bu yana açıkladıkları ulusal strateji belgesinin omurgası ve cevheri hep aynı kalmıştır, hiç değişmemiştir. Değişen tek şey; Amerikan hegemonyasını dayatmak, korumak ve sürdürmek için kullanılan üsluplar, sinsilikler, şahsi zorbalıklar, İslam ve Müslümanlar ile mücadele etmek, İslam Devleti olan Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafetin ikamesini engellemek için sarf edilen çabalardır... Fakat ne kadar kötü hüküm veriyorlar!.. Raşidi Hilafetin sadece adının anılması bile onların uykularını kaçırmaktadır. Nitekim ABD Ulusal İstihbarat Direktörü Tulsi Gabbard, birkaç gün önce 21 Aralık 2025 tarihinde yaptığı açıklamada bu korkuyu şu sözleriyle dile getirmiştir: “Bu İslam ideolojisi, özünde küresel bir Hilafet kurmayı hedefleyen siyasi bir ideoloji olduğu için özgürlüğümüze doğrudan bir tehdit oluşturmaktadır.” Biz de diyoruz ki:

مُوتُوا بِغَيْظِكُمْ “Kininizle geberin!” [Al-i İmran 119] Zira İslam ümmeti mutlaka kalkınacak ve içinde yaşadığımız bu ceberut saltanattan sonra, Allah’ın izniyle, Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilâfet Devleti’ni yeniden kuracaktır.

ثُمَّ تَكُونُ مُلْكاً جَبْرِيَّةً فَتَكُونُ مَا شَاءَ اللهُ أَنْ تَكُونَ ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ أَنْ يَرْفَعَهَا ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ ثُمَّ سَكَتَ Daha sonra ceberut bir saltanat olacaktır. O da Allah’ın dilediği kadar devam edecektir. Ardından Allah dilediği zaman onu ortadan kaldıracaktır. Sonra, nübüvvet metodu üzere Hilafet olacaktır. Sonra da sustu” [Ahmed] İşte o zaman zorba Trump ve yardımcılarının akıbeti; Hilafet’in doğuşuyla tarihin karanlık sayfalarına gömülen Kisrâ ve Kayser’in akıbetinden farklı olmayacaktır. بَلَاغٌفَهَلْيُهْلَكُإِلَّاالْقَوْمُالْفَاسِقُونَ “Bu, bir tebliğdir. Artık fasık olan bir kavimden başkası helak edilir mi hiç?” [Ahkaf 35]

H.25 Recep 1447
M.14 Ocak 2026

 

 

Devamını oku...

Cezadan Emin Oldular; Bu yüzden Saldırganlıkta İleri Gittiler

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Cezadan Emin Oldular; Bu yüzden Saldırganlıkta İleri Gittiler

Haber:

İbranice yayın yapan Maariv gazetesi, Şam'ın Yahudilerin Hermon Dağı'ndan (Cebel-i Şeyh) tamamen çekilmesi konusundaki ısrarı nedeniyle Yahudi varlığı ile Suriye arasındaki güvenlik müzakerelerinin çıkmaza girdiğini, Tel Aviv'in ise bu talebi kesin bir dille reddettiğini ve bunun müzakere edilemez olduğunu ifade ettiğini bildirdi. Gazete, geçen hafta Paris'te Yahudi varlığı, Suriye ve Amerika'nın katılımıyla yapılan görüşmelerin, Hermon Dağı konusundaki temel anlaşmazlık sonucunda daha geniş bir güvenlik veya siyasi anlaşmaya varılamadan, askeri sürtüşmeyi önlemeyi amaçlayan bir koordinasyon mekanizması kurulması yönünde sınırlı bir teknik anlayışla sonuçlandığını bildirdi.

Maariv, Yahudi varlığındaki üst düzey kaynaklara atıfta bulunarak, hiçbir koşulda Hermon Dağı'ndan çekilmeyeceklerini vurguladıklarını ve bu şartın, görüşmelerde herhangi bir ilerlemenin önündeki en büyük engel oluşturduğunu ifade ettiklerini aktardı.

Paralel bir bağlamda gazete, Suriye ve Rusya'nın, özellikle Güney Suriye'de Rus askeri varlığını yeniden konuşlandırma çabalarına ilişkin Yahudiler arasında artan endişeye dikkat çekti; zira oradaki herhangi bir yabancı varlığın Yahudi ordusunun hareket özgürlüğünü kısıtlayacağı düşünülüyor. Tel Aviv, Rusya'nın güneyde herhangi bir askeri konuşlandırma yapmasına kesin olarak karşı çıktığını, Şam’a, Moskova’ya ve Washington'a bildirdiğini vurguladı. Ayrıca raporda, Yahudi varlığının, Suriye'nin Rusya ve Türkiye ile olası silah anlaşmaları konusundaki temaslarını endişeyle takip ettiğine dikkat çekilerek, Suriye'nin stratejik silahlara, özellikle de gelişmiş hava savunma sistemlerine sahip olmasını kabul etmeyeceği vurgulandı.

Amerikan düzeyinde ise Maariv, ABD Başkanı Donald Trump'ın iki taraf arasında bir güvenlik anlaşması yapılmasını teşvik etmeye çalıştığını, ancak şu anda Yahudi varlığının Hermon Dağı'ndan çekilmesi yönünde baskı yapmadığını ve Tel Aviv'in ise güvenlik çıkarlarının herhangi bir müzakere sürecinde mutlak öncelikli olarak kalacağını vurguladığını açıkladı.

Yorum:

Bedeni zehirleyen ve dayanılmaz derecede rahatsız eden bir dizi haberler… Ufukları sapkın, korkak ve gazaba uğramış olan bir kavim, kendisine yönelik hiçbir caydırıcı olmadığı için her türlü iğrençliği işliyorlar! Zira suçlu kaçtıktan sonra topraklarımızı işgal ettiler, baba Esad'ın iktidarını korumak için bizim cebimizden inşa ettiği askeri varlıklarımızı ve birikimlerimizi bombaladılar ve bunlar halkına geri dönmeye başlar başlamaz Yahudiler gelip bunları yok ettiler.

Her saat başı tekrarlanan baskınlar yapılıyor, Dera, Neva, Şam kırsalı ve Beyt Cin'de katliamlar işleniyor ve tüm bunların da ötesinde bir de şartlar koyuyorlar, sınırlar çiziyorlar ve kısıtlamalar dayatıyorlar! Onlar, hakkında defalarca konuştuğumuz Yahudilerdir; zira onlar hain bir kavim oldukları gibi anlaşma yaptıklarında anlaşmalarını bozan bir kavimdir ve açgözlü bir kavimdir.

Hayatın, kainatın ve insanın yaratıcısına dil uzatanlardan nasıl olur da bir hayır umulabilir ki?! Allah'ın peygamberlerine ihanet edenlere, onlardan bazılarını öldürenlere ve bazılarını da yalanlayanlara nasıl olur da güvenilebilir ki? “Biz Allah'ın oğulları ve sevgili kullarıyız” diyenlerden nasıl olur da bir hayır beklenilebilir ki?

Onlar, cezadan emin oldukları için edepsizlik yapan bir kavimdir; bu söz, kurtuluş yıldönümünde ortaya çıkan askerler tarafından söylendi ve Gazze için slogan attıklarında ise ayağa kalktılar ve oturmadılar! Tek bir slogan bile onları telaşlandırdı; peki ya ciddi hareketler olsaydı nasıl olurdu acaba?

Evet, onlar çok korkuyorlar ve tüm bu nefret ve zulüm ise, onların korku ve endişelerinin boyutunun kanıtından başka bir şey değildir. Zira tarih boyunca Yahudilerin, baskı altında kaldıklarında ve gerçek boyutları ortaya çıktığında boyun eğdikleri ama sende bir zayıflık gördüklerinde ise azgınlıkta ısrar ettikleri bilinmektedir. Onların yaptıklarına ancak demir bir fayda sağlar; bu yüzden gerçek yüzümüzü, yani onların korktuğu yüzümüzü, gerçeğin yüzünü göstermemiz gerekir; zira bizler, şehadeti, aşağılanmayı değil ölümü talep eden bir kavimiz. Onlar çok ileri gittiler ve bizim sessizliğimiz ise utanç verici ve aşağılık bir durumdur; üstelik bu sessizliğimiz onların iğrenç işlerindeki cesaretlerini artırıyor.

Müslüman izzetli, güçlü ve kuvvetlidir; haksızlığa boyun eğmez ve aşağılanmayı da kabul etmez. Bu yüzden cevap, siyasi protokol adı verilen şeyler aracılığıyla olmamalıdır; çünkü bunlar eylemlerdir ve onlara verilecek tek yanıt da eylem olmalıdır. Bunun da dışında bu, gözlere kum serpmektir ve sessizlik, daha fazla saldırganlığa yol açmaktadır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdu ed-Della - Suriye

Devamını oku...

Hilafet Devleti'nin Yıkılışının Yıldönümünde, Onu Yeniden Kurmak İçin Çalışmak Şerî Bir Vaciptir

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Hilafet Devleti'nin Yıkılışının Yıldönümünde, Onu Yeniden Kurmak İçin Çalışmak Şerî Bir Vaciptir

Haber:

Yarın, yani H. 28 Receb 1447, Hilafet Devleti'nin yıkılışının 105. yıldönümüne denk gelmektedir.

Yorum:

Tarihin karanlık günlerinden birinde, yani H. 28 Receb 1342, M. 3 Mart 1924'te, Hilafet yıkılmış, bayrağı yere indirilmiş ve İngiltere liderliğindeki kafir ülkeler, onu yıkmak için komplo kurup onun enkazının üzerine laik bir devlet kurmuşlardır;böylece ümmetin tarihinde tehlikeli bir dönüm noktası ve onun varlığını sarsan ve bedeninde derin bir yara açan bir deprem olmuştur…İşte o günden beri, Hilafetin ateşi sönmüş ve yüzyıllar boyunca Müslümanları gölgelendiren bayrak parçalanmış ve İslam  yönetimden uzaklaştırılıp İslam şeriatı insan yapımı kanunlarla değiştirilmesinden bu yana uzun bir gece başlamış ve böylece sadece izzetin tadını bilen ümmet zilletin acısını yudumlamıştır.

Hilafetin kaldırılmasından bu yana dünyada, vahyi yasasının ve idaresinin kaynağı yapan tek bir siyasi varlık kalmamıştır.İnsanların hayatı, isimleri ne kadar farklı olursa olsun, insanın tasavvurlarına ve çıkarlarına göre oluşturulan sistemler tarafından düzenlenmeye başlamıştır; böylece şeriat, toplumu ve devleti düzenleyen kapsamlı bir çerçeve olmaktan çıkıp, sadece ibadetler ve bireysel davranışlar kapsamındaki sınırlı bir alana intikal etmiştir. İslam, siyaset, ekonomi ve uluslararası ilişkiler alanından uzaklaştırılmış ve insan hayatının özel köşelerine hapsedilmiştir; bu dönüşümle birlikte İslam, artık bir yaşam biçimi olarak değil, kültürel bir kimlik veya kişisel bir uygulama olarak ele alınmaya başlanırken toplumun işleri ise İslam'ın referansından kaynaklanmayan ve İslam'ın insan ve hayat hakkındaki görüşünü ifade etmeyen kaidelerle yönetilmeye başlanmıştır.

Ey Müslümanlar: Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den gelen rivayet ve Sahabelerin (Allah onlardan razı olsun) icmasına göre, bizim bir Halifeye biat etmeden üç günden fazla kalmamız caiz değildir; ancak Hilafetin kaldırılmasından bu yana yüz beş yıl geçmiştir; o halde bizleri İslam'a göre yöneten Halifeye biat etmek için çalışmamızı engelleyen şey nedir?Küfür ve zalim yönetime son vermek için gece gündüz mücadele etmemizi engelleyen şey nedir?Ümmetin doğal haline, yani İslam'ın nuru ve hidayetiyle yönetilen vasat ümmet haline geri dönmesini engelleyen şey nedir?Bu azim farzı terk ettikten sonra hesap günü nasıl Allah'ın karşısına çıkacağız?

Ey Müslümanlar: Hizb-ut Tahrir sizlere şerî vacibinizi hatırlatmakta ve sizleri, ona destek vermeye ve yeniden Allah'ın indirdikleriyle hükmet amacıyla Hilafeti kurmak için kendisiyle birlikte çalışarak Allah'ın dinini yüceltmek için ellerinizi kendi elinin üzerine koymaya davet etmektedir; işte bakın o, dünyanın şerefine ve ahirette de güzel bir sevaba nail olasınız diye sizlere elini uzatıyor.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Sadık Es-Sarari – Yemen

Devamını oku...

Kafir Batı'nın Ümmetimizin Parçalanması Ve Gücümüzün Sembolü Olan Hilafetimizin Ortadan Kaldırılmasındaki Rolü

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Kafir Batı'nın Ümmetimizin Parçalanması
Ve Gücümüzün Sembolü Olan Hilafetimizin Ortadan Kaldırılmasındaki Rolü

Diğer insanların dışında tek bir ümmet olduğumuz günlerde, her yer devletimizin Rayesi ile gölgeleniyordu; dolayısıyla devletimiz, tek bir Müslümana bile saldırmaya tevessül eden herkes için bir koruyucu, kucaklayıcı ve caydırıcı oluyordu. Dahası Müslümanlar birbirlerini desteklemekte, yardım etmekte ve yardımcı olmakta bir vücut gibiydi ve vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurdu!Sonra düşmanlar, bu vahdetin ve bu devletin İslam ümmetinin gücünün kaynağı ve koruyucu kalkanı olduğunu anladılar; bu yüzden bu kalkanı ortadan kaldırmak için çalışmaya karar verdiler ve amaçlarına ulaşana kadar uzun yıllar boyunca bu konuda büyük çaba sarf ettiler.Ne yazık ki 1924 yılında Hilafet Devleti'ni ortadan kaldırdılar ve İslam ümmetinin daha önceki dönemine geri dönmesini engellemek için onu birçok parçaya böldüler!

Hilafet, sadece iç faktörlerden dolayı aniden yıkılmadı, aksine sömürgeci Batılı ülkelerin önderliğinde ve o dönemde milliyetçilik, ayrılıkçılık ve diğer faktörlerin etkisi altında kalan Araplar ve Türklerden oluşan Müslüman hainlerin ortaklığındaki uzun planlar aracılığıyla yavaş yavaş yıkıldı; dolayısıyla yıkım askeri olmaktan önce fikri ve siyasi olmuştur.

Bu planın en belirgin özellikleri şunlardı:

- Fikri istila yoluyla Müslümanlar arasında İslami fikri zayıflatmak, İslam'ı çarpıtmak ve milliyetçilik fikrini aşılayarak ümmetin birliğini parçalamak ve bağlılığı İslam'dan ırkçılığa ve toprağa kaydırmak için çalışmak.

- İlk aşamada borçlar ve sultanların atanmasına ve azledilmesine müdahale etmek yoluyla dolaylı olarak siyasi nüfuzu genişletmek.

- Hilafetin resmen yıkılması.

- Daha sonra Müslüman ülkelerin karton devletlere bölünmesi ve ikinci kez birleşmesini engellemek amacıyla sınırların çizilmesi. 

- Bunun ardından bölünmüş olanı da bölmek ve savaşları ve çatışmaları kışkırtmaya devam etmek.

İslam Devleti'nin tarihini inceleyen herkes, olup bitenlerde Batı'nın büyük rolünün olduğunu anlar; bu ise kendilerini düşmanların tuzaklarını püskürtebilecek silahlarla donatmadıkları için Halifelerin, alimlerin ve ümmetin kusurlarını inkar ettiğimiz anlamına gelmez; ama biz burada, Batı'nın yaptıklarının büyüklüğünü anlamak, bundan ibret almak ve tüm planlarını başarısız kılarak yeniden kalkınmak amacıyla Batı'nın büyük kurnazlığına ve olan bitenlerdeki büyük rolüne büyük ölçüde ışık tutmak istedik!

Kafir Batı, İslami fikirlere karşı şiddetli bir savaş başlattı, çarpıtılmayan, yanlış tanıtılmayan veya iftira atılmayan neredeyse hiçbir İslami düşünce veya hüküm kalmadı ve Hilafetin son dönemlerinde zihinlerdeki anlayışın zayıflaması sonucunda, alimler bu saldırıya karşı yeterli güçle karşı koyamadılar; bu da başlangıçta İslam'la çelişmediği ve onunla uyumlu olduğu gerekçesiyle Batı mefhumlarının ve Avrupa kanunlarının sızmasına yol açtı; bu ise daha sonra Batı düşüncesinin ve çözümlerinin yayılmasına ve bu konuda sessizliğin hakim olmasına neden oldu!!

Ne yazık ki tüm bunlara, Hilafetin son günlerindeki zayıflığı ve kötü yönetimin artması eşlik etmiştir; zira bu dönemde,bazı Halifelerin zulmü, yönetimin zayıflığı, yabancı nüfuzunun sızması, dış borçlar nedeniyle siyasi karar alma sürecinin kısıtlanmasının yanı sıra sanayi sektörünün gerilemesi, bilimlere önem verilmemesi ve benzerleri nedeniyle İslam akidesini uygulayan ve onu güçlü bir şekilde taşıyan devlet artık mevcut değildi! Tabii devletin gelişmiş silahlara sahip olmadaki başarısızlığını ve bu konudaki kayıtsızlığını da unutmuyoruz ki bu da, diğer ülkelere kıyasla göreli bir geri kalmışlığa yol açmış, birçok yenilgiye neden olmuş, böylece yenilmez devlet imajı kaybolmaya başlamıştır. Öte yandan Batı kendisini, dünyanın yasalarına ve diktelerine uyması gereken egemen bir güç olarak gösterme konusunda başarılı olmuştur! 

Elbette düşmanlar bununla yetinmemiş, aksine Arap ve Türklerden oluşan hainlere yönelmişler ve onları ayrılıkçı hareketlere liderlik etmeleri ve milliyetçilik, vatancılık, laiklik ve Batılılaşmanın davetçileri olmaları için görevlendirmişlerdir; böylece yaraya tuz basarak zayıflığı daha da artırmışlardır. Nitekim Mustafa Kemal, düşmanların elindeki yıkım balyozu olmayı kabul eden bu hainlerden biriydi; işte o hainler aracılığıyla, Hilafetin büyük yapısını yıktılar ve onu, daha sonra İslam ümmetinin bölünmesini kabul eden milliyetçi bir devlet ile değiştirdiler!

Hilafetin yıkılmasıyla birlikte, başta İngiltere olmak üzere Avrupa, aç insanların yemek kabına üşüştükleri gibi İslam ümmetinin başına üşüşmüştür; böylece Hilafetin yıkılmasından önce başladıkları bölünme ve sömürgeleştirme sürecine devam ettiler ve Sykes-Picot ve benzerleri gibi anlaşmalar yaptılar, dolayısıyla sınırlar çizdiler, setler inşa ettiler ve her bir parçanın başına da efendilerinin emirlerini yerine getiren bir bekçi yerleştirdiler.

İşte bu nedenle Filistin işgal edilmiş olup bugüne kadar hainlerin ihanetinden ve ihmalkarların eylemsizliğinden şikayet etmeye devam etmekte olup bölünmenin ve devletin yokluğunun bedelini ödemektedir. Allah rahmet eylesin Halife Abdülhamid, son nefesine kadar onun kirletilmesini engel olmuştur; nitekim onun şu sözleri hala kulaklarımızda çınlamaktadır; "Bir gün gelir de Hilafet Devleti parçalanırsa işte o zaman Yahudiler, Filistin’i para ödemeden alabilirler. Fakat ben sağ olduğum müddetçe bedenimin neşterle yarılması, Filistin'in Hilafet Devleti’nden koparılmasından benim için daha kolay bir hadisedir. Bu imkânsız bir şeydir. Biz hayatta kaldığımız sürece bedenimizin üzerinde otopsi yapılmasına asla müsaade edemeyiz."

Evet, ne yazık ki bizler hayattayken bedenlerimizin parçalanmasına tanık olduk; zira Filistin'deki kardeşlerimizin şu ana kadar çektiği acılar, sömürgecilik nedeniyle tüm Müslümanların çektiği acılardan kopuk değildir; bu yüzden ümmetimizin kanayan yarasının listesi, Keşmir'den Çeçenistan'a, Türkistan'dan Doğu Timor'a, Myanmar'a ve diğerlerine kadar uzanmaktadır.

Peki Batı, tüm bu yaptıklarıyla yetindi mi? Tabii ki hayır; aksine Hilafetin geri dönüşünü engellemek için elinden gelen her şeyi yapmaya devam etmekte olup Amerika da, bölünmüş olanı da bölme ve imkân buldukça mezhepçiliği ve milliyetçiliği körükleme konusunda ustalaşmıştır; nitekim Yemen, Sudan, Suriye ve diğer yerlerin bugünkü hali, hiç kimse için bir sır değildir!

Ey Müslümanlar: Sizler, diğer insanlar dışında tek bir ümmetsiniz ve sizin gücünüzün, kalkınmanızın ve Rabbinizin sizden razı olmasının kaynağı vahdetiniz ve Hilafetinizdir;işte bu yüzden Batı, Hilafet devletini yıkmıştır; o halde kollarınızı sıvayıp tek bir devleti ve tek bir sancağı olan tek bir ümmet olarak geri dönmek için harekete geçmeyecek misiniz?!Peki kalpleriniz, izzetinizi ve ihtişamınızı geri elde etmek, Aksa'nızı ve Kabe'nizi temizlemek ve her yerdeki mazlum kardeşlerinizi desteklemek için can atmıyor mu?

Dikkat edin; Hilafeti yeniden tesis etmek için çalışmak, dünya ve ahiretin izzetidir; zira sadece Hilafet sayesinde liderliğinizi geri elde edecek, merkezinizi koruyacak, dahası tüm dünyayı, zulümden, baskıdan ve içine düştüğü çukurdan kurtaracaksınız. وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ * بِنَصْرِ اللهِO gün Allah’ın zafer vermesiyle müminler sevinecektir.” [Rum 4-5]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Minnetullah Tahir

Devamını oku...

Lübnan: Yıllık Hilafet Konferansı; "Normalleşme ve Teslimiyet mi, Yoksa Allah'ın Vaadi ve İslam Devleti mi?!"

  • Kategori Lübnan
  •   |  

Hizb-ut Tahrir / Lübnan Vilayeti: Yıllık Hilafet Konferansı;

"Normalleşme ve Teslimiyet mi, Yoksa Allah'ın Vaadi ve İslam Devleti mi?!"

Hizb ut-Tahrir / Lübnan Vilayeti, yıllık konferansını şu başlık altında düzenliyor:

"Normalleşme ve Teslimiyet mi, Yoksa Allah'ın Vaadi ve İslam Devleti mi?!"

Bu konferans, Hilafet Devleti'nin yıkılmasının, Hicri 28 Receb 1342, Miladi 3 Mart 1924 tarihine denk gelen 105. acı yıldönümü vesilesiyle düzenleniyor. 

Cumartesi, 28 Receb 1447 H. 17 Ocak 2026 M

KONFERANSIN CANLI YAYINI

El Vakiye TV'den Etkinliğin CANLI YAYINI

https://www.alwaqiyah.tv/

 

G 2026 01 17 LBN KHLFH CONF 2

 

Image 

Etiketler

#أقيموا_الخلافة

#كيف_تقام_الخلافة

ReturnTheKhilafah#

#YenidenHilafet

#خلافت_کو_قائم_کرو

#TurudisheniKhilafah

Daha Fazla Bilgi İçin:

Hizb-ut Tahrir Lübnan Vilayeti X Sayfası
Hizb-ut Tahrir Lübnan Vilayeti Instagram Sayfası

Devamını oku...

Yemen Meselesinin Bu Denli Keskin Bir Şekilde Krize Sürüklenmesinin Arka Planında Ne Var?

Soru Cevap

Yemen Meselesinin Bu Denli Keskin Bir Şekilde Krize Sürüklenmesinin Arka Planında Ne Var?

Soru:

Yemen’de Başkanlık Konseyi üyesi Aydarûs ez-Zübeydî liderliğindeki Güney Geçiş Konseyi güçlerinin, Hadramevt ve El Mehra vilayetlerine askerî birlikler sevk etmesinin ardından işler iyice karıştı. Bu gelişme üzerine Konsey Başkanı Reşad el-Alimi, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ile olan ortak savunma anlaşmasını feshederek BAE’den güçlerini 24 saat içinde Yemen’den çekmesini talep etti. Suudi Arabistan da hemen Reşat el-Alimi’ye arka çıkarak BAE’nin Mukalla limanında bulunan bazı silah ve savaş araçlarına hava saldırısı düzenledi ve BAE’den Reşad el-Alimi’nin talebine uyarak askeri güçlerini Yemen’den çıkarmasını istedi. Ardından Emirlikler geri çekildi ve son olarak ez Zübeydî’nin Emirliklere kaçtığı açıklandı. Peki, Yemen meselesinin bu derece keskin bir şekilde tırmandırılmasının arka planında ne vardır? Yoksa İngiltere Yemen’deki adamlarını birer birer kayıp mı ediyor? Ve bu çatışmanın uluslararası bir boyutu var mıdır?

Cevap:

Olayların netleşmesi için, öncelikle bu krizin nasıl teşekkül ettiğini, ardından da bu gelişmelerin hangi sonuçlara ve yeni durumlara yol açacağını ortaya koyacağız.

Birincisi: Krizin Teşekkülünün Yerel Boyutu

1- Görünüşe göre kriz, Güney Yemen Devleti’nin kurulması projesinin en katı destekçisi olan Yemen Güney Geçiş Konseyi’nin, Hadramevt ve El-Mehra’yı kontrol altına almak ve Amr bin Habriş liderliğindeki Aşiretler İttifakı güçlerini petrol tesislerinden çıkarmak üzere askeri güçlerini sevk etmesiyle şekillenmeye başladı. “Güney Geçiş Konseyi yanlısı Yemenli güçler, askeri güçlerini petrol sahalarına, tesislerin çevresine ve ikmal yollarına konuşlandırdıktan sonra 4 Aralık 2025 Perşembe sabahı erken saatlerde, Hadramevt vilayetindeki el-Mesîle bölgesinde bulunan petrol şirketlerine ait sahalar üzerinde kontrol sağladıklarını duyurdu... Bu gelişme, Hadramevt Aşiretler İttifakı’na bağlı güçlerin, bazı noktalarda yaşanan sınırlı çatışmaların ardından bölgedeki mevzilerinden çekilmesinden sonra gerçekleşti...” (04.12.2025 BBC)

2- El-Cezire, 3 Aralık 2025 tarihinde yayımladığı haberinde, Muhammed el-Kahtani başkanlığındaki bir Suudi heyetinin, Hadramevt Bölgesi’nin başkenti olan Mukalla şehrine ulaştığını, bölgedeki taraflarla bir araya geldiğini, gerilimin sona erdirilmesi konusunda anlaşmaya varıldığını ve bu anlaşma doğrultusunda bir mutabakat zaptı imzalandığını bildirdi. “Hadramevt Valiliği Basın Ofisi tarafından yapılan açıklamada, söz konusu anlaşmanın Hadramevt Valisi Salim Ahmed el-Hanbeşî ile vilayetin birinci vekili ve Hadramevt Aşiretler İttifakı Başkanı Şeyh Amr bin Ali bin Habriş tarafından imzalandığı ifade edildi. (04.12.2025 Sky news) Anlaşmanın uygulanmasının garantörü olarak da Suudi heyetinin Hadramevt içinde kalması üzerinde mutabakata varıldı...

3- “Hadramevt Aşiretler İttifakı Başkanı ve Yemen’in doğusundaki petrol zengini vilayet için özerk yönetim talebinde bulunan Şeyh Amr bin Habriş, Hadramevt’in, kıyı ve plato bölgelerindeki mevzileri hedef alan ve petrol tesislerini tehdit eden dış kaynaklı silahlı bir saldırıya maruz kaldığını belirtti. Bin Habriş, televizyonda yayımlanan konuşmasında; Güney Geçiş Konseyi (GGK) güçlerini, Aşiretler İttifakı mevzilerine yönelik “kalleşçe bir saldırı” düzenlemekle suçladı. Bu saldırıda insansız hava araçlarının (İHA) kullanıldığını, bunun yerel yönetimle yapılan anlaşmanın açık bir ihlali olduğunu ve saldırının can kayıplarına ve yaralanmalara yol açtığını ifade etti.” (09.12.2025 el-Arab el-Cedid)

Suudi Arabistan, sahada yaşanan bu gelişmeleri sert bir dille reddetti. “Yemen İşlerinden Sorumlu Özel Komite Başkanı olan ve halihazırda Hadramevt vilayetini ziyaret etmekte olan Suudi heyetinin başkanı Tümgeneral Muhammed el-Kahtani, ülkesinin, Hadramevt’in istikrarını destekleyen tutumunu vurgulayarak, “güç kullanarak bir oldu-bitti (emrivaki) yaratmaya yönelik her türlü girişimi’ açıkça reddettiklerini ifade etti.”

4- Bu sırada Yemen Başkanlık Konseyi Başkanı Reşad el-Alimi, Suudi Arabistan’ın tutumuyla tamamen örtüşen bir pozisyon sergiledi. Yemen Başkanlık Konseyi Başkanı Reşad el-Alimi; güvenliği ve istikrarı bozan, meşru hükümetin yetkilerini baltalayan her türlü bireysel (fevri) hareketi kesin bir dille reddettiğini vurgulayarak, Hadramevt vilayetinde varılan sükûnet anlaşmasına tam olarak uyulması gerektiğinin altını çizdi. El-Alimi, geçici başkent Aden’den Suudi Arabistan’a hareket etmesinden hemen önce böyle bir açıklamada bulundu. (05.12.2025 El Kudüs)

5- Suudi Arabistan’ın, Birleşik Arap Emirlikleri’nin Güney Geçiş Konseyi güçlerini Hadramevt ve El Mehra’ya sevk etmesinden önceki duruma geri dönülmesini sağlama yönündeki girişimleri sonuçsuz kalınca, yani süreç tam anlamıyla bir çıkmaza girince, kriz daha da derinleşti ve bölgesel boyutlar kazanmaya başladı. “Bu çerçevede, Yemen Başkanlık Konseyi Başkanı Reşad el-Alimi, Birleşik Arap Emirlikleri ile imzalanan ortak savunma anlaşmasının iptal edildiğini duyurdu ve BAE güçlerine Yemen’den çıkmaları için 24 saat süre tanıdı.” (30.12.2025 Russia Today) Ayrıca el-Alimi, Savunma Bakanlığı’na bağlı “Vatan Kalkanı” güçlerine, Hadramevt ve El Mehra vilayetlerindeki tüm askerî kamplara doğru hareket ederek kontrolü devralmaları talimatını verdi.

6- Suudi Arabistan, Reşad el-Alimi’nin bu kararına hemen destek çıktı ve bunun ardından kriz hızla tırmanışa geçti. Suudi güçleri, Geçiş Konseyi’ni desteklemek amacıyla BAE’nin Mukalla limanına gönderdiği silah ve mühimmatı bombaladı. “Suudi Arabistan öncülüğündeki Yemen koalisyonu, Salı günü, BAE’den Hadramevt vilayetinin Mukalla Limanı’na ulaşan silahlar ve savaş araçlarını hedef alan sınırlı bir askerî operasyon gerçekleştirdiğini duyurdu. (30.12.2025 Sada news) Böylece Yemen’de, diplomatik çabaların çözmekte başarısız kaldığı keskin bir kriz oluştu. Bölgesel olarak şiddetlenen kriz üzerine Suudi Arabistan, Başkanlık Konseyi’nden BAE’yi Yemen sahasından kovmasını talep etti. Ardından Suudi Arabistan, BAE’nin Hadramevt’teki Geçiş Konseyi’ne sevk ettiği silahları bombalayarak; Suudi Arabistan ile BAE arasında, 2017’de Suudi Arabistan ile Katar arasında yaşanan krize benzer, şiddetli bir kriz yaşandığının sinyallerini verdi.

7- Ardından tehditler, BAE “boyun eğip” güçlerini Yemen’den çekeceğini duyurana kadar devam etti. “BAE Savunma Bakanlığı, Yemen’de kalan terörle mücadele birimlerinin görevlerini kendi rızalarıyla ve ilgili ortaklarla koordinasyon halinde sonlandırdığını duyurdu.” (30.12.2025 Russia Today) Suudi Arabistan, BAE’nin sahadaki uzantısı olan Aydarus ez-Zübeydi liderliğindeki GGK’ya Hadramevt ve el-Mehra’yı terk etmeleri için art arda uyarılar göndermeye devam etti. Başlangıçta buna direnen Konsey, Suudi tehdidi altında “ortak varlık” veya “kısmi çekilme” gibi öneriler sunarak bir miktar esneklik göstermeye başladı. “Nitekim Güney Geçiş Konseyi güçlerinin, Hadramevt sahili ve vadisindeki bazı bölgelerden çekilmeye başladığı bildirildi...” (31.12.2025 almodon) Ancak bu çekilme, nihai bir çözüm değil, bilakis bir aldatmacadan ibaretti!

8- Bundan sonra Koalisyonun medyada yer alan açıklamasına göre; ez Zübeydi 08 Ocak 2026 tarihinde, Somaliland üzerinden geçerek Aden’den Ebu Dabi’ye kaçtı... Bu kaçışın hemen ardından Suudi Arabistan Savunma Bakanı; Krallığın, güneyli şahsiyetlerle istişare ederek “Riyad Konferansı”na hazırlık amacıyla bir hazırlık komitesi oluşturacağını açıkladı... Bunun hemen sonrasında, Cuma sabahı, Yemen Güney Geçiş Konseyi Genel Sekreteri Abdurrahman es-Subeyhî, konseyin ve ona bağlı tüm organların feshedildiğini ilan etti... Ve “Suudi Arabistan Krallığı himayesindeki Kapsamlı Güney Konferansı aracılığıyla adil Güney hedefini gerçekleştirmek için çalışılacağını” duyurdu. (09.01.2026 El Cezire)

İkincisi: Uluslararası Boyut:

1- Bu boyut oldukça açık ve nettir; zira Suudi Arabistan yöneticileri, Amerikan siyasetini uygulayan birer Amerikan ajanıdır. Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) yöneticileri ise İngiliz siyasetini yürüten İngiliz ajanlarıdır. Bu iki taraf birbirine tamamen zıt kutuplardadır. Dolayısıyla Yemen’deki çıkarları çatışmakta; kimi zaman silahlı çatışmanın eşiğine gelmekte, kimi zaman da fiilen çatışmanın kapısından içeri girmektedirler. Ancak yakın zamana kadar Yemen’deki bu çatışmaya angaje olan tarafların her ikisi de İngiliz ajanıydı. Güney Geçiş Konseyi (GGK) lideri ve Başkanlık Konseyi’nin sekiz üyesinden biri olan Aydarus ez-Zübeydi, İngiltere’nin bir ajanıdır ve tüm faaliyetlerini BAE ile koordineli şekilde yürütmektedir.

2- Başkanlık Konseyi Başkanı Reşad el-Alimi de aslında İngilizlerin ekibindendi. Ancak son dönemde Suudi Arabistan’dan yana açık ve güçlü bir tutum sergiledi, BAE’nin Yemen’den çıkarılmasını talep etti. Oysa Birleşik Arap Emirlikleri, İngiltere’nin Yemen’deki nüfuzunu korumak için kullandığı en güçlü aparatıdır. Bu durumun arka planı şöyledir:

A- 2022 yılında, başında Reşad el-Alimi’nin bulunduğu ve kendisine başkanlık yetkilerinin verildiği, diğer yedi üyenin ise başkan yardımcısı yetkilerine sahip olduğu bir Başkanlık Konseyi kuruldu. Suudi Arabistan ve Amerika’nın temsilcisi, üyelerin çoğunun İngiliz yanlısı Yemenli siyasetçilerden oluşmasına rağmen bu konseyin kurulmasına onay verdi. Suudi Arabistan, mali ve güvenlik desteği yoluyla Başkanlık Konseyi üzerinde tam bir kontrol sağlamış olmasından ve konseyi yatıştırmak için Geçici Konseyin dört üyesine konseye sokmuş olmasından dolayı Amerika ve Suudi Arabistan, başlangıçta konseyin yapısını pek önemsemediler... Buna ek olarak, önceki Yemen Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih döneminden beri üst düzey siyasi görevlerde bulunan Reşad el-Alimi, aslında İngilizlerin bir adamıydı. Ancak Suudi Arabistan’da ikamet etmesi, Suudi Arabistan’ın sağladığı mali ve güvenlik yardımlarına büyük ölçüde bağımlı kalması, Suudi Arabistan’ın onun üzerinde güçlü ve son dönemde de giderek artan bir nüfuz elde etmesini sağlamıştır...

B- İşte bu nedenle el Alimi, Geçiş Konseyi’nin Aralık ayı başlarında Hadramevt ve El-Mehra vilayetlerine düzenlediği saldırıya karşı oldukça sert tutum sergilemiştir. Bununla da yetinmemiş, BAE’nin Yemen sahasından çıkarılması yönünde tavizsiz bir tutum takınmıştır. Bu ise İngiltere’nin Yemen’de kalan nüfuzunun büyük bir darbe almasına neden olmuştur... Bu durum, açıkça bir sadakat değişiminin bir işaretidir. Nitekim el-Alimi’nin son açıklaması bu sadakat değişimini teyit etmese bile onu kuvvetle muhtemel kılmaktadır: “Yemen Başkanlık Konseyi Başkanı Reşad el-Alimi bugün yaptığı açıklamada; Suudi Arabistan ile stratejik ortaklığı korumanın ulusal bir sorumluluk olduğunu, Yemen liderliğinin bunun sağladığı kazanımların farkında olduğu gibi aynı zamanda onu kaybetmenin risklerini de bildiğini belirterek, bu ortaklığın Yemen devletini geri kazanma çabalarını desteklemede temel bir dayanak oluşturduğunu vurguladı.” (01.01.2026 El Arabiya) İşte bu nedenle, Başkanlık Konseyi içerisindeki İngilizlerin önde gelen ajanları, el Alimi’nin yetkilerini aştığını iddia ederek saldırıya geçtiler. Bu bağlamda yayınladıkları ortak bildiride şu ifadelere yer verdiler: “Başkanlık Konseyi Başkanı Reşad el-Alimi’nin tek taraflı olarak aldığı ve olağanüstü hâl ilanından tehlikeli siyasi ve güvenlik tanımlamalarına, Birleşik Arap Emirlikleri’ni Arap Koalisyonu’ndan ve Yemen topraklarından çıkardığını iddia etmeye kadar varan karar ve uygulamalarını derin bir endişeyle takip ediyoruz.” (30.12.2025 www.independentarabia.com) Ancak El Alimi’nin sadakatinin İngilizlerden Suudi Arabistan’a kayması, Güney Yemen’deki İngiliz adamlarının tamamen bittiği anlamına gelmez; Bununla birlikte, özellikle Abdurrahman es-Subeyhî’nin Geçiş Konseyi’ni feshettiğini ilan etmesinden sonra, bu çevrelerin ciddi biçimde zayıfladığı açıktır.

Üçüncüsü: Bu şiddetli çatışma derinlemesine incelendiğinde, çatışmanın merkezinde Hadramevt ve onu takip eden el-Mehra vilayetinin yer aldığı görülür:

1- Yemen’in yüzölçümünün yaklaşık üçte birini oluşturan Hadramevt, Yemen savaşı yılları boyunca çatışmanın kıyısında kalmış ve zımnen, Güney Yemen’i Kuzeyinden ayırmaya çalışan Geçiş Konseyi’nin kontrol bölgelerinden biri olarak kabul edilmiştir. Bu süreçte Suudi Arabistan’ın Hadramevt’e yönelik müdahaleleri sınırlı kalmıştır. Nitekim 2024 yılında Suudi Arabistan, Yemen hükümetine bağlı güçlerin (Reşad el-Alimi’ye bağlı unsurların) Hadramevt’e girmesini desteklemiş, ancak Birleşik Arap Emirlikleri tarafından desteklenen Geçiş Konseyi buna şiddetle karşı çıkmıştır. (03.06.2024 Belqees sitesi) Bu nedenle Suudi müdahalesi uzun süre sınırlı ve kontrollü kalmıştır. Ancak Trump’ın Amerika’da yeniden iktidara gelmesiyle birlikte, Suudi Arabistan’ın Yemen sahasındaki rolü belirgin biçimde güçlenmiş, Hadramevt üzerindeki müdahaleleri artmış ve nihayetinde BAE’ye ve Geçiş Konseyi’ne yönelik son sert tehditlerle birlikte bu müdahaleler zirve noktasına ulaşmıştır.

2- Trump yönetiminin Amerika’da göreve gelmesiyle birlikte Suudi Arabistan’ın Hadramevt’teki müdahalelerinde bir artış olduğu ayan beyan ortadadır. 2025 yılının başlarından itibaren Suudi Arabistan, Hadramevt sahasına ağırlığını koymaya başlamış, kabile liderleriyle doğrudan temaslar kurmuş ve kendisine bağlı yerel unsurlar ve uzantılar oluşturmaya yönelmiştir. Bu bağlamda Suudi Arabistan, aradığını Hadramevt Aşiretler İttifakı’nın lideri ve aynı zamanda Hadramevt vilayetinin birinci vali yardımcısı olan Amr bin Habriş’te bulmuştur. Ona destek vermeye ve onu daha fazla güçlenmeye teşvik etmeye başlamıştır. Böylece o da Hadramevt’te daha fazla kontrol ve hegemonya arayışına girmiştir. “Şubat 2025’te Bin Habriş, petrol ihracatının durdurulduğunu ilan etmekle eş zamanlı olarak “Hadramevt’i Koruma Güçleri” adlı yeni bir yapılanma kurarak tansiyonu yeniden yükseltmiştir.” (03.12.2025 el-Cezire) Ardından Suudi Arabistan tarafından kendisi için askeri bir uçak tahsis edilerek Seyun’dan Riyad’a götürülmüş, burada Suudi Savunma Bakanı ve Suudi Genelkurmay Başkanı dâhil olmak üzere üst düzey yetkililer tarafından kabul edilmiş ve yoğun bir şekilde desteklenmiştir. (29.03.2025 Al-Arab) Riyad dönüşü Mayıs 2025’te Bin Habriş, 35 bin savaşçıdan oluşan 6 askeri tugay kurduğunu; Özel Güvenlik ve İmdat (Necde) birimleri gibi ihtisaslaşmış güvenlik birimleri tesis ettiğini ilan etmiştir. Son olarak Suudi Arabistan, adamı Bin Habriş’i petrol şirketlerini ele geçirmesi için sahaya sürmüştür. İşte bu adım, Aydarus ez-Zübeydi liderliğindeki Güney Geçiş Konseyi için bardağı taşıran son damla olmuş, Konsey Hadramevt’i yeniden kendi denetimi altına almak için harekete geçmiş, işte bu da krizin fitili ateşlemiştir.

3- Hadramevt’teki bu şiddetli çatışmanın arkasında yatan bir diğer hayati mesele ise, bu geniş vilayetin toprakları altında yatan paha biçilemez doğal kaynaklar ve mineral hazineleridir: Bunlar arasında, Hadramut’un sahil şeridinde yer alan Broom Mayfa ve Hacer bölgelerinde bol miktarda bulunan ve uçak sanayii ile uzay araçlarının yapımında kullanılan İskandiyum gibi nadir metaller bulunmaktadır. Hadramevt Jeolojik Araştırma Kurumu’na dayandırılan raporlar da bu keşfin Yemen’i küresel nadir metaller haritasında stratejik bir konuma taşıyacağını teyit etmektedir. Buna ek olarak Hadramevt’in siyah kumları, İlmenit, Rutil, Zirkon, Manyetit gibi uluslararası şirketlerin yatırım için yarıştığı stratejik mineraller bakımından da son derece zengindir. Ayrıca Hadramevt, petrol, mermer, granit gibi yüksek ekonomik değere sahip doğal kaynaklara da sahiptir. “Petrol, mermer ve granitin yanı sıra Yemen, Ortadoğu’da nadir toprak metalleri üreten ülkeler listesinde kendine yer bulan tek Arap ülkesi olarak öne çıkmaktadır.” (08.07.2025 Washington merkezli Enerji Platformu) İşte bu nadir elementler; elektronik mikroçipler gibi hassas ve stratejik sanayi kollarında Çin’in küresel hegemonyasına darbe vurmak isteyen Trump yönetiminin dış politikasındaki en temel itici unsurlardan biri haline gelmiştir.

4- Böylece Hadramevt’in istikrarını bozması için Suudi Arabistan’ı kışkırtan gücün bizzat Trump yönetimi olduğu anlaşılıyor. Bin Habriş liderliğindeki Aşiretler İttifakı’nın petrol şirketleri üzerinde kontrolü sağlama ve özerklik çağrılarının dozunu artırma girişimleri, İngiliz yanlısı grubu (BAE ve Geçiş Konseyi gibi yerel uydularını) Hadramevt’e saldırmaya, onu ve beraberinde El-Mehra vilayetini ele geçirmeye itmiştir. Bunun üzerine Suudi Arabistan, daha doğrusu Trump yönetimi çılgına dönmüş ve BAE’ye karşı, 2015’teki Kararlılık Fırtınası operasyonundan bu yana eşi benzeri görülmemiş sert tedbirler almıştır. Bu sert tedbirlerin başında BAE silahlarının bombalanması ve Geçiş Konseyi uşaklarının tehdit edilmesi gelmektedir. Bu sert adımlar, Trump yönetiminin Hadramevt meselesine özellikle de nadir toprak elementleri meselesine atfettiği büyük önemi açıkça ortaya koymaktadır. Amerika, taşeronu Suudi Arabistan’a güvense de bu tablonun dışında değildir; “ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Suudi Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan ile bir telefon görüşmesi gerçekleştirerek, “Görüşmede Yemen’deki gelişmeleri ve bölgesel güvenlik ile istikrarı etkileyen meseleleri ele almışlardır.” (30.12.2025 Russia Today)

Dördüncüsü: Özetle, Yemen sahasındaki yeni gelişmelerin özü şudur: Trump yönetimi, Çin’in bu hassas ve diğer tüm sanayi kollarını kontrol eden sektörel hegemonyasına karşı durabilmek için Hadramevt’teki nadir metallere odaklanmaktadır. Ayrıca en başta Başkanlık Liderlik Konseyi Başkanı Reşad el-Alimi olmak üzere Yemenli liderlerin sadakatinin İngilizlerden Amerikalılara doğru kaymış olması da kuvvetle muhtemeldir... Öte yandan, Hadramevt’te nadir madenler üzerinde hâlihazırda Çinli şirketlerin arama ve sondaj faaliyetleri yürüttüğü de biliniyor. Bu nedenle Trump için bu madenlerin kontrolünü ele geçirmek, Çin oraya tamamen yerleşmeden önce bitirilmesi gereken acil bir mesele haline gelmiştir... İşte bu çerçevede, kâfir devletlerin ajanları, Yemen’deki çatışmaları efendilerinin çıkarları doğrultusunda körüklemektedirler. Bu acı olaylar zinciri, yalnızca Yemen’de değil; Sudan’da ve diğer Müslüman beldelerde de aynı şekilde devam etmektedir. Müslümanlar, ajan liderlerinin, canlarını ve mallarını feda etmeye teşvik etmek için onlara büyük bir menfaatleri olduğu telkininde bulundukları çatışmalarda birbirlerini öldürmektedirler. Oysa gerçekte bu savaşlar, kâfir devletlerin çıkarlarını savunmak için yürütülmektedir. Bu karanlık senaryo silsilesi, ümmetin içinden en güçlü ve en şuurlu kesim ayağa kalkıp, yöneticilerinin göğüslerine basarak onları şiddetle hesaba çekmedikçe, adalet, rahmet ve hidayet devleti olan, Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet Devleti’ni kurmadıkça devam edip gidecektir. İşte o zaman, Allah’ın dilediği hayırlar, gökyüzünün bereketleri, nimet, izzet ve onur İslam ve Müslümanlar için gerçekleşecektir.

إِنَّ اللهَ بَالِغُ أَمْرِهِ قَدْ جَعَلَ اللهُ لِكُلِّ شَيْءٍ قَدْراً “Allah, işinde galiptir. Allah her şey için bir kader tayin etmiştir.” [Talak 3] Hiç şüphesiz yarın, bekleyeni için çok yakındır.

H.22 Recep 1447
M.11 Ocak 2026

 

Devamını oku...

Güncellendi | Kanada: Yıllık Hilafet Konferansı, "Hilafet Yaklaşıyor, Bunun İçin Ne Hazırladınız?"

  • Kategori Kanada
  •   |  
Hizb-ut Tahrir Kanada:Yıllık Hilafet Konferansı;
"Hilafet Yaklaşıyor, Bunun İçin Ne Hazırladınız?"
 

Hizb ut Tahrir /Kanada, "Hilafet Yaklaşıyor, Bunun İçin Ne Hazırladınız?" başlıklı Yıllık Hilafet Konferansını düzenleyecek.

Hicri 105 yılında, Miladi 102 yılında Hilafetin Yıkılması Anısına

Cumartesi, 28 Receb-ul Muharrem 1447 H - 17 Ocak 2026 M

kanada

KONFERANSIN CANLI YAYINI

El Vakiye TV'den etkinliğin CANLI YAYINI

kanada

2026 01 17 KHLFH CANADA CONF

kanada

 

#ReturnTheKhilafah

#أقيموا_الخلافة

#YenidenHilafet

#خلافت_کو_قائم_کرو

 

kanada

İlgili Bağlantılar:

Hizb-ut Tahrir Kanada Resmi Websitesi

Hizb-ut Tahrir Kanada Instagram Sayfası

 

 
Devamını oku...

Mübarek Toprak - Filistin Kadın Kolları: Hilafetin Yıkılışının 105. Yıldönümünü Anma Etkinlikleri

  • Kategori Filistin
  •   |  

Hizb-ut Tahrir/ Mübarek Toprak Filistin Kadın Kolları:

Hilafetin Yıkılışının 105. Yıldönümünü Anma Etkinlikleri

Bu sayfada, Hizb ut Tahrir'in Mübarek Toprak Filistin'de, Hilafet devletinin 28 Receb 1342'de yıkılışının 105. Hicri yıldönümünü anmak için düzenlediği etkinlikleri yer vereceğiz.

Cuma, 13 Receb 1447 Hicri - 2 Ocak 2026 Miladi

filistin

Hizb-ut Tahrir/ Mübarek Toprak Filistin Kadın Kolları:
Hilafetin Yıkılışının 105. Yıldönümü Mesajları!

Resullerin Efendisi Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem ve onun asil ve celil Sahabeleri (Allah onlardan razı olsun) tarafından kurulan İslam Devleti'nin Arap ve Türk hainleri tarafından yıkılışının 105. elim yıldönümü münasebetiyle, Hizb-ut Tahrir Mübarek Toprak (Filistin) Kadın Kolları, İslam ümmetini, Peygamberimiz Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in hak olarak müjdelediği “خلافة راشدة على منهاج النبوة” Nübüvvet minhacı üzere Raşidi Hilafet'i yeniden kurmak için, Hizb-ut Tahrir ile birlikte gayretle çalışmaya teşvik etmek amacıyla bir dizi mesaj sunmaktadır.

filistin

Hilafetin yıkılışının 105. yıldönümünde,
Herkesi bu fırsatı değerlendirmeye çağırıyoruz! Cevap veren ve önderlik edenlere ne mutlu!

Cuma, 13 Receb 1447 Hicri - 2 Ocak 2026 Miladi

Hilafetin yıkılması en büyük trajedilerden biriydi ve bu, Mübarek Toprak Filistin'den bir mesajdır... Bu eylemsizlik devam edecek mi? Yoksa Allah Resulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in Roma'nın fethiyle ilgili müjdesi yaklaştı mı? Gelecek şanlı tarihte iz bırakmak isteyen herkes için alan açıktır...

filistin

Hilafetin yıkılışının 105. yıldönümünde,
Filistinli bir kadın, ümmetin gençlerine seslenerek onlara yükümlülüklerini hatırlatıyor!

Cuma, 20 Receb 1447 Hicri - 9 Ocak 2026 Miladi

İslam ümmetinin atan kalbi ve itici gücü olan gençlere, dinlerini desteklemek için çalışmaya çağrı yapıyor, onlara atalarını, Peygamberimizin Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in Sahabelerini (Radıyallahu anhum) hatırlatıyor ve bu hatıraların, kararlılıklarını güçlendirmek, azimlerini keskinleştirmek ve bu dünyada ve ahirette ödül kazanmak için bağlılıklarını yenilemek için bir ilham kaynağı olduğunu hatırlatıyor.

filistin

Hilafetin yıkılışının 105. yıldönümünde: Acı ve umut!

Çarşamba, 25 Receb 1447 Hicri - 14 Ocak 2026 Miladi

Koruyucu bir kalkanın yokluğunda Müslümanların çektiği acılar için duyulan acı; Gazze'den Sudan'a, Burma'dan Şam'a kadar Müslüman topraklarında güvenlik ve emniyet yok, orada ölüm, yıkım, açlık, cehalet ve yolsuzluk var. Ve aynı zamanda umut, Allah'ın vaadine ve Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in müjdesine inananların kalplerinde yer almaktadır. İsra ve Mi'rac (Peygamber Efendimiz'in gece yolculuğu ve göğe yükselişi) diyarından, Hizb ut Tahrir ile birlikte Nübüvvet metodu üzere ikinci Raşidi Hilafet'i kurmak için gayretle ve ciddiyetle çalışmaya çağrı.

filistin

Etiketler

#أقيموا_الخلافة

#في_ذكرى_هدم_الخلافة

ReturnTheKhilafah#

#YenidenHilafet

#خلافت_کو_قائم_کرو

#TurudisheniKhilafah

filistin

İlgili Bağlantılar:

 

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER