Çarşamba, 06 Şevval 1447 | 2026/03/25
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

SAYI 592 Çıktı - Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi El-Raye Gazetesi

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi

El-Raye Gazetesi Yeniden Yayında

 

Biz, Hizb-ut Tahrir Medya Ofisi olarak takipçilerimiz ve Merkezi Medya Bürosu Web Sayfası misafirlerimize, Hizb-ut Tahrir tarafından 1954 yılında başlatılan El-Raye Gazetesinin tekrar yayına başlatılmasını duyurmaktan gurur duyarız. Karanlık ve zorba rejimlerin baskısı sonucu haftalık yayınlanan gazete durdurulmuştu. Şimdi Hizb-ut Tahrir El-Raye Gazetesini Allah’ın izniyle tekrar başlatacaktır.

Devamını oku...

Türkiye Vilayeti: Gündem Değerlendirme Toplantısı 24/03/2026

  • Kategori Türkiye
  •   |  
Hizb-ut Tahrir Türkiye Vilayeti:
Gündem Değerlendirme Toplantısı 24/03/2026
 

Hizb-ut Tahrir Türkiye Vilayeti Medya Bürosu Üyesi Sayın Muhammed Emin Yıldırım, gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

- Mescidd-i Aksa'nın İbadete Kapatılması
- ABD - İran Savaşı
'nın Yansımaları

H. 5 Şevval 1447 - M. 24 Mart 2026

turkiye vilayeti

İlgili Bağlantılar:

Devamını oku...

Ümmetin ve İnsanlığın Aradığı Gerçek Vizyoner Devlet Adamı

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Ümmetin ve İnsanlığın Aradığı Gerçek Vizyoner Devlet Adamı

 

İslam Ümmeti, tüm zulümlere rağmen iki milyardan fazla Müslümanla ve her gün inanılmaz artan insan kaynağıyla, dünyanın en güçlü, donanımlı, cesur ordularına, dünyanın en verimli topraklarına, en bereketli yer altı ve yer üstü zenginliklerine sahip olmasına rağmen işgallere, sömürülere, en ufak bir zulme dahi son verecek siyasi iradeye, etkiye sahip olamıyor.

Sebebi ise gerçek gücün, servetle değil liderlikle elde ediliyor olmasıdır. Gerçekten şu ki; İslam Ümmetini bu duruma mahkûm eden, sahip olduğu tüm avantajlarını, enerjilerini, ümitlerini heder eden, boş sloganlarla ve siyasi mugalatalar ile oyalayarak dünya ve ahirette başarının garantisi olan gerçek değişime ulaşmaktan alıkoyan, hatta İslam’ın ve Müslümanların düşmanlarına olan yakınlıkları, dostlukları ve hizmetleri ile kendini öven, sahte ve abartılı imajlarla süslenmiş, başına musallat olmuş zararlı, zorba, merhamet yoksunu, küfür düzeninin “megalomanyak”, fasit siyasi liderleri ve bekçileridir.

En başta belirtelim; liderlik ile lider aynı şey değildir. Liderlik bir vizyon iken, lider bir vizyonu benimseyip, kendi kişiliğinde cisimleştirerek onunla öncülük edendir. Demek ki gerçek bir vizyona sahip olmayanlar asla lider olmaya da layık değillerdir. Demek İslam Ümmeti liderlere değil, gerçek vizyoner liderliği sahiplenip taşıyan adam gibi devlet adamlarına muhtaçtır.

Gerçek ve sarsılmaz bir vizyonu sadece ve sadece Allah Subhanehu ve Teâlâ sunmuştur. Dolayısıyla İslam’dan başka, İslam’ın dışından olan her türlü “vizyon” iddiası, ancak şahsi hevesleri ve arzuları gerçekleştirmeye yönelik “vehimden” ibarettir ve başarısızlığa mahkûmdur. Nitekim, nice güçlü toplumlar, devletler, ideolojiler gördü bu dünya ama her biri sonunda yok olup gitti. Dün geçerli ilan ettiği hukuku bugün yok sayan, adaleti sadece insanların küçük bir kesimine layık gören, servetleri bir avuç insanın mülkiyetine vererek çoğunluğu yoksulluğa mahkûm eden, ahlak ve edebi sadece sapkın cinsel arzularının kısıtlandığı veya maddi kazancının tehdit görebileceği yere kadar taşıyan (en son delili Epstein olaylarıdır), dünyanın idaresini inhisarına alarak kendisini en üstün ve sonsuz gücün ve başarının sahibi zanneden kapitalist dünya düzeni de bugün can çekişiyor. En baştan itibaren kendi helvadan putlarını (hürriyetler, eşitlik, insan hakları, kadın hakları, çocuk hakları, uluslararası hukuk vs.) yiyerek ancak bugüne dek gelmeyi başarmış olan sömürgeci küfür düzeninin elinde insanlığı kandıracak hiçbir “kapitali” kalmamıştır. Bu düzenin dümenini elinde tutanlar ise, dönüşü olmayan sularda kayaya oturttukları gemiyi terk etmekten aciz, artık kendilerini hayatta tutacak hiçbir şeyleri kalmadığından her zamankinden daha vahşi, adeta kuduz hayvan gibi önüne geçen herkese ve her şeye saldırıyorlar.

İnsanlık tarihi delildir ki vehimler, hiçbir zaman vizyon olamamıştır. Bu vehimler üzerinden inşa edilen liderlikler ise insanlığı kısır döngülerin dişlileri arasında ezerken, kendi kendini yok etmiştir. Bu tarz liderlikler ile insanların işlerini gütmeye soyunanlar ise en fazla firavun, nemrut, zorba, diktatör ve ısırıcı melikler olabilmiş ve yine kendilerinin ve tüm yaratılmışların Rabbi olan Allah’ın gazabına uğrayarak helak olmuşlardır. Vizyondan yoksun düzenleri de kendileriyle birlikte helak olmuştur.

Gerçek, sahih ve başarılı vizyon; İslam’ın ta kendisidir. Bu vizyon başarısının garantisini onu sunan Âlemlerin Rabbi Azîz ve Celîl olan Allah’tan aldığından, kapitalizmde olduğu gibi sadece insanların bir kısmını değil, tümünü huzura götürür; kendisini benimseyen her toplumu sadece maddi bir kalkınmaya değil, ahlaki, insani, kültürel, bilimsel ve herkesin elde edebileceği doğru kalkınmaya götürür. Bununla birlikte, insanları iki günde bir değişen ömür boyu alternatif arayışına terk ederek huzursuz, doyumsuz ve mutsuz bir hayata mahkûm etmez, çünkü Allah’ın olan bu vizyon yine Allah’ın insanoğluna verdiği fıtrata uygundur.

Bu vizyonun başarısı, sadece dünya hayatı ile sınırlı olmayıp ahirette de sonsuz olduğundan, onu sahiplenenler de gerçek vizyonerlerdir. Gerçek vizyonerlerde hiçbir korku, dur durak yoktur; onlar hiçbir korkuya yenik düşmez, fedakârlıkta, sabır ve sebatta sınır tanımazlar. Onlar güç sahibi olarak kendilerini değil Allah’ı gördükleri için büyüklenmenin aksine hayatlarını asıl gücün sahibinin hizmetine adayarak vakarla örnek ve öncü olurlar, bundan dolayı kimseye de boyun eğmez, hedefe varan yolda hiçbir pazarlığa girmez, taviz vermezler.

Gerçek vizyonu sahiplenenler, gerçek vizyonerlerdir. Onları lider kılan şey, karizmaları, paraları, sosyal çevreleri değil, sahiplendikleri vizyoner fikrin liderliğidir. Onlar birbirleri ile rekabet içinde değil, birbirlerini cesaretlendiren, iyiliği emredip kötülükten alıkoyan, birlikten güç alan, daima Allah’ın ipine tutunan ve tutunmaya davet eden şahit ve emin devlet adamlarıdı r.

Vizyoner bir liderliği sahte liderliklerden, dolayısıyla güvenilir lideri, lider görünümlü, aldatıcı megalomanyaklardan ayırt eden en önemli özellikleri kısaca şöyle özetleyebiliriz:

- Yenilikçidirler:Herkesin yaptığını taklit eden değil, tüm insanlık ve dünya için fayda odaklı değer yaratacak, sürdürülebilir gelişme ve kalkınma sağlayan yeni çözümler ve konseptler üretebilen ve bunları hayata geçirebilme becerisi olan seçkin şahsiyetlerdir. Vizyoner bir liderlik, hiçbir zaman, hiç kimseden, hiçbir şeyden etkilenmez, aksine ulaştığı her yeri, her şeyi, her dönemde etkileyendir. Dolayısıyla vizyoner liderliğe sahip kişiler, gayelerini ve hedeflerini ellerinde tutarcasına zihinlerinde tasavvur edebilen, alışılmış ve dayatılan düşünce kalıplarını kabul etmeyen, onlara meydan okuyan ve onları aşan kişilerdir. Dünyevi menfaatler peşinde koşturanların aksine vizyoner liderliğe sahip olan kişiler; eylemlerini tamamen takva, ihlas ve ihsan ile, Allah’a, Müslümanlara ve insanlara hesap vereceğinin bilinci dışında hiçbir plan yapmaz, hiçbir stratejiye ve yola meyletmezler.

- Feraset sahibidirler:Karmaşık ve çok katmanlı bağlantıları anlayabilen, analitik düşünen kişilerde görülen bu haslet, Müslümanda çok farklı bir boyut kazanmaktadır. Feraset, ancak Allah’ın nuru ile bakanda oluşur ve sıradan insanların ileri görüşlülüğünden çok daha öte olan bir yetidir. Allah’ın nuruyla bakan kişi; yüzeysel bilgilerle, cevaplarla yetinmez, her zaman meselelerin derinine iner ve aydın bir bakış ile analiz eder. Elde ettiği bilgileri de Rabbinin koyduğu ölçüler ile değerlendirerek kararlar alır ve bu kararları uygulamaya geçirir. Yani, feraset sahibi vizyoner devlet adamının aksiyon çerçevesi sadece Şer’i hükümlerdir.

- Basiret sahibidirler:Hedef odaklı olmaları, onları günlük, anı kurtaran çözümlerle meşgul olmakla sınırlandırmaz, daha ziyade uzun vadeli hedeflere ulaştıracak, sağlam stratejilere sahip olan sağlam kişilerdir. Basiret sahibi devlet adamının tek sınırı Allah’ın rızası, tek hedefi de ahirette kurtuluşa erenlerden olmaktır. Allah’ın koyduğu hedef ve başarı değerinden başka bir hedef, başka bir değer gözetmeksizin, sadece Kur’an, Sünnet, Sahabenin İcması ve Kıyas ile dünya ve ahiret için başarıyı hedefler. Böylesi bir vizyonun sağladığı basiretli devlet adamı için en büyük zarar, hatta helak nedeni, gaye ve hedefinin dışına düşmektir. Bununla birlikte çevresini de asıl hedefe ulaşmak için motive edebilen, harekete geçirebilen, insanları hedeften alıkoymaya yönelik tehditlere, tehlikelere karşı uyaran, ciddiyet, azim, dürüstlük ile örnek olandır. Halbuki geldiğimiz noktada tüm insanlık; kapitalist ve diğer küfür sistemlerinin “sözde ileri görüşlü” oportünist zihniyetlerinin eliyle çektiği zarar ve yıkımdan ne kadar da yorulmuştur...

Liderlik ile lider arasındaki farkı biraz daha netleştirmek icap etmektedir: Liderlik genelde karizmatik, çevresi ve maddi imkanları güçlü olan kişiden kaynaklı bir fazilet olarak anlaşılmaktadır. Oysa Rabbimiz liderliği Usvet-ul Hasene olan Rasulullah Sallallahu aleyhi ve Sellem’i bile atfetmemiştir. Evet, onu Usvet-ul Hasene ve Âlemlere Rahmet peygamberi olarak adlandırmıştır… Fakat liderliğin kendisini, “Habibim” dediği peygamberine, Rasulüne (sav) bile atfetmemiş, fakat onu vizyoner liderliğin en seçkin, en örnek alınası taşıyıcısı olarak tanımlamıştır.

وَمَا مُحَمَّدٌ اِلَّا رَسُولٌۚ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِ الرُّسُلُۜ اَفَا۬ئِنْ مَاتَ اَوْ قُتِلَ انْقَلَبْتُمْ عَلٰٓى اَعْقَابِكُمْۜ﴾ ﴿ “Muhammed ancak bir Rasuldür. Ondan önce de pek çok peygamber gelip geçmiştir. Şayet o ölür veya öldürülürse, ökçeleriniz üzerine eski dininize geri mi döneceksiniz?” [Al-i İmran 144]

Demek ki Âlemlerin Rabbi olan Allah Subhanehu ve Teâlâ, peygamberini örnek olarak almamızı emrederken, onun taşıdığı mesajı -o eşsiz vizyoner liderliği- onun taşıdığı gibi taşımamızı emretmiştir. Zira Rasul (Arapça: رسول), kelime anlamı olarak: “ tasarrufa hakkı olmaksızın, birinin sözünü olduğu gibi bir başkasına bildiren kimse” demektir. Yani Rasul; Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın insanları “müjdelemek ve uyarmak vizyonu” ile görevlendirdiği kişilere verdiği unvandır. Buna göre rasuller ölür veya öldürülür ama mesajları kıyamete kadar diri kalır! İslam’a iman eden kişiler ise Rabbimizin ﴾ وَهُوَ الَّذ۪ي جَعَلَكُمْ خَلَٓائِفَ الْاَرْضِ وَرَفَعَ بَعْضَكُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ لِيَبْلُوَكُمْ ف۪ي مَٓا اٰتٰيكُمْۜ ﴿ “Sizi yeryüzünün halifeleri yapan, verdiği nimetlerle sizi imtihan etmek için bir kısmınıza diğerlerinden üstün dereceler veren O’dur.” [En’am 165] diyerek kendilerine yüklenmiş olan bu yüce misyonu Muhammed ur-Rasul’den Sallallahu aleyhi ve Sellem’den miras alarak üstlenenlerdir.

Özetle; İslam Ümmeti sahih bir liderliğe muhtaçtır. Bu liderlik esrarengiz veya icat edilmeyi bekleyen bir hayal, bir vehim değildir. Aksine Âlemlerin Rabbi olan Allah Subhanehu ve Teâlâ bu liderliği insanlığa gönderdiği son peygamberi, son Rasulü olan Muhammed Sallallahu aleyhi ve Sellem’e vahyederek bizlere göstermiştir. Bu liderlik ne ruhani ne felsefi ne bilimsel ne de beşerîdir. Bu liderlik tamamen İslam’ın (Kur’an ve Sünnetin) insanların işlerini siyasa etmesidir. Dolayısıyla her bir Müslüman imanının getirisi olarak bir siyasetçi ve devlet adamıdır.

Hizb-ut Tahrir’in kurucusu, âlim, müçtehit ve siyasetçi Takiyyuddin en-Nebhani (rm) “devlet adamı” kavramını “Siyasi Mefhumlar” adlı kitabında şöyle tarif etmiştir: “Devlet Adamı; icat edici siyasi bir lider, yönetim akliyetine sahip, devlet işlerini idare edebilecek, sorunları çözebilecek, özel ve umumi alakalarda hükmedebilecek kişilerdir. Devlet Adamı, bir yönetici olmasa da yönetim işlerinden bir şeyi deruhte etmese de insanlar arasında bulunabilir.”

Demek oluyor ki; devlet adamı (siyasetçi, İslami vizyonun liderliğini taşıyan Müslüman) aktif siyasi bir kişi olabileceği gibi, görev başındakileri muhasebe eden bir kişi de olmalıdır, İslam Ümmetinin birliğini sağlayan liderliği ikame etmek için çalışan kişi de olmalıdır, Ümmeti ve insanlığı küfür sistemlerinin tehlikelerine, hilelerine karşı uyaran, onları karanlıklardan aydınlığa, bataklıklardan refahın zirvelerine ulaştıran vizyoner mesajın taşıyıcısı, koruyucusu, hatta bizzat cisimleşmiş hali olmalıdır. Zira Ümmet ve insanlık helak edici sahte liderlerden yoruldu, gerçek liderliğin ışığında yönetilmeye, idare edilmeye, başarılı bir şekilde kurtarılmaya, hakkı olan gerçek kurtuluşla huzura kavuşturacak sürdürülebilir başarıya muhtaçtır.

Bunun için en başta İslam akidesinden kaynaklanan siyasi fikirler yerine kapitalist fikir ve çözümlerle yönetme işinden kopmak istemeyen taklitçi, aciz yöneticilerden kurtulup, icat edici vizyoner siyasiler olup el ele vermeye gayret etmeliyiz.

Yine iç ve dış siyasetini sömürgeci ABD, NATO, AB ve BM ile ittifak çizgisinden bağımsız yürütemeyen, esir zihniyetlerden kurtulup Şer’i hükümlerin belirlediği İslami vizyonun gerçek hürriyetiyle yöneten devleti ikame edecek gerçek hür devlet adamları yetiştirmeli ve onları destekleyip güçlendirmeliyiz.

Ümmetin ve insanlığın sorunlarını çözmede İslam akidesinden kaynaklı “mesuliyet ihsasına” ve “liderlik vizyonuna” sahip devlet adamları yetiştirmek için çalışmalıyız. Bu çalışmayı yapmaya muktedir olan yine ancak Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın gösterdiği, emrettiği şekilde lider bir kitle, diğer bir ifadeyle lider bir siyasi partidir. ﴾وَلْتَكُنْ مِنْكُمْ اُمَّةٌ يَدْعُونَ اِلَى الْخَيْرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ﴿ “İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü yasaklayan seçkin bir topluluk bulunsun. İşte onlar, doğru ve kalıcı yatırım yapıp kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” [Al-i İmran 104]

Dünyanın ve Ümmetin hâli yamalı çözümlerle değil, ancak köklü bir değişim ile değişir. Bu da İslam ideolojisi üzerine kurulmuş, İslami görüşlere sahip, İslami fikirler, hükümler ile hareket eden İslami siyasi partilerle olur. Zira liderlik şahıslarda değil FİKİRDE olmalıdır. Şahıslar değişse de fikir asla değişmez! Vizyoner bir siyasi partinin ve vizyoner siyasetçilerinin metodu ancak Rasulullah Sallallahu aleyhi ve Sellem’in metodudur, yani Nübüvvet metodu üzere davet çalışmasıdır. Böylesi bir parti ve siyasetçiler/devlet adamları şiarlarını Kur’an’dan aldıkları için onların her halini yakından takip edebilir, onları muhasebe edebilir ve gerektiğinde yine Kur’an ve Sünnet üzere kolayca düzeltebilirsiniz, ki onlar ancak şöyle derler:

﴾ قُلْ هٰذِه۪ سَب۪يل۪ٓي اَدْعُٓوا اِلَى اللّٰهِ عَلٰى بَص۪يرَةٍ اَنَا۬ وَمَنِ اتَّبَعَن۪يۜ وَسُبْحَانَ اللّٰهِ وَمَٓا اَنَا۬ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ ﴿ “De ki: “İşte benim yolum budur: Ben ve bana tâbi olanlar, insanları Allah’a körü körüne değil, basiret üzere, delillere dayanarak ve ne yaptığımızı bilerek dâvet ediyoruz. Allah’ı her türlü noksanlıktan tenzih ederim ve ben, O’na ortak koşanlardan değilim!”” [Yusuf 108]

Başarı imanın genlerine işlenmiş bir hakikattir. ﴾ وَكَذٰلِكَ جَعَلْنَاكُمْ اُمَّةً وَسَطًا لِتَكُونُوا شُهَدَٓاءَ عَلَى النَّاسِ وَيَكُونَ الرَّسُولُ عَلَيْكُمْ شَه۪يدًاۜ ﴿ “İşte böylece sizin insanlığa şahitler olmanız, Rasul’ün de size şahit olması için sizi vasat/lider bir ümmet kıldık.” (Bakara 143)

Burada “şahitler” kelimesi ile vizyoner siyasetçinin en önemli vazifesi tarif edilmektedir. Şâhit kelimesinin bir anlamı da “gözetim altında tutmadır”. Buna göre bütün insanları gözetim altında tutma görevini Allah Subhanehu ve Teâlâ İslam Ümmetine vermektedir. Yani Allah Subhanehu ve Teâlâ, İslam Ümmetinin bütün insanları kontrol etme gücünde olmasını murat etmektedir. İslam Ümmetini her türlü taşkınlıktan, haddi aşmaktan, zulmetmekten alıkoyan ise Rasulullah Sallallahu aleyhi ve Sellem’in Ümmet üzerindeki şahitliği, yani gözetimi ve kontrolü altında olmasıdır. Rasulullah Sallallahu aleyhi ve Sellem bu vazifesini İslam Ümmeti üzerinde vahyi anlatarak ve uygulayarak yerine getirmiş ve kıyamete kadar taşınması ve canlı tutulması gereken bir miras olarak bırakmıştır. Velhasıl, tüm insanlık acilen İslam Ümmeti’nin vizyoner liderliğine muhtaçtır ve bu liderliği hasretle beklemektedir. Bu liderliğin yeniden inşa edileceğini Allah Subhanehu ve Teâlâ vadetmiş, Rasulü Sallallahu aleyhi ve Sellem de müjdelemiştir.

Özetle, Mü’min karamsar olmasını gerektirecek hiçbir neden yoktur. Aksine vizyon sahibi Mü’minler olarak şimdi daha da azimli, daha da gayretli çalışma zamanıdır. Zira, dünyaya yeni bir şafak söküyor. Şimdi artık perdeleri kenara çekip pencereleri ardına kadar açıp sabah meltemini içeri alan “vasat Ümmetin” “şahit” kahramanlarının zamanıdır. Gerçek başarılı gerçek değişimi getirecek olan gerçek “vizyonerler” onlardır!

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Zehra Malik

Devamını oku...

İsterler Ki Keşke Çöllerde Yaşayan Bedeviler Arasında Bulunsalar; Zira Onların Nasibi Sadece Helak Olmaktır!

Haber-Yorum

İsterler Ki Keşke Çöllerde Yaşayan Bedeviler Arasında Bulunsalar; Zira Onların Nasibi Sadece Helak Olmaktır!

 

Haber:

Sıradan bir haber gibi geçip gitti; olaya yakışır bir şekilde haberleştirilmedi; hatta sosyal medyada bile hak ettiği ilgiyi görmedi.

İlk kıblemiz olan Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in İsra'sı, yaklaşık bir aydır tamamen kapalı olup ilk kez orada bayram namazı kılınmamış, itikaf yasaklanmış ve Ramazan’ın son geceleri tefekkür ve namazla geçirilmemiştir.

Surlara yaklaşanlara ve Mescidin çevresinde namaz kılanlara saldırıp dart ettiler; oysa yerleşimciler Kudüs'te özgürce dolaşarak halkını öldürmek ve yerinden etmek için saldırıyorlar.

Yorum:

Son nefesine kadar cihat eden Sultan Abdülhamid’in torunları olan Türk ordusunun subaylarına, gazaba uğrayanların Filistin’e girmesini engellediği haberi ulaşmadı mı? Kutuz'un torunları olan Mısır ordusunun subayları ve generalleri, bu haberi işitmediler mi? Kerama'nın adamlarının torunları olan Ürdün ordusu içindeki madalya sahipleri, Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in İsra'sının kapatıldığını bilmiyorlar mı acaba?!

Yahudi varlığı, Müslümanların tacının incisini tekelinde tutuyor… Ey sayısı milyarları bulan ümmet, Aksa’yı yıkmak istiyorlar!

Ey zikir ehli ve ilim ehli... Sizler ne yapıyorsunuz Allah aşkına? Onlarca yıldır sizler, ümmetin gençlerine bireyin ıslahından ve neslin hazırlanmasından bahsediyorsunuz; peki bu nesiller hani nerede? Aramızdaki güç hani nerede, güç ve silah sahipleri hani nerede?

Durum çok vahim olup Mescid-i Aksa’nın etkileyici nutuklara ihtiyacı yoktur; zira Aksa’nın, Selahaddin’in hareketi gibi bir harekete ihtiyacı vardır ey Müslüman ordularının komutanları.

Bu, Peygamberinizin İsra’sı olup Allah’ın yedi kat semanın üstünden mübarek kıldığı bir mescittir. Bu sadece Filistin halkının meselesi değildir; zira bu her Müslümanın meselesidir ve vallahi bundan dolayı sorguya çekileceksiniz.

Hain yöneticilerimiz, kınama, sızlanma ve ağıtla karşımıza çıksın diye Aksa'nın yıkılması mı bekleyeceksiniz?!

Allah Subhanehu, Kitabı’nda münafıklar hakkında şöyle buyurmuştur: يَحْسَبُونَ الْأَحْزَابَ لَمْ يَذْهَبُوا وَإِن يَأْتِ الْأَحْزَابُ يَوَدُّوا لَوْ أَنَّهُم بَادُونَ فِي الْأَعْرَابِ يَسْأَلُونَ عَنْ أَنبَائِكُمْ وَلَوْ كَانُوا فِيكُم مَّا قَاتَلُوا إِلَّا قَلِيلاً “Savaştan kaçıp evlerine sığınan bu münafıklar, şiddetli korkularından dolayı düşman ordularının henüz dağılıp gitmediklerini sanıyorlardı. Eğer o düşman orduları tekrar gelecek olsa, gönülden isterler ki, keşke kendileri çöllerde yaşayan bedevîler arasında bulunsalar da, gelenlere sizin haberlerinizi uzaktan uzağa sorsalar. Zaten size katılmış olsalardı bile doğru dürüst savaşmazlardı” [Ahzab 20]

İsterler ki, keşke kendileri çöllerde yaşayan bedevîler arasında bulunsalar da, çöllerde savaştan uzak olduklarından emin bir şekilde evlatlarınızın haberini sorsalardı… Onların bu durumu, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in zamanında, savaş zamanı sadece seyirci kalan, topukları üzerine geri dönen ve çok az zorluğa bile gelemeyenlerin durumları gibidir… Bundan dolayı Allah Subhanehu ve Teala onlar hakkında bu şekilde buyurmuştur.

Sizler, on yıllardır ümmetimizi yüzüstü bırakıp uzaktan izlemekle yetindikten sonra, azıcık zorluğa bile gelemiyorsunuz; Allah’ın sizi münafıklarla bir araya getirmesinden ya da en azından sizi başkalarıyla değiştirmesinden korkmuyor musunuz? Aziz ve Cebbar olan Allah'ın gazabından korkmuyor musunuz?!

Dinleyin ve itaat edin: إِلَّا تَنفِرُوا يُعَذِّبْكُمْ عَذَاباً أَلِيماً وَيَسْتَبْدِلْ قَوْماً غَيْرَكُمْ وَلَا تَضُرُّوهُ شَيْئاً وَاللهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ “Eğer (gerektiğinde savaşa) çıkmazsanız, (Allah) sizi pek elem verici bir azap ile cezalandırır ve yerinize sizden başka bir kavim getirir; siz (savaşa çıkmamakla) O’na hiçbir zarar veremezsiniz. Allah her şeye kadirdir.” [Tevbe 39]

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Şam Abdullah

Devamını oku...

Yanlış Yerde Yapılan Yanlış Açıklama

Haber-Yorum

Yanlış Yerde Yapılan Yanlış Açıklama

 

Haber:

Sky News Arabia'nın internet sitesi, 20 Mart Cuma günü “Sisi: Körfez'in güvenliği, Mısır'ın ulusal güvenliğinin ayrılmaz bir parçasıdır” başlıklı bir haber yayınladı. Haberde şöyle geçti: "Mısır Cumhurbaşkanı Sisi, mevcut bölgesel gerginlikler karşısında Mısır’ın Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerine tam destek verdiğini vurguladı ve Kahire’nin, kardeş Arap ülkelerinin topraklarını hedef alan ve bunların güvenliğini ve kaynaklarını zedelemeye yönelik günahkar ve hiçbir gerekçesi olmayan saldırıları kesin bir şekilde reddettiğini ve kınadığını yineledi."

Yorum:

Sisi’nin bu açıklaması, 28 Şubat’tan bu yana efendisi Amerika ve onun beslemesi Yahudi varlığının İran’a yönelik saldırısını desteklediğiyle ilgili tutumunu ilan etmek üzere Abu Dabi ve Doha’ya yaptığı ani ziyaretin sonunda geldi; aynı zamanda Sisi, ABD savaş gemilerinin Süveyş Kanalı'ndan geçişini engellemek ve ABD ile Yahudi varlığının açık saldırısına karşı koymak için Mısır ordusunu İran'ın yanında seferber etmek yerine ABD ve onun beslemesi Yahudi varlığının Müslüman bir halka karşı haksız saldırısına göz yummuştur.

Sisi, yarın sıra kendisine gelmeyeceğinden emin olmamalıdır; zira o, satranç tahtasındaki oyuncu Amerika'nın elindeki piyondan başka bir şey değildir ve o, 1954'ten beri kendilerini koltuğa oturtanların arasında yer almaktadır.

Sisi tüm eylemlerinde, Washington’un emirlerine sıkı sıkıya uymaya ve bunları uygulama konusundaki tutumunu alenen göstermeye özen göstermektedir; ayrıca kendisine para sağlayan Körfez rejimlerine de, selefi Muhammed Mursi’ye darbe yapmasına ve Temmuz 2013’te, dünya çapında demokrasi, güvenlik ve istikrarın koruyucularının gözlerinin önünde Mısır’ın yönetimini ele geçirmesine destek verdikleri için minnettarlığını sunmaktadır.

Dün, Yahudi varlığının ordusunun kalıntıları, Refah ve diğer yerlerde Mısır ile olan temas hatlarına yaklaştığında Mısır’ın bu hatlara ulaşmasına izin vermeyip Mısır’ı gerçek bir tehdit olarak gördüğünde kabir sessizliği gibi bir sessizliğe bürünen ve Yahudi varlığı Doha'da müzakere eden Hamas heyetini bombaladığında sessizliğini sürdüren Sisi gibi bir kuklanın, bugün konuşması gerekmez mi?!

Şüphesiz bu, içerisinde Sisi ve benzerlerinin rahat bir yaşam sürdüğü Müslüman ülkelerdeki batıl bir saldırandan başka bir şey değildir; ancak bu durum, çok yakında Nübüvvet Minhacı üzere İkinci Raşidi Hilafetin kurulması ve hak sözün tüm yeryüzünde yüceltilmesiyle sona erecektir. وَسَيَعْلَمُ الَّذِينَ ظَلَمُوا أَيَّ مُنقَلَبٍ يَنقَلِبُونَ “Zulmedenler, hangi dönüşle döndürüleceklerini yakında bileceklerdir.” [Şuara 227]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Müh. Şefik Hamis – Yemen

Devamını oku...

Özbekistan ve Azerbaycan Cumhurbaşkanlarının, İran'daki Müslüman Kardeşlerinin Yanında Yer Almaları Gerekmez Mi?!

Haber-Yorum

Özbekistan ve Azerbaycan Cumhurbaşkanlarının, İran'daki Müslüman Kardeşlerinin Yanında Yer Almaları Gerekmez Mi?!

 

Haber:

5 Mart'ta Interfax haber ajansı şu haberi verdi: “Özbekistan Cumhurbaşkanı Şevket Mirziyoyev, Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev ile yaptığı telefon görüşmesi sırasında İran'ın Nahçıvan Özerk Bölgesi'ne insansız hava araçlarıyla düzenlediği saldırıyı şiddetle kınadı.” Zira Özbekistan Cumhurbaşkanı Şevket Mirziyoyev, Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev ile bir telefon görüşmesi gerçekleştirdi. Azerbaycan Cumhurbaşkanlığı Basın Bürosu'nun bildirdiğine göre Mirziyoyev, İran'ın insansız hava araçlarıyla Azerbaycan'a düzenlediği saldırıları şiddetle kınadı ve Özbekistan'ın Azerbaycan'a olan tam desteğini ifade ederek, ülkesinin her zaman Azerbaycan'ın yanında olduğunu vurguladı.

Yorum:

Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev ve Dışişleri Bakanlığı açıkça, İran'ı insansız hava araçlarıyla saldırılar düzenlemekle suçladı. Özbekistan basını, Mirziyoyev'in saldırıları ölçülü ifadelerle kınadığını ve İran'a açıkça suçlama yönlendirmediğini, sadece “Azerbaycan topraklarına yönelik insansız hava aracı saldırıları” demekle yetindiğini bildirdi.

8 Mart'ta İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, İlham Aliyev ile yaptığı telefon görüşmesinde Tahran'ın saldırıya karışmasını yalanladı ve bir iç soruşturma başlatılacağına dair söz verdi. Bu olay, cevaplardan daha çok sorular gündeme getirmiştir. Aynı zamanda Özbekistan ve Azerbaycan cumhurbaşkanları, Amerika ve Yahudi varlığının İran'a yönelik başlattığı bu açık saldırıyı kınamaktan kaçınmışlardır.

Yahudi istihbaratı İran liderlerinin yerlerine dair bilgi edindikten sonra, İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney ve bir dizi üst düzey yetkilinin ölümüne yol açan hassas bir saldırı gerçekleştirdi. Ayrıca ABD, çocuklarla dolu bir okula Patriot füzeleriyle bir saldırı düzenledi; bu saldırı sonucunda aralarında çocukların da bulunduğu çok sayıda sivil hayatını kaybetti. Ama Azerbaycan ve Özbekistan liderleri bu terör eylemlerini kınamadılar; aksine tırmanmanın durması konusunda temkinli açıklamalarla yetindiler.

Sovyetler Birliği'nin dağılmasından bu yana Azerbaycan Amerika'nın yanında yer almıştır; bu nedenle kendisi gibi bir Müslüman ülkesi olan komşusu İran'a karşı Amerika'nın yanında durması hiç de şaşırtıcı değildir.

Özbekistan Cumhurbaşkanı Mirziyoyev’in tutumu ise daha da aşağılayıcıdır. Zira alimleri ve Müslüman askeri komutanlarıyla meşhur olan Özbekistan Müslüman halkının temsilcisi olarak Mirziyoyev, Müslümanların düşmanları olan Amerika ve Yahudi varlığının yanında yer almıştır.

İran, Raşid Halife Ömer bin Hattab Radıyallahu Anh'ın onu fethetmesinden bu yana bir İslam beldesi olup bu ülkenin halkı Müslümandırlar. ABD ve Yahudi varlığının İran'a yönelik saldırıları, İslam ülkesine yönelik bir saldırı olarak kabul edilip Müslümanların görevi, bu ülkeyi savunmak ve kâfirlerin saldırısını püskürtmektir.

Bir Halifenin yokluğu, sömürgeci kafirlerin bir caydırıcı olmaksızın topraklarımıza saldırmasına imkân vermektedir. Bu yüzden bizler Hilafeti kurup Raşid bir Halifeye biat edene kadar bu saldırılar durmayacaktır. Şöyle buyuran Sallallahu Aleyhi ve Sellem ne kadar da doğru söylemiştir: إِنَّمَا الْإِمَامُ جُنَّةٌ يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ وَيُتَّقَى بِهِ “İmam bir kalkandır, onun arkasında savaşılır ve onunla korunulur.

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Eldar Hamzin

Devamını oku...

Trump ve Yahudiler, İslam Ümmeti’ne Darbe Vurmak İçin Sömürgeci İhtiraslarına Akidevî Hayallerini de Ekliyorlar

Yahudi varlığı başbakanı Netanyahu, 14 Mart 2026 Cumartesi akşamı düzenlediği basın toplantısında insanlığın uzun bir tarihsel yolculuk içinde olduğunu ve bu yolculuğun sonunda ilahi bir krallığın kurulacağına inandığını söyledi. Netanyahu “Sonunda o krallığa ulaşacağımıza ve Mesih’in dönüşüne tanıklık edeceğimize inanıyorum. Ama bu önümüzdeki perşembe günü olmayacak. Geleceğimizi bu muazzam ruhsal hem de fiziksel gücün birleşimi sayesinde garanti altına alabiliriz.” dedi. Netanyahu ayrıca, devam eden çatışmayı “Ortadoğu’nun çehresini yeniden çizecek olan bir Kıyamet Savaşı (Armageddon)” olarak nitelendirdi. Bundan kısa süre önce ise Amerikan Başkanı Trump’ın, Beyaz Saray’da etrafına rahipleri topladığı, rahiplerin ellerini Trump’ın omuzlarına koyarak İran’a karşı yürüttüğü savaşta zafer kazanması için kendisine dua edip kutsadıkları görüntüler basına yansımıştı. Öte yandan Kongre’deki yaklaşık 30 Demokrat vekil; ABD ve Yahudi varlığının İran’a karşı yürüttüğü bu savaşın kendilerine “Mesih’in dönüşünü hızlandırmayı amaçlayan Tevrat kaynaklı bir kehanet” olarak sunulduğunu söyleyen Amerikan askerlerinin yüzlerce şikâyeti hakkında iç soruşturma açılmasını talep etmişlerdir.

Akidevi/dini seferberlik meselesi Trump yönetimi ve Netanyahu hükümeti nezdinde belirgin bir fenomen haline gelmiştir. Bu olgu, geçici bir durum değildir, aksine onların sahip olduğu imanı ifşa eden bir olgudur. Her ne kadar bu mesele ve olgu gerçekte sapkınlık ve kuruntudan ibaret olsa da, onlar için ciddi birer akide ve kanaat niteliği taşımaktadır.

Birkaç hafta önce de ABD’nin Yahudi varlığı nezdindeki büyükelçisi Mike Huckabee, Yahudilerin tüm Orta Doğu’ya hâkim olmasında bir sakınca görmediğini söylemiş ve Filistin’in Tanrı tarafından seçilmiş bir halka verilmiş toprak olduğunu iddia etmiştir. Ondan önce de Amerika Dışişleri Bakanı alnına çizilmiş bir haçla kameraların karşısına geçmiş, Savaş Bakanı ise vücudundaki haç dövmelerini ve “Kâfir” (Infidel) gibi aşırılık ve radikallik içeren ifadeleri içeren fotoğraflarını paylaşmıştır...

Artık bu kimseler, Müslümanlara ve onların beldelerine yönelik saldırı ve savaşlarında, sömürgeci emellerine dini inançlarını ve akidevi hayallerini de eklemektedirler. Bu şekilde kendilerine destek ve yardımcı olmaları için etraflarına yandaşlarını ve bağnazları toplamaktadırlar. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَكَذَلِكَ زُيِّنَ لِفِرْعَوْنَ سُوءُ عَمَلِهِ وَصُدَّ عَنِ السَّبِيلِ وَمَا كَيْدُ فِرْعَوْنَ إِلَّا فِي تَبَابٍ“İşte Firavun’a, kötü işi böyle süslü gösterildi ve (doğru) yoldan saptırıldı. Firavun’un tuzağı ancak hüsranla sonuçlanmaya mahkûmdur.” [Mümin 37] Yıllardır dillerinden düşürmedikleri demokrasi, özgürlük, modernizm ve insan hakları gibi sahte sloganları artık ifşa olmuş; bu sloganlar tanklarının paletleri altında ezilmiş ve yıktıkları evlerin enkazı, attıkları tonlarca bombanın dumanı arasına gömülmüştür.

Bu tablo, İslam ümmetine, özellikle de ordularına, meseleyi ciddiyetle ele almalarını zorunlu kılmaktadır. Şayet dinlerine, ümmetlerine ve beldelerine sahip çıkmak için bir an önce harekete geçmezlerse, sömürgeci ihtiraslarını ve sahte akidevi hayallerini gerçekleştirmek isteyen bu mücrimler tarafından köleleştirilmeye maruz kalacaklar, beldeleri işgal edilip mukaddesatları kirletilecektir. Ki artık bunu gizleme gereği bile duymamaktadırlar. Ancak muhlisler kesin bir irade ortaya koyarlarsa, bu mücrimlerin işini bitirmek çok kolaydır. Nitekim Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

ذَلِكُمْ وَأَنَّ اللّهَ مُوهِنُ كَيْدِ الْكَافِرِينَ“İşte durum budur; şüphesiz Allah, kâfirlerin tuzağını zayıflatandır.” [Enfal 18] Ve Allah’ın vaadi haktır, O vaadinden asla dönmez.

فَإِذَا جَاء وَعْدُ الآخِرَةِ لِيَسُوؤُواْ وُجُوهَكُمْ وَلِيَدْخُلُواْ الْمَسْجِدَ كَمَا دَخَلُوهُ أَوَّلَ مَرَّةٍ وَلِيُتَبِّرُواْ مَا عَلَوْاْ تَتْبِيراً“İki vaatten ikincisinin vakti gelince, yüzünüzü üzüntüye sokmaları, kötülük yapmaları, önceden Mescid’e girdikleri gibi girmeleri, ele geçirdikleri yerleri harap etmeleri için onları tekrar göndereceğiz.” [İsra 7]

O halde ey muhlis askerler! Artık kararınızı verin ve bir Raşit Halifeye biat etmek için acele edin. Raşit Halife, bu hayalperestlerin planlarına bir son verecek; onları kendi yurtlarına geri gönderecektir tabii ortada bir yurtları kalırsa! Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

إِنَّ الْأَرْضَ لِلَّهِ يُورِثُهَا مَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّقِينَ“Şüphesiz ki yeryüzü Allah’ındır. Kullarından dilediğini ona vâris kılar. Sonuç sakınanlarındır.” [Araf 128]

Devamını oku...

Almanya, Amerika Birleşik Devletleri Karşısında Diz Çöktü!

Amerika ve Yahudi varlığının İran’a yönelik saldırganlığının ardından Alman hükümeti, sözde uluslararası hukuk kavramının tamamen araçsal bir nitelik taşıdığını kesin bir şekilde ortaya koymuş oldu. Almanya, dillerinden düşürmedikleri kendi değerlerine sahip çıkmak ve Avrupa devletleri sistemi çerçevesinde bu değerleri kararlılıkla savunmak yerine, Amerika’nın izlediği saldırgan hegemonya politikasına boyun eğmeyi tercih etti.

Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, saldırının başlamasından sadece bir gün sonra yaptığı açıklamada; Mollalar rejiminin bir terör rejimi olduğunu, İran halkının on yıllardır maruz kaldığı baskının sorumlusu olduğunu, Yahudi varlığının varlığını tehdit ettiğini, Hamas ve Lübnan’daki İran Partisinin teröründen sorumlu olduğunu iddia etti. Merz, Almanya’nın; bu rejimin terörüne son verilmesi, nükleer ve tehlikeli balistik silahlanmasının durdurulması hususunda Amerika ve Yahudi varlığı ile aynı çıkarları paylaştığını belirtti. Merz, gidişatı bakımından savaş riskler barındırsa da Almanya’nın Amerika ve Yahudi varlığının hamlelerini desteklediğini ifade etti.

Şansölye, uluslararası hukukun açık ihlalini ise, bu hukukun işlevselliğinin sınırlı olduğuna işaret ederek hafife aldı. Uluslararası hukuk temelli çağrıların ve düzenlemelerin çoğunlukla etkisiz kaldığını savunarak sözlerine şöyle devam etti: “Bu sebeple, şu an ortaklarımıza ve müttefiklerimize ders verme vakti değildir.”

Merz, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İngiltere Başbakanı Keir Starmer ile yaptığı ortak açıklamada, daha da ileri giderek saldırgan ile mağdurun yerlerini adeta tersine çevirdi! Amerika ve Yahudi varlığının saldırganlığını gerçek adıyla anmak yerine, bu üç Avrupa devletinin liderleri (E3), İran’ın bölge ülkelerine yönelik saldırılarını en sert şekilde kınadılar ve Tahran’ı “her türlü direnişi derhal durdurmaya” çağırdılar.

Friedrich Merz bu tutumunu Beyaz Saray ziyaretinde de yineledi ve Molla rejiminin İran halkının maruz kaldığı vahşi baskıların sorumlusu olduğunu, Yahudi varlığının mevcudiyeti ve tüm bölgenin barış ve güvenliği için bir tehdit oluşturduğunu ifade etti. Buna binaen, Federal Hükümetin, tüm bunlara bir son verilmesi konusunda Amerika ve Yahudi varlığı ile aynı çıkarı paylaştığını belirtti. Şansölye, konuşmasının sadece yüzde onluk kısmını oluşturan kısa müdahalesinde bile farklı bir duruş sergileyemedi. Hatta Trump, Avrupa Birliği ortağı olan İspanya’ya gümrük politikası bağlamında doğrudan saldırıp; “İspanya’ya nasıl davranacağız? Sanırım çok sert vurmalıyız” dediğinde bile Merz, Alman ve Avrupa çıkarlarını güvenle savunmak yerine, yorumcu Robin Alexander’ın ifadesiyle bir kez daha “figüran” rolüne razı oldu.

Tüm bunlar, Friedrich Merz’in; geçen yıl Yahudi varlığına silah tedarikini geçici olarak durdurma kararına karşı gelişen tepkilerin ardından, Atlantik ötesi baskılara ve siyonist güçlere teslim olduğunu göstermektedir. 1 Mart’ta gerçekleştirilen Ulusal Güvenlik Konseyi toplantısının ardından Hristiyan Birlik (CDU/CSU) içinde, o dönemde Şansölye’yi “Alman devletinin âli çıkarlarına” ihanet etmekle suçlayan kanadın ağırlığı artmıştır. Ayrıca, uluslararası hukukun bu şekilde seçici bir biçimde kullanılması, Avrupa’nın inandırıcılığında ciddi bir aşınmaya yol açacaktır. Nitekim Uluslararası hukuk profesörü Matthias Goldmann bu konuda şunları söylemiştir: “Bu durum, gelecekte başta Ukrayna olmak üzere diğer devletlerin bu hukuka uymasını zorlaştıracaktır...” Goldmann ayrıca bunun sadece sınırlı bir çatışma olmadığını, aksine açık siyasi destekle yürütülen geniş çaplı bir saldırı olduğunu belirterek, Merz ve E3 ülkelerinin açıklamalarını “tehlikeli bir emsal ve uluslararası düzen açısından açık bir kırılma” olarak nitelendirmiştir. Almanya’nın yıllardır diline pelesenk ettiği uluslararası hukuk gibi ilkelerden vazgeçmesi, Washington’da akıllı bir pragmatizm olarak değil, bir zayıflık göstergesi olarak okunmaktadır. Bu zayıflık, sömürgeci çıkarlarını ekonomik ve askeri güç tehdidiyle AB gibi Batılı müttefiklerine bile dayatan Amerika’ya olan bağımlılığı artırmaktadır. Alman Şansölyesi sadece öz değerlere dayalı bir Avrupa duruşu sergilemekte başarısız olmakla kalmamış; aynı zamanda İran’daki savaş nedeniyle giderek daha fazla tehdit altına giren Alman milli çıkarlarını korumakta da aciz kalmıştır. İran’ın çatışmayı bölgesel düzeye yaymaya dayalı savunma stratejisi, küresel bir enerji krizi riskini tetiklemektedir. Enerji krizi, zaten yükü ağır olan Alman ekonomisini yeni bir resesyona sürükleyebilir. Brent ve WTI petrol fiyatlarının 100 dolar seviyesini aşması ve sıvılaştırılmış doğal gaz arzındaki sıkıntılar, enerji fiyatlarının daha da yükselmesine yol açabilir. Alman Ekonomi Enstitüsü’nün tahminlerine göre, bu durumun aylarca sürmesi hâlinde Alman sanayisi ciddi bir darboğazla karşı karşıya kalabilir.

Ancak Alman hükümetinin bu teslimiyetçi tutumu yalnızca Amerika karşısındaki zayıflığını değil, aynı zamanda Batı’nın uluslararası hukuk, demokrasi ve kapitalizm üçlüsüne dayalı söyleminin ne kadar sahte ve aldatıcı olduğunu da gözler önüne sermektedir. Ümmet artık bu yanıltıcı Batılı çağrıların peşinden sürüklenmemektedir. Aksine ümmet içinde, Hizb-ut Tahrir’in fikri ve siyasi faaliyetleriyle sürekli ön plana çıkardığı Batı’nın müdahaleci ve sömürgeci politikalarına karşı koymanın ve ümmeti içine düştüğü bu bataklıktan kurtarmanın tek yolunun, yeniden Hilafet’i kurmak olduğuna dair giderek artan bir bilinç söz konusudur.

وَقُلْ جَاءَ الْحَقُّ وَزَهَقَ الْبَاطِلُ إِنَّ الْبَاطِلَ كَانَ زَهُوقاً“Yine de ki: Hak geldi; bâtıl yıkılıp gitti. Zaten bâtıl yıkılmaya mahkumdur.” [İsra 81]

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER