Cumartesi, 05 Şaban 1447 | 2026/01/24
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Hizb-ut Tahrir / Bangladeş Vilayeti Tarafından Düzenlenen Gösteriler ve Yürüyüşler

Hizb-ut Tahrir / Bangladeş Vilayeti Tarafından Düzenlenen Gösteriler ve Yürüyüşler

Ey İnsanlar! Ordumuzun, Trump’ın Önerdiği Güç Bünyesinde Gazze’ye Gönderilmesi Planını Reddedin ve Gelecek Seçimlerdeki Adaylardan Buna Karşı Net Bir Tavır Belirlemelerini Talep Edin!

Hizb-ut Tahrir / Bangladeş Vilayeti, bugün Cuma günü 16 Ocak 2026’da, Cuma namazının ardından, Trump’ın Gazze için önerdiği ve sözde “Uluslararası İstikrar Gücü” olarak adlandırılan yapıya asker gönderilmesini hedefleyen plana karşı, Dakka ve Chittagong’daki birçok caminin çevresinde çok sayıda yürüyüş ve protesto gösterisi düzenledi. Gösterilere katılanlar, bu habis Amerikan planının reddedilmesi ve yaklaşan seçimlerde adayların ve siyasi partilerin bu konuda açık bir tavır ortaya koymalarını talep etmek amacıyla çeşitli sloganlar attılar. Bu sloganlardan bazıları şunlardı: “Gazze’de Trump Gücüne Hayır / Asla Kabul Etmeyeceğiz” “Trump’ın Ordusuna Asker Göndermek - Halk Bunu Reddediyor!” “Trump’a Boyun Eğen Liderleri Halk İstemiyor” “Amerika’nın Uşağı Yöneticiler- Yeter Artık! Yeter!” “Amerika’ya Baş Eğen Yöneticiler - Yeter Artık Yeter!” “Amerika mı Filistin mi? - Filistin! , Filistin!” “Dünya Hilafetle Huzur Bulacak”, “Filistin Hilafetle Kurtulacak”.

Yürüyüşlerde konuşanlar; Bangladeşli yetkililerin, halkın defalarca yaptığı çağrılara rağmen Müslümanlara yardım etmek ve Yahudi varlığının Amerikan desteğiyle işlediği soykırımı durdurmak için orduyu göndermediğini, ancak şimdi Amerika’nın talimatıyla, aslında Gazze için bir işgal gücü olan ve Yahudi varlığının çıkarlarına hizmet eden “Uluslararası İstikrar Gücü”ne katılmak üzere asker göndermeyi planladığını belirttiler.

Venezuela ve dünyanın diğer bölgelerinde devam eden saldırganlığı nedeniyle Amerika’nın insanlık düşmanına dönüştüğü ve Trump’ın küstahlığına karşı Bangladeş halkının öfkesinin arttığı şu dönemde, halk geçici hükümetin bu pervasız kararını aşağılamakta ve kesin bir dille reddetmektedir. Müslümanları Mübarek Toprak Filistin’den çıkarmayı ve gaspçı Yahudi varlığının mevcudiyetini pekiştirmeyi amaçlayan Amerikan planına iştirak etmek, Allah Subhânehu ve Teâlâ’ya ve Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e ihanettir. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurdu:

لاَّ يَتَّخِذِ الْمُؤْمِنُونَ الْكَافِرِينَ أَوْلِيَاء مِن دُوْنِ الْمُؤْمِنِينَ وَمَن يَفْعَلْ ذَلِكَ فَلَيْسَ مِنَ اللهِ فِي شَيْءٍ“Müminler, müminleri bırakıp inkârcıları dost edinmesin. Kim böyle yaparsa Allah ile bir ilişiği kalmaz.” [Ali İmran 28] Bu ihanete karşı çıkmak Müslümanlar için şer’î bir görevdir. Halk, yaklaşan seçimlerde adaylardan ve partilerden, sömürgeci Batılı küfür güçlerini reddettiklerini açıkça ilan etmelerini talep etmelidir. Amerika’yı müttefik edinen parti ve siyasetçiler ise kesin olarak reddedilmelidir.

Konuşmacılar Silahlı Kuvvetlerdeki halis subaylara da şöyle seslendiler: Mübarek Toprak Filistin’i kurtarmak ve sömürgeci kafir güçlerle her türlü askeri ittifakı reddetmek sizin şer’i görevinizdir. Zira bu tür ittifaklar, Müslümanları kafirlerin komutası altında, küfür sancağı altında ve kafir bir varlığa hizmet etmek için savaşmaya zorlar ki bunların hepsi şeran haramdır. Bir Müslümanın ancak İslami bir liderlik altında ve İslam sancağı altında savaşması caizdir. İmam Ahmed ve Nesai, Enes RadıyAllahu Anh’dan Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

لَا تَسْتَضِيئُوا بِنَارِ الْمُشْرِكِينَ“Müşriklerin ateşiyle aydınlanmayın” Kanlarınızı küfür savaşlarına alet olmaktan koruyun ve kendinizi Hilafetin emri altına verin. Bu amaca ulaşmak için, Ümmetin otoritesini, Nübüvvet metodu üzere Hilafeti kurmak için çalışan ve samimi siyasi parti olan Hizb-ut Tahrir’e teslim etmelisiniz. Kurulacak Hilafet, Amerikan saldırganlığını püskürtmenizi sağlayacaktır; işte o zaman sadece kükremeniz bile Filistin’deki Müslümanları ve dünyadaki diğer mustazafları korumaya yetecektir.

إِنَّ اللَّهَ اشْتَرَى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنْفُسَهُمْ وَأَمْوَالَهُمْ بِأَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ فَيَقْتُلُونَ“Şüphesiz Allah, müminlerden canlarını ve mallarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır. Onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler.” [Tevbe 111]

Devamını oku...

Recep Ayında Kaybedilen Kalkan, Yasını Tuttuğumuz Bir Kayıp ve Yeniden Kurulacağına İnandığımız Bir Vaattir

Recep ayına kavuştuk. Bu ay, kalplerimiz için manevi bir yükseliştir, Allah’a yakınlaşma durağıdır. Ancak bu ayda derin bir tarihi yara gizlidir. Zira H. 1342, M. 1924 yılının Recep ayında, İslam Ümmetinin son birleşik devleti olan Osmanlı Hilafeti resmen ilga edilmiştir. Bu sadece Hilafetin sonu değil, aynı zamanda yüzyıllar boyunca Ümmetin onurunun ve birliğinin sarsılmaz kalesi olan kalkanının da ortadan kaldırılması demekti.

Yüce Allah bizlere birliği farz kılmış ve şöyle buyurmuştur:

وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللَّهِ جَمِيعاً وَلَا تَفَرَّقُوا“Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’an’a) sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin.” [Ali İmran 103] Hilafetin yıkılmasıyla o ip kopmuş ve tek bir siyasi yapı, kontrol edilmesi kolay zayıf parçacıklara; sınırları sömürgeci güçler tarafından çizilen ulus devletçiklere bölünmüştür. Nitekim Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem bu durumu bizlere şu veciz sözüyle tasvir etmiştir:

يُوشِكُ الأُمَمُ أَنْ تَدَاعَى عَلَيْكُمْ كَمَا تَدَاعَى الأَكَلَةُ إِلَى قَصْعَتِهَا“Diğer milletler, tıpkı sofraya yemek için üşüşen insanlar gibi sizin üzerinize üşüşecekler” Böylece İslam Ümmeti savunmasız bırakılmış; toprakları ve kaynakları işgale, yağmaya ve hegemonyaya maruz kalmıştır.

Recep ayındaki o meşum hadiseden beri trajediler dur durak bilmemiştir. Her bir acı, kalkanımızın yokluğunun bıraktığı boşluğun en canlı tanığı olmuştur: İlk kıblemiz Mescid-i Aksa işgal edilmiş ve hala işgal altında inim inim inlemektedir; saygınlığı, yapay bir sömürge projesi olan Yahudi varlığı tarafından her gün ihlal edilmektedir. Ülkemiz birbiriyle çatışan devletçiklere bölünmüş, bizi güçlendirmek için değil zayıflatmak için sınırlar çizilmiştir. Servetlerimiz müstemleke Batı tarafından yağmalanmış, ordularımız Bosna’daki soykırımdan, “terörle mücadele” adı altında pazarlanan onlarca yıllık savaşlara ve Gazze’de canlı yayında izletilen soykırıma kadar çoğunlukla bize karşı kullanılmış ya da etkisiz bırakılmıştır. Bu yüzyıl, baskı, tehcir ve kan dökme yüzyılı olmuştur. Tüm bunlar, Kur’an-ı Kerim’in şu uyarısının bir tecellisidir:

وَلَا تَنَازَعُوا فَتَفْشَلُوا وَتَذْهَبَ رِيحُكُمْ“Birbirinizle çekişmeyin, sonra korkuya kapılıp zaafa düşersiniz ve rüzgârınız (gücünüz) kesilip gider.” [Enfâl, 46] Dolayısıyla parçalanmışlığımız, en büyük zayıflığımız olmuştur.

Ancak bu durum kaçınılmaz bir kader değildir. Gazze ve diğer mazlum Müslüman beldelerin yaşadığı derin acılar, bir umutsuzluk kaynağı değil, bilakis kolektif kalkanımızı yeniden inşa etmek için güçlü bir itici güç olmalıdır. Her saldırı, Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in beyan ettiği şu ebedi hakikati doğrulamaktadır:

إِنَّمَا الْإِمَامُ جُنَّةٌ يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ وَيُتَّقَى بِهِ“İmam ancak bir kalkandır. Arkasında savaşılır ve onunla korunulur.” [Buhari ve Müslim]

Bu kalkan olmadan —yani Nübüvvet metodu üzere Hilafet olmadan— ümmetin mukaddesatının, servetlerinin, topraklarının ve kanının gerçek bir koruyucusu olamaz. Bununla birlikte ümitsiz de değiliz. Çünkü Nebî SallAllahu Aleyhi ve Sellem bizleri şöyle müjdelemiştir:

ثُمَّ تَكُونُ مُلْكاً جَبْرِيَّةً فَتَكُونُ مَا شَاءَ اللهُ أَنْ تَكُونَ ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ أَنْ يَرْفَعَهَا ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ ثُمَّ سَكَتَ“Daha sonra ceberut bir saltanat olacaktır. O da Allah’ın dilediği kadar devam edecektir. Ardından Allah dilediği zaman onu ortadan kaldıracaktır. Sonra, nübüvvet metodu üzere Hilafet olacaktır.” Hilafet Peygamberimiz SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in bir müjdesi ve Allah’ın mümin kullarına olan bir vaadidir:

وَعَدَ اللهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ“Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden öncekileri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına dair vaatte bulunmuştur.” [Nur 55]

O halde bu Recep ayını bilincimizde bir dönüm noktası yapalım. Hüznümüzü; ilim talep ettiğimiz, birliğimizi pekiştirdiğimiz ve bizim için bir hak ve Allah’tan bir vaat olan o kalkınma (Raşidi Hilafet) için ihlasla çalıştığımız hedefli bir eyleme dönüştürelim. Zulüm girdaplarından onurlu bir kurtuluşun yegâne yolu; zayıfları koruyan, adaleti ikame eden ve Ümmeti birleştiren o adil kalkanı yeniden inşa etmektir.

Devamını oku...

Hizb-ut Tahrir’in Yasaklanması Önerisi

Hizb-ut Tahrir’in Yasaklanması Önerisi
Avustralya’ya Yabancı Çatışmaları Kim İthal Ediyor?

“Toplumsal uyumu koruma” şiarı altında, birbirini izleyen Avustralya hükümetleri, dış çatışmaların Avustralya’ya ithal edilmemesi gerekliliğini defalarca vurgulamışlardır. Bu yönlendirme, Avustralya içinde hâlihazırda bir “yönetilen barışın” sağlandığı ve dış çatışmaların ithal edilmesinin, ancak eski ya da uzak olduğu varsayılan bazı mağduriyetleri kaşıyarak bu “barışı” bozacağı varsayımına dayanmaktadır. Peki bu mazlumiyetler gerçekten eski ve uzak mıdır? Ve Avustralya’nın tarafsızlık iddiası, ciddi bir sorgulama ve hesaplaşma karşısında gerçekten ayakta kalabilir mi?

O dönemde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun Filistin Özel Komitesi’ne başkanlık eden Avustralya Dışişleri Bakanı Dr. H.V. Evatt, 1947’deki Filistin Taksim Planı’nın sunulmasından sorumlu olan kişiydi. Karar lehine oy kullanan ilk ülkenin Avustralya olmasını bizzat o sağlamıştı. Avustralya, Filistin halkının topraklarından koparılmasına uzun yıllar boyunca katkıda bulunmuş; 1917’de Britanya adına Gazze ve Kudüs’ün işgalindeki rolüyle övünmüştür. Bu ise Filistin üzerindeki Britanya Mandası’nın ve ardından Filistin’in Yahudilere teslim edilmesinin önünü açmıştır.

Dolayısıyla Filistin davası, Avustralya için dışarıdan ithal edilmiş bir çatışma değildir; bizzat katkıda bulunduğu bir çatışmadır. Filistinliler ve destekçileri için bu çatışmadan el çekmeleri gerektiği çağrıları yapılırken, Avustralya devleti gaspçı Yahudi varlığını desteklemeye devam etmektedir.

Bu ülkede, gaspçı Yahudi varlığına sadakat yemini eden ve kimliğini onun etrafında inşa eden Avustralyalılar, Avustralya’nın millî çıkarlarıyla çeliştiği durumlarda dahi Siyonist talepleri ülke içinde savunmayı sürdürmektedirler. Birleşik Arap Emirlikleri’nde patlak veren sahte Avustralya pasaportları skandalı buna açık bir örnektir. Bu ülkedeki Siyonizm yanlıları, Filistin’de işlenen savaş suçlarına doğrudan iştirak etmekte, bu suçlar için para toplamakta ve söz konusu suçlara siyasî ve fikrî örtü sağlamaktadırlar.

Buna rağmen, bizzat Avustralya yasalarına göre suç teşkil eden bu eylemler nedeniyle yargılanmaları gerekirken, Siyonist taleplerin karşılanması için ardı ardına siyasî, hukukî ve ekonomik tedbirler devreye sokulmaktadır.

Filistin yanlısı aktivistlerin çabaları ise, bu cürümleri reddettiklerini sadece sözlerle ifade etseler dahi, sürekli olarak şeytanlaştırılmakta ve giderek artan bir şekilde suç sayılmaktadır.

Filistin bağlamında dış çatışmaları ithal etmeme çağrısı; özünde Filistin yanlılarından işgali deşifre etmekten vazgeçmelerini, Filistin halkına uygulanan tehcir ve soykırıma karşı durmayı bırakmalarını istemektedir. Halbuki bu çağrı, Filistin halkının çektiği acıları normalleştirmek ve kamuoyundan gizlemek için tasarlanmış adaletsiz bir taleptir.

Devamını oku...

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Omdurman Şehrinde Bir Dizi Eylem Gerçekleştirdi

H. 1342 yılının Recep ayında Hilafet Devleti’nin yıkılışının üzerinden 105. yıl geçmesi münasebetiyle düzenlenen anma etkinlikleri kapsamında, Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti gençleri, Omdurman şehrinde H. 25 Recep 1447 M.14 Ocak 2026 Çarşamba günü üç ayrı noktada eylem gerçekleştirdi.

Duruş eylemlerinin ilki, Omdurman tarafındaki Halfaya Köprüsü Kavşağı’nda,

İkincisi 17 Numaralı Pazar’da,

Üçüncüsü ise Sabrin Pazarı’nda gerçekleştirildi.

Gerek yaya gerekse araçlı sahipleri; pankartları okuyarak, tekbir getirerek ve fotoğraf çekerek eylemlere yoğun ilgi gösterdi ve etkileşimde bulundu.

Devamını oku...

Hizb-ut Tahrir / Avustralya’dan Avustralya Güvenlik ve İstihbarat Teşkilatı (ASIO) Genel Direktörü Sayın Mike Burgess’e Açık Mektup

Sayın Burgess,

Bir istihbarat şefi olarak Avustralyalılar sizden hem hükümete hem de kamuoyuna net, nesnel ve tarafsız tavsiyeler sunmanızı beklemektedir. O yüzden zaten doğası gereği çok boyutlu ve karmaşık olan konuları kasıtlı olarak daha da belirsizleştirmek için kamusal tartışmaya girmeniz kabul edilemez. Özellikle kamuoyuna açıklayabileceklerinizin sınırlı olduğu bir ortamda, Avustralyalılar sizden belirsizliği artıran değil, belirsizliği gideren açıklamalar beklemektedir.

2025 yılında Lowy Enstitüsü’ndeki konuşmanız ve sonrasındaki medya görünürlüğünüz, tarafsızlık iddialarınızı yerle bir etmiştir. Bu konuşmayı yapmayı kabul etmeniz başlı başına tartışmalı bir durumdur. Gazze’de iki yılı aşkın süredir devam eden soykırımın ardından, uluslararası alanda tanınmış savaş suçlarını Mübarek Toprak Filistin’de övmüş bir kurucusu olan bir kuruma yakınlık ve meşruiyet kazandırmayı uygun görmeniz zaten başlı başına sıkıntılı bir durumdur. Konuşmanızda hiçbir tarafsızlık gözetmeden, soykırımı kutlayan kişilerin arasında toplumsal uyumun öneminden bahsettiniz.

Daha da vahimi; Siyonizm karşıtlığını antisemitizmle (Yahudi düşmanlığıyla) eşitlemeye çalışan ve güvenilirliğini çoktan yitirmiş Siyonist çabalara meşruiyet kazandırmanızdır. Bu mantık ancak, Filistin’i destekleyen her faaliyetin antisemitik olduğunu iddia ederseniz savunulabilir. Bu noktada artık istihbarat toplama görevini değil, açıkça siyasî propaganda yapmayı tercih etmiş görünüyorsunuz.

Hizb-ut Tahrir’e gelince; kurulduğumuz günden bu yana duruşumuz ve eylemlerimizde hiçbir değişiklik olmamıştır. Selefleriniz bunu çok iyi bilir. Madem ki bizim tutumumuz değişmemiştir, o hâlde Hizb-ut Tahrir’e ilişkin değerlendirmeniz hangi temele dayanarak değişmiştir? Siyonistlerin Filistin yanlısı faaliyetleri suç sayma çabaları göz önüne alındığında, sizin vereceğiniz cevabı tahmin etmemiz bizim için zor değildir!

Hukuka bağlılığı sorunlu bir husus gibi sunarak hukukun değerini ayaklar altına aldınız. Hukuka bağlılık, hukuktan kaçmak değil, bizzat hukukun kendisidir. Hukuka uymanın gizli niyetler barındırdığı imasında bulunmak, hukuka riayet eden herkes için üstü kapalı bir suçlamadır.

Hizb-ut Tahrir’in Avustralya’da şiddet eylemlerine çağrı yapmaktan kasten kaçındığını iddia ettiniz; bunu ideolojik bir duruşumuz nedeniyle değil de sadece yasalar buna engel olduğu için kaçındığımızı öne sürdünüz. Oysa bunun kuruluşumuzdan beri değişmeyen temel metodumuz olduğunu çok iyi biliyorsunuz. İma ettiğiniz alternatif nedir? Bu yasalar olmasaydı şiddet çağrısı mı yapacaktık? Yoksa çatışmanın yeri, ülke içi veya dışı olması, ahlaki duruşumuzu mu değiştiriyor? Ya da Müslümanlardan gelen her siyasi değerlendirme mutlaka şiddete teşvik olarak mı yorumlanmalı?

Hilafet meselesine gelince; konferans sonrası tartışmalarda konuyu saptırma çabalarınız zirveye ulaştı. Öncelikle, İslamofobide sıkça kullanılan ifadelerle Müslümanları, sırf bu ülkede yaşadıkları için “beşinci kol” gibi resmetmeye kalktınız. Bu, her türlü objektiflik ve tarafsızlık sınırını aşan bir sözdür. Konferans, olguları sunmak için değil, belirli ajandaları dayatmak için kullanılmıştır.

Hizb-ut Tahrir’in Avustralya’da Hilafet kurmaya çalıştığını iddia ettiniz. Daha da kötüsü, Partinin bunu güç kullanarak gerçekleştirme eğiliminde olduğunu ileri sürdünüz. Oysa bu iki iddianın da bütünüyle asılsız olduğunu, kurumunuzun tüm değerlendirmelerinin bunu teyit ettiğini çok iyi biliyorsunuz. Buna rağmen, İslam’ın ve Müslümanların imajını zedelemeye çalışanların borazanı olmak için mesleki ahlakın tüm sınırlarını çiğnemeyi seçtiniz.

Hizb-ut Tahrir’i bu ülkede Anti-Semitizmi körüklemekle suçladınız. Oysa gaspçı Yahudi varlığının diasporadaki Yahudilik ve antisemitizmle ilgili kendi raporunda dahi Hizb-ut Tahrir’in adı geçmemektedir. Bu durumda ikinizden birinin yalan söylediği açıktır. Argümanınızın, her zamanki gibi Siyonizm karşıtlığı ile antisemitizmi eşitleyen o köhne söyleme dayandığı açıktır.

Konuşmanızda kelimeleri kurnazca seçtiniz; antisemitizmin böyle bir yöne evrilebileceğinden endişe ettiğinizi söylediniz, bunun kanıt ve delillerle ispatlandığını söylemediniz. Ancak bu korku tiyatrosu, sonraki tartışmada bu endişelerin sadece izlenimlere dayandığını itiraf ettiğinizde deşifre oldu. Soykırımı gerekçelendirmedeki insanlık dışı tutumunuzu kınamakla birlikte, kişisel insanlığınızı teslim etmeye hâlâ hazırız. Ne var ki bir güvenlik ve istihbarat teşkilatının değerlendirmeleri duygulara değil, istihbarata dayanmalıdır. Hizb-ut Tahrir’i, Müslüman topluluğu ve tüm Filistin yanlısı faaliyetleri karalamaya yönelik başarısız girişiminiz, aslında bizzat sizin mesleki tarafsızlığınızı idam sehpasına mahkûm etmektedir.

Yayınladığınız yalanları ve yanıltıcı bilgileri kamuoyu nezdinde düzeltmek yerine, propagandanızı ikiye katladınız ve önceki iddialarınızı tekrarlamakla kalmadınız, daha da ileri gittiniz. Sky News kanalında Hizb-ut Tahrir ile ilgili olarak şunları söylediniz: “Bu, yalnızca Orta Doğu ve İsrail hakkında konuştuklarını iddia eden bir gruba örnektir. Ancak İsrail hakkında konuşup ona karşı intifadaya çağırdıklarında—bunun barışçıl olacağını söyleseler bile—insanlar bu ortamda İsrail devletiyle Avustralyalı Yahudileri karıştırıyor… Bu da toplumumuzda şiddet için bir gerekçe oluşturuyor ve onlar bunu yaptıklarını biliyorlar.”

Hayır, Sayın Burgess, insanlar Yahudi varlığı ile Avustralyalı Yahudileri birbirine karıştırmıyor. Bunu yapan sizsiniz; anti-siyonizmi antisemitizmle eşitlediğinizde bu karışıklığı bizzat siz üretiyorsunuz. Eğer Avustralyalı Yahudi vatandaşların güvenliği konusunda gerçekten samimiyseniz, artık Anti-Semitizmi besleyen bu çelişkili ve tehlikeli iddiaları pompalamaktan vazgeçmelisiniz.

Devamını oku...

Hizb-ut Tahrir’i Yasaklama Önerisi, Nefret Söylemi ve Toplumsal Uyum Bahaneleri Meşru Siyasi Muhalefeti Susturmanın Bir Aracıdır

Bondi’de yaşananların artçı şokları, Avustralya’yı hayal edebileceğimizden daha fazla ve daha önce hiç şahit olmadığımız bir hızla değiştirmektedir. Toplumun acısına yoğunlaşmak ya da gerçeklerin ortaya çıkarılmasına odaklanmak yerine, işgalci Yahudi varlığının doğrudan yönlendirmesiyle hareket eden Siyonist aktivistler, Bondi olayını kendi siyasi ajandaları için uygun bir arka plan haline getiren bir kampanya başlattılar.

Eski ajandalar, yeni bir kılıfla ve ustaca hazırlanmış bir ikircikli dil ile tekrar dolaşıma sokuldu. Bize Bondi olayının ancak “antisemitizm” merceğinden okunabileceği ve bunu inkar etmenin ise bizzat bu “Yahudi nefreti”nin kanıtı olduğu söylendi. Gazze’ye atıfta bulunmak ise en iyi ihtimalle “nezaketsizlik”, en kötü ihtimalle ise “terörün meşrulaştırılması” olarak kabul edildi. Hatta daha da ileri gidildi, Bondi hadisesi sadece antisemitik bir eylem değil, kökleri “Radikal İslam”da olan habis bir antisemitizmin meyvesi olarak sunuldu. Soykırımı dünyaya açıklayamamanın yorgunluğunu yaşayan Yahudi varlığı, bugün kurbanlarını ve kurbanlarına destek verenleri aşırılıkçı ve radikal olarak yaftaladı ve dünyanın buna inanmasını umdu. Yahudi varlığı, Avustralya Federal Polisi Komiseri Krissy Barrett’ın, faillerin dinî kimliğinin olayla ilgisi olmadığını ve bireysel hareket ettiklerini açıkça söylemiş olmasını görmezden geldi. Zira onlara göre gerçekler, rahatlatıcı anlatıyı bozuyorsa yok sayılabiliyor!

Bu noktada iki yeni kavram sahneye sürüldü: “Nefret vaizleri” ve “nefret fabrikaları”. Bu kavramlar, soykırımı ve gaspçı varlığın soykırım işleme hakkını reddeden Müslümanları işaret etmek için uydurulmuş, içi boş ama operasyonel ifadelerdir. Bu yeni anlatıya göre Müslümanlar artık Kur’an okumamakta, ondan terör devşirmekte; siyasi mazlumiyetlerini dile getirmekte, nefret yaymakta ve camileri ibadethaneler olarak değil, birer terör yuvası olarak kullanmaktadırlar!

Daha sonra Yahudi varlığı, Avustralya’dan bu saçmalıkları resmi politika haline getirmesini istedi ve mevcut yasalar bunları açıkça kapsamadığı için Müslüman siyasi muhalefeti suç sayan yeni yasaların çıkarılmasını talep etti. Bu nedenle Başbakan ve İçişleri Bakanı nefret söylemi dilini benimsedi ve soykırım karşıtlarının, Yahudi varlığından nefret ettikleri gibi Avustralya’dan da nefret ettiklerini iddia ederek Avustralya’nın kaderini bu suç işleyen varlığın kaderine bağlamaya çalıştılar. Hatta soykırıma karşı çıkan Yahudiler bile kendinden nefret eden Yahudiler olarak nitelendirildi!

Oysa nefret kavramının nesnel bir içeriği yoktur. Bu kavram yalnızca tek bir amaca hizmet eder: meşru siyasî eleştiriyi görünmez kılmak. Muhalifleri nefretle suçlamak, gerçek mazlumiyetleri dışlamak ve onları “tehlikeli duygusal tehditler” olarak yeniden sınıflandırmak demektir. Bu durum, muhalifi tartışma meşruiyetinden soyutlar ve eleştirilen tarafı kendini savunma zahmetinden veya kendisine yöneltilen suçlamalarla yüzleşmekten kurtarır. Bu fikri çarpıtma, toplumsal uyum olarak adlandırılan tartışmalara kadar uzanır.

Toplumsal uyum; esnek bir terimdir. Mazlumun adaletsizliğe razı olduğu kırılgan bir sahte barışı ifade eder. Zalimler tarafından tasarlanan ve mazlumlara zorla dayatılan sahte bir barıştır. Bu barış, adalet talepleri bastırıldığı sürece var olur; ezilenler aşağılanmayı kabul ettiği sürece devam eder. Ancak adalet talepleri yükseltildiğinde veya barışçıl bir şekilde bile olsa ifade edildiğinde, bu durum söz konusu barışa bir tehdit olarak kabul edilir. İşgalcilerin çarpık mantığında barış, Filistinlilerin topraklarının işgalini ve halklarının yok edilmesini kabul etmeleri durumunda ancak mümkündür!

Avustralya bağlamında ise toplumsal uyum; Yahudi varlığının Filistin’i işgal etme ve halkını yok etme hakkını kabul ettiğimizde ancak gerçekleşmiş sayılıyor. İşgali, soykırımı veya Avustralya’nın bu suçlardaki ortaklığını sorgulamak veya bunların sona ermesini talep etmek, güçlülerin barışını bozmak olarak görülüyor. İstenen şey toplumsal uyum değil, toplumsal boyun eğmedir. Avustralya’nın işgale siyasî, ekonomik, askerî ve diplomatik destek vermesi makbuldür; buna karşı ses çıkarmak ise yasaktır. Bu ülkeden bazı Siyonistlerin işgal ordusunda görev alması ve uluslararası düzeyde belgelenmiş savaş suçlarına katılması kabul edilebilir; bunu eleştirmek kabul edilemez. İşgal suçlarının vergiden muaf bağışlarla finanse edilmesi normaldir; buna itiraz edilmesi yasaktır!

Toplumsal uyumu koruma bahanesiyle, bize dış çatışmaları ithal etmeyin deniyor. Ancak ironik olan şudur ki; bu sözde barış, zaten Avustralya topraklarının ve yerli halkının tarihsel olarak işgali ve soykırımı üzerine kuruludur. Oysa gerçek şu ki Avustralya, Filistin davasında tarafsız bir gözlemci değildir; en başından beri hep işgalcinin yanında olmuştur. Çatışmaları ithal etmeyin çağrısı, Filistin davasını toplumsal hafızadan silme çağrısından başka bir şey değildir.

Sonuç olarak; nefret suçlamaları ve toplumsal uyum çağrıları, Yahudi varlığının suçlarını hesap vermekten korumak, failleri ve suç ortaklarını sorumluluktan kurtarmak için kullanılan birer araçtır. Bu çağrılar sadece mücrime hizmet eder; kurbanı ve destekçilerini cezalandırır. Vicdan sahibi her fert bu çağrıları reddetmelidir.

Devamını oku...

Uluslararası Çatışma ve Güney Yemen'deki Bölgesel ve Yerel Araçlar

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Uluslararası Çatışma ve Güney Yemen'deki Bölgesel ve Yerel Araçlar

Yemen'deki olaylar sadece bir iç çatışma değildir, aksine eski ve yeni sömürgeci güçler arasındaki çatışmanın bir sahnesi olup, büyük güçler arasındaki çatışma halkın trajedileriyle buluşmaktadır; Güney Yemen'de eski sömürgecinin projesinin (İngiltere) devamı, Güney Yemen'de ve genel olarak bölgede tarihsel nüfuzunu korumak, kendisine sadık elitleri yeniden rehabilite etmek ve Güney Geçiş Konseyi'ni ve ayrılıkçı unsurları Emirlikler aracılığıyla destekleyerek ve parçalanma ve bölünme kartını oynayarak denklemde etkili bir taraf olarak kalmaya devam etmekle sağlanmaktadır.

Ancak yeni sömürgeci gücünün hegemonyasını güçlendiren ABD, hizmetkârı Suudi Arabistan aracılığıyla bölgedeki tam hakimiyetini pekiştirmeye ve yönlendirdiği, harekete geçirdiği ve finanse ettiği ajanları -ki bunlar, Amr bin Habriş liderliğindeki Hadramaut kabile ittifakını temsil edilen Hadramut'taki ikincil yerel araçlardır- aracılığıyla nüfuzunu kolaylaştırmaya çalışmaktadır.

Ancak ABD, (gerekirse eski müttefikleri de dahil olmak üzere) her türlü rakip güçle savaşmakta ve böylece terörle mücadele veya doğrudan güvenlik koordinasyonu gibi temel bahaneler altında ve kendi gündemine hizmet eden uluslararası koalisyonu da destekleyerek hegemonya ve rekabet gücü elde etmektedir.

Ancak Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi bölgesel ajanlara baktığımızda, bu ülkelerin tahtlarını ve dar çıkarlarını korumak karşılığında sömürgeci Amerikan ve İngiltere’nin nüfuzunu kolaylaştırmak ve kendilerini korumaları karşılığında da sömürgecilerin gündemlerini uygulamak için çalıştıklarını görürüz. Ancak burada diyoruz ki; Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri güneydeki ajanlarını nasıl hazırlıyor? Bu, doğrudan silahlı çatışmalara girerek, onları parayla finanse ederek ya da sadakatler satın alarak yapılmaktadır.

Sonuç olarak tüm bu çatışmanın çeşitli nedenlerden kaynaklandığını görüyoruz; bu nedenlerin en önemlileri, servetlerin yağmalanıp tüketilmesi, Yemen'in önemli konumunun kontrol altına alınması ve Yemen halkının başkalarının çıkarlarına hizmet etmek için canlarını feda ederek bu savaşın yakıtı haline getirilmesidir.Tüm bunların ötesinde kapitalist sistemin üzerimize uygulanmaya devam edeceğinin garanti edilmesidir; zira güney bölgelerindeki her bir bölge önemli olup onları diğerlerinden ayıran benzersiz bir özelliğe sahiptir. Bu yüzden Hadramut'taki yerel ajanlar arasındaki tırmanan çatışmaya baktığımızda, bunun temel nedeninin, Yemen'in en büyük petrol sahası olarak kabul edilen Masila Havzası olduğunu görürüz. 

Dolayısıyla sömürgeci Batılı bizi tüketmek, bizi birbirimize kırdırmak ve birbirimizden ayırmak için çalışmaktadır; böylece önce bizden kurtulması, sonra da servetlerimizi yağmalayıp ele geçirmesi kolay olacaktır.

Servetlerini geri almak ve onları korumak için canları feda etmelerinin kendileri için daha hayırlı olacağını düşünmeleri bu ajanlar için ne kadar şaşırtıcıdır; zira onların, sömürgeciyi memnun etmek için kendi hakları uğruna birbirlerini öldürdüklerini görmektesiniz; oysa bu servetler, tüm Müslümanların mülkü olup onların bakımları için harcanmalıdır; peki bu ajan yöneticiler bunu yapar mı?! 

Şunu bilsinler ki; BM temsilcilerinin önerdiği tüm çözümler, krizi köklü olarak çözmekten ziyade krizi yönetmeyi hedefleyen yamalı çözümlerdir; çünkü bu yamalı çözümler, çatışan uluslararası tarafların çıkarlarına hizmet etmekte ve bölünmeyi pekiştirmektedir.

Seküler bir rejim tarafından yönetilen bir Müslüman ülkesindeki Müslümanlar olarak yapmamız gereken, Birleşmiş Milletleri ve ülkemiz üzerinde çatışan sömürgeci güçlerin müdahalelerini reddetmemiz, yanı sıra (kuzey ve güney ve diğerleri gibi) yapay bölünmeleri de reddetmemizdir. Zira bir İslam beldesi, Daru'l İslam'ın ayrılmaz bir parçası olup bölünemez veya bir başkasına verilemez, aksine Hilafet sancağının altında birleşmesi gerekir.

Çözümün, şu ya da bu ülkenin desteklediği yerel bir tarafın zaferinde yatmadığını teyit ederiz; çünkü bunun gerçekleşmesi durumunda bir sonraki adımlar şu şekilde olacaktır:

1- Kabilevi, bölgesel ve mezhepçi çatışmanın alevlendirilmesi.

2- Çözümün, Müslümanların düşmanı olan Birleşmiş Milletler aracılığıyla sunulması.

3- Yabancının çıkarı için çıkarma ve üretim sözleşmeleri.

Böylece Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan, kâfirlerin çıkarı için Güney Yemen'de yıkıcı faaliyetlerine devam ederken, kurbanlar ise Yemen halkı olmaya devam etmekte ve kabileler de çatışmanın yakıtı olarak kullanılmaktadır. Bu yüzden bizim görevimiz, bu denklemin tamamını reddetmek ve Hilafet Devleti’ni kurmak yoluyla Yemen'i ve tüm Müslüman ülkeleri yabancı nüfuzun çemberinden çıkarmak için çalışmaktır; böylece müminler için Allahu Teala’nın şu kavli gerçekleşecektir: وَلَن يَجْعَلَ اللَّهُ لِلْكَافِرِينَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ سَبِيلاً Allah, müminlerin aleyhine kâfirlere hiçbir yol vermez.” [Nisa 141]

Son olarak, genelde Güney'deki ve özelde Hadramut'taki olayların kendiliğinden gelişen bir kabile çatışması değil, organize bir yağma projesi olduğunu, yerel araçların (ayrılıkçılar, kabileler) bir yabancı tarafından harekete geçirildiğini ve çözümün bu araçlar arasındaki sadakatleri değiştirmekte değil, tüm oyunu reddedip Nübüvvet Minhacı üzere İkinci Raşidi Hilafet Devleti’ni kurmakta olduğunu söyleriz.

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا الْيَهُودَ وَالنَّصَارَىٰ أَوْلِيَاءَEy iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin.” [Maide 51] Yani dostluk, ayrılıkçıya, kabileciye veya yabancıya değil, İslam'a ve ehline olmalıdır demektir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Fadi Es-Sülemi – Yemen

Devamını oku...

Trump NATO'ya Saldırıyor ve Müttefiklerin Amerika'yı Savunmaya Hazır Olup Olmadıkları Konusunda Şüphe Duyuyor

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Trump NATO'ya Saldırıyor ve Müttefiklerin Amerika'yı Savunmaya Hazır Olup Olmadıkları Konusunda Şüphe Duyuyor

Haber:

ABD Başkanı Trump, NATO ile ilişkilerdeki dengesizliği eleştirerek şöyle dedi: “Çok veriyoruz ama az alıyoruz.” İsviçre'deki Davos Forumu'nda yaptığı konuşmada, Amerika Birleşik Devletleri'nin uzun yıllar boyunca NATO'yu "karşılığında hiçbir şey almadan" finanse ettiği eklemesinde de bulundu. Ayrıca önceki ABD yönetimini de eleştirerek Başkan Joe Biden'ın NATO'ya yaklaşık 350 milyar Dolar verdiğini ifade ederek bunu şok edici olarak nitelendirdi ve ABD parasının "yaptıklarımızı takdir etmeyen ülkelere ve kuruluşlara gittiğini" söyledi.

Bu bağlamda NATO ülkelerinin ulusal gelirlerinin yaklaşık %5'ini savunma harcamalarına ayırdıktan sonra daha güçlü hale geldiklerine dikkat çekti, ancak Amerika'nın müttefiklerinin onu savunmaya hazır olup olmadığı konusunda şüphe duyduğunu belirterek şunları söyledi: “NATO müttefiklerimizin bizi korumaya hazır olduğunu düşünmüyorum.” Amerika'nın, Avrupa'nın güçlü bir müttefik olması için çalıştığını söyledi.(RT)

Yorum:

"Önce Amerika" ve "Önce Amerikan Halkı"; işte Amerika'nın gerçek yüzü budur. Nitekim Amerika’nın politikasındaki perde kalkmış ve Trump kasıtlı olarak Amerika’nın sömürgeci gerçeğini açığa çıkarmıştır; böylece Trump Amerika’nın yüzündeki maskeyi çıkarmış oldu. Bu nedenle Venezuela başkanını tutuklattı, Küba ve Kolombiya'yı tehdit etti ve dünya ülkelerinin eleştirilerini umursamadan onlara sırtını döndü. Üstelik Amerika'nın kendisiyle övündüğü demokrasiyi de ayaklar altına almış, bununla da yetinmeyip, Davos konferansındaki konuşmasında ve Grönland'ı zorla işgal etme tehdidinde de gözlemlendiği gibi Avrupalı ​​müttefiklerine kendi merkezlerinde saldırmaya başlamıştır.

Yirminci yüzyılın başında, insanların gölgesiyle gölgelendiği ve dünyaya adaletin egemen olduğu Hilafet Devleti yıkılmıştır. O devletin hüküm sürdüğü zamanlarda hiçbir ülke başka bir ülkeye saldıramıyordu; çünkü haklarını sahiplerine iade eden hak bir devlet vardı ki Avrupa ülkeleri de bunun şahididir.

19. yüzyılda, Almanlar Ren Nehri'nin bir yakasında, Fransızlar ise diğer yakasında yaşıyordu. Nitekim Fransızlar her yıl nehirden Alman tarafını geçerek zorla ve silah tehdidiyle tüm mahsulleri topluyorlardı. O dönemde Almanlar, birliklerini sağlayıp haklarını savunamayacak kadar zayıf durumdaydılar; bu nedenle çözümü, Osmanlı sultanına şikayet etmekte ve ondan yardım talep etmekte buldular.

Mektuplarında şu ifadeler geçiyordu: “Fransızlar her sene bize zulmediyor, mahsulümüzü elimizden alıyorlar; siz ki; dünyaya adalet dağıtan bir İmparatorluğun Sultanı, İslamiyet’in de Halifesisiniz; bizi bu zulümden kurtarın, asker gönderin, ürünlerimizi bu sene olsun toplama imkanı sağlayın”

Sultan asker göndermeyi gerekli görmemiş, aksine sadece askeri kıyafet göndermekle yetinmiştir!Yardım talebine yanıt olarak üç çuval dolusu askeri kıyafet ve bir de mektup göndermiştir. Almanlar mektubu okuduklarında şaşkına dönmüşlerdir: “Fransızlar korkak adamlardır. Onlara Yeniçeri göndermemize gerek yoktur. Yeniçerimizin kıyafetini görmeleri kâfidir. Çuval içindeki Osmanlı askerinin elbiselerini adamlarınıza giydirin. Mahsul zamanı, nehrin görülecek yerlerinde dolaştırın. Bu, Fransızların hadlerini bilmeleri için yeterlidir.”Bölge sakinleri hemen Osmanlıların asker kıyafetlerini giymiş ve hasat zamanı geldiğinde, büyük bir coşkuyla yeniçeri kıyafetleriyle nehir kıyısında dolaşmaya başlamışlardır.

Ertesi gün gelen haberler Almanların sevinç çığlıkları atmalarına neden olmuştur; çünkü haberde şöyle diyordu: “Osmanlılardan yardım geldiğini düşünen Fransızlar, korku içinde köylerini terk edip iç bölgelere kaçmışlardır; artık mahsulleri kolayca hasat edebiliyoruz, zulüm son bulmuştur.”

Bu olay, Almanya’nın Mülheimsakinlerinin gönüllerinde taht kurmuştur; zira giydikleri Yeniçeri kıyafetlerini, daha sonra Mülheim’e bağlı Karlsruhe Müzesine koyup ziyarete açmışlardır. Ayrıca şehrin en yüksek binasına Osmanlı bayrağını asmalarının yanı sıra bu olayı anmak ve yaşananları temsilen kutlamak için şehirde hâlâ karnaval düzenlemektedirler.

Amerika'nın yaklaşık seksen yıldır kurduğu ittifakı, bakın işte kurt köklerinden kemirmeye başlamıştır ki Trump' da onu yıkmaya başlamıştır; oysa Afganistan, Irak, Bosna Hersek ve başka yerlerde birçok Müslümanı öldüren NATO ittifakıdır... Allahu Teala şöyle buyurmuştur: أَفَمَنْ أَسَّسَ بُنْيَانَهُ عَلَى تَقْوَى مِنَ اللَّهِ وَرِضْوَانٍ خَيْرٌ أَم مَّنْ أَسَّسَ بُنْيَانَهُ عَلَىٰ شَفَا جُرُفٍ هَارٍ فَانْهَارَ بِهِ فِي نَارِ جَهَنَّمَ وَاللَّهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ Binasını Allah korkusu ve rızası üzerine kuran kimse mi daha hayırlıdır, yoksa yapısını yıkılacak bir yarın kenarına kurup, onunla beraber kendisi de çöküp cehennem ateşine giden kimse mi? Allah zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.” [Tevbe 109]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Muhammed Selim – Mübarek Toprak (Filistin)

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER