Cumartesi, 02 Zilkâde 1447 | 2026/04/18
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Sudan: Hicrî 1447 Ramazan Ayı Boyunca Gerçekleşen Etkinlik ve Faaliyetler

  • Kategori Sudan
  •   |  

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti:
Hicrî 1447 Ramazan Ayı Boyunca Gerçekleşen Etkinlik ve Faaliyetler

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti, mübarek Ramazan ayı boyunca kamusal faaliyetlerini yoğunlaştırarak ümmeti, İslam’ın görkemli yapısı olan Raşidî Hilafet Devleti’ni Nübüvvet metodu üzere yeniden kurmak için kendisiyle birlikte çalışmaya çağırdı. Bu devlet, 105 yıl önce yıkılmış bir kurumdur. Bu amaç doğrultusunda parti; cami avlularında, pazar yerlerinde ve diğer kamusal alanlarda siyasi konuşmalar, konferanslar ve halk toplantıları düzenlemiş, ayrıca Sudan’ın çeşitli şehirlerindeki bürolarında düzenli programlarını sürdürmüştür. Aşağıda bu faaliyetlerden bazı örnekler yer almaktadır:

Port Sudan şehrinde Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti, Büyük Çarşı içinde yer alan El-Harameyn Oteli avlusunda haftalık siyasi konuşmalar düzenleme geleneği oluşturmuştur. Bu konuşmalarda konuşmacılar, hem yerel hem küresel güncel olaylara ilişkin Hizb’in görüşünü ortaya koymakta ve her meseleye dair İslami hükmü sunmaktadır. Ramazan ayındaki en son konuşma, 16 Mart 2026 Pazartesi günü “Ayn Calut Savaşı ve Müslümanlara İzzetin Geri Dönüşü” başlığıyla gerçekleştirilmiştir. Bu etkinlikte Hizb-ut Tahrir üyesi Üstad Adil İbrahim, ümmetin ruhunu canlandırmayı hedefleyerek, halkı onların ilahi bir misyona sahip bir ümmet ve mücahitler ümmeti olduklarını hatırlatmıştır. Ümmetin bağları çözülüp parçalandığında, önce onu birleştiren ardından düşmanla savaşan büyük liderlerin ortaya çıktığını; tıpkı Tatarlarla savaşarak onlara ağır bir yenilgi yaşatan liderler gibi olduğunu ifade etmiştir. Konuşmasında, Ayn Calut Savaşı’nın Müslüman tarihinin en büyük savaşlarından biri olduğunu vurgulamıştır.

Diğer konuşmalar ise “Oruç: Müslüman Birliğinin Bir Tezahürü”, “Şura: Bir Yönetim Sistemi Değil, Şer’i Bir Hükümdür” gibi başlıklar altında gerçekleştirilmiştir. Öne çıkan faaliyetlerden biri de El-Ubeyyid şehrindeki Büyük Cami avlusunda Hizb üyeleri tarafından düzenlenen etkinliktir.

Hilafetin kaldırılış yıl dönümü vesilesiyle organize edilen bu etkinlikte, Hizb-ut Tahrir üyesi Muhammed en-Nezir bir konuşma yapmıştır. Konuşmasında ümmete “farzların tacı” olan Hilafeti ve onun yeniden kurulması için çalışmanın dini bir zorunluluk olduğunu hatırlatmıştır. Bu konuşma büyük bir etki oluşturmuş ve geniş bir kabul görmüştür.

Bu etkinliğin ardından güvenlik güçleri Hizb-ut Tahrir’den dört üyeyi tutuklamış ve Sudan Ceza Kanunu’nun 69. maddesi (kamu düzenini bozma) kapsamında asılsız suçlamalar yöneltmiştir. Bu suçlama, El-Ubeyyid’deki polis kayıtlarında görülen en garip ithamlardan biri olarak değerlendirilmiştir.

Bunun üzerine Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti resmi sözcüsü bir basın açıklaması yaparak suçlamaların temelsiz olduğunu belirtmiş ve bu gençleri peygamberlerin davetini taşıyan öncüler olarak nitelendirmiştir. Ayrıca 21 Şubat 2026 Cumartesi günü Port Sudan’daki ofisinde bir basın toplantısı düzenleyerek El-Ubeyyid’de yargılanan gençlerin durumuna değinmiştir. Bu toplantıda hükümeti, “terörle mücadele” bahanesiyle yürütülen Amerika’nın İslam’a karşı savaşına, hatta Amerika’nın kendisinden bile daha büyük bir gayretle katılmakla suçlamıştır. Savcılık, yargı ve güvenlik birimlerinin bu davet karşısındaki tutumlarını da eleştirmiştir. Sözcü, “Bu tutumlar şaşırtıcı değildir; aksine geçmişteki yönetimlerden bunu bekler hale geldik” demiştir.

Bir diğer dikkat çekici faaliyet ise El-Gadarif şehrindeki Hizb bürosunda düzenlenen Ramazan iftarıdır. Üyeler tarafından organize edilen bu etkinliğe daveti kabul eden çok sayıda kişi katılmıştır. 1447 Ramazan ayının 17. gününde (Cuma) gerçekleşen iftarın ardından Hizb üyesi Meysera Yahya Muhammed Nur bir konuşma yapmıştır. Konuşmasında Bedir Savaşı’nı ele alarak buradan çıkarılan dersleri ve zamanlamasının önemini vurgulamıştır. Ramazan ayının itaat, oruç, gece ibadeti (kıyam), cihad ve zafer ayı olduğunu hatırlatmış ve zaferin Allah’ın emrine icabet etmeye bağlı olduğunu ifade etmiştir. Ardından Müslümanların mevcut durumuna değinerek, Yahudilerin üzerlerindeki hâkimiyetini ve bunun Amerika ile bazı Müslüman yöneticiler tarafından desteklendiğini belirtmiştir. “Zararlı rejimler” hakkında ise Şeyh Takiyyuddin en-Nebhani’nin şu sözünü aktarmıştır: “Yahudi varlığı, Arap rejimlerinin bir gölgesidir; asıl yok olursa gölge de yok olur.”

Hartum şehrinde ise Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti gençleri, önde gelen şahsiyetlerin katıldığı bir Ramazan iftarı düzenlemiştir. Merkezi İletişim Komitesi Koordinatörü Abdullah Hüseyin yaptığı konuşmada, ilkeler üzerinde sebat ve ümmetin birliğini vurgulamıştır. İslam Hilafetinin yeniden kurulmasının bu çağın en önemli farzlarından biri olduğunu belirtmiş ve ümmetin, hak uğrunda kınayanın kınamasından korkmayan âlimlere ihtiyaç duyduğunu ifade etmiştir. Konuşmasını, İslami hayatın yeniden başlatılması için çalışanlarla birlikte hareket etme çağrısıyla tamamlamıştır.

1447 Ramazan ayının 18. gününde (7 Mart 2026) Port Sudan’daki Hizb Medya Ofisi’nde düzenlenen aylık forumda konuşmacılar, Sudan’daki Amerikan-İngiliz çekişmesini analiz etmişlerdir. Amerika’nın savaş dosyası üzerindeki hâkimiyetini ve çatışmayı uzatma rolünü ele almış, ayrıca “sahte ateşkeslerin” gerçekte sorunu çözmek için değil, yönetmek için kullanıldığını ifade etmişlerdir. Bu stratejinin Sudan’ı Libya benzeri bir duruma sürüklediği ve ülkenin bölünme tehlikesiyle karşı karşıya olduğu uyarısında bulunmuşlardır.

El-Gadarif’te düzenlenen bir diğer forumda ise “Amerika’nın Sudan’ı Bölme Girişimleri ve Buna Karşı Çözüm Yolları” konusu ele alınmıştır. Konuşmacılar, ülkedeki Amerikan-Avrupa nüfuz mücadelesini değerlendirmiş ve özellikle Darfur’un ayrılması yönündeki Amerikan planlarına dikkat çekmişlerdir. Bu kapsamda Hızlı Destek Kuvvetleri’nin (RSF) Darfur üzerinde kontrol sağlamasının, bölgenin koparılmasının ön adımı olduğu belirtilmiştir. Ümmetin samimi fertlerine, Sudan’ın parçalanmasına izin vermemeleri çağrısı yapılmıştır.

Bu faaliyetler, Sudan’ın farklı şehirlerinde gerçekleştirilen çok sayıdaki etkinlikten yalnızca birkaçıdır.

Faaliyetler, davet taşıyıcılarının imamlığında kılınan bayram namazı ile sona ermiştir. Port Sudan’daki Yesrib bölgesinde Üstad Yakub İbrahim, cemaate hitap ederek ümmetin birliğini ve ibadetlerdeki ortaklığı hatırlatmıştır. Oruç ve bayram zamanlarındaki farklılıkların, ümmeti bir araya getiren Hilafetin yokluğundan kaynaklandığını ifade etmiştir. Müslümanları -erkek, kadın ve genç- Raşidî Hilafeti yeniden kurmak için çalışanlarla birlikte hareket etmeye çağırmıştır.

Aynı şekilde Port Sudan’da Üstad Adil, Hartum’daki Ed-Duhaynat bölgesinde ise Abdullah Hüseyin bayram namazını kıldırmış; Sudan’ın diğer şehirlerinde de benzer şekilde davet taşıyıcıları tarafından namazlar eda edilmiştir.

Allah, geceyi gündüze katarak ümmeti bilinçlendirmek ve ona karşı kurulan tuzakları ortaya çıkarmak için çalışan Hizb-ut Tahrir üyelerine yardım etsin. Onlar, yalnızca Allah’tan zafer umarak ümmetle birlikte ve onun içinde durmaksızın çalışmaktadırlar. Şüphesiz bu, Allah için zor değildir.

Hizb-ut Tahrir Sudan Vilayetindeki Merkezi Medya Ofisi Delegesi

Pazartesi, 26 Şevval 1447 - 13 Nisan 2026

sudan vilayeti

sudan vilayeti

İlgili Bağlantılar:

 

Devamını oku...

Mekke ve İslamabad Arasında: Liderlerin İhaneti ve Nübüvvet Minhacı Üzere Hilafeti Kurma Fırsatı

Suudi Arabistan Savunma Bakanlığı, 11 Nisan 2026 Cumartesi günü yaptığı açıklamada; “İslamabad’ın Amerika ile İran arasındaki görüşmelere ev sahipliği yaptığı bir sırada, Pakistan’ın iki ülke arasında imzalanan ortak savunma anlaşması kapsamında güvenliği pekiştirmek amacıyla Suudi Arabistan’a savaş uçakları ve askeri birlikler gönderdiğini” duyurdu. Pakistan, bu kapsamda 13.000 asker ve F-16 savaş uçakları gönderdi. Aynı gün, Suudi Arabistan Maliye Bakanı Muhammed el-Cedan İslamabad’a giderek Suudi Arabistan ve Katar’ın Pakistan’a 5 milyar dolar tutarında bir mali destek sağladığını vurguladı.

Pakistanlı siyasi ve askeri liderler; Amerika’nın öncülüğündeki Haçlı ittifakına savaş meydanında elde edemediği zaferi diplomatik masada altın tepside sunmak amacıyla geçirdikleri onca uykusuz gecelerin ardından bu ittifakın liderleri ile İran müzakere heyeti arasında İslamabad’da bir görüşme ayarladılar. Bu uşak yöneticilerin, efendilerine diplomatik bir zafer kazandırma çabaları başarısız olunca, şimdi de Müslüman mücahit birlikleri, “ortak savunma” gibi sütten kesilmiş bir çocuğun bile inanmayacağı bahanelerle; Müslüman savaşçıların kanını İmam Müslim ve Buhari’nin torunlarına karşı feda etmek üzere cepheye sürdüler! Hangi ortak savunma anlaşmasından bahsediyorsunuz? Bu anlaşma, Amerika’nın bölgedeki çıkarlarını ve onun uşağı olan Al-Suud yöneticilerini Müslümanların kanı pahasına olsa bile koruma anlaşması mıdır? Kaldı ki, Hicaz’ın bizzat kendisinin, Haçlı Amerikan kuvvetlerinin askeri üsler kurması için ülkenin kapılarını ardına kadar açan ve bu üslerden kalkan uçakların Müslim ve Buhari’nin yurdundaki halkımızı vurduğu Amerikan ajanı Âl-i Suud yöneticilerinden temizlenmesi gerekmiyor mu? Osmanlı Hilafeti’ni sırtından bıçaklayan ve yılanın başı İngiltere ile işbirliği yaparak Hilafetin yıkılmasına katkıda bulunanlar Suud yöneticileri değil midir?! Peki bunları savunmak gurur duyulacak bir onur mudur, yoksa sahibini lekeleyen bir utanç ve zillet midir?!

Ey Pakistan Müslümanları ve silahlı kuvvetlerindeki samimi subaylar! Siyasi ve askeri liderleriniz, İslam ve Cihad aşkıyla yetişen ordunuzu; bir avuç kirli para karşılığında Haçlıların safında Müslüman kardeşlerine karşı savaşan bir paralı asker sürüsüne dönüştürmüştür. Onlar bu yaptıklarıyla, sıradan Müslümanlardan veya ordu askerlerinden Allah’ı birleyen (muvahhit) hiçbir kimsenin bir an bile sessiz kalamayacağı bir sınıra ulaşmışlardır. Pakistan ordusu denizleri ve çölleri aşarak bu denli büyük bir güçle harekete geçebiliyorsa; o halde neden yoluna devam edip Mübarek Toprak Filistin’e girmiyor, Mescid-i Aksa ve Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in İsra yurdunu özgürleştirmiyor ve onları yüzüstü bırakmasının kefaretini ödemiyor?! Yoksa siz, nükleer Pakistan’ın sahip olduğu teçhizatın onda birine bile sahip olmayan bir avuç Filistinli direnişçinin karşısında aciz kalan o ucube Yahudi varlığının ortadan kaldırılması için on üç bin mücahitten fazlasına mı ihtiyaç duyulduğunu sanıyorsunuz?! Kuşkusuz bu sanı, yöneticilerinizin ihaneti ve askeri komutanlarınızın bir zayıflığıdır (vehnidir). Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın şu kavlini bile bile sakın bu ihanete ortak olmayın!

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَخُونُوا اللَّهَ وَالرَّسُولَ وَتَخُونُوا أَمَانَاتِكُمْ وَأَنْتُمْ تَعْلَمُونَ“Ey iman edenler! Allah’a ve Rasûl’e hainlik etmeyin. Bile bile kendi emanetlerinize de hainlik etmeyin.” [Enfal 27]

Ey Pakistan ordusunun şerefli subayları! Eğer başınızda Muhammed bin Kasım veya Selahaddin gibi bir komutan olsaydı; bu 13.000 askeri, Haremeyn topraklarını Al-i Suud’un pisliğinden, Nübüvvet topraklarını ise Amerikan üslerinden temizlemek için kullanırdı. Nübüvvet metodu üzere Hilafet’i kurması için Hizb-ut Tahrir’e nusret verirdi, Horasan halkına, kendilerini maruz kaldıkları saldırılardan kurtaracak olan Hilafet Devleti ile birleşme ve ona güvenme seçeneğini sunardı. Hicaz, Horasan ve Pakistan’ı günün bir saatinde birleştirir ve böylece göz açıp kapayıncaya kadar süper bir güç doğmuş olurdu. Ey Pakistan ordusunun sadık evlatları! Haydi harekete geçin ve hem Pindi’de (Rawalpindi) hem Hicaz’da bulunan hainlerin tahtlarını devirin. Askeri-fikri akidenizi temsil eden gerçek lidere nusret verin. Bilin ki bu; Batı bağımlılığından kurtulmak, Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in müjdelediği izzet ve zafer devleti olan Hilafetin gölgesinde özgürce yaşamak için altın bir fırsattır. Sakın bu fırsatı kaçırmayın, sonra pişman olursunuz ama o günü pişmanlık fayda etmez. - Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurdu:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ مَا لَكُمْ إِذَا قِيلَ لَكُمُ انفِرُواْ فِي سَبِيلِ اللهِ اثَّاقَلْتُمْ إِلَى الأَرْضِ أَرَضِيتُم بِالْحَيَاةِ الدُّنْيَا مِنَ الآخِرَةِ فَمَا مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا فِي الآخِرَةِ إِلاَّ قَلِيلٌ“Ey iman edenler! Ne oldunuz ki, size “Allah yolunda sefere çıkın” denilince, yere çakılıp kaldınız Yoksa ahiretten vazgeçip dünya hayatını mı seçtiniz? Oysa ahirete göre dünya hayatının yararı, pek az bir şeydir.” [Tevbe 38]

Devamını oku...

El Ubeyd Güney ve Batı Genel Ceza Mahkemesi, Hizb-ut Tahrir Gençlerinden Her Bir Sanığı Üç Milyon Cüneyh Para Cezasına, Ödenmemesi Halinde Bir Ay Hapis Cezasına Çarptırdı, İşledikleri Suç İse İslam’a Davet Etmek!!

El-Ubeyd Güney ve Batı Genel Ceza Mahkemesi, 12 Nisan 2026 Pazar günü Hizb-ut Tahrir üyesi dört kardeşimizi (En-Nezir Muhammed Hüseyin, Emin Abdülkerim, Abdülaziz İbrahim ve Ahmed Musa) cezaya çarptırdı. Karara göre; En Nezir Muhammed Hüseyin, Emin Abdülkerim, Abdülaziz İbrahim ve Ahmed Musa’nın her birine 3 milyon Sudan poundu para cezası verildi. Para cezasının ödenmemesi durumunda ise kardeşlerin 12 Nisan 2026’dan itibaren bir ay hapis yatmasına hükmedildi. Kararı veren hâkim, Güney ve Batı Genel Ceza Mahkemesi Hâkimi Eymen Abdülkerim Abdullah’tır. Bu adaletsiz ve zalimane hüküm, partili gençlerin Hilâfet’in yıkılış yıldönümünde, 16 Ocak 2026 (27 Recep 1447) Cuma namazı çıkışında El-Ubeyd’deki Ulu Cami meydanında gerçekleştirdikleri ve Hizb-ut Tahrir üyesi Nezir Muhammed Hüseyin’in bir konuşma yaptığı barışçıl ve fikri etkinlik nedeniyle verilmiştir.

Eylem sonrası kalabalık dağıldığında, o gün güvenlik güçleri bu dört genci tutuklamıştı. Bizler o dönemde (17 Ocak 2026) yayınladığımız “El-Ubeyd Şehrindeki Güvenlik Birimleri Dört Hizb-ut Tahrir Gencini Gözaltına Aldı” başlıklı basın açıklamamızda tutuklamanın perde arkasını detaylıca açıklamıştık.

Daha sonra 28 Ocak 2026’da Ceza Kanunu’nun 69. Maddesi (Kamu düzenini ve huzurunu bozmak) uyarınca bu gençler hakkında soruşturma başlatılmıştı. Bu gelişme üzerine biz de o vakit “İslam’a Davet Etmek ve Onun Hâkim Kılınmasını İstemek Kamu Barışını ve Genel Huzuru Bozmak Mıdır?!” başlıklı bir basın açıklaması yayınladık. Mahkemenin dava taşıyıcılarını kefaletle serbest bırakmayı reddetmesi üzerine biz, 03 Şubat 2026 tarihinde “Hükümet, Hizb-ut Tahrir Gençlerini 22 Şubat’taki Duruşmaya Kadar Haksız Yere Tutuklu Tutuyor” başlıklı bir bildiri yayınladık.

5 Şubat’ta yayınladığımız “Hükümet ve Aygıtları Kiminle Çalışıyor: Ümmetle mi, Yoksa Düşmanlarıyla mı?!” başlıklı basın açıklamasında ise, savcılığın davayla hiçbir ilgisi olmayan Ceza Kanunu’ndan üç maddeyi daha dosyaya nasıl eklediğini, gençleri on gün boyunca nasıl hapiste tuttuğunu ve hiçbir hukuki engel bulunmamasına rağmen onların kefaletle serbest bırakılma haklarını nasıl gasp ettiğini ayrıntılı bir şekilde açıkladık!

21 Şubat 2026 tarihinde ise, Hizb-ut Tahrir Sudan Vilayeti Resmî Sözcüsü’nün konuştuğu “El-Ubeyd’deki Hizb-ut Tahrir Gençlerinin Yargılanması, İslam’a Karşı Savaşın Bir Devamı Niteliğindedir” başlıklı bir basın toplantısı düzenledik.

22 Şubat’ta savunma heyeti başkanı mahkemeden gençlerin kefaletle serbest bırakılmasını talep etmiş; ancak hâkim yasaları çiğneyerek kararı 25 Şubat’taki duruşmaya erteleyip gençlerin tutukluluğunun devamına hükmetmişti. Bu durum üzerine biz de, “El-Ubeyd’de Hizb-ut Tahrir Gençlerini Yargılayan Mahkeme, İkinci Kez Kefaletle Serbest Kalma Haklarını Gasp Etti” başlıklı bir basın açıklaması yayınladık.

2 Mart 2026 tarihinde ise “Israrla El-Ubeyd’deki Hizb-ut Tahrir Gençlerini Sudan Ceza Kanunu’nun 69. Maddesi Uyarınca Yargılamaya Çalışmak, Israrla İslam Davetini Engellemek Demektir” başlıklı bir başka basın açıklaması yayınladık.

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti olarak biz, bu apaçık zulüm ve adaletsiz yargılama karşısında şunu vurguluyoruz: Sömürgeci kâfir Batı’nın peşinden giden, onun emir ve yasaklarına göre hareket eden, Allah’a ve Şeriatının hakem kılınmasına davetten alıkoyan ve Darfur’u koparma (parçalama) komplosunda yer alan bu sapkın rejim, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmeti yönetmeye asla layık değildir.

Ey Sudan halkı! Ey Müslümanlar! Ey müminler! Allah’ın evleri olan camilerde size hitap eden, sizi akidenize ve Rabbinizin şeriatının uygulanmasına davet edenlerin suçlu ilan edilmesine razı gelip kılınızı bile kıpırdatmayacak mısınız?! Bu haksız cezaya çarptırılan gençler, aslında her birinizin üzerine farz olan bir görevi yerine getirmektedir. Bu görev hepimizin üzerine farzdır. Hadi öyleyse zalimlere engel olun ve bizimle birlikte Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafet Devleti’ni kurmak için çalışın. Ancak o zaman, bu dini taşıyan ve uygulayan ilk Müslümanların yaşadığı izzetli bir hayatı yaşayabilir ve Allah’ın izniyle, Allah’a selim bir kalple gelenler dışında ne malın ne de evlatların fayda vermeyeceği o günde kurtuluşa erenlerden olabilirsiniz.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَجِيبُوا للهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ“Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Rasûlü’ne icabet edin.” [Enfal 24]

Devamını oku...

Lübnan Yönetimi Komplo Bataklığına Batmış Durumda, Şu an Tek Önceliği Yahudilerle Doğrudan Müzakere Masasına Oturmak

  • Kategori Lübnan
  •   |  

Amerika ve Yahudi varlığı ile İran arasında gerçekleşen ateşkesin ardından, suçlu Yahudi varlığı 8 Nisan 2026 günü öğle saatlerinde Lübnan’a yönelik gaddarca bir saldırı başlattı. On dakika içinde Lübnan’ın güneyine, dağlık bölgelerine ve başkent Beyrut’un kalbine yüzü aşkın hava saldırısı düzenledi! Bu saldırılar binden fazla insanın ölmesine ve yaralanmasına yol açtı... ABD-Yahudi varlığı ve İran arasında gerçekleşen ateşkesle eş zamanlı olarak, Lübnan dosyasının İran dosyasından ayrılması meselesi dikkat çekici bir şekilde gündeme geldi. Bu konuda farklı görüşler ortaya atıldı. Kimileri İran’ın Lübnan’ı bu ateşkese dahil etmek istediğini, kimileri ise Amerika’nın Netanyahu ile vardığı mutabakat gereği Lübnan’ın bu sürece dahil edilmesini istemediğini İran’a bildirdiğini iddia etti!

Ancak meselenin hakikati, peş peşe gelen açıklamalarla netleşti. Cumhurbaşkanı, 9 Nisan 2026’da El Cezire’ye yaptığı açıklamada; “Lübnan devleti adına kimsenin müzakere etmesini kabul etmiyoruz. Dostlarımızla temas halindeyiz, ateşkes ve müzakerelere gidilmesini talep ediyoruz” dedi. Ardından 11 Nisan 2026’da Pakistan’daki İran müzakere heyetinde yer alan Seyyid Marandi, X platformunda yaptığı paylaşımında, “Lübnan Başbakanı Nevvaf Selam’ın ateşkesi engellediğini, çünkü bunun İran ile Trump yönetimi arasındaki görüşmeler üzerinden değil, doğrudan Lübnan ile “İsrail” arasında müzakereler yoluyla gerçekleşmesini istediğini belirtti. Oysa daha önce Reuters’in 9 Nisan tarihli haberinde, Başbakan Şahbaz Şerif’in ofisinden yapılan açıklamada “Şahbaz Şerif ile Lübnan Başbakanı Nevvaf Selam arasında gerçekleşen bir telefon görüşmesi sırasında Nevvaf Selam’ın Lübnan’ı ve halkını hedef alan saldırıların derhal durdurulması için İslamabad’dan destek istediği belirtilmişti.” Bu, katliam, yıkım ve göçün ağır baskısı altında, daha önce bu kadar hızla geçirilmesi mümkün olmayan planların hayata geçirilme niyetlerini ve çalışmalarını ifşa eden tehlikeli bir oyundur!

Lübnan yönetimi, başta Amerika olmak üzere uluslararası taraflarla açık ve doğrudan bir suç ortaklığı yapmaktadır; onlar sadece kanı durduracak bir ateşkesin peşinde değiller; aksine bunu, göreve geldikleri günden beri ajandalarında olan Yahudi varlığı ile doğrudan müzakereleri başlatmak için bir fırsat olarak görüyorlar. Bu artık bir tahmin veya analiz olmaktan çıkmış, hızla pratik bir gerçeğe dönüşmüştür. Nitekim El Cezire’nin 10 Nisan tarihli haberine göre, Lübnan Cumhurbaşkanlığı; Lübnan’ın Washington Büyükelçisi ile “İsrail”in Washington Büyükelçisi ve ABD’nin Beyrut Büyükelçisi arasında ilk telefon görüşmesinin gerçekleştiğini ve Amerikan himayesinde müzakerelerin başlama tarihini görüşmek üzere Salı günü ABD Dışişleri Bakanlığı’nda ilk toplantının yapılması konusunda mutabık kalındığını duyurdu.” Axios sitesi ise 10 Nisan 2026’da iki kaynağa dayandırdığı haberinde, “Washington’un, Beyrut’un bu talebini desteklediği, kabul etmesi için “İsrail”e baskı yaptığı, Netanyahu ise konuyu değerlendirmekte olup henüz bir karar vermediğini” aktarmıştır.

Ey Lübnan halkı ve özellikle de Müslümanlar! Lübnan yönetiminin, Lübnan’ın kanını ve maruz kaldığı yıkımı bir utanç ve zillet masasında, Yahudi varlığıyla normalleşme masasında ucuz bir bedel olarak sunması, ne dinin ne de özgür ve sağlıklı bir aklın kabul edebileceği bir şeydir! Yönetimin hiçbir korku ve çekince duymadan güpegündüz böyle bir eyleme girişmesi şüphesiz en büyük cürümlerden biridir.

Biz, Hizb-ut Tahrir / Lübnan Vilayeti olarak, Lübnan yönetiminin işlediği bu büyük münkeri (kötülüğü) reddediyor ve kınıyoruz. İşgalci düşmanla ister doğrudan ister dolaylı olsun, ister İran veya Pakistan üzerinden, isterse bölgedeki diğer rejimler üzerinden yürütülsün, Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın ve şeriatının hükümlerinden uzak bir şekilde, muharip düşman Amerika ile veya işgalci düşman Yahudilerle müzakere etmek bütünüyle şeytanın yollarındandır.

خَطَّ رَسُولُ اللهِ ﷺ خَطّاً بِيَدِهِ ثُمَّ قَالَ: هَذَا سَبِيلُ اللهِ مُسْتَقِيماً، وَخَطَّ خُطُوطاً عَنْ يَمِينِهِ وَشِمَالِهِ، ثُمَّ قَالَ: هَذِهِ السُّبُلُ لَيْسَ مِنْهَا سَبِيلٌ إِلَّا عَلَيْهِ شَيْطَانٌ يَدْعُو إِلَيْهِ، ثُمَّ قَرَأَ: ﴿وَأَنَّ هَذَا صِرَاطِي مُسْتَقِيماً فَاتَّبِعُوهُ وَلَا تَتَّبِعُوا السُّبُلَ فَتَفَرَّقَ بِكُمْ عَنْ سَبِيلِهِ  “Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem eliyle bir çizgi çizdi ve şöyle buyurdu: “Bu Allah’ın dosdoğru yoludur. Sonra sağından ve solundan çizgiler çizdi ve şöyle buyurdu: ‘Bu yolların her birinin başında ona çağıran bir şeytan vardır.’ Sonra şu ayeti okudu: ‘İşte bu benim dosdoğru yolumdur, ona uyun. Başka yollara uymayın ki, sizi O’nun yolundan ayırmasın.” Peygamberimiz SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şu sözüyle de uyarıyoruz:

وَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ لَتَأْمُرُنَّ بِالْمَعْرُوفِ وَلَتَنْهَوُنَّ عَنِ الْمُنْكَرِ أو لَيوشِكَنَّ اللهُ أَنْ يبْعَثَ عَلَيكُمْ عِقَاباً من عِنْدِهِ ثًمَّ لَتَدْعُنَّهُ فَلاَ يسْتَجِيبُ لَكُمْ“Nefsim elinde olana yemin derim ki ya marufu emreder, münkerden nehyedersiniz ya da Allah katından size bir ceza gönderir de sonra O’na dua edersiniz ama size icabet edilmez.” Bu yüzden bu konuda gevşeklik göstermekten sakının, hem de çok sakının! Aksi takdirde, Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şu sözü gereği dininiz tehlike altına girecektir:

إِنَّهُ سَيَكُونُ عَلَيْكُمْ أَئِمَّةٌ تَعْرِفُونَ وَتُنْكِرُونَ، فَمَنْ أَنْكَرَ فَقَدْ بَرِئَ، وَمَنْ كَرِهَ فَقَدْ سَلِمَ، وَلَكِنْ مَنْ رَضِيَ وَتَابَعَ“İleride birtakım emirler (yöneticiler) olacaktır. Tanıyacaksınız ve inkâr edeceksiniz. Kim tanırsa beri olur. Kim inkâr ederse kurtulmuş olur. Fakat kim razı olursa ve tabi olursa...” Yani kim razı olur ve onlara uyarsa hesaba çekilecek ve cezalandırılacaktır. O yüzden sakın onlara razı olmayın ve uymayın.

Ey Lübnan halkı ve özellikle de Müslümanlar! Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın ve Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Yahudiler hakkındaki vaadini sakın göz ardı etmeyin. Allah Subhânehu ve Teâlâ Yahudileri tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:

فَإِذَا جَاءَ وَعْدُ الْآخِرَةِ لِيَسُوءُوا وُجُوهَكُمْ وَلِيَدْخُلُوا الْمَسْجِدَ كَمَا دَخَلُوهُ أَوَّلَ مَرَّةٍ وَلِيُتَبِّرُوا مَا عَلَوْا تَتْبِيراً“İki vaatten ikincisinin vakti gelince, yüzünüzü üzüntüye sokmaları, kötülük yapmaları, önceden Mescid’e girdikleri gibi girmeleri, ele geçirdikleri yerleri harap etmeleri için onları tekrar göndereceğiz.” [İsra 7] Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem de şöyle buyurmaktadır:

لَتُقَاتِلُنَّ الْيَهُودَ فَلَتَقْتُلُنَّهُمْ، حَتَّى يَقُولَ الْحَجَرُ: يَا مُسْلِمُ، هَذَا يَهُودِيٌّ، فَتَعَالَ فَاقْتُلْهُ “Sizler Yahudilerle muhakkak savaşacaksınız! Harp o kadar şiddetli olacaktır ki, hatta taş: Ey Müslüman! Şu arkamdaki bir Yahudi’dir! Gel de onu öldür!’ diyecektir.” Dolayısıyla Yahudilerle ne bir barış, ne bir uzlaşma, ne de doğrudan veya dolaylı bir müzakere söz konusu olabilir. Trump ve beslemesi Netanyahu’nun tehditleri sakın sizi korkutmasın. Zira Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

كُلَّمَا أَوْقَدُوا نَاراً لِّلْحَرْبِ أَطْفَأَهَا اللهُ وَيَسْعَوْنَ فِي الْأَرْضِ فَسَاداً وَاللهُ لَا يُحِبُّ الْمُفْسِدِينَ“Her ne zaman savaş için bir ateş yakmışlarsa, Allah onu söndürmüştür. Onlar yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışırlar. Allah, bozguncuları sevmez.” [Maide 64] Yine Allah Subhânehu ve Teâlâ bizimle savaşan kâfirlerin durumunu açıklayarak şöyle buyurmaktadır:

وَدَّ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوْ تَغْفُلُونَ عَنْ أَسْلِحَتِكُمْ وَأَمْتِعَتِكُمْ فَيَمِيلُونَ عَلَيْكُم مَّيْلَةً وَاحِدَةً“Kâfirler isterler ki, siz silahlarınızdan ve eşyalarınızdan gafil olasınız da üzerinize ansızın bir baskın yapsınlar.” [Nisâ 102] Bulunmamız gereken durumu belirterek de şöyle buyurmaktadır:

وَلَا تَهِنُوا فِي ابْتِغَاءِ الْقَوْمِ إِن تَكُونُوا تَأْلَمُونَ فَإِنَّهُمْ يَأْلَمُونَ كَمَا تَأْلَمُونَ وَتَرْجُونَ مِنَ اللهِ مَا لَا يَرْجُونَ وَكَانَ اللهُ عَلِيماً حَكِيماً“O (düşman) topluluğu takip etmekte gevşeklik göstermeyin. Eğer siz acı çekiyorsanız onlar da, sizin çektiğiniz gibi acı çekmektedirler. Üstelik siz Allah’tan, onların ümit etmedikleri şeyleri umuyorsunuz. Allah ilim ve hikmet sahibidir.” [Nisa 104] Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın bu işgalci varlık karşısında bizim için seçtiği yol müzakere değil, cihat ve askeri yüzleşmedir قَاتِلُوهُمْ يُعَذِّبْهُمُ اللهُ بِأَيْدِيكُمْ وَيُخْزِهِمْ وَيَنصُرْكُمْ عَلَيْهِمْ وَيَشْفِ صُدُورَ قَوْمٍ مُّؤْمِنِينَ“Onlarla savaşın ki Allah sizin elleriniz ile onları cezalandırsın, rezil rüsva etsin. Onlara karşı size yardım etsin. Müminlerin kalplerine şifa versin.” [Tevbe 14] Ümmet, yöneticilerin ihanet ve entrikasına rağmen bu sorumluluğu üstlenmeye ehil olduğunu her fırsatta kanıtlamıştır; tek eksiği, kendisine hakla liderlik edecek olan Nübüvvet metodu üzere Raşidi bir liderliktir.

Ey Lübnan halkı ve özellikle de Müslümanlar! Lübnan yönetimi de dâhil olmak üzere İslam dünyasındaki bu yöneticilerin, Hilafet kurulmadığı sürece Amerika’yı hezimete uğratıp onu kendi yurduna def edemeyeceğini çok iyi biliyoruz. Hilafet kurulduğunda Allah’ın izniyle zafer üstüne zafer gerçekleştirecek, maskesi düşene kadar Amerika’ya ders üstüne ders verecektir. Zira Amerika bugün Müslümanlarla bizzat onların topraklarını ve havaalanlarını kullanarak savaşmakta; Yahudi varlığına yönelen saldırıları püskürtmek için de ajanlarını ileri sürmektedir. Hilafet devleti, bu işbirlikçilerin kalelerini başlarına yıkacak ve onları en rezil şekilde kalelerinden söküp atacaktır. Hilafet, bu kutlu yolda Müslüman halkları seferber edecek ve gücü, Müslüman coğrafyasının dışındaki Amerikan üslerine dahi yok eden coşkun bir sele dönüşecektir.

كَذَٰلِكَ يَضْرِبُ اللَّهُ الْحَقَّ وَالْبَاطِلَ فَأَمَّا الزَّبَدُ فَيَذْهَبُ جُفَاءً وَأَمَّا مَا يَنفَعُ النَّاسَ فَيَمْكُثُ فِي الْأَرْضِ كَذَٰلِكَ يَضْرِبُ اللَّهُ الْأَمْثَالَ“İşte Allah, hak ile batıla böyle misal getirir. Köpüğe gelince sönüp gider. İnsanlara yararlı olan ise yerde kalır. İşte Allah, böyle misaller verir.” [Rad 17] Birçokları bunu bir hayal olarak görse de Allah’ın izniyle bu kolay ve mümkündür. Zira ümmet itici bir akideye sahiptir; zulümlerinin şiddetinden dolayı Amerika’ya, Yahudilere ve onların dostlarına karşı içinde büyük bir öfke barındırmaktadır. Yüce Allah büyük zaferine izin verdiğinde, Allah’ın izniyle bu zafer sahnelerini görmek hiç de uzak olmayacaktır. İslam ümmetinin bundan sonra yapacakları ve savaş meydanlarında söyleyecekleri şeyler, şu an kalemin bile tarif edebileceğinden çok daha büyük ve muazzam olacaktır. Zira bu, Allah’ın bu dünyadaki sünnetidir:

وَكَانَ حَقّاً عَلَيْنَا نَصْرُ الْمُؤْمِنِينَ“Müminlere yardım etmek ise üzerimizde bir haktır.” [Rum 47]

Devamını oku...

Darfur’un Ayrılması Ajanlar Eliyle Yürütülen İğrenç Bir Suçtur

WhatsApp üzerinden Dr. İsam Dekin imzalı, 6 Nisan 2026 tarihli ve “Darfur’un ayrılmasını hiçbir akıllı reddetmez!” başlıklı bir makaleye vakıf oldum. Dekiniyat (1753) 6/4/2026 Dr. İsam Dekin Makalede özetle şöyle deniyordu: “Başlık doğrudan seçildi; çünkü Darfur artık Sudan için bir ‘kazık’ (baş belası) haline gelmiştir. Darfur’un ayrılması hakkında yazmaktan çekinmiyorum, zira 15 Nisan 2023 savaşında terörist isyancı Darfurlu Hızlı Destek Kuvvetleri milislerinin işlediği ihlalleri ve Darfurlu gençlerden duyduğumuz Sudan halkına yakışmayan küfür ve hakaretleri gördükten sonra, bu tarihsel kazık için en uygun ve en iyi çözümün bu olduğunu düşünüyorum” Makalede yer alan ifadelerin, özellikle de iğrenç bir suç ve ülkemizi parçalayıp kontrol altına almayı hedefleyen kirli bir Amerikan planı olan Darfur’un ayrılması talebinin tehlikesi göz önüne alındığında; yazarın kafasını karıştıran hususları netleştirmek, meselenin gerçeğini kavramasını ve bu yanlış anlayışı düzeltmesini sağlamak için bu noktalara cevap vermek kaçınılmaz olmuştur.

Cevabıma birtakım sorularla başlamak istiyorum:

Birincisi: Darfur’un ayrılması gerçekten bir çözüm ve tedavi midir, yoksa bir suç ve komplo mudur? Komplo ise bu komplonun planlayıcısı ve uygulayıcısı kim? İslâm ve Müslümanlar düşmanı Amerikan büyükelçiliklerindeki şer odaklarınca planlanan ve arzulanan bir şerre zemin hazırlamak üzere, Doha Anlaşması uyarınca Darfur’a özel bir statü ve özel bir yönetim veren kim?

İkincisi: Bu kirli görevi yerine getirmesi için Hızlı Destek Kuvvetleri’ni (HDK) kuran kim? Onu silahlandıran ve yasal hale getiren kim? Onları başkente sokan ve stratejik noktaları onlara kim teslim eden kim? Yasal ve meşru olması için orduda onun için gerekli kanunu çıkaran kim? Feshedilmesini önlemek için yaptığı askeri ve siyasi açıklamalarla ona kol kanat geren kim? Şehirlerden çekilmesini, mevzilerin onlara teslim edilmesini, gücünü koruyabilmesi ve lojistik destek alabilmesi için silah ve mühimmatı onlara teslim edenler kimler? Sudan’ı yıkma ve Darfur’u ayırma projesine devam etmesi için ordunun dizginlerini tutup bu milis tehlikesini ortadan kaldırmasını engelleyenler kimler?!

Şüphesiz ki Darfur’u ayırma planı, Amerika’nın Müslüman beldelerini parçalamak için hazırladığı Kanlı Sınırlar planının bir parçasıdır. Bu plan, Yeni Amerikan Sykes-Picot mühendisleri tarafından parçalanmış olanı daha da parçalamak ve ufalamak için hazırlanmıştır. Bu mühendislerden biri de, ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) tarafından görevlendirilen; Mısır, Sudan, Lübnan, Suriye, İran, Türkiye ve Afganistan gibi İslam ülkelerini etnik, mezhepsel ve taifeli kantonlara ve küçük devletçiklere bölme projesinin mimarı olan İngiliz asıllı Amerikalı Yahudi tarihçi Bernard Lewis’tir.

2006 yılında emekli Amerikalı General Ralph Peters tarafından yayınlanan ve Ortadoğu’yu kartondan devletçiklere bölen harita da bu planı teyit etmektedir.

Geçmişte Beşir hükümetinin, geberip giden John Garang liderliğindeki Halk Kurtuluş Hareketi ile suç ortaklığı yaparak Güney Sudan’ı koparması da bu planın bir parçasıdır. Bugün ise Burhan hükümeti ve Hızlı Destek Kuvvetleri; şüpheli geri çekilmeler, ordu karargahlarının ve şehirlerin HDK’ye teslim edilmesi, isyanı bastırmak için ordunun ve uçakların harekete geçirilmemesi gibi aynı şüpheli senaryo ile Darfur’u koparma yolunda adım adım ilerlemektedir! Halbuki dizginleri ellerinde tutanların ordunun dizginlerini serbest bırakması durumunda ordunun, savaşı bitirip ülkeyi ve halkı kurtaracak güce sahip olduğu çok iyi biliniyor.

El Beşir geçmişte, Güney’in ayrılmasına ABD baskısı yüzünden göz yumduğunu itiraf etmiş ve şunları söylemişti: “Güney’in ayrılması Amerikan baskısı sonucu gerçekleşti. ABD’nin asıl planı ise Sudan’ı beş ayrı ülkeye bölmektir.” (Rus Sputnik sitesinin Beşir ile 25/11/2017 tarihli röportajı) Yönetim kadrosunun ve dışişleri bakanlarının itirafları da ortadadır. İbrahim Gandur, yaptığı açıklamada, “Güney’in bağımsızlığı aslında bir komplo olduğu halde yine de kabul etmek zorunda kaldık” dedi. (13.04.2017 Anadolu Ajansı) 21 Kasım 2018’de ise dönemin Dışişleri Bakanı el-Dirdiri Muhammed Ahmed, France 24 kanalına verdiği röportajda, ülkesinin “bölgedeki en büyük sorun olan Güney Sudan meselesinin çözümünde Amerika’ya yardım ettiğini” açıkça ifade etmiştir.

Bu da onların planı bildikleri ve onu uyguladıkları anlamına gelmektedir. Bugün de aynı senaryo Darfur’da tekrarlanmaktadır. Nitekim 14 Temmuz 2011 Doha Anlaşması ile Darfur’a özel bir statü verilmiş, hatta 2016’da Darfur’un ayrı bir bölge olması için referandum bile yapılmıştır. Darfur, bizzat Ordu Komutanı El Burhan’ın gözetiminde güçlendirilen HDK eliyle koparılmaya çalışılmaktadır. Parçalama komplosu, Amerikan himayesinde eski Başkan Beşir’in eliyle Hızlı Destek Kuvvetleri’nin kurulmasıyla fiilen hayata geçirilmiştir. Amerika, Uluslararası siyasi çatışma çerçevesinde gerçekleşen bu savaşın fitilini, Sudan’daki nüfuzunu güvence altına almak ve İngiliz ajanlarını sahadan uzaklaştırmak için ateşlemiştir. Plan uyarınca HDK nihayetinde Darfur’da toplanmıştır; Sudan ordusunun mevzilerinden garip bir şekilde çekilip buraları HDK’ye teslim etmesi de bu plan dahilinde gerçekleşmiştir. Ardından bir “kurucu hükümet” kurulmasına izin verilmiş, ona bir başkent, bir havaalanı bir de sınır kapısı tahsis edilmiştir. El Burhan hükümeti de süresi doldukça bunların sürelerini yenilemektedir. Bu hükümetin eski para birimini kullanmasına izin verilmiş, ordunun bir hamlesiyle yok edilebilecek bir mesafede heyetleri kabul etmesine göz yumulmuştur. Şayet Amerika ajanlarının bu cürüm planını geçirmek için açık bir işbirliği olmasaydı tüm bunlar gerçekleşebilir miydi?

Sudan’da yaşanan ve ciddi can kayıplarına neden olan çatışmaların, şer odağı sömürgeci kafir ABD tarafından yerel işbirlikçiler aracılığıyla yönlendirebiliyor olması gerçekten çok üzücü. Üstelik bu planlar, gizli bir şekilde değil, kamuoyunun gözü önünde yürütülmektedir. Onlara bu ihanette, işbirlikçi ve yanıltıcı bir medya ile yıpranmış koltuklardan başka derdi olmayan ve sömürgeci kafirin yönettiği o koltuklara oturan kiralık politikacılar da destek olmaktadır.

Şüphesiz Müslüman ülkelerini bölmek çok büyük bir suçtur ve bu suça dahil olan herkes ağır bir günah yükü altına girecektir. Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

مَنْ أَتَاكُمْ وَأَمْرُكُمْ جَمِيعٌ عَلَى رَجُلٍ وَاحِدٍ يُرِيدُ أَنْ يَشُقَّ عَصَاكُمْ أَوْ يُفَرِّقَ جَمَاعَتَكُمْ فَاقْتُلُوهُ“Siz yönetim işinde bir adam üzerinde birleşmiş iken, birisi gelip sizin asanızı kırmak ya da cemaatınızı parçalamak isterse onu öldürün.” [Müslim] Müslim’in Ebû Saîd el-Hudrî’den rivayet ettiğine göre, Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

إذا بُويِعَ لِخَلِيفَتَيْنِ، فاقْتُلُوا الآخِرَ منهما“İki Halifeye biat edildiği zaman, onlardan sonuncusunu öldürün.” Bu hadisler, ümmetin birliğinin korunması ve bölünmemesi gerektiğini vurgulamaktadır.

Bu bağlamda, Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti olarak biz, ordunun samimi subaylarını ve nüfuz sahibi kesimleri, bu kabul edilemez suçu durdurmaya, Amerika’nın ve diğer sömürgeci güçlerin ülkemizdeki yıkıcı planlarını engellemeye ve ümmetin Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet’i yeniden kurma projesine destek olmaya çağırıyoruz. Çünkü Hilafet, yegâne kurtuluşumuz ve tek çıkış yolumuzdur. Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyuruyor:

  فَإِنَّهُ مَنْ يَعِشْ مِنْكُمْ بَعْدِي فَسَيَرَى اخْتِلَافًا كَثِيراً، فَعَلَيْكُمْ بِسُنَّتِي وَسُنَّةِ الْخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ الْمَهْدِيِّينَ، فَتَمَسَّكُوا بِهَا وَعَضُّوا عَلَيْهَا بِالنَّوَاجِذِ“Çünkü durum şu ki sizden, benden sonra yaşayacak olan kimseler, yakında çok ihtilaf görecekler. Binaenaleyh benim sünnetime; doğru yolu bulan, hidayete erdirilmiş halifelerin sünnetine sarılın. Bunlara azı dişlerinizle (yapışır gibi sımsıkı) yapışın.”

Devamını oku...

Basın Toplantısına Davet

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti olarak biz, değerli medya mensuplarını, siyasetçileri ve kamu meselelerine ilgi duyan tüm kardeşlerimizi, Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Resmî Sözcüsü’nün şu başlık altında düzenleyeceği basın toplantısına davet etmekten mutluluk duyarız:

“Berlin Konferansı: Yeni Bir Şey Var mı?”

Tarih: 01 Zilkade 1447 / 21 Nisan 2026 Cumartesi Saat: 13.00

Yer: Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Port Sudan Bürosu, El Azama Mahallesi, Stad Caddesi, Stadın Doğu Tarafı.

Katılımınız tartışmaya zenginlik katacaktır

Devamını oku...

Bugün Dünyanın İhtiyacı Olan Şey Nedir?

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Bugün Dünyanın İhtiyacı Olan Şey Nedir?

 

ABD ve Yahudi varlığının İran'a yönelik düzenlediği saldırının ardından, dünya ülkeleri, siyasi gruplar, hatta bireyler seslerini yükselterek, bu konuyla ilgili görüşlerini açıklıyorlar ve tutumlarını ifade ediyorlar.

Petrol ve gaza ihtiyaç duyan Doğu ve Batı ülkeleri, savaş öncesi durumun doğru ve iyi olduğunu söylüyor. Doğu ve Batı'daki gelişmiş ülkelerin teknolojisine ve ürünlerine bağımlı olan ülkeler, savaşın yol açabileceği enerji kıtlığı sonucunda fiyatların yükselmesinden ve ekonomik krizlerin daha da ağırlaşmasından korktukları için, savaş öncesi durumun daha iyi olduğunu vurguluyorlar.

Bu bağlamda akide ve siyasi sistemlerin farklılıklarına rağmen, Müslüman ve Müslüman olmayan ülkeler büyük ölçüde benzer tutumlar sergiliyorlar. Bazıları olanların sorumluluğunu Trump'a, yönetimine ve Cumhuriyetçilere yüklemekte ve eğer demokratlar iktidarda olsaydı bunların yaşanmayacağını, dünyanın adalet ve istikamet bir düzen içinde olacağını iddia etmektedir. Onların çoğu da, son zamanlarda Birleşmiş Milletler kurallarının ve uluslararası hukukun defalarca ihlal edildiğini vurguluyor ve eğer bu kurallar gerektiği gibi uygulanmış olsaydı, dünyanın adalet, güvenlik ve barış içinde yaşayacağını düşünüyorlar.

Peki beş büyük ülke tarafından kurulan Birleşmiş Milletler ve bununla birlikte uluslararası kanunlar, küresel ekonomik ve mali düzenlemeler, gerçekten adalet, barış ve refahın kaynağı mıdır? Yoksa tüm dünyanın tanık olduğu savaşların, trajedilerin, felaketlerin ve acıların kaynağı mıdır?

Sömürgeciliğin, ekonomik, kültürel ve askeri nüfuzun etkilerinden henüz kurtulamamış ve bölünmüş olan İslam beldelerinden bazıları hâlâ Amerika’ya bağlı kalmakta olup onun kanatları altında kalmanın daha iyi olduğuna inanırken, diğer bazıları ise geleceğin Çin ile işbirliğinde yattığını düşünmekte ve bir üçüncü grup da Sovyetler Birliği'nin gerçek bir güç olduğunu ve artık onun yasal varisi olan Rusya ile işbirliği yapma zamanının geldiğini savunmaktadır!

Yönetiminde hezimete uğrayan bu ülkelerin liderleri, kendilerine sadık Müslüman alim ve fetva sahiplerini, görüşlerini halk arasında yaymaya zorladıkları gibi kendi görüşlerini de sanki İslami görüşlermiş gibi zorla topluma dayatmaktadırlar.

Siyasi gruplar da dahil olmak üzere dünyanın yozlaşmasını ve onun zulüm, açgözlülük ve ahlaki çöküşün içinde boğulduğunu izleyen herkes, kendi ülkelerinin liderleri gibi, reformun yolunun demokraside ve uluslararası kanunların doğru bir şekilde uygulanmasında yattığını düşünmektedir. Peki, durum gerçekten böyle midir?

Uluslararası kanunların yozlaştığını, Birleşmiş Milletler’in dünyadaki zulmün ve şiddetin odağı haline geldiğini ve uluslararası askeri, ekonomik ve mali kuruluşların insanlığın başına gelen felaketlerin kaynağı olduğunu idrak eden Müslümanlardan bazı şahıslar, alimler ve fakihler, bunlardan kurtulmanın yolunun Hilafet olduğunu düşünmektedir.

Bugün bazı alimler ve Müslümanlar, bilim alanında gelişmiş ülkelerin gerisinde kaldığımızı, bilimin bizi kurtaracağını ve ona büyük ve ciddi bir önem vermemiz gerektiğini düşünüyorlar! İslam ülkelerinde çeşitli ilim dallarındaki bilim insanlarının sayısı, diğer herhangi bir ülkedeki sayının kat kat üzerindedir. Peki bu bizi kurtardı mı? Ve gelecekte de kurtaracak mı?

Bazıları, Müslüman ülkelerinin çoğunun yoksul olduğunu ve zenginliklerden yoksun olduğumuzu söylüyor. Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan ve Kuveyt gibi zengin ülkeler, sahip oldukları servet sayesinde kendilerini gerçekten kurtarabilirler mi? Yoksa güvenlik ve istikrarı sağlamak için zenginlik tek başına yeterli değil mi?

Bazı insanlar, silah üretimi için fabrikalarımızın olmadığını ve ümmetin kendini güvence altına almak ve kendini kurtarmak için bunlara acil olarak ihtiyaç duyduğunu savunmaktadır. Peki Pakistan, nükleer silahlara sahip olduğu halde kendini kurtarabilmiş midir?

Bazı insanlar, Müslümanların ahlakının bozulduğunu ve ıslaha giden yolun, nesilleri erdemler ve yüce ahlaki değerler üzerine yetiştirmekte yattığını savunmaktadır...

Kapitalist, demokratik veya sosyalist rejimler, uluslararası kanunlar, Birleşmiş Milletler ya da yeni ortaya çıkan herhangi bir askeri, ekonomik veya siyasi ittifak, insanlığa mutluluk ve refahı garanti edebilir mi, yoksa bu sadece bir yanılsama mıdır?

Yaratıcı Allahu Teala'nın indirdiği İslam nizamı, Müslümanları ve hatta tüm insanlığı cehalet, zulüm ve şiddetten, ekonomik çöküş ve ahlaki yozlaşmadan kurtarabilecek ve onlara sonsuz mutluluk ile tükenmez gerçek refah bahşeden tek yoldur. Bu nizam, insanlığın onu icat etmesini veya ortaya çıkarmasını gerektirmez; zira o, 14 asırdan fazla bir süredir hiçbir tahrifat veya bozulmaya uğramadan varlığını sürdürmekte ve Kur'an-ı Kerim ile nebevi sünnette geçtiği gibi tertemiz bir şekliyle kalmıştır.

Tüm insanlık, özellikle de İslam ümmeti, bu sistemi başka şeylerle karıştırmadan olduğu gibi anlayabilen, doğru bir şekilde aktarabilen ve doğru bir şekilde uygulayabilen aklı başında liderlere ihtiyaç duymaktadır.

Peki, ümmet içinde bu özelliklere sahip olan kimse var mıdır? Evet, 1953 yılından beri sizin aranızda ve sizinle birlikte mevcutturlar. Ey saygıdeğer Müslümanlar, ey dinleyenler ve ey görenler, onları saf bir kalple dinleyin ve onlara gerçek bir basiretle bakın ki böylece hakkı olduğu gibi kavrayabilesiniz. Onları dinleyin, onlara sımsıkı sarılın, onlara itaat edin, onlara yardım edin ve onların sözlerini tam bir bilinçle ve samimi bir ihlasla uygulayın ki böylece adımlarınız hak ve hidayetle uyumlu olabilsin.

Bugün bu hususa en çok ihtiyacı olanlar, tüm dünya, özellikle de sizlersiniz ey Müslümanlar; çünkü bu, kurtuluşa, hidayete ve gerçek mutluluğa giden tek yoldur.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ahmed Hadi

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER