Perşembe, 07 Şevval 1447 | 2026/03/26
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Şeriatın Egemenliği Önündeki Yapay Sınırlar Parçalandığında Tek Bir Ümmet Olacaktır

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Şeriatın Egemenliği Önündeki Yapay Sınırlar Parçalandığında Tek Bir Ümmet Olacaktır

Hepimiz aynı kıbleye yönelerek namaz kılıyor, oruç tutuyor, aynı Kitabı okuyor ve tek bir Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e iman ediyoruz; ancak Müslümanların kutsallarından biri ihlal edildiğinde şu soru soruluyor: Bu hangi devlette meydana gelmiştir? Sanki İslam'a mensup olmak artık orduları harekete geçirmek, politikaları değiştirmek ya da öncelikleri belirlemek için yeterli değilmiş gibi. Sabit şerî hakikat ile akidede bir ama varlık olarak parçalanmış bir ümmet şeklinde dayatılan siyasi gerçeklik arasındaki büyük paradoks işte burada ortaya çıkıyor.

Tek bir ümmet olmak, duygusal bir slogan değildir, aksine siyasi gerçeklikte var olması gereken gerçek bir şerî vasıflandırmadır. Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَإِنَّ هَٰذِهِ أُمَّتُكُمْ أُمَّةً وَاحِدَةً “Şüphesiz bu bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir.” [Müminun 52] Dolayısıyla ifade, talep olarak değil bir haber olarak; yani somutlaştırılması gereken şerî bir gerçekliğin beyanı olarak gelmiştir. Bu vahdet, hiçbir zaman sadece vicdani bir his olmamıştır; aksine Müslümanları, üzerinize İslam’ın hükümlerini tatbik eden ve İslam’ı dünyaya taşıyan tek bir İmamın altında bir araya getiren tek bir devlette somutlaşmıştır.

İslam'ın yönetimi gölgesinde bir Müslüman, Şam, Irak ve Mısır’ı birbirinden ayıran siyasi sınırları bilmediği gibi bir bölgeden diğerine geçişi, devletler arası bir geçiş olmamış, aksine tek bir devletin içindeki bir geçiş olmuştu. Zira hayatı düzenleyen ve yönetimi belirleyen bir akideye mensup olmak, salt toprak için değildi. Bu nedenle “ulusal egemenlik” mefhumu söz konusu değildi; aksine egemenlik şeriata, otorite ise ümmete aitti ve Halife’ye de yapay sınırları korumak için değil, İslam'ı uygulamak için biat ediliyordu.

Bu gerçeklik, akidevi bir bağ olan ideolojik bağ zayıfladığında ve yerel asabiyetler ideolojinin önüne geçtiğinde aşınmaya başlamıştır ki böylece 1924 yılında Osmanlı Devleti’nin yıkılmasıyla birlikte modern tarihteki belirleyici an gelmiştir. Burada sadece bir otorite devrilmemiştir; aksine Müslümanların birliğini temsil eden siyasi yapı da ortadan kaldırılmış ve yerine ulus devlet mefhumu getirilmiştir.

Batı sadece toprağı işgal etmeyi hedeflememiş, aksine fikri parçalamayı da hedeflemiştir. Bu yüzden sınırları belirlemiş, milliyetleri oluşturmuş ve meşruiyeti şeriatın hükümlerine değil, uluslararası tanıma bağlamıştır. Nitekim zamanla bu sınırlar, orduların koruduğu “siyasi kutsallıklar” haline gelmiş, bu sınırlar adına ümmeti birleştirmeye ve İslam'ı uygulamaya yönelik tüm projeler bastırılmış ve bu sınırları aşanlar egemenliği tehdit etmekle suçlanmıştır.

Ancak asıl soru şudur; bu hangi egemenliktir? Bu egemenlik, şeriatın egemenliği mi yoksa insan yapımı anayasanın egemenliği mi? Bu egemenlik, ümmetin egemenliği mi yoksa haritaları çizen ve roller belirleyen uluslararası sistemin egemenliği mi? Ulusal devlet doğası gereği sınırlı bir varlık olup uluslararası anlaşmalara mahkumdur, büyük güçlerin çıkarlarıyla bağlantılıdır ve meşruiyeti de ümmetin akidesinden kaynaklanmak yerine harici tanınmaya dayanmaktadır. Bu nedenle yönetici, ümmetin çobanı (gözeticisi) değil, sınırların bekçisi haline gelmiş olup ordu da tüm Müslümanların kalkanı değil, rejimi koruyan bir araç haline gelmiştir.

Bu gerçeklik, parçalanmış bir bilinç üretmiştir. Dolayısıyla Filistin dış dosyaya, Gazze insani bir meseleye, Keşmir bölgesel bir çatışmaya ve Suriye de içsel bir krize dönüşmüştür. Böylece cemaat sorumluluğu duygusu aşınmış ve onun yerini, açıklamalar ve sloganların ötesine geçmeyen mevsimlik bir dayanışma almıştır. Bu yüzden bir Müslümanın kanı artık tek bir ümmetin kanı sayılmamakta, aksine başka bir devlette meydana gelen bir olay olarak görülmektedir.

Gerçek bir ideolojik siyasi bakış açısı, bu parçalanmanın, yönetimin temelde şeriata muhalif olmasının doğrudan bir sonucu olduğunu gerçeğinden hareket eder. Çünkü İslam, birbiriyle rekabet eden onlarca varlık üretmek için gelmemiştir; aksine tüm Müslümanların işlerinin güdülmesini üstlenen tek bir devlet kurmak için gelmiştir. Ümmetin birliği, müzakere edilebilir siyasi bir tercih değildir; aksine Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in vefatından sonra Sahabelerin başka herhangi bir şeyle meşgul olmadan önce hemen bir Halife nasbetmek için acele ettikleriyle ortaya çıkan, nassların ve sahabenin icmasının delalet ettiği şerî bir hükümdür.

İslam’da egemenlik, halka, yöneticiye ve sömürgeci Batı'nın kurumlarına değil, yalnızca şeriata aittir. Otorite ise üzerine Allah'ın hükümlerini tatbik eden kimseyi seçen ümmete aittir. Ancak kanunlar Kur'an ve sünnetten başkasından elde edildiğinde, politikalar dış güçlerin diktelerine bağlanmakta ve Batı'daki efendilerin çıkarları ümmetin çıkarlarının önüne geçirilmektedir.

Ümmetin fikrini yeniden bilinçli hale getirmek vakıayı görmezden gelmek anlamına gelmez, aksine vakıanın hakikatini anlamak anlamına gelir. Örneğin sömürgecilik döneminde çizilen sınırlar şerî hükümler değildir, aksine güçle dayatılan siyasi düzenlemelerdir. Yine İslam’da şerî kaynak uluslararası tanıma değil, aksine İslam’ı tatbik etmek ve şeriatla olan yönetime biat etmektir. Dolayısıyla birleştirici siyasi bir varlığı yeniden tesis etmek için çalışmak, küresel sistemden çıkmak değil, aksine akidenin gerekliliğine bir geriş dönüştür.

Müslümanları aynı zamanda tek bir ibadette bir araya getiren Hac ve Ramazan, duygu ve hedef birliğinin canlı bir örneğini sunmaktadır. Ancak bu birlik, bilinçli siyasi bir projeye dönüşmediği sürece eksik kalacaktır. Bu yüzden İslam’ı tüm ümmete uygulayacak bir devlet kurmak için çalışmadan sadece duygusal birlikte yetinmek, dini ruhani bir alanla sınırlamak ve yönetim gerçekliğini dinden başkasına bırakmak anlamına gelmektedir.

Yeniden tek bir ümmet tesis etmek, haritalar üzerindeki sınırların kaldırılmasıyla değil, aksine sınırların meşruiyetinin zihinlerden kaldırılmasıyla, bu sınırları kutsallaştıran mefhumların sahteliğinin ifşa edilmesiyle ve aidiyetin İslam temelinde yeniden tanımlanmasıyla başlar. Ayrıca fikri çatışma, akide bağına kıyasla yapay bir bağ olan ulusal vatancılığın ortaya çıkarılmasıyla başladığı gibi siyasi mücadele de, Müslümanları tek bir İmamın altında birleştiren ve onların akide birliklerini pratik bir siyasi bir birliğe dönüştüren Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafet Devleti'ni kurmak için çalışmakla başlar.

Tek bir ümmet, şiirsel bir hayal değildir, aksine şerî bir farzdır.

Parçalanmışlık gerçekliği ile kalkınma imkanı arasında, belirleyici bir fikir durmaktadır; ya egemenlik yeniden şeriata verilip birleştirici bir varlık kurularak ümmet kalkınacak, ya da yapay sınırlar coğrafyaya hükmetmeye ve kararları kısıtlamaya devam edecektir ki böylece ruhlar ibadet zamanlarında bir araya gelse de beden parçalanmış olarak kalmaya devam edecektir.

إِنَّ هَذِهِ أُمَّتُكُمْ أُمَّةً وَاحِدَةً وَأَنَا رَبُّكُمْ فَاعْبُدُونِ
İşte sizin bu ümmetiniz bir tek ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. Öyleyse bana ibadet edin.” [Enbiya 92]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Mahmud El-Leysî - Mısır

Devamını oku...

Allah'ın Zaferi, Allah'ın İndirdiklerinden Başkasıyla Yöneten Rejimlerin Eliyle Yazılmayacaktır

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Allah'ın Zaferi, Allah'ın İndirdiklerinden Başkasıyla Yöneten Rejimlerin Eliyle Yazılmayacaktır

 

Haber:

ABD ve Yahudi varlığının İran'a yönelik savaşı.

Yorum:

İran ile ABD arasındaki savaş acı bir gerçeği ortaya koymaktadır: Büyük sloganlar zafer elde etmek için yeterli değildir; aksine geçen günler bunların, insanları cezbetmek ve ana davalar pahasına rejimlerin çıkarlarına hizmet eden projelere yatırım yapmak için kullanılan sloganlar olduğunu kanıtlamıştır. Dolayısıyla güçlü oldukları anda yüzüstü bırakanlara, çatışma anında güvenilmeyecektir; zira İslam beldelerindeki mevcut rejimler, Allah'ın emrini ve rızasını hesaba katmadan tahtları tehdit edildiğinde, tahtlarını koruyacak ölçüde harekete geçmektedirler.

Gazze, özellikle Aksa Tufanı operasyonundan sonra yüzüstü bırakılmıştır; eğer İran samimi olsaydı, bölgenin çehresini değiştirebilecek tarihi bir fırsatı kaçırmazdı. Bugün gördüğümüz bu ivmeyle gerçek bir harekât olsaydı, Yahudi varlığını geri dönüşü olmayan bir şekilde ortadan kaldırabilir, ülkemizdeki Batılı askeri üsleri yok edebilir ve onlara ağır bir yenilgi yaşatabilirdi... Ancak meydana gelen, soğuk bir sessizlik, dar görüşlü hesaplar ve mazlumların kanı pahasına çıkarların ön plana çıkarılması olmuştur.

Söylenmesi gereken gerçek şudur:

Tam bir zafer ancak Müslümanların yöneticileri ortadan kalktığında gerçekleşir, işgal ancak o zaman ortadan kaldırılır; zira onlar, Yahudilerin kalesi, varlıklarının koruyucuları ve Batı’ya tamamen bağımlı olup boyun eğen rejimlerdir; dolayısıyla Allah’ın vaadini yerine getirmeye layık değillerdir.

Ey ümmetin içindeki güç ve kuvvet ehli: Artık Allah’ın düşmanlarını dost edinen ve Allah'ın dostlarına karşı savaşan tiran Ruveybida yöneticilerin yarattığı zillet ve boyun eğme tozunu üzerinizden silip atmanızın, onları kaldırıp atarak yönetimi Allah’ı seven ve Allah’ın da onları sevdiği adamlara, yani ümmete liderlik edecek ve Allah'ın şeriatıyla yönetecek adamlara teslim etmenizin zamanı gelmedi mi ki böylece Allah'ın vaat edilen yardımı, onların ve sizin elinizle gerçekleşsin!

Zira savaş, sadece silah ve teknolojiyle verilen bir savaş değildir ki sizde, kâfir güçleri ve devletleri caydırmak ve onları yenilgiye uğratmak için bunlardan yeterince vardır… Aksine savaş, dürüstlük, metot ve Allah'a, Rasulü'ne ve müminlere bağlılık savaşıdır. Şunu biliniz ki, şüphesiz Allah nurunu tamamlayacak, dinine yardım edecek ve vaadini de gerçekleştirecektir. وَإِنْ تَتَوَلَّوْا يَسْتَبْدِلْ قَوْماً غَيْرَكُمْ ثُمَّ لَا يَكُونُوا أَمْثَالَكُمْ “Şayet yüz çevirirseniz, (sizin yerinize) başka bir kavim getirir, sonra (onlar) sizin gibi de olmazlar. (Allah’a itaat ederler)” [Muhammed 38]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Dr. Şeyh Muhammed İbrahim - Lübnan

Devamını oku...

Hürmüz'den Enerjiye: Kurtuluşumuz Hakkında Yeniden Düşünmek

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Hürmüz'den Enerjiye: Kurtuluşumuz Hakkında Yeniden Düşünmek

 

Haber:

İran Devrim Muhafızları: Trump, İran'ın enerji kaynaklarına yönelik tehditlerini uygularsa İran, Hürmüz Boğazı'nı tamamen kapatacaktır. (Reuters)

Yorum:

İran Devrim Muhafızları, ABD Başkanı Trump'ın İran'ın enerji tesislerini hedef alacağına dair tehditlerini uygulaması halinde stratejik öneme sahip Hürmüz Boğazı'nı tamamen kapatacağı uyarısında bulundu. Bu açıklama, Trump'ın Tahran'ın 48 saat içinde boğazı tamamen yeniden açmaması halinde İran'ın enerji santrallerini yok etmekle tehdit etmesinin ardından geldi. Hürmüz Boğazı, küresel petrol sevkiyatları için son derece önemli bir su geçidi olarak kabul edilmektedir; yani buradaki herhangi bir aksaklığın, uzun vadede ekonomik ve jeopolitik sonuçları olabilir. İran, ticaret ortaklarına ait gemiler için güvenli geçiş talebiyle boğazı fiilen kapatmıştır.

Hürmüz Boğazı'nın kapatılmasının, dünya petrol fiyatları üzerinde muazzam bir etkisi olmuştur. Zira Amerika'da normal benzinin galon başına ortalama fiyatı, Amerika ile Yahudi varlığının 28 Şubat'ta İran'a karşı savaş başlatmasından önce tüketicilerin ödediği fiyat olan 2,98 dolardan 3,94 dolara sıçramıştır.

Tek bir ekonomik darboğaz noktasının bile, ABD ekonomisinin büyük bir ekonomik çöküşe neden olmadan uzun süre dayanamayacağı muazzam bir domino etkisi yarattığı gayet açıktır. Şimdi, tek bir varlık olarak İslam ümmetinin, Süveyş Kanalı’nı, Bab el-Mendeb Boğazı’nı ve İstanbul Boğazı’nı kapatmasıyla doğurabileceği etkiyi bir düşünelim. Ümmetin, Amerika ve Yahudi varlığına yaptığı petrol ihracatının tamamen durduğunu bir hayal edin. Yine Amerikan gemilerinin sularımızda devre dışı bırakıldığını da bir düşünün. Ekonomik başarılar elde etme olasılığı garantidir. Buna ek olarak İran, Pakistan ve Türkiye'nin birleşip ulusal sınırları kırarak ekonomilerini uyumlu hale getirdiklerini, petro-dolar sisteminden ayrılıp ABD'nin hakimiyetine karşı koymak için siyasi ve askeri güçlerini stratejik bir şekilde koordine ettiklerini bir hayal edin. Dolayısıyla gereken şey, siyasi irade ve kolektif gücümüzden ve stratejik konumumuzdan istifade edecek olan Hilafettir. Aşağılanmamızın ve boyun eğdirilmemizin devam etmesinin yerine kurtuluşumuzu garanti altına alacak olan işte bu vizyondur.

Artık ümmetin şu iki gerçeğin farkına varmasının zamanı gelmiştir: Birincisi, siyasi ve ekonomik büyüklüğe ulaşma potansiyelimiz; ikincisi ise ABD’nin askeri ve ekonomik olarak bariz zayıflığı. Artık bu bariz zayıflığı değerlendirmenin, Hilafeti kurma projemizi başlatmanın ve Allah Subhanehu ve Teala'nın izniyle kısa sürede şeref ve izzete kavuşmanın zamanı gelmiştir.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ تَنْصُرُوا اللَّهَ يَنْصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ أَقْدَامَكُمْ
Ey iman edenler! Eğer siz Allah’ın dinine yardım ederseniz Allah da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit kılar.” [Muhammed 7]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Heysem İbn Sabit - Amerika

Devamını oku...

İki Kıblenin İlki ve Haremeyn-i Şerifeyn’in Üçüncüsü Olan Mescid-i Aksa İle Gazze ve İran’daki Müslümanların Kanları Haramdır

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

İki Kıblenin İlki ve Haremeyn-i Şerifeyn’in Üçüncüsü Olan Mescid-i Aksa
İle Gazze ve İran’daki Müslümanların Kanları Haramdır

 

Haber:

19 Mart 2026'da Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır ve Pakistan dışişleri bakanları, İslam Ülkeleri Zirvesi'nin bir araya gelerek Riyad'da görüşmeler gerçekleştirdi ve ilk kez güçlerini birleştirmenin yollarını ele aldılar.

Yorum:

Bu dört ülkenin güçlerini birleştirme konusu, neden daha önce değil de şimdi gündeme geldi? Bu ülkelerin her biri tek başına Yahudileri yenme gücüne sahiptir ancak 7 Ekim 2023'ten bu yana hiçbiri bunu yapmamıştır. Ayrıca bu ülkelerden her biri İranlı Müslümanlarla güçlerini birleştirerek Amerika'yı ve Yahudileri yenmeye muktedirdir; ancak 28 Şubat 2026'dan bu yana bunu yapmamışlardır. Ayrıca bu konu, neden özellikle şimdi gündeme getiriliyor? Amerika ve onun beslemesi Yahudi varlığı, İran’ın savunma amaçlı saldırıları nedeniyle ekonomik, askeri ve siyasi olarak acı çekerlerken, Avrupalı müttefikleri ise Amerika’nın kendilerinden talep ettiği desteği sağlamaktan kaçınmışlardır. Bu nedenle her zaman olduğu gibi Amerika, kirli işlerini yapmaları için Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır ve Pakistan’daki ajanlarına ve tabilerine güvenmektedir. Bu yüzden şu anda bu hainler arasında güçlerini birleştirme konuşmaları yapılmaktadır; böylece bu gücü Amerika’nın ve Yahudi varlığının projesine yatırarak, İran’ı müzakereler sırasında aşağılayıcı şartlara boyun eğmeye zorlayacaklardır.

Kirli rollerine zemin hazırlamak amacıyla Müslümanların başındaki yöneticiler, Harameyn-i Şerifeyn’in koruyucusu Suudi Arabistan yöneticisinin ve Müslümanların bu konuda yardım etmeleri gerektiği şeklindeki anlatıyı öne sürüyorlar; peki ya Yahudilerin içinde namaz kılmayı yasakladığı Harameyn-i Şerifeyn’in Üçüncüsü Olan Mescid-i Aksa ne olacak?! Peki ya Müslümanların kanının kutsallığı ne olacak? Nitekim Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: قَتْلُ الْمُؤْمِنِ أَعْظَمُ عِنْدَ اللَّهِ مِنْ زَوَالِ الدُّنْيَا “Bir mümini öldürmek, Allah katında dünyanın yok olmasından daha ağır-büyüktür.” [Nesai] Oysa bin Selman, Körfez yöneticileri ve Ürdün, Yahudi varlığının koruyucuları olup Müslümanların ve onların kutsallarının koruyucuları değillerdir; dahası çarpık tahtlarını güvence altına almak için İslam ümmetinin servetlerini harcamaktadırlar.

Ey İslam ümmeti ve orduları: Trump, sizi yöneten ajanlarına ve tabilerine dikte ediyor ve onlar da itaat ediyorlar, Müslümanları öldürüyorlar ve kâfirlerin onları öldürmesine izin veriyorlar; ayrıca Müslümanların başındaki yöneticiler, tağuta muhakeme oluyorlar; oysa Allah Celle Celaluhu, tağuta muhakeme olunmayı yasaklamış ve onu inkar etmeyi emretmiştir. Zira Allah Celle Celaluhu şöyle buyurmuştur: أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ يَزْعُمُونَ أَنَّهُمْ آمَنُواْ بِمَا أُنزِلَ إِلَيْكَ وَمَا أُنزِلَ مِن قَبْلِكَ يُرِيدُونَ أَن يَتَحَاكَمُواْ إِلَى الطَّاغُوتِ وَقَدْ أُمِرُواْ أَن يَكْفُرُواْ بِهِ وَيُرِيدُ الشَّيْطَانُ أَن يُضِلَّهُمْ ضَلَالًا بَعِيداً “Sana ve senden önce indirilenlere inandıklarını ileri sürenleri görmedin mi? Tağutu inkar etmeleri emrolunduğu halde, Tağuta muhakeme olunmak istiyorlar. Halbuki şeytan onları büsbütün saptırmak istiyor.” [Nisa 60] Bu nedenle bu tağutları devirmeniz ve tüm ümmetin güçlerini birleştirecek ve Haçlılardan, Yahudi varlığından ve Hindu devletinden oluşan düşmanları yenilgiye uğratacak olan Allah’ın indirdikleriyle hükmedecek yönetimi ikame etmeniz gerekir. Haydi o zaman Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafeti ikame etmek için Hizb-ut Tahrir ile birlikte çalışın.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdulgafur Han – Pakistan

Devamını oku...

Her Kim Vatancılık Temelinde İran ve Gazze’deki Müslümanlara Yardım Etmeyi Reddederse, Cehennemdeki Yerini Hazırlasın

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Her Kim Vatancılık Temelinde İran ve Gazze’deki Müslümanlara Yardım Etmeyi Reddederse, Cehennemdeki Yerini Hazırlasın

 

Haber:

20 Mart 2026 tarihinde Pakistan ordusu medya kanadı, "Askeri İmtiyaz ve Haydari Nişanı sahibi, Genelkurmay Başkanı ve Savunma Kuvvetleri Komutanı Mareşal Syed Asim Munir'in, Rawalpindi'de Şii mezhebinden olan din alimleriyle bir araya geldiğini bildirdi; toplantıda ulusal güvenlik konuları ve toplumda uyumu sağlamada alimlerin rolü ele alındı; ayrıca başka bir ülkede meydana gelen olaylar nedeniyle Pakistan'da yaşanan şiddet olaylarına izin verilmeyeceği belirtildi.”

Yorum:

İran’daki Müslümanların Amerikan haçlı seferiyle karşı karşıya olduğu bir dönemde, sayı bakımından dünyanın en büyük ordularından biri olan ve askeri güç açısından yedinci sırada yer alan bir ordunun komutanı, Caferi mezhebine mensup alimleri önemli bir toplantıda bir araya getirdi; zira Pakistan, İran’dan sonra Caferi mezhebine mensup Müslümanların en büyük topluluğuna ev sahipliği yapmaktadır. Bu buluşma, Pakistan'da ABD Büyükelçiliği ve konsoloslukları da dahil olmak üzere sömürgeci kurumlara karşı düzenlenen protestoların ardından gerçekleşti. Çatışmalarda 23 gösterici hayatını kaybetti; göstericilerden 10 tanesi, ABD Konsolosluğu'nun güvenlik görevlilerinin dış duvarı aşanlara ateş açmasının ardından Karaçi Limanı'nda, 11'i Birleşmiş Milletler ofislerinin yakıldığı kuzeydeki Skardu kentinde, 2'si ise İslamabad'da ölmüştür.

Trump İran'a karşı haçlı savaşı ilan ettikten sonra, Pakistanlı yöneticilerin görevi, ABD büyükelçiliğini ve konsolosluklarını derhal kapatmaktı. Zira bu karargahlar, bölgedeki Amerikan casusluk ve askeri destek merkezleri olarak bilinmektedir. Eğer bunu yapmış olsalardı, Müslümanlar protesto etmek zorunda kalmazlardı; ancak gerçekte yöneticiler, sömürgeci güvenlik yapısının koruyucuları olup Munir de, “Pakistan'daki şiddet” hakkındaki sözleriyle bunu kastetmektedir.

“Başka bir ülkede meydana gelen olaylar nedeniyle” şeklindeki sözü ise kokuşmuş bir vatancılık söylemidir! Oysa İslam ümmeti tek bir ümmet olup Müslümanların ülkesi de tektir; dolayısıyla İslam’da ümmetin mafsallarını parçalayan ulusal sınırların hiçbir kıymeti yoktur. Bu yüzden dünyadaki tüm Müslümanlar, Gazze’ye, İran’a veya Lübnan’a yönelik saldırıları gördüklerinde acı çekmektedirler ve bu yüzden acı çekmeleri de gerekir. Munir ve yandaşlarının milliyetçi söylemi fasit bir söylem olup reddedilmesi gerekir; zira bu yöneticiler, Pakistan’daki üniversite öğrencilerini tehdit etmeyi alışkanlık edinmişlerdir; çünkü onlar, Filistin’i sevenlere “Filistin’e gidin” diyorlardı, şimdi de İran’ı sevenlere “İran’a gidin” diyorlar! İşte bu, o iğrenç milliyetçiliğin ta kendisidir.

Müslümanların ülkelerinin vatancılık ve milliyetçilik temelinde bölünmesi caiz değildir; aksine bir İmam veya Halifenin gölgesinde birleşmeleri gerekir. Zira H. 855 yılında vefat eden Bedrüddin el-Ayni el-Hanefi, “Umdetü'l-Kari Şerhu Sahihi'l Buhari” adlı eserinde şöyle demiştir: مَا بَالُ دَعْوَى الْجَاهِلِيَّةِ؟ “Bu cahiliye davası da nedir?” Yani birbirinize, kabilelere göre değil, İslam adına tek bir çağrı ile çağrıda bulunun demektir. Sonra şöyle dedi: مَا شَأْنهمْ؟“Onların durumu nedir/ne oluyor onlara?” Yani onlara ne oldu ve bunu gerektiren şey nedir demektir. Sonra şöyle dedi: دَعُوهَا “Onu (milliyetçiliği) terk edin.” Yani bu sözü bırakın, yani bunu terk edin veya bu davayı terk edin demektir; sonra da terk etmenin hikmetini şöyle açıkladı: فَإِنَّهَا مُنْتِنَةٌ “Çünkü o (milliyetçilik) kokuşmuştur.” Yani bu (milliyetçilik) çağrısı habistir, yani reddedilmesi gereken bir çirkinlik, iğrençlik ve münkerdir; zira milliyetçilik, batıla karşı öfkeyi ve batıl uğruna savaşmayı körükler, bu da cehenneme götürür demektir. Tıpkı hadiste şu şekilde geçtiği gibi: مَنْ دَعَا بِدَعْوَى الْجَاهِلِيَّةِ فَإِنَّهُ مِنْ جِثِيِّ جَهَنَّمَ “Kim cahiliye davasına (milliyetçiliğe) davet ederse o cehennem odunudur.”

Ey Pakistan Müslümanları, alimleri ve silahlı kuvvetleri: Biz İran, Lübnan, Filistin ve Keşmir’deki Müslümanlarla aynı safta dururken, Müslümanların başındaki yöneticiler ise Amerika, Yahudi varlığı ve Hindu devletiyle başka bir safta durmaktadırlar; ama milliyetçilik bizi bölüp zayıflattı, hatta birbirimizi desteklemekten çekinir ve milliyetçiliğin emriyle birbirimizle savaşır bir hale geldik. Artık bizim, köklü bir değişime ihtiyacımızın olduğu açıkça ortaya çıkmıştır; bu değişim sadece yöneticilerle sınırlı kalmamalı, aksine bizzat yönetim sistemini de kapsamalıdır; yani laik ulusal rejimleri ortadan kaldırıp onların yerine yasalarını İslam ümmetinin akidesinden alan bir sistemle değiştirmemiz gerekir ki işte bu, Hilafet sistemidir. Bu yüzden hepimizin, muteber teşrî kaynaklardan istinbat edilmiş anayasa tasarısı da dahil olmak üzere İslami yönetim sistemi için kapsamlı bir plan hazırlayan Hizb-ut Tahrir ile birlikte çalışması gerekir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Musab Umeyr – Pakistan

Devamını oku...

Tammun’da Bayram Hazırlıkları Bir Aile İçin Katliama Dönüştü! Peki, İslam Ümmeti ve Orduları Ne Zaman Kurtuluş İçin Seferber Edilecek?!

İşgal güçleri, 15 Mart 2026 Pazar günü şafak vaktinde Tammun kasabasında koca bir aileye karşı katliam gerçekleştirdi. Aynı aileden anne, baba ve iki çocuk olmak üzere dört kişi şehit edildi. Kaynaklar, işgal güçlerinin başlangıçta ambulans ekiplerinin hedef alınan araca ulaşmasını engellediğini, daha sonra ise araçta bulunan ve yara almadan kurtulan diğer iki çocuğu teslim ettiklerini bildirdi. Sosyal medyada paylaşılan bir ses kaydında kurtulan çocuklardan biri; babasının, annesinin ve iki kardeşinin son nefeslerini verişini izlerken saklandığı o dehşet anlarını anlattı. Kardeşlerin en büyüğü olan 6. sınıf öğrencisi Halid Ali Beni Avde, işgalcilerin ailesine karşı işlediği katliamın detaylarını şöyle aktardı: Bayramlık kıyafetlerimizi almış, Nablus’tan dönüyorduk. Aniden arabaya yoğun bir ateş açıldı. Bir asker beni arabadan çıkarıp dövmeye başladı, sonra kardeşim Mustafa’yı çıkarıp dövmek istediler. Önüne geçtiğimde beni yere fırlatıp postallarıyla sırtıma vurdular.” Küçük Halid, ateş açıldıktan sonra askerlerden birinin “Köpekleri öldürdük” dediğini, o sırada babasının son nefeslerini verdiğini, annesinin ise sessizliğe gömülmeden hemen önce çığlık attığını anlattı.

Bu aile, çocuklarının kalbine bir nebze olsun neşe katabilmek için bayramlık almaya çıkmıştı; ancak anne, baba ve iki çocuk, bayramlıklarla dönmek yerine kefenlerle döndüler. Sağ kalan iki çocuk ise, anne ve babalarının onlar için hayal ettiği mutlu anıların yerine; zihinlerinden asla silinmeyecek acı, hüzün, keder ve kaybetmenin o yakıcı hatırasıyla geri döndüler. Bu katliam; Yahudilerin caniliğinin, vahşetinin ve kan dökme susuzluğunun boyutunu yansıtmaktadır. Aynı zamanda bu mübarek toprak halkına karşı besledikleri kinin, düşmanlığın ve nefretin miktarını göstermektedir. Onlar Müslümanlar hakkında ne bir yemin ne de bir antlaşma gözetirler; onlar için çocuk, kadın veya yaşlı arasında hiçbir fark yoktur. Üstelik işledikleri cürümle küstahça övünerek, katliamdan sonra “Köpekleri öldürdük” diyebilecek kadar alçaklaşmışlardır.

Bu aile için bayram bir trajediye dönüşmüştür; bu tablo aslında mübarek toprak halkının genel halini yansıtmaktadır. Gazze halkı, Yahudi varlığının yürüttüğü vahşi soykırım savaşı altında hala acı çekmektedir. Bombardımanın şiddeti azalsa da durmuş değil; insanlar hâlâ yollarda yatıp kalkmakta, yırtık pırtık çadırlarda yaşamaktadır. Açlık ve ilaçsızlık hayaleti hala üzerlerinde gezinmekte, kuşatma hala devam etmektedir. Trump’ın ve onun sözde “Barış Kurulu” adını verdiği o “Cinayet Konseyi”nin planladığı sinsi suçlar ve sürgün planları hâlâ devrede ve tehcir planları hala masadadır. Batı Şeria’da da durum farklı değildir; kapılar ve kontrol noktaları bölgeyi nefessiz bırakmakta, ev ve tesis yıkımları durmaksızın sürmektedir. Birçok aile evini ve rızık kaynağını kaybetmiştir. Yerleşimciler her yerde terör estirmekte; insanları öldürmekte, evleri, mahsulleri ve malları yakmaktadırlar. İnsanları göçe zorlamak için arazilere el konulmakta ve üzerine yerleşim yerleri inşa edilmektedir. Kudüs halkı da benzeri baskılar altındadır; Mescid-i Aksa ibadete kapatılmış, İran’a karşı yürütülen savaş ve olağanüstü hâl bahane edilerek Mescidi Aksa ve Eski Şehir üzerinde meşum planlar devreye sokulmuştur.

Ey Müslümanlar!Bu ucube varlık, sizden kendisinin kökünü kazıyacak, mübarek toprak halkına yardım edecek ve Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in İsra yurdunu kurtaracak ciddi ve sonuç alıcı bir hareket görmediği, Ümmetten ve ordularından “Lebbeyk ey kız kardeşim!” ve “Nusret buldunuz ey halkımız!” nidasını duymadığı, atalarınızın yaptığı gibi tekbirlerle cihada koşan orduların yürüyüşüne tanık olmadığı ve ümmetin başında, “Mescid-i Aksa esirken bana gülmek ve yaşamak nasıl hoş gelir?” diyen bir lidere şahit olmadığı için mübarek toprak halkına ve Mescid-i Aksa’ya karşı cürüm ve taşkınlıklarında haddi aşmış ve vahşetini artırmıştır.

Ey kardeşlerimiz! Özellikle de sizlere sesleniyoruz ey Müslüman orduları! Bize yardım edin! Sizi Allah için yardıma çağırıyor; dininiz, mukaddesatınız ve namusunuz için içinizdeki o hamiyet ve gayreti harekete geçirmeye davet ediyoruz. Haydi imdadımıza koşun! Hem bizi hem kendinizi Allah’ın gazabı ve azabından kurtarın. Allah’ım, biz tebliğ ettik, Sen şahit ol! Allah’ım, bizlere yardım et ve Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Ensar’ı gibi bir Ensar ile bizleri destekle ki dinin izzet bulsun, mazlumlar yardım görsün.

وَإِنِ اسْتَنْصَرُوكُمْ فِي الدِّينِ فَعَلَيْكُمُ النَّصْرُ “Eğer onlar din hususunda sizden yardım isterlerse, yardım etmek üzerinize borçtur.” [Enfal 72]

 

Devamını oku...

“Allah ve Rasûlü bir iş hakkında hüküm verdikleri zaman, hiçbir mümin erkek ve hiçbir mümin kadın için kendi işleri konusunda tercih kullanma hakları yoktur. Kim Allah’a ve Rasûlüne karşı gelirse, şüphesiz ki o apaçık bir şekilde sapmıştır.” [Ahzab

  • Kategori Filistin
  •   |  

وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلا مُؤْمِنَةٍ إِذَا قَضَى اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَمْراً أَن يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ أَمْرِهِمْ وَمَن يَعْصِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ ضَلَّ ضَلالاً مُّبِيناً

“Allah ve Rasûlü bir iş hakkında hüküm verdikleri zaman, hiçbir mümin erkek ve hiçbir mümin kadın için kendi işleri konusunda tercih kullanma hakları yoktur. Kim Allah’a ve Rasûlüne karşı gelirse, şüphesiz ki o apaçık bir şekilde sapmıştır.” [Ahzab 36]

Ey insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet! Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem ’in Ümmeti, diğer insanlardan ayrı olarak tek bir Ümmet değil midir? Ümmetin oruçta ve bayramda ayrılığa düşmesi, ihtilaf etmesi, parçalanmışlıklarını kökleştirmek ve birliklerini yırtmak demek değil midir?

Müslüman beldelerindeki rejimlerin, Müslümanlar arasında oruç ve bayram hususunda tefrikayı kökleştirmeye ne kadar hırslı olduklarını görmüyor musunuz?

Müslüman beldelerindeki Fetva Kurumlarının, Ezher bünyesindeki İslami Araştırmalar Akademisi’nin fetvasından neden vazgeçtiklerini ve bu fetvayı sitelerinden neden kaldırdıklarını hiç sormadınız mı? O fetva ki, İslam beldelerinde oruç ve bayramın birliğine vurgu yapıyor ve Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem ’in

صُومُوا لِرُؤْيَتِهِ وَأَفْطِرُوا لِرُؤْيَتِهِ فَإِنْ غُبِّيَ عَلَيْكُمْ فَأَكْمِلُوا عِدَّةَ شَعْبَانَ ثَلَاثِينَ “Hilali gördüğünüz zaman oruç tutun. Hilali gördüğünüzde iftar edin. Eğer hava kapalı olursa, Şa’bân ayını otuza tamamlayın” [Buhari] hadis-i şerifi uyarınca; bir beldede hilalin görülmesinin sabit olması halinde bunun tüm Müslümanlar için bağlayıcı olduğu ifade ediliyordu.

Ey insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet! Hizb-ut Tahrir, Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in

صُومُوا لِرُؤْيَتِهِ وَأَفْطِرُوا لِرُؤْيَتِهِ “Hilali görünce oruç tutun, hilali görünce iftar edin” [Buhari] sözüyle amel ederek Müslümanların orucunun da bayramının bir olması gerektiğini benimsemiştir. Hizb-ut Tahrir, işte İslam Ümmetinin diğer insanlardan ayrı olarak tek bir Ümmet olduğu gerçeğini ifade eden bu şer’i hükmü benimsemiştir. Ancak uşak rejimler ve onların borazanları, Hizb’in Müslümanları oruç ve bayramlarında birlik olmaya çağıran bu davetiyle savaşmakta ve Müslümanlar arasındaki ayrılığı körüklemektedirler. Hatta işi o kadar ileri götürmüşlerdir ki, Hizb-ut Tahrir’in oruç ve iftar birliği çağrısını fitne ve tefrika olarak nitelemişlerdir! Halbuki bu, hakkı batıl ile örtmeye ve karıştırmaya çalışan mücrimlerin kadim üslubudur.

وَلَا تَلْبِسُوا الْحَقَّ بِالْبَاطِلِ وَتَكْتُمُوا الْحَقَّ وَأَنتُمْ تَعْلَمُونَ “Hakkı batılla karıştırıp da bile bile hakkı gizlemeyin” [Bakara 42]

Ey mübarek toprak halkı! Allah’a ve Rasûlü’ne ihanet eden Filistin Yönetimi; Hizb-ut Tahrir’in Şevval hilalinin şer’î bir şekilde görüldüğünü ilan etmesinin ardından tüm borazanlarını seferber etmiş, emniyet birimlerini harekete geçirmiş ve valileri vasıtasıyla demir yumrukla vurma tehditleri savuran tehditkâr açıklamalar yayınlamıştır!

Peki bu telaş neden? Bu sertlik niçin? Neden halkın malını mülkünü talan eden otoritenin yozlaşmış adamlarına karşı aynı telaş ve sertliği göremiyoruz? Neden o valilerin; Filistin halkına saldıran, evlerini ve camilerini yakan, arazilerini gasp edip ağaçlarını söken yerleşimcilere “demir yumrukla” karşılık vereceklerine dair tehditler savurduklarını göremiyoruz? Tam tersine, güvenlik birimlerinin, gazaba uğrayanlar ve onların yerleşimci sürülerinin her hareketinde inlerine saklandıklarını görüyoruz!

Ey insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet! Düşmanlarınızın en çok korktuğu şey sizin birliğinizdir. Bu nedenle Ümmetimizi parçalamak ve birliğini dağıtmak için ellerinden geleni yapmaktadırlar. Zira bu parçalanmışlık sayesinde kanlarımızı akıtmakta, mukaddesatımızı çiğnemekte ve servetlerimizi yağmalayabilmektedirler. Mescid-i Aksa’nın kapatılması ve namazın engellenmesi, ümmetin bölünmüşlüğünün sonucu değil mi? Gazze’nin yıkılması, halkının açlığa mahkûm edilmesi, hâlâ kuşatma altında olması İslam’ın yokluğu ve ümmetin parçalanmışlığının neticesi değil mi? Lübnan ve İran’ın bombardıman altında olması İslam’ın yokluğu ve Ümmetin bölünmüşlüğünün sonucu değil mi? Artık İslam ümmeti ve orduları için, tek bir lider etrafında birleşme ve safları birleştirme zamanı gelmedi mi?!

Ey insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet!

إِنَّ اللهَ يُحِبُّ الَّذِينَ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِهِ صَفّاً كَأَنَّهُم بُنْيَانٌ مَّرْصُوصٌ “Hiç şüphe yok ki Allah, kendi yolunda, duvarları birbirine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak çarpışanları sever.” [Saf 4] Peki bu nasıl gerçekleşecek? Bunun yolu nedir? Ümmet nasıl tek bir saf hâlinde, yekpare bir yapı gibi düşmanlarıyla savaşacaktır? Suud ailesi, Ürdün yönetimi veya Sisi rejiminin gölgesi altında bu mümkün mü?

Müslümanlar daha oruçta ve bayramda bile birleşemezken, duvarları birbirine kenetlenmiş bir bina gibi olmamız mümkün mü?

Ey Allah için sevdiğimiz kardeşlerimiz! Hizb-ut Tahrir, sizi orucunuzu ve bayramınızı bir kılmaya, ordularınızı düşman ile savaşta tek bir safta birleştirmeye davet ediyor.

Hizb-ut Tahrir sizi; Müslümanlara zillet, eziklik ve tefrikayı miras bırakan Amerika ve Batı’ya bağımlılıktan kurtulmaya çağırıyor.

Hizb-ut Tahrir, aranızda Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafeti kurmak için çalışmaktadır. Raşidi Hilafet, kelimenizi birleştirecek, dininizi ikame edecek ve insanlığı kapitalizmin karanlıklarından İslam’ın nuruna çıkarmak için bu dini bir hayır ve hidayet risaleti olarak tüm dünyaya taşıyacaktır.

İşte bizim çağrımız budur; bu aynı zamanda Allah ve Rasûlü’nün müminlere yönelik bir çağrısıdır. Allah Subhânehu ve Teâlâ’dan kalplerinizi bu hayra açmasını; böylece hayatınızın, kurtuluşunuzun ve Rabbinizin rızasının olduğu Allah ve Rasûlü’nün emrine icabet etmenizi niyaz ediyoruz.

Allah oruçlarınızı ve ibadetlerinizi kabul etsin, bayramınızı mübarek kılsın. Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَجِيبُوا لِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ وَاعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِهِ وَأَنَّهُ إِلَيْهِ تُحْشَرُونَ * وَاتَّقُوا فِتْنَةً لَا تُصِيبَنَّ الَّذِينَ ظَلَمُوا مِنْكُمْ خَاصَّةً وَاعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ “Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’ın ve Rasûlü’nün çağrısına uyun ve bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer. Yine bilin ki, O’nun huzurunda toplanacaksınız. Sadece içinizden zulmedenlere erişmekle kalmayacak olan bir azaptan sakının ve bilin ki Allah, azabı çetin olandır.” [Enfal 24-25]

Devamını oku...

Müslüman Kardeşler’in Yasaklanması: Güvenlik Önlemi mi Yoksa Fikri Bir Sansür mü?

Hollanda Temsilciler Meclisi kısa süre önce, Müslüman Kardeşler ve ona bağlı kuruluşların Hollanda’da yasaklanmasını öngören bir önergeyi kabul etti. Bu öneri, İslami bir harekete karşı acil bir güvenlik önlemi olarak sunulmaktadır. Ancak süslü lafların ötesine geçip gerçekleri, bağlamı ve açıkça atıfta bulunulan Fransız modelini inceleyen herkes, söz konusu önergenin Müslümanların İslami ve siyasi bilincine yönelik sistematik bir saldırı olduğu gerçeğiyle karşılaşacaktır.

Önergenin bizzat atıfta bulunduğu ve terminolojisini devşirdiği Fransız yaklaşımı bu bağlamda oldukça manidardır. Fransa, bölücülükle mücadele bahanesiyle, sadece eylemleri değil, her şeyden önce Müslümanların fikirlerini hedef alan bir model geliştirmiştir. Birçok caminin kapısına kilit vurulmuş, kuruluşlar feshedilmiş ve kurumlar gözetim altına alınmıştır; üstelik ispatlanmış adli suçlar nedeniyle değil, sadece iddia edilen bir nüfuz, inançlar veya “uzun vadeli sızma” gibi muğlak terimler nedeniyle...

Şimdi bu yaklaşım, Hollanda dahil diğer Avrupa ülkelerinde de normalleştirilmeye çalışılıyor. Oysa hem parlamento üyeleri hem de Hollanda’daki İslami grupları izleme kurumu, Müslüman Kardeşler’in ülkede resmî bir örgüt olarak var olmadığını kabul etmektedir. Onlara göre ortada kolayca yasaklanabilecek net bir yapı, üye tabanı veya tüzel kişilik bulunmamaktadır. Üstelik izleme kurumu, defalarca Müslüman Kardeşler’in doğrudan bir tehdit oluşturmadığını belirtmiştir.

Buna rağmen yasağın tartışılıyor olması temel bir soruyu gündeme getirmektedir: Burada tam olarak yasaklanan nedir? Eğer ortada belirgin bir örgüt yoksa, geriye İslami fikrin, faaliyetlerin ve kendi kendini örgütleme pratiklerinin çeşitli biçimlerine karşı esnek bir şekilde kullanılabilecek geniş ve muğlak bir kavramdan başka bir şey kalmıyor demektir. Bu mekanizma yeni değildir; geçmişte “Selefilik” kavramı da benzer şekilde kullanılmıştır. Bugün ise aynı senaryonun, bu kez Müslüman Kardeşler terimi altında tekrarlandığını görüyoruz.

Bu bağlamda, meselenin aslında belirli bir örgüt olarak Müslüman Kardeşler ile ilgili olmadığı, bilakis çok daha geniş bir kapsama sahip olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır. Zira Müslüman Kardeşler terimi, İslami fikirlerin ve duruşların hedef tahtasına oturtulduğu bir torba kavram işlevi görmektedir. Pratikte bu kavramın altına sokulan şeyler, tüm Müslümanları etkilemektedir. Dolayısıyla, belirli bir örgüt değil, doğrudan doğruya Müslümanlar arasında kök salmış ve geniş çapta yayılmış olan köklü İslami fikirler hedef alınmaktadır.

Üstelik bu etiketleme (vasıflandırma), kasıtlı olarak Hamas, “terörizm” ve “güvenlik” kavramlarıyla ilişkilendirilmektedir. Bunun sonucu olarak, gaspçı Yahudi varlığına yönelik herhangi bir eleştiri veya Filistin’e yönelik en ufak bir destek derhal aşırılıkçılık, sızma ve antisemitizm kategorisi altına sokulacaktır. Böylece ciddi bir siyasi tartışma ve muhakemenin yerini yaftalama almaktadır.

Bu yöntemle, Müslümanların kimliğini, tutumlarını, görüşlerini ve siyasi faaliyetlerini yapısal olarak kısıtlamak için yasal bir zemin oluşturulmaya çalışılmaktadır. Aynı zamanda, Batılı devletlerin İslam beldelerindeki işgallerine ve zulümlerine karşı çıkan eleştirel sesler de etkisiz hale getirilmek ve susturulmak istenmektedir.

Ancak bu yol, istenilenin aksine bir sonuç doğuracaktır; Müslümanlar arasındaki bilinci artıracak ve gerek Hollanda’da gerekse dışarıda zulme karşı ses çıkarma motivasyonlarını daha da güçlendirecektir.

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER