Pazar, 02 Zilkâde 1447 | 2026/04/19
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Sormayı Bıraktığımız En Tehlikeli Sorular!

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Sormayı Bıraktığımız En Tehlikeli Sorular!

Otorite özünde sadece kararları dayatma gücü değildir; aksine bundan önce, neyin sorulup neyin sorulmayacağını şekillendirme gücüdür. Nitekim halklar soru sormayı bıraktığında, kesinliğe ulaşmış olmazlar; aksine çoğu zaman ilan edilmemiş bir boyun eğme aşamasına girmiş olurlar. Bu yüzden siyasi hayatta gerçekleşebilecek en tehlikeli şey yanlış cevapların varlığı değildir, aksine bizzat soruların yokluğudur.

Başlangıçta sorular doğal bir hak olarak ortaya atılır: Neden bu sistem bizim üzerimize uygulanıyor? Peki bu, daha öncekinin bir uzantısı değil midir? Bundan kim yararlanıyor? Neden bizi temsil eden bir sistem uygulamıyoruz? Ve benzerleri gibi… Ama zamanla, korkunun, propagandanın ya da sahte tatminin etkisi altında, bazı sorular yazılı olmayan yasaklara dönüştürülür; işte burada siyaset, kamusal işleri yönetmekten çıkıp bilinci yönetmeye doğru sapmaya başlar.

Siyasi otorite, meşruiyetini sorgulamayı ve halkın sorularına boyun eğmeyi bıraktığında, iknaya dayalı bir otorite aşamasından yorgunluğa dayalı otorite aşamasına geçer; işte burada tehlike, soruların çokluğunda değil, aksine onların yokluğunda yatmaktadır.

2011 yılından önce, yani Arap Baharı olarak adlandırılan şeyden önce Arap ülkeleri, iktidar koltuğunda oturma süresini uzatmak için soruların dondurulmasından kaynaklanan siyasi bir durgunluk yaşıyordu; bu yüzden kim yönetiyor? Neden bu karar alındı? Kaynaklarımız nereye gidiyor? gibi büyük sorular, ya unutulmuş sorulara ya da tartışmayı kabul etmeyen tek taraflı bir söylemle önceden cevaplanmış sorulara dönüşmüştür.

Protestolar patlak verdiğinde, bunlar sadece açların ayaklanmaları olmamıştır, aksine bastırılmış şu soruların şiddetli bir şekilde yeniden dönmesinden dolayı olmuştur: Sorgulanmayan biri, nasıl bizi yönetebilir? Kendi kararlarımıza ortak olmadan, nasıl onurlu bir şekilde yaşarız?

Otoriter siyasi söylemde, temel soruların sorulması, sabiteler hakkında şüphe duymak ya da ulusal güvenliğe karşı komplo kurmak olarak yeniden tanımlanmıştır; burada en tehlikeli sorular, cezalandırılan yasak sorulara dönüşmüştür.

Askeri darbelere tanık olan birçok ülkede, başlangıçta otoritenin meşruiyeti konusunda hararetli tartışmalar olmakta, ardından zamanla bu soru giderek ortadan kaybolmakta ve onun yerini daha az tehlikeli şu soru almaktadır: Mevcut duruma nasıl uyum sağlayabiliriz? İşte tehlike burada yatmaktadır; zira gerçekliği sorgulamadan ona uyum sağlamak, ne kadar bozuk olursa olsun bir gerçeklik üretir.

Ekonomide, (büyüme - enflasyon - yatırımlar - getiriler...) gibi hususlar genellikle halka karmaşık teknik bir dille sunulmaktadır; ancak asıl soru şudur: Bu büyüme kime gidiyor? Halklar bu soruyu ortaya atmayı bıraktığında, rakamlar büyürken, toplumdaki adalet bozulmaktadır.

Özgürlüğe mukabil güvenlik durumunda, şu soru ortaya atılmaktadır: Güvenlik otoritesinin sınırları nelerdir? Çünkü istikrar gerekçesi altında güvenlik güçlerine geniş yetkiler verilir ve kişi, özgürlüğünün bir kısmından vazgeçmenin geçici bir durum olduğuna ikna edilir; sonra kişi özgürlüğün bir kural değil, istisna haline geldiği bir gerçeklikle uyanır.

Bireyler kendilerini izlemekten ve kendilerini şüphe ya da izolasyon dairesine sokabilecek sorulardan kaçınmaya başladıklarında, otorite en tehlikeli aşamalarında başarıya ulaşmış olur; çünkü sessizlik artık dayatılan bir şey olmaktan çıkıp, mantıklı görünen bir seçenek haline gelir!

Halkların canlılığı, ittifak etmelerinin boyutuyla değil, aksine farklılığa ve korkusuzca zor sorular ortaya atmaya yönelik yetenekleriyle ölçülür. Soru, bazen düşünüldüğü gibi istikrarı tehdit eden bir unsur değildir; aksine istikrarın donukluğa ve otoritenin ise kapalı bir kesinliğe dönüşmemesinin tek garantisidir. Bu yüzden soru sorma cesaretini kaybeden toplumlar, önce düzeltme, sonra anlama, daha sonra da bekalarını sürdürme kapasitesini yavaş yavaş kaybederler.

İslam’da dengeler farklıdır; zira İslam'da yasa koyucu Allah'tır ve (Hilafet) sistemi, Allah’ın Kitabı ile Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in sünnetinden alınmıştır; iyiliği emretmek ve münkerden sakındırmak, Müslümanların doğal bir şekilde uyguladığı bir vacip olup Ümmet Meclisi, Müslümanlar adına muhasebe etme görevini üstlenir; zira Meclisin görevi, Halifeyi, yardımcısını, valiyi ve memurları, yani tüm yönetim makamlarını muhasebe etmektir; ayrıca Mezalim Mahkemesi, iktidar, onun araçları ve halk arasındaki her türlü husumeti çözmekte olup bu husumetleri ise Allah'ın Kitabı ve Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in sünneti ile çözer; zira Hilafet sisteminde asıl olan, halkın her türlü soruyu sormasını talep etmek olup yasaklanmış ya da dondurulmuş sorular yoktur; aksine Şari, iyiliği emretmeyi ve münkerden sakındırmayı emretmiş ve bu amel için şerî yolları oluşturmuştur; nitekim buna teşvik eden birçok delil vardır. Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: كُنْتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ “Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. (Siz ki) marufu emredersiniz ve münkerden sakındırırsınız.” [Al-i İmran 110] Ve Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَلْتَكُن مِّنكُمْ أُمَّةٌ يَدْعُونَ إِلَى الْخَيْرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ وَأُولَٰئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ “ Sizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir. ” [Al-i İmran 104] Ve Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in hadisinde de şöyle geçmektedir: مَنْ رَأَى مِنْكُمْ مُنْكَرًا فَلْيُغَيِّرْهُ بِيَدِهِ، فَإِنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فَبِلِسَانِهِ، فَإِنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فَبِقَلْبِهِ، وَذَلِكَ أَضْعَفُ الْإِيمَانِ “Sizden kim bir münker görürse onu eliyle değiştirsin, gücü yetmezse diliyle değiştirsin, ona da gücü yetmezse kalbiyle değiştirsin (buğz etsin). Bu ise imanın en zayıfıdır.

İslam’da soru sormak, sorana herhangi bir yükümlülük olmaksızın bir görevdir; hatta buna teşvik edilir; tıpkı Ebu Said el-Hudri Radıyallahu Anh’dan rivayet edilen Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in hadisinde geçtiği gibi; zira Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: أَفْضَلَ الْجِهَادِ كَلِمَةُ حَقٍّ عِنْدَ سُلْطَانٍ جَائِرٍ "Cihadın en efdali zalim sultan karşısındaki hak sözdür." Ümmet Meclisi‘nin herhangi bir üyesinin, Müslümanları temsil ettiği kabul edilerek, ne kadar ciddi olursa olsun herhangi bir soruyu sorma hakkı vardır; dolayısıyla yasaklı olan bir soru yoktur. İnsanın insanlığını koruyan ve onun izzet ve onurlu bir şekilde yaşamasını garanti eden Rabbani metot işte budur. Allah'ım, vaat ettiğin Raşidi Hilafet Devleti'nin geri dönüşünü bize bir an önce nasip et.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nebil Abdulkerim

Devamını oku...

ABD-Endonezya Savunma Ortaklığı ve Cakarta’nın ABD’nin Stratejik Yörüngesine Doğru Sürüklenmesi

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

ABD-Endonezya Savunma Ortaklığı ve Cakarta’nın ABD’nin Stratejik Yörüngesine Doğru Sürüklenmesi

Haber:

13 Nisan 2026'da, ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth ve Endonezya Savunma Bakanı Sjafrie Sjamsoeddin, ikili ilişkilerin kapsamlı savunma işbirliği ortaklığı düzeyine yükseltildiğini resmen duyurdu. Bu, Pentagon'da duyuruldu; zira bu söz konusu çerçeve, askeri kapasitelerin modernizasyonuna, seçkin birliklerin ortak eğitimine ve denizcilik ve otonom alanlarında yeni nesil teknolojilerin geliştirilmesine odaklanıyor.

Bu ilerlemeye rağmen Endonezya, askeri uçuş izinlerine ilişkin Amerikan önerisini anlaşmadan dikkat çekici biçimde hariç tuttu. Cakarta'dan bir sözcü, ulusal egemenliği güvence altına almak amacıyla bu tür bir erişimin halen “titizlikle incelenmekte” olduğunu vurguladı. Dahili raporlar, Endonezya Dışişleri Bakanlığı’nın, ülkeyi Güney Çin Denizi’ndeki çatışmalara sürükleyebileceği endişesiyle öneriye karşı uyarıda bulunduğuna işaret etmektedir.

Endonezya'nın kısa süre önce BRICS grubuna katıldığı ve Rusya ile petrol görüşmelerini sürdürdüğü bir zamanda Cumhurbaşkanı Prabowo Subianto, ABD ile ticaret anlaşmaları imzalamak ve “Barış Kurulu'na” katılmak yoluyla ilişkilerde dengeli olmaya devam ediyor. Bu stratejik tarafsızlık, Endonezya’nın enerji taşımacılığı için en önemli küresel geçitlerden biri olan Malakka Boğazı üzerindeki kontrolü göz önüne alındığında hayati bir öneme sahiptir. Filipinler ve Avustralya gibi resmî anlaşmalarla bağlı müttefiklerin aksine, Endonezya’nın yeni kapsamlı savunma iş birliği ortaklığı statüsü, anlaşmaların dayattığı karşılıklı savunma yükümlülükleri olmaksızın üst düzey iş birliğini vurgulamaktadır. (Ajanslar)

Yorum:

Amerika Birleşik Devletleri ile Endonezya arasındaki savunma ilişkilerinin kapsamlı savunma işbirliği ortaklığına yükseltilmesi, Cakarta'nın dış politika seyrinde önemli bir dönüşümü temsil etmektedir. Endonezya'nın, Trump'ın sözde "Barış Kurulu’na" katılma davetini kabul etmesinden sadece birkaç ay sonra bu ortaklık, Endonezya'yı Amerika'nın stratejik yörüngesine daha derinden bağlayan yeni bir katman eklemektedir.

Kapsamlı savunma iş birliği ortaklığı resmî olarak ortak savunma yükümlülüklerinden kaçınsa da ortak teknoloji geliştirmeye, özel seçkin kuvvetlerin entegrasyonuna ve askerî modernizasyona odaklanması, Endonezya’yı, ABD’nin askerî sistemleriyle ve buna eşlik eden doktrinsel çerçevelerle daha büyük bir uyuma doğru sevk etmektedir. Tarihsel olarak bu tür bir bağımlılık, genellikle jeopolitik krizler meydana geldiğinde ortak devletin nasıl davranacağı hakkında -gizli ama istikrarlı- siyasi beklentiler doğurmaktadır.

Bu, fiilen de gözlemlenebilir. Zira Endonezya’nın, Amerika ve Yahudi varlığının İran’a karşı savaşına yönelik güçlü bir kınama yayımlayamaması, onun geleneksel diplomatik duruşundan açık bir sapma oluşturmuştur. Oysa onlarca yıl boyunca Endonezya, kendisini Filistin’in ve dünyadaki sömürgecilik karşıtı değerlerin en güçlü savunucularından biri olarak sunmuştur. Bu umursamaz tutum, artan güvenlik ortaklığının, özellikle mesele ABD ve Yahudi varlığının eylemleriyle ilgili olduğunda, Endonezya'nın ne söyleyebileceği veya ne yapabileceğine dair sınırlar çizmeye başladığına işaret etmektedir.

Stratejik açıdan bu, endişe vericidir. Zira Endonezya, dünyanın en önemli deniz geçitlerinden biri olan Malakka Boğazı’nı kontrol etmesi, 280 milyonu aşan nüfusu ve yeşil teknolojiler için küresel tedarik zincirinde kritik öneme sahip devasa doğal kaynaklar gibi muazzam jeopolitik potansiyele sahiptir. Teorik olarak Endonezya, bu gücü kullanarak büyük güçlerin baskılarını dengeleyebilecek bağımsız bir dış politika takip edebilir.

Bununla birlikte Endonezya’nın Amerika’nın desteğine artan bağımlılığının yanı sıra ART ticaret çerçevesi gibi yeni ekonomik araçlar, onun manevra alanının daralması tehdidi oluşturmaktadır. Cakarta’yı Amerika’nın stratejik mühendisliğine daha derin bir şekilde bağlamak yoluyla Endonezya, özellikle Amerika ve müttefiklerinin küresel eleştirilere maruz kaldığı Filistin’deki devam eden kriz ya da bölgede Amerika ve Yahudilerin askerî operasyonlarının tarzı gibi konulara karşı ideolojik tutumlar benimseme konusunda kendini aciz bulabilir.

Eğer Endonezya bu yolda devam ederse, Küresel Güney’in ve Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkının savunucusu olarak tarihsel kimliği aşınabilir. Daha da kötüsü uluslararası ve yerel düzeyde, Orta Doğu ve İslam ülkelerinde Yahudi varlığının saldırganlığına imkan veren güçlerle zımnen ittifak halinde olduğu şeklinde görülebilir.

Endonezya’nın, stratejik değerinin başkalarına bağımlılıkta değil, aksine bağımsızlıkta yattığını idrak etmesi gerekir. Oysa temel ticaret yolları üzerindeki kontrolü, demografik ağırlığı ve doğal kaynakları, onu küresel sahada gerçekten bağımsız bir aktör haline getirebilecek güç araçlarıdır. Ama eğer Cakarta başka bir devlete bağlı bir güç mimarisine entegre olmaya devam ederse, bu arzu gerçekleşmeyecektir.

Eğer rotasını yeniden ayarlamazsa Endonezya, yakında sadece dış politikasındaki bağımsızlığını kaybetmekle kalmayabilir, aksine işgali, zulmü ve Filistin halkının yaşadığı devam eden trajediyi desteklemeye devam eden güçlerin safında sessizce ya da işbirliği içinde yer alabilir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdullah Asvar

Devamını oku...

Vergi Adı Altında Sömürü Düzeni İnşa Etme!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Vergi Adı Altında Sömürü Düzeni İnşa Etme!

Haber:

Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, X platformunda yaptığı paylaşımda şu ifadeleri kullandı:

“Gelir vergisi beyannamesi sayısı 5,5 milyona ulaşarak rekor kırdı; 401 bin mükellef ilk kez beyanname verdi. Kayıt dışılıkla mücadele ve etkin denetimlerimiz sayesinde gönüllü uyum artıyor.

Beyan yükümlülüğünü zamanında ve eksiksiz yerine getiren mükelleflerimize teşekkür ederken, 2025 yılı gelirlerini beyan etmeyen ya da eksik beyanda bulunan mükelleflerimizi pişmanlık hükümlerinden yararlanarak beyanname vermeye davet ediyoruz. Adil ve sürdürülebilir bir vergi sistemi için politikalarımıza kararlılıkla devam ediyoruz.” dedi. (12.04.2026 – Ajanslar)

Yorum:

Vergi, tarihsel süreçte basit bir bağış anlayışından çıkıp, Firavunlar döneminde yasal bir zorunluluğa dönüşmüş; günümüzde ise kapitalist düzenlerin temel sömürü araçlarından biri haline gelmiştir. İnsanı ve toplumu öncelemek yerine, küçük ve azgın bir azınlığın çıkarlarını merkeze alan bu gayri insani düzenlerde yöneticilerin tüm çabası, adeta usta hırsızlar gibi halkın cebini, evini ve emeğini boşaltmaya yöneliktir.

Bu arsızlık öyle bir noktaya ulaşmıştır ki, iktisadi alandaki her başarısızlık doğrudan halka fatura edilmektedir. 2026 yılı Merkezi Yönetim Bütçe verilerine göre vergi gelirleri yaklaşık 15 trilyon TL, yani kaba hesapla 300 milyar doların üzerindedir. Bu da verginin bütçe gelirleri içindeki payının %90’ı aştığını göstermektedir.

Bugün milyonlarca insanın gelir vergisi beyannamesi vermesi bir başarı olarak sunulmaktadır. Oysa bu durum, yasal zorunluluklarla hayatın her alanına dayatılan vergi sisteminin ve kapitalist düzenin iflasını gözler önüne sermektedir. Özellikle ÖTV ve KDV gibi dolaylı vergilerle dar gelirlinin sofrasına, ekmeğine, hatta içtiği suya kadar ortak olunmaktadır. Toplanan vergilerin önemli bir kısmının faize, bankalara ve finans çevrelerine aktarılması ise adalet değil zulümdür.

Bu tablo, verginin kamu hizmetinden ziyade faiz düzeninin tahsilat mekanizmasına dönüştüğünü açıkça ortaya koymaktadır. Borçların faizle büyütülüp halka ödetilmesi, verginin doğrudan bir sömürü aracına dönüşmesidir.

Gelir üzerinden alınan vergiler ise çoğu zaman aynı kazançtan birden fazla kesinti yapılmasına, fakir ile zengin arasında derin bir yük dengesizliğine ve devletin sürekli genişleyen mali iştahına yol açmaktadır. Gönüllü uyum söylemi altında insanların her hareketinin takip edilmesi, ağır cezalarla kazançlarına ve tüketimlerine ortak olunması uyum değil, açık bir zorbalıktır.

Toplanan bu devasa vergiler yalnızca faize gitmemekte; aynı zamanda lükse, israfa, şatafata ve itibar adı altında şahsi menfaatlere de harcanmaktadır. Sözde istihdam projeleriyle belirli kesimlerin ihya edilmesi de bu düzenin bir parçası haline gelmiştir.

İslam’a göre haram yollarla toplanan gelirlerin yine haram alanlarda kullanılması, zulüm düzeninin devamını sağlamaktan başka bir anlam taşımamaktadır. Böyle bir sistemi övünç vesilesi yapmak ise ciddi bir akıl tutulmasıdır. Korku, baskı ve cezalarla insanların emeğine ve malına yasal düzen adı altında el koymak, bunu adalet olarak pazarlamak iki yüzlülüktür.

İslam’ın bu konudaki hükümleri açıkken, bu vahşi düzeni sürdürmek ve ortaya çıkan sorunları yine halka yükleyerek örtmeye çalışmak ne İslami ne de ahlakidir. İnsanların yediği kuru ekmekten dahi vergi almak, bunun hesabının ahirette sorulmayacağı anlamına gelmez.

Hayatın her alanına yayılan bu vergi yüküyle insanların nefessiz bırakıldığı açıktır. Toplanan vergilerin başta faiz olmak üzere haram alanlarda kullanılması ise büyük bir vebali beraberinde getirmektedir. Geçmişte zulüm düzenleri kuran toplumların akıbeti ortadayken, bundan ibret alınmaması düşündürücüdür.

Sonuç olarak, mevcut sistemin bu uygulamaları, kendi varlığını sürdürmek için zulmü kurumsallaştırdığını göstermektedir. İnsan onuruna yakışır bir yaşamın tesisi ve sömürüye dayalı bu yapının ortadan kaldırılması, yalnızca Müslümanların değil, tüm insanlığın ortak meselesidir. Adaleti tesis edecek İslam Nizam’ının inşası artık bir tercih değil, zorunluluktur.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ahmet SAPA

Devamını oku...

Çin ve İran-ABD Savaşı

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Çin ve İran-ABD Savaşı

Haber:

ABD Başkanı Trump Çarşamba günü, Çin'in İran'a silah tedarik etmeyeceğini kabul ettiğini ve bu konuda Şi Cinping'den şahsi güvenceler aldığını söyledi. Trump, Truth Social platformunda şöyle yazdı: “İran'a silah tedarik etmemeyi kabul ettiler.” (Ra'yul Yevm)

Yorum:

Birincisi: Amerika’nın, Çin’i çevrelemeyi hedefleyen politikasına bakmak gerekir; zira bu adım, Amerikan dış politikasının ve stratejik planlarının en yüksek önceliği olmaya devam etmektedir. Nitekim bu planı gerçekleştirmek için Venezuela’ya baskı uygulamış, ardından Amerika’nın yörüngesinde dönen, siyasi kararını kaybetmiş tabi bir devlete dönüştürmek hedefiyle İran’a yönelmiştir.

Bu durum, İran’ın ulusal çıkarlarıyla çelişse bile ABD’nin taleplerine tamamen boyun eğdirilmesi, özellikle petrol sektörüyle (çıkarma, satış, fiyatlandırma ve takas) ilgili olmak üzere siyasi ve ekonomik kararlar üzerinde mutlak tahakküm ve Venezüella örneğinde olduğu gibi İran’ın zenginliklerinin kontrol edilmesi anlamına gelmektedir.

İkincisi: Pekin'in kısa vadeli kaygısı, sanayi sektörü için gerekli enerji güvenliğinin yanı sıra en riskli stratejik projesi olan Kara İpek Yolu'nu temsil etmektedir. Enerji açısından olana gelince; Çin'in ham petrol ithalatının %40 ile %45'i ve sıvılaştırılmış doğal gaz arzının yaklaşık %30'u Hürmüz Boğazı'ndan geçmektedir. Gerilimlerin patlak vermesinden önce İran tek başına Çin rafinerilerine, günde yaklaşık 1,4 milyon varil ihraç ediyordu; bu da Çin'in toplam petrol ithalatının yaklaşık %13'üne denk gelmekte ve Tahran'ın petrol gelirlerinin %80 ila %90'ını temsil etmektedir.

Çin -savaşın sonuçlarını öngörmesi sayesinde- yaklaşık 140 gün yetecek stratejik rezerv oluşturmayı başarmıştır. Brent ham petrol fiyatının %51 artışla varil başına 109 Dolar bandında istikrarıyla birlikte, Çin’in Rus ve İran petrolünü Renminbi ile satın alabilme kapasitesi, Dolara bağlı rakiplerine kıyasla enflasyon şokunu kontrol etmek için daha geniş bir marj sağlamıştır. Ayrıca yenilenebilir enerjiye ve elektrikli araçlara erken yönelmesinden de faydalanmıştır; bu da onun, yapısal rezervler oluşturarak, diğer Asya ülkelerine kıyasla krizden daha az etkilenmesini sağlamıştır.

Çin, savaşın uzamasının tehlikesini fark etmiştir; bu nedenle dolaylı bir yöntemle İran'a sınırlı destek sağlamaya çalışmış olup bu destek, seçici silah tedariklerini ve istihbarat bilgisi paylaşımını içermektedir. Bu da Pekin’e, ABD’nin askeri kapasitelerini yakından izleme, silahların etkinliğini test etme ve gelecekte Washington ile olası yüzleşme için dersler çıkarma fırsatı vermiştir. Aynı zamanda bu destek, İran’ın Amerika’yı tüketmesine ve ona yüksek bir maliyet dayatmasına da katkı sağlamış; bu da İran’ın baskı kartlarını güçlendirmiştir. Hatta ateşkesin gölgesinde bile Çin, bir sonraki herhangi bir turda Amerikan varlıklarına daha büyük zarar verilmesini sağlamak için İran’ın savunma sistemini güçlendirmeye çalışacaktır.

Sonuç olarak: Savaş, Amerika’nın üçüncü dünya ülkelerinden biriyle karşı karşıya geldiğinde sahip olduğu kapasitenin sınırlarını ortaya koymuş ve Amerika’nın hamlelerinin, iddialı bir stratejik plandan ziyade, krizlerle dolu bir gerçeklikten kaynaklanan krizlerin yönetimi olduğunu ifşa etmiştir. Bu da dünyanın ona, krizlerin kompleksi içinde hareket eden ve kötü davranış, sert açıklamalar ve ölçülü diplomasiden uzaklaşma ile karakterize edilen siyasi çöküşte olan bir güç olarak bakmasına neden olmuştur.

Bu nedenle ülkelerin ondan uzaklaşması doğaldır; zira ABD planını, uluslararası ortaklık ve işbirliği temelinde değil, “Önce Amerika” sloganı üzerine kurmuştu; dolayısıyla bu gidişatın mantıksal sonucu, “Önce Amerika'nın Çöküşü” olmalıdır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Hasan Hamdan

Devamını oku...

Haberlere Bakış: 16/04/2026

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Haberlere Bakış

16/04/2026

Lübnan rejimi, Yahudi varlığıyla ilişkileri normalleştirerek ihanet işlemeye kalkışıyor

14/04/2026 günü Washington’da, Amerikan gözetiminde Lübnanlı bir heyet ile Yahudi varlığına ait bir heyet arasında iki buçuk saat süren doğrudan görüşmeler gerçekleştirildi. ABD-Yahudi ve Amerikan Dışişleri Bakanlığı'ndan, müzakerelerin sonuçlarına ilişkin yedi maddelik ortak bir bildiri yayınlandı: 1- Doğrudan müzakerelerin başlatılması. 2- Yahudi varlığının kendini savunma hakkı. 3- İran‘ın Lübnan’daki partisinin silahsızlandırılması. 4- Silahın devletin elinde toplanması. 5- Yahudi varlığı ile Lübnan arasında kapsamlı bir barış anlaşması yapılması arzusu. 6- Lübnan'ın imar edilmesi. 7- İki taraf arasındaki arabuluculuğun sadece Amerika ile sınırlandırılması.

Bu maddeler, Yahudi varlığının tanınması ve onunla ilişkilerin normalleştirilmesi anlamına gelmektedir. Bu, Filistin’i gasp eden, onun halkına, Lübnan’a ve İran’a yönelik saldırılarını sürdüren ve sözde “Büyük İsrail’i” kurmak için tüm bölgeyi tehdit eden bu varlıkla normalleşen ülkeler gibi Lübnan rejiminin de işlediği bir ihanettir. Söz konusu bildirinin yedinci maddesi, Lübnan'ın içişlerine müdahale etmeye çalışan Fransa'nın uzaklaştırılması ve siyasi çalışmaların, Lübnan üzerindeki kontrolünü pekiştirmek için sadece Amerika ile sınırlandırılması anlamına gelmektedir. Görüşmelere katılan Yahudi varlığının Washington Büyükelçisi Yehiel Leiter buna işaret ederek şöyle demiştir: “İsrail, Fransızların (Lübnan meselesine) müdahalesini olumlu bir faktör olarak değil, bir engel olarak görmektedir; tek ve güvenilir arabulucu Amerika'dır.” (İbrani Kanal 12, 15/4/2026).

Joseph Avn'ın Amerika'nın ajanı olduğu ve Amerika'ya minnet duyduğu bilinmektedir; zira onu Lübnan Cumhurbaşkanı olarak atayan Amerika olup, yasalara ve anayasaya aykırı olduğu halde hala ordu komutanlığına başkanlık etmeye devam etmektedir; bu nedenle Amerika ne isterse hiç tereddüt etmeden uygulamaya hazırdır. Aynı zamanda Lübnan rejimi, silahların sadece devletin elinde toplanması için çalışmakta ancak ordusu, on yıllardır Lübnan’a saldıran ve topraklarını işgal eden ve son günlerde de sanki Lübnan rejiminin yöneticileri için hiçbir anlamı yokmuş gibi katliamlar işleyen Yahudi varlığına tek bir kurşun bile sıkmamıştır.

Lübnan halkının görevi, Lübnan rejiminin Filistin’i gasp eden Yahudi varlığıyla uzlaşarak büyük bir ihanet işlemesini engellemek için çalışmaktır; zira bu varlık, Lübnan’a yönelik saldırılarını sürdürmekte ve kendisine güvenli bir tampon bölge oluşturma bahanesiyle Litani Nehri’nin güneyini ele geçirmek istemektedir.

-----------

Trump: “Amerika aşırılıkçıları ortadan kaldırdıktan sonra İran rejimi artık farklı bir hale geldi.”

ABD Başkanı Trump, 15/4/2026 günü, ABC ağına şu açıklamayı yaptı: “Ateşkesin uzatılmasını düşünmüyorum ve bunun gerekli olacağını da sanmıyorum.” Ve şöyle dedi: “ Önümüzdeki iki günde inanılmaz olaylar olacaktır. Mesele her iki şekilde de sona erecek; bir anlaşmaya varılması, İranlılar için daha tercih edilebilirdir; çünkü o zaman ülkelerini yeniden inşa edebilecekler. ” Daha önceki bir açıklamada, önümüzdeki iki gün içinde İran ile yeni bir müzakere turu düzenleneceğine işaret etmişti. Ayrıca Trump, saldırıyı yeniden başlatmakla tehdit ettiği gibi İran'ın şartlarını kabul edip teslimiyet anlaşması imzalaması için de tehdit etmiştir; zira İran'ın tutumundaki değişikliğe işaret ederek şöyle demiştir: “Amerika aşırılıkçıları ortadan kaldırdıktan sonra İran rejimi artık farklı bir hale geldi.”

Peki yalancı Trump'ın sözleri, İran'ın taviz vermeye hazır olduğu, yani 24/3/2026'da ortaya attığı planında geçen ve en önemlileri 15 maddeyi içeren ABD'nin şartlarını kabul etmeye hazır olduğu anlamına mı gelmektedir?

11/4/2026'da Pakistan'da İranlılarla müzakerelere liderlik eden Trump'ın yardımcısı Vance şöyle dedi: “İranlı müzakereciler bir anlaşma imzalamak istiyorlar. Ancak Başkan Trump, İran'la sınırlı bir anlaşma istemiyor; aksine çatışmayı tamamen sona erdirecek büyük bir anlaşma için çalışıyor. İran ile yapılacak büyük anlaşma, nükleer programdan vazgeçilmesi ve terörizme destek verilmemesi karşılığında, İran halkının küresel ekonomiye entegre edilmesini içerecektir.” Ve şöyle dedi: “Tahran'a sunduğumuz teklif açıktır: normal bir devlet gibi davranın, biz de sizinle ekonomik olarak normal bir devlet gibi muamele edeceğiz... Pakistan müzakerelerinde büyük ilerleme kaydettik...” Ve şöyle dedi: “İranlı liderliği ile yaptığımız görüşmeler tarihi olup, 49 yıldır daha önceki herhangi bir yönetimde böyle bir şey olmamıştı; İran işlerinden fiilen sorumlu yetkiliyle yüz yüze oturduk ve İran'da bir anlaşma arzusu hissettik... İran ile bir çözüme ulaşmak bir gecede gerçekleşmeyecektir; ancak diplomasi olarak çok iyi bir konumdayız.” (Fox News, 14/04/2026).

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, 13/4/2026 günü X platformunda, İran heyetinin içinde olduğu ABD ile müzakerelerin gidişatı hakkında şunları yazdı: “İslamabad'daki müzakerede bir anlaşmaya varmak üzereyken İranlı heyet, aşırı taleplerle, sürekli değişen hedeflerle ve abluka tehditleriyle karşı karşıya kalmıştır.”

------------

Amerikan yanlısı ve Yahudi varlığının destekçisi Macaristan Başbakanı Orban'ın düşüşü

Macaristan Başbakanı Viktor Orban'ın, 16 yıllık iktidarın ardından 12/4/2026 günü yapılan seçimlerde düştüğü açıklandı. Orban'ın İslam'a ve Müslümanlara karşı şiddetli düşmanlığı bilinmektedir; zira Suriye'den gelen mültecileri Müslüman olmalarından dolayı kabul etmeyi reddetmişti. Aynı şekilde Amerika'ya olan sadakati de bilinmektedir; zira Avrupa Birliği'nin bazı projelerini onaylamasını engellemiş, Rusya'yı boykot etmemiş. Rusya'nın Ukrayna'yı işgalini kınamamış ve oradan petrol ithalatına devam etmiştir. Ayrıca Yahudi varlığını desteklediği de bilinmektedir; zira suçlu Netanyahu'nun tutuklanmasına ilişkin mahkeme kararını protesto etmek amacıyla Macaristan'ı Uluslararası Ceza Mahkemesi'nden çıkarmış ve Nisan 2025'te, Gazze'de hala soykırım uygulamaya devam eden Netanyahu'yu ülkesine kabul etmiştir; bu da İslam'a ve Müslümanlara yönelik şiddetli düşmanlık nedeniyle bu uygulamayı desteklediğini teyit etmektedir.

Rakibi Tisza Partisi lideri Peter Magyar, ülkesinde daha önce hiç kimsenin elde edemediği %79,5 ulaşan yüksek bir oranla kazanmıştır. Magyar'ın Avrupa Birliği ile ilişkilerini güçlendirmeye çalışması ve Birliğin politikalarıyla çelişmeyen bir politika benimsemesi muhtemeldir; tıpkı iki yıl önce Polonya'da olduğu gibi; zira oradaki Orban'ın ABD yanlısı müttefikleri de düşmüş ve Donald Tusk liderliğindeki AB politikasını destekleyenler kazanmıştı; nitekim Donald Tusk, Orban'ın yenilgisini övmüş ve onun yönetimini yozlaşmış otoriter rejimlerin asrı olarak nitelendirmiştir.

Orban'ın İslam'a ve Müslümanlara karşı düşmanlığına, Yahudi varlığını ve uygulamalarına desteklemesine ve Amerika'ya sadakatine rağmen, Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan onu 2018 yılında Türk Devletleri Teşkilatı'na gözlemci üye olarak dahil etmişti! Erdoğan etnik açıdan bakarak Macarları, Hun ve Ural halkları ailesinden kabul etmektedir; İslami yöne ise, kendi politikasını geçirmek ve Amerikan yanlısı seküler milliyetçi görüşünü örtbas etmek amacıyla basit ve saf insanları aldatmak için İslami duyguları istismar etmek için bakmaktadır. Dolayısıyla seküler milliyetçi bakışta, Amerika’ya sadakatte ve Yahudi varlığını tanımada Orban ile örtüşmektedir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Esad Mansur

Devamını oku...

Rohingya, Sayıların Ötesine Geçen Tekrarlanan Bir Trajedidir

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Rohingya, Sayıların Ötesine Geçen Tekrarlanan Bir Trajedidir

 

Haber:

Bengal Körfezi'nde yaşanan insani felaket; kurtuluş ve güvenlik arayışı için umutsuzca çıktıkları yolculukta onları taşıyan teknenin alabora olmasının ardından çoğu Müslüman Rohingyalılardan oluşan 200'den fazla göçmen denizde kaybolmuştur. İlk bilgiler, kayıp kişilerin çoğunun, zulüm ve yerinden edilmekten uzak daha güvenli bir yaşam arayışında olan kadınlar, çocuklar ve erkeklerden oluştuğuna işaret etmektedir.

Yorum:

Üzücü ve bir o kadar da korkunç olmasına rağmen bu haber, ne uluslararası medyada ne de yerel haber sitelerinde yer almadı!

Müslüman Rohingyalı kardeşlerimizin akıbeti son derece üzücüdür. Zira onarın çoğu, suçlu Budist Myanmar rejimi tarafından katledilmekte ve geri kalanlar ise Bangladeş-Burma sınırındaki kamplarda mülteci olarak yaşamaları için evlerinden kovulmaktadır. Nitekim bu trajedi, dünyanın en acı verici insani krizlerinden birini yeniden gündeme getirmiştir. Ancak bu, Rohingyalı çocukların ve kadınların yaşadığı tek felaket değildir; zira bu ölüm tekneleriyle yapılan yolculuklar, çoğu zaman kayıp, boğulma ve acı dolu kurtuluş hikayelerine dönüşmektedir. Örneğin bir anne, çocuğunun son anlarında onu kucaklamakta, bir baba ailesinin geleceğini aramakta ve gençler ise kendilerine merhamet etmeyen dalgaların üzerinde hayallerini taşımaktadırlar.

Bu unutulmuş kriz ve dünyanın dört bir yanındaki Müslümanların maruz kaldığı diğer benzer felaketler, tek bir gerçeği kanıtlamaktadır ki o da; Müslümanların, 1924 yılında siyasi varlıklarının, yani Hilafetin yıkılmasının ardından zayıf ve çaresiz bir hale gelmiş olmalarıdır.

Allah, yakın bir zamanda Nübüvvet Minhacı üzere İkinci Raşidi Hilafet Devleti'ni kurmak için bize yardım etsin; zira Hilafet, Müslümanların kalkanı ve koruyucusudur. Yine Hilafet, İslam'ı terk etmekle kalmayıp aksine Müslümanlara karşı insanlıklarını da yitirmiş olan demokratik rejimin altındaki mevcut yöneticilerin aksine Müslümanları koruyup kollayacaktır.

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Rana Mustafa

Devamını oku...

İngiltere, İngiliz Milletler Topluluğu Platformu Aracılığıyla, Zekice Tanzanya'daki Nüfuzu Koruyor

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

İngiltere, İngiliz Milletler Topluluğu Platformu Aracılığıyla, Zekice Tanzanya'daki Nüfuzu Koruyor

Haber:

8 Nisan 2026'da, İngiliz Milletler Topluluğu Özel Temsilcisi ve Malavi'nin eski Cumhurbaşkanı Dr. Lazarus Chakwera, 29 Ekim 2025'te yapılan genel seçimlerin ardından ortaya çıkan siyasi gerginliğin şiddetini hafifletmek ve zulümlere çözüm bulmak amacıyla ilgili taraflarla diyaloğu güçlendirmek üzere Darüsselam'a geldi. Özel Temsilci, 2025 yılında Tanzanya'da yapılan genel seçimlerin ardından yaşanan şiddet eylemlerine çözüm bulmak üzere İngiliz Milletler Topluluğu'nun çabaları kapsamında 17 Kasım 2025 tarihinde atanmıştı.

Yorum:

Geçtiğimiz yüzyılın seksenli yıllarında kapitalist ülkelerin Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankası aracılığıyla Tanzanya ve diğer gelişmekte olan ülkelere dayattığı yapısal uyum programlarının ardından, özelleştirme, kısıtlamaların kaldırılması, ticaretin serbestleştirilmesi, kamu harcamalarının önemli ölçüde azaltılması ve diğerleri de dahil olmak üzere yeni liberal ekonomik ve siyasi stratejilere odaklanılmıştır.

Siyasi düzeyde Tanzanya, otuz yıllık tek parti yönetiminin ardından 1992 yılında çok partili sistemi benimsemiştir; bu da Devrim Partisi o tarihten bu yana yapılan tüm genel seçimlerde egemen iktidar partisi olmaya devam etmesine rağmen muhalefet partilerinin yasallaşmasına yol açmıştır.

Tanzanya, 1995 yılındaki ilk seçimleriyle birlikte resmen çok partili demokratik bir sisteme sahip olsa da, siyasi sahne her seçimde süregelen şiddetle karakterize olmuştur. Zira 2025 yılında Başkan Samia’nın ikinci bir dönem için seçilmesine yönelik genel seçimlerde, 29 Ekim 2025'ten itibaren birkaç gün boyunca güçlü şiddet olayları oy verme sürecini etkisi altına almış ve can, mal ve kamu altyapısında büyük kayıplarla karakterize olmuştur.

Zanzibar, 2000 yılında seçimlerle bağlantılı olarak en kötü eylemlerden birine sahne olmuştu; bu olaylarda 35 kişi hayatını kaybetmiş, 600 kişi yaralanmış ve yaklaşık 2000 kişi Kenya'ya kaçmıştı.

Tanzanya’nın sömürge döneminden 1961’deki bağımsızlığına kadar İngiltere'nin nüfuzuna boyun eğmesi nedeniyle, etkili güç sıfatıyla İngiltere, siyasi karışıklıklar ortaya çıktığında, ülkeyi kurtarmak, nüfuzunu ve otoritesini pekiştirmek ve Amerika'nın müdahalesini engellemek amacıyla İngiliz Milletler Topluluğu platformu aracılığıyla güçlü müdahale girişimlerinde bulunmayı alışkanlık edinmiştir. Örneğin 1996 yılında Zanzibar'da Devrim Partisi ile Birleşik Kurtuluş Cephesi arasında siyasi bir gerginlik yaşandığında, İngiliz Milletler Topluluğu Genel Sekreteri Emeka Anyaoku'yu, iki rakip parti arasında iktidar paylaşımı anlaşması sağlanması için baş diplomatik arabulucu olarak göndermişti.

Aslında İngiliz Milletler Topluluğu temsilcileri siyasi gerilimleri çözmek için gelmezler; zira demokrasi çoğu zaman şiddet ve gerginlik içermektedir; bunun en açık örneği, o zamandan beri siyasi istikrarsızlığın acısını çeken Zanzibar'dır. Ancak onların İngiliz Milletler Topluluğu'ndaki temel hedefleri, İngiltere'nin bölgedeki nüfuzunu korumak ve onu desteklemektir.

Ayrıca bu elçiler, Afrika ve diğer yerlerdeki gelişmekte olan ülkelerin özgür ve bağımsız olmadığını, aksine sorunlarını çözmekte aciz olduklarını ifade eden acı bir gerçeği ortaya koymaktadır. Daha da önemlisi Doğu Afrika Topluluğu gibi bölgesel örgütler ve Afrika Birliği gibi kıtasal örgütler, ülkelerini kurtaramaya, onlar adına kararlar almaya ya da onlara yönelik gerçek çözümler bulmaya güç yetirememekte; aksine Londra, Washington, Paris ve diğer yerlerdeki sömürgecilerden emirler ve sahte çözümler almaktadırlar.

Sömürgeciler, yani kapitalist Batı ülkeleri, siyasi ve ekonomik çıkarlarını gerçekleştirmek için her zaman düşman partileri ve silahlı grupları kullanarak Afrika'da kaos, şiddet ve kan dökülmesini desteklemişlerdir. Kan dökülür dökülmez elçiler göndermekte, komisyonlar oluşturmakta ve heyetler göndermektedirler; bunu ise meseleyi soruşturmak için değil, aksine gelişmekte olan ülkelere boyun eğdirmek için bir araç olarak yapmaktadırlar.

Afrika, Batılı sömürgecilerin işgalinden bu yana ve hatta geçen yüzyılın altmışlı yıllarında bağımsızlığını kazandıktan sonra bile barış ve istikrara kavuşamamıştır.

Afrika halklarının İslam’ı benimsemesinin ve onu desteklemesinin zamanı gelmiştir; bu da ancak barış ve adaleti getirecek, Müslümanların ve insanlığın kanının dökülmesini ve sömürülmesini durduracak, ayrıca tıpkı 17. yüzyılda Portekizlilerin Doğu Afrika’yı işgal ettiğinde olduğu gibi tüm sömürgecileri zorla sınır dışı edecek Hilafet Devleti yoluyla gerçekleşebilir.

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Said Bitumva - Tanzanya

Devamını oku...

Sudan: Hicrî 1447 Ramazan Ayı Boyunca Gerçekleşen Etkinlik ve Faaliyetler

  • Kategori Sudan
  •   |  

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti:
Hicrî 1447 Ramazan Ayı Boyunca Gerçekleşen Etkinlik ve Faaliyetler

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti, mübarek Ramazan ayı boyunca kamusal faaliyetlerini yoğunlaştırarak ümmeti, İslam’ın görkemli yapısı olan Raşidî Hilafet Devleti’ni Nübüvvet metodu üzere yeniden kurmak için kendisiyle birlikte çalışmaya çağırdı. Bu devlet, 105 yıl önce yıkılmış bir kurumdur. Bu amaç doğrultusunda parti; cami avlularında, pazar yerlerinde ve diğer kamusal alanlarda siyasi konuşmalar, konferanslar ve halk toplantıları düzenlemiş, ayrıca Sudan’ın çeşitli şehirlerindeki bürolarında düzenli programlarını sürdürmüştür. Aşağıda bu faaliyetlerden bazı örnekler yer almaktadır:

Port Sudan şehrinde Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti, Büyük Çarşı içinde yer alan El-Harameyn Oteli avlusunda haftalık siyasi konuşmalar düzenleme geleneği oluşturmuştur. Bu konuşmalarda konuşmacılar, hem yerel hem küresel güncel olaylara ilişkin Hizb’in görüşünü ortaya koymakta ve her meseleye dair İslami hükmü sunmaktadır. Ramazan ayındaki en son konuşma, 16 Mart 2026 Pazartesi günü “Ayn Calut Savaşı ve Müslümanlara İzzetin Geri Dönüşü” başlığıyla gerçekleştirilmiştir. Bu etkinlikte Hizb-ut Tahrir üyesi Üstad Adil İbrahim, ümmetin ruhunu canlandırmayı hedefleyerek, halkı onların ilahi bir misyona sahip bir ümmet ve mücahitler ümmeti olduklarını hatırlatmıştır. Ümmetin bağları çözülüp parçalandığında, önce onu birleştiren ardından düşmanla savaşan büyük liderlerin ortaya çıktığını; tıpkı Tatarlarla savaşarak onlara ağır bir yenilgi yaşatan liderler gibi olduğunu ifade etmiştir. Konuşmasında, Ayn Calut Savaşı’nın Müslüman tarihinin en büyük savaşlarından biri olduğunu vurgulamıştır.

Diğer konuşmalar ise “Oruç: Müslüman Birliğinin Bir Tezahürü”, “Şura: Bir Yönetim Sistemi Değil, Şer’i Bir Hükümdür” gibi başlıklar altında gerçekleştirilmiştir. Öne çıkan faaliyetlerden biri de El-Ubeyyid şehrindeki Büyük Cami avlusunda Hizb üyeleri tarafından düzenlenen etkinliktir.

Hilafetin kaldırılış yıl dönümü vesilesiyle organize edilen bu etkinlikte, Hizb-ut Tahrir üyesi Muhammed en-Nezir bir konuşma yapmıştır. Konuşmasında ümmete “farzların tacı” olan Hilafeti ve onun yeniden kurulması için çalışmanın dini bir zorunluluk olduğunu hatırlatmıştır. Bu konuşma büyük bir etki oluşturmuş ve geniş bir kabul görmüştür.

Bu etkinliğin ardından güvenlik güçleri Hizb-ut Tahrir’den dört üyeyi tutuklamış ve Sudan Ceza Kanunu’nun 69. maddesi (kamu düzenini bozma) kapsamında asılsız suçlamalar yöneltmiştir. Bu suçlama, El-Ubeyyid’deki polis kayıtlarında görülen en garip ithamlardan biri olarak değerlendirilmiştir.

Bunun üzerine Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti resmi sözcüsü bir basın açıklaması yaparak suçlamaların temelsiz olduğunu belirtmiş ve bu gençleri peygamberlerin davetini taşıyan öncüler olarak nitelendirmiştir. Ayrıca 21 Şubat 2026 Cumartesi günü Port Sudan’daki ofisinde bir basın toplantısı düzenleyerek El-Ubeyyid’de yargılanan gençlerin durumuna değinmiştir. Bu toplantıda hükümeti, “terörle mücadele” bahanesiyle yürütülen Amerika’nın İslam’a karşı savaşına, hatta Amerika’nın kendisinden bile daha büyük bir gayretle katılmakla suçlamıştır. Savcılık, yargı ve güvenlik birimlerinin bu davet karşısındaki tutumlarını da eleştirmiştir. Sözcü, “Bu tutumlar şaşırtıcı değildir; aksine geçmişteki yönetimlerden bunu bekler hale geldik” demiştir.

Bir diğer dikkat çekici faaliyet ise El-Gadarif şehrindeki Hizb bürosunda düzenlenen Ramazan iftarıdır. Üyeler tarafından organize edilen bu etkinliğe daveti kabul eden çok sayıda kişi katılmıştır. 1447 Ramazan ayının 17. gününde (Cuma) gerçekleşen iftarın ardından Hizb üyesi Meysera Yahya Muhammed Nur bir konuşma yapmıştır. Konuşmasında Bedir Savaşı’nı ele alarak buradan çıkarılan dersleri ve zamanlamasının önemini vurgulamıştır. Ramazan ayının itaat, oruç, gece ibadeti (kıyam), cihad ve zafer ayı olduğunu hatırlatmış ve zaferin Allah’ın emrine icabet etmeye bağlı olduğunu ifade etmiştir. Ardından Müslümanların mevcut durumuna değinerek, Yahudilerin üzerlerindeki hâkimiyetini ve bunun Amerika ile bazı Müslüman yöneticiler tarafından desteklendiğini belirtmiştir. “Zararlı rejimler” hakkında ise Şeyh Takiyyuddin en-Nebhani’nin şu sözünü aktarmıştır: “Yahudi varlığı, Arap rejimlerinin bir gölgesidir; asıl yok olursa gölge de yok olur.”

Hartum şehrinde ise Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti gençleri, önde gelen şahsiyetlerin katıldığı bir Ramazan iftarı düzenlemiştir. Merkezi İletişim Komitesi Koordinatörü Abdullah Hüseyin yaptığı konuşmada, ilkeler üzerinde sebat ve ümmetin birliğini vurgulamıştır. İslam Hilafetinin yeniden kurulmasının bu çağın en önemli farzlarından biri olduğunu belirtmiş ve ümmetin, hak uğrunda kınayanın kınamasından korkmayan âlimlere ihtiyaç duyduğunu ifade etmiştir. Konuşmasını, İslami hayatın yeniden başlatılması için çalışanlarla birlikte hareket etme çağrısıyla tamamlamıştır.

1447 Ramazan ayının 18. gününde (7 Mart 2026) Port Sudan’daki Hizb Medya Ofisi’nde düzenlenen aylık forumda konuşmacılar, Sudan’daki Amerikan-İngiliz çekişmesini analiz etmişlerdir. Amerika’nın savaş dosyası üzerindeki hâkimiyetini ve çatışmayı uzatma rolünü ele almış, ayrıca “sahte ateşkeslerin” gerçekte sorunu çözmek için değil, yönetmek için kullanıldığını ifade etmişlerdir. Bu stratejinin Sudan’ı Libya benzeri bir duruma sürüklediği ve ülkenin bölünme tehlikesiyle karşı karşıya olduğu uyarısında bulunmuşlardır.

El-Gadarif’te düzenlenen bir diğer forumda ise “Amerika’nın Sudan’ı Bölme Girişimleri ve Buna Karşı Çözüm Yolları” konusu ele alınmıştır. Konuşmacılar, ülkedeki Amerikan-Avrupa nüfuz mücadelesini değerlendirmiş ve özellikle Darfur’un ayrılması yönündeki Amerikan planlarına dikkat çekmişlerdir. Bu kapsamda Hızlı Destek Kuvvetleri’nin (RSF) Darfur üzerinde kontrol sağlamasının, bölgenin koparılmasının ön adımı olduğu belirtilmiştir. Ümmetin samimi fertlerine, Sudan’ın parçalanmasına izin vermemeleri çağrısı yapılmıştır.

Bu faaliyetler, Sudan’ın farklı şehirlerinde gerçekleştirilen çok sayıdaki etkinlikten yalnızca birkaçıdır.

Faaliyetler, davet taşıyıcılarının imamlığında kılınan bayram namazı ile sona ermiştir. Port Sudan’daki Yesrib bölgesinde Üstad Yakub İbrahim, cemaate hitap ederek ümmetin birliğini ve ibadetlerdeki ortaklığı hatırlatmıştır. Oruç ve bayram zamanlarındaki farklılıkların, ümmeti bir araya getiren Hilafetin yokluğundan kaynaklandığını ifade etmiştir. Müslümanları -erkek, kadın ve genç- Raşidî Hilafeti yeniden kurmak için çalışanlarla birlikte hareket etmeye çağırmıştır.

Aynı şekilde Port Sudan’da Üstad Adil, Hartum’daki Ed-Duhaynat bölgesinde ise Abdullah Hüseyin bayram namazını kıldırmış; Sudan’ın diğer şehirlerinde de benzer şekilde davet taşıyıcıları tarafından namazlar eda edilmiştir.

Allah, geceyi gündüze katarak ümmeti bilinçlendirmek ve ona karşı kurulan tuzakları ortaya çıkarmak için çalışan Hizb-ut Tahrir üyelerine yardım etsin. Onlar, yalnızca Allah’tan zafer umarak ümmetle birlikte ve onun içinde durmaksızın çalışmaktadırlar. Şüphesiz bu, Allah için zor değildir.

Hizb-ut Tahrir Sudan Vilayetindeki Merkezi Medya Ofisi Delegesi

Pazartesi, 26 Şevval 1447 - 13 Nisan 2026

sudan vilayeti

sudan vilayeti

İlgili Bağlantılar:

 

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER