Çarşamba, 14 Şevval 1447 | 2026/04/01
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Nusret Kimden Talep Edilir

(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin “Fıkhî” Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

 

Soru-Cevap

Nusret Kimden Talep Edilir

Ammar Samman’a

Soru:

Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh

Allah sizi mübarek kılsın ve doğru yola yönlendirsin…

Emirim, izin verirseniz, nusrete ulaşma çabasıyla ilgili bir sorum olacak:

Bir hadarat projesi olarak İslam'ı arz etmek, sadece Müslüman ülkelerdeki güç merkezleriyle mi sınırlıdır? Yoksa Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in yaptığı gibi kâfir ülkelerde de yapılır mı?

Şeyhimizin bu soruya verdiği cevabın fıkhî dayanakları da olsa çok güzel olurdu.

Bu cevabı kamuoyuna yayınlarsanız çok güzel olurdu; çünkü mesele, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in metodunu anlamamızla ilgilidir.

Oğlunuz ve kardeşiniz, Ebu Muhammed Zeyd.

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Daha önce bu tür bir soruya birçok kez cevap vermiştik... 13/09/2021 tarihli cevabımızdan, sorunuzla ilgili kısmı size aktarıyorum:

[ Soru: Şeyhimiz, müsadenizle bir sorum olacaktır. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in kabilelerden nusret talep ettiği bilinmektedir; ancak Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in nusret talep ettiği kabileler arasında Kureyş de var mıydı? Allah sizi tüm hayırla mükafatlandırsın.

Cevap: Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berakatuh.

Nusret talebi, İslam’a icabet eden ve Müslüman olan kimseden olur… Ayrıca İslam’a ve Allah’ın indirdikleriyle yönetimin ikamesine yardım edebilecek güç ve kuvvet sahiplerinden olur… Kendisinden nusret talep edilen kimsede, bu iki şartın olması gerekir… İslam'a icabet edip Müslüman olmazsa veya kendisi, kabilesi veya başkaları ile birlikte değişime muktedir güç ve kuvvet sahiplerinden olmazsa, nusret ehlinden olmaz… Fetihten önce Kureyş’te bu yoktu, o zaman değişim yapmaya muktedir olan güç ve kuvvet ehli Müslüman olmamıştı, sonra Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem onlardan nusret talebinde bulunmadı, aksine Mekke’de İslam’a davet ediyordu; nitekim zayıf olanlar ve kabileleri olmayan bazı güçlü kimseler Müslüman oldu; yani bunlar, Ömer ve Hamza gibi değişim yapmaya muktedir değillerdi… Bu nedenle bu iki şart sağlanamadığından dolayı Mekke halkından nusret talebi olmamış, aksine Mekke’de İslam’a davet olmuştur. Dolayısıyla Mekke’de, değişim yapmaya muktedir olan güç ve kuvvet ehlinden İslam’a icabet eden olmamıştır. Dolayısıyla da Mekke’de nusret talebi olmamış, aksine (apaçık ve yakın) bir fetihle fethedilmiştir…

Bu nedenle Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem kendisini, güç ve kuvvet sahibi olan kabilelere arz etmiş, önce onları İslam’a davet etmiş, İslam’a girince de onlardan nusret talebinde bulunmuştur… İşte size, bu konuda sirette geçenlerden bazıları:

Birincisi: İbn Hişam’ın sireti:

1- Sakif’ten nusret talep etti: […İbn İshak şöyle dedi: Bana Yezid İbn Ziyad, Muhammed İbn Ka’b el-Kurazî’nin şöyle dediğini rivayet etti: Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem Taif’e varınca, Sakif topluluğunun yanına gitti; o gün onların efendileri ve ileri gelenleri üç kardeşten oluşuyordu… Nitekim Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem onların yanına oturdu, onları Allah’a davet etti, onlara getirmiş olduğu İslam yolunda kendisine yardım etmelerini konuştu…] Cevapları kötü oldu ve icabet etmediler... Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem Sakif’ten bir hayır geleceğinden ümidini keserek onların yanından ayrıldı…

2- Rasul Kendisini Beni Âmir’e arzetti: [Bana Zühri şöyle rivayet etti; O, Beni Amir İbn Sa’saa’ya geldi ve onları Allah Azze ve Celle’ye davet etti. Onlara kendini arz etti.. onların içinden bir adam ona şöyle dedi: Şayet senin emrin üzere sana biat etsek, sonra Allah seni, sana karşı çıkanlara karşı üstün kılarsa, senden sonra emir bizim olacak mı? Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle dedi: الأمر لله يضعه حيث يشاء “Bu mesele Allah'a aittir. Onu dilediği yere verir.” Bunun üzerine Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e şöyle dedi: Senin dışındaki Araplar için boyunlarımızı feda edeceğiz. Sonra Allah sana yardım edip üstün kılınca emir başkasının olacak öyle mi? Senin getirdiğin şeye ihtiyacımız yoktur. Dolayısıyla O’nu reddettiler…]

İkincisi: İbn Kesir’in tefsirinden:

[Dedi ki: Sonra sakin ve vakarlı bir şekilde oraya ulaştık. Nitekim onların ileri gelen büyükleri ve heyetleri gelince Ebu Bekir öne çıktı ve selam verddi. Ali şöyle dedi: Ebu Bekir bütün hayırlarda önde idi. Ebu Bekir onlara şöyle dedi: Kimdir bu kavim? Onlar da: “Şeyban İbn Salebe” dediler. Bunun üzerine (Ebu Bekir), Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e yönelerek şöyle dedi: Anam babam sana feda olsun! Bunlar, kavimleri arasında ulu kişilerdir… Mefruk şöyle dedi: Ey Kureyşli kardeş beni neye davet ediyorsun? Bunun üzerine Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem öne çıktı, oturdu, Ebu Bekir elbisesiyle onu gölgelemek için ayağa kalktı ve Sallallahu Aleyhi ve Sellem de şöyle dedi: أَدْعُوكُمْ إِلَى شَهَادَةِ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ وَحْدَهُ لَا شَرِيكَ لَهُ، وَأَنِّي رَسُولُ اللَّهِ، وَأَنْ تؤوونى وَتَنْصُرُونِي حَتَّى أُؤَدِّيَ عَنِ اللَّهِ الَّذِي أَمَرَنِي بِهِ، فَإِنَّ قُرَيْشًا قَدْ تَظَاهَرَتْ عَلَى أَمْرِ اللَّهِ، وَكَذَّبَتْ رَسُولَهُ، وَاسْتَغْنَتْ بِالْبَاطِلِ عَنِ الْحَقِّ، وَاللَّهُ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَمِيدُ… “Allah´tan başka ilah olmadığına O´nun ortaksız olduğuna benim de Allah'ın elçisi olduğuma şehadet etmeye ve Rabbimin emirlerini yerine getirinceye kadar beni himaye etmeye, bana yardımcı olmaya sizi davet ediyorum. Çünkü Kureyşliler Allah’ın emrine karşı geldiler. Rasulü’nü yalanladılar. Hakkı bırakıp da batıl ile yetindiler. Ama Allah hiçbir şeye ihtiyacı olmayan ve her hususta övülendir. …”… Masna şöyle dedi: Konuşmanı dinledim. Çok güzel konuştun ey Kureyşli kardeş. Konuştuğun şeyler beni etkiledi. Cevap, Hani İbn Kabisa’nın cevabıdır. Dinimizi ve tabilerimizi bırakıp bizimle oturduğun meclis için sana geldik. Ancak bizler, biri Yemame, diğeri semave olan iki yer arasında konuşlandık.

Bunun üzerine Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem, ona şöyle dedi: ما هاتان الضرتان “Bu iki yer arası da neresidir?

O da O’na şöyle dedi: Birisi Arapların suları arasındaki bir yer (İran sınırına yakın bir yer). Diğeri ise Kisra nehirleridir. Biz buraya, Kisra´ya verdiğimiz bir söze sadık kalmak koşuluyla yerleştik. Burada huzursuzluk ve kargaşalık çıkarmayacağız. Senin bizi davet ettiğin şeyden hükümdarlar hoşlanmazlar. Arap ülkesinden olanlara gelince; sahibinin günahı bağışlanır, özrü kabul edilir. Fars ülkesinden olanlara gelince; sahibinin günahı bağışlanmaz, özrü de kabul edilmez. Eğer Araplara karşı seni korumamızı ve himayemiz altına almamızı istiyorsan, biz bunu yaparız.

Bunun üzerine Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle dedi: ما أسأتم في الرد إذ أفصحتم بالصدق، وإن دين الله لن ينصره إلا من أحاطه من جميع جوانبه “Siz bana kötü bir cevap vermediniz. Zira doğruyu söylediniz. Kesinlikle Allah’ın dinine ancak (dinden taviz vermeksizin) bütün yönleriyle kuşatan yardım edebilir.”] Bitti.

Üçüncüsü: Gördüğünüz gibi Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem, onları İslam’a ve kendisine nusret vermeye davet etmiştir; yani onları, onlardan nusret talep etmeden önce İslam’a davet etmiştir; eğer İslam'ı kabul ederler, nusret talebine samimi ve ihlasla icabet ederler ve beldelerinde de İslam'ın yönetimini tesis edebilecek güç ehlinden olurlarsa... o zaman onlardan nusret talep ediyordu. Eğer Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den sonra yönetimin kendilerine kalmasını ya da başkaları dışında belirli kavimlere karşı onunla birlikte cihad etmeyi şart koşarlarsa, onlardan bunu kabul etmiyordu. Az önce de söylediğimiz gibi eğer samimi ve ihlaslı bir şekilde icabet ederlerse, onlardan nusret talep ediyordu. Bu nedenle Akabe biati sırasında Ensar ona, Sana yardım edersek bize ne var?” diye sorunca, O da, “ Cennet” dedi. Onlar da, bu Allah'ın büyük bir lütfudur dediler ve kendileri için dünyevi bir şart koşmadılar.

İbn Hişam’ın siretinde (1/446) - Abbas bin Ubade’nin, biatten önce Hazrec’e yaptığı konuşması bölümünde şöyle geçmektedir:

[İbn İshak şöyle demiştir: Asım ibn Ömer ibn Katâde bana şunu rivat etti: Topluluk Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e biat için bir araya geldiklerinde Beni Salim ibn Avf’ın kardeşi Abbas bin Ubade bin Nadle şöyle dedi: Ey Hazrec topluluğu! Sizler bu adama niçin biat ettiğinizi biliyor musunuz? Onlar da: Evet, dediler. Bunun üzerine şöyle dedi: Sizler, kızıl ve siyah insanlarla (cümle alemle) savaşmak üzere ona biat ediyorsunuz. Eğer mallarınıza bir musibet gelip, şereflileriniz öldürülünce O'nu teslim edecekseniz şu andan itibaren Allah'a yemin ederim ki, dünyanın da ahiretin de rezilliği olur. O'na vermiş olduğunuz bu sözü yerine getireceğinizi umuyorsanız bunu alınız. Allah'a yemin ederim bu, hem dünya için, hem ahiret için hayırlı bir şeydir." Hep birlikte ona şöyle cevap verdiler: "Biz, bunu mallarımıza gelecek musibete ve şereflilerimizin öldürülmesine rağmen kabul ediyoruz, bunun karşılığında bize ne var?" diye sorunca, (Sallallahu aleyhi ve Sellem):الْجَنَّةُ"Cennet" dedi. Bunun üzerine O'na: "Elini uzat" deyip biat ettiler.]

Sonuç olarak: Nusret talebi, İslam’a icabet eden ve Müslüman olan kimseden olur… Ayrıca İslam’a ve Allah’ın indirdikleriyle yönetimin ikamesine yardım edebilecek güç ve kuvvet sahiplerinden olur… Kendisinden nusret talep edilen kimsede, bu iki şartın olması gerekir… İslam'a icabet edip Müslüman olmazsa veya kendisi, kabilesi veya başkaları ile birlikte değişime muktedir güç ve kuvvet sahiplerinden olmazsa, nusret ehlinden olmaz…

Umarım bu kadarı yeterlidir. Bilen ve hüküm verenlerin en hayırlısı Allah’tır.] Bitti.

 

Kardeşiniz

Ata İbn Halil Ebu Raşta

H. 09 Şevval 1447

M. 27/03/2026

Cevaba, Emir’in (Allah onu korusun) web sitesinden bağlanabilirsiniz:

https://web.facebook.com/AtaAboAlrashtah/posts/122129297067129051؟_rdc=10&_rdr#

Devamını oku...

Sudan: Hicri 1447 Mübarek Ramazan Bayramı Etkinlikleri

  • Kategori Sudan
  •   |  

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti:
Hicri 1447 Mübarek Ramazan Bayramı Etkinlikleri

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti üyeleri, mübarek Ramazan Bayramı’nın üçüncü gününde, 21 Mart 2026 Cumartesi gününe denk gelen tarihte, bayramlaşmak üzere Hartum’un merkezindeki parti ofisine akın etti. Üyeler Hartum, Omdurman, Cebel Evliya, el-Kalakla, Doğu Nil ve diğer bölgelerden geldiler. Sevinçli bayram münasebetiyle tebriklerini sundular ve yıllar süren savaşın ardından yeniden bir araya gelmenin mutluluğunu yaşadılar.

Bu büyük toplantıda, Hizb ut Tahrir’in Sudan Vilayeti resmî sözcüsü Üstad İbrahim Osman (Ebu Halil) bir konuşma yaptı. Konuşmasına, vefat eden davet taşıyıcıları için dua ederek başladı. Ardından bu mübarek bayram vesilesiyle Hizb-ut Tahrir Emiri celil âlim Ata bin Halil Ebu Raşta’ya, dünyanın dört bir yanındaki parti gençlerine (şebabına), katılımcılara ve tüm Müslümanlara tebriklerini iletti.

Daha sonra Amerika’nın Darfur’u ayırmaya yönelik suç planına değinerek Sudan’daki durumun, iki rakip hükümetin varlığıyla karakterize edilen Libya senaryosuna benzer bir yöne evrildiğini belirtti. Bu planın mutlaka engellenmesi gerektiğini vurguladı.

Resmî sözcü ayrıca dünyada yaşanan çalkantılara, Amerika’nın ve Yahudi varlığının hegemonyasına da değindi. Gazze ve İran’a karşı yürütülen savaşlarda bu güçlerin gerçek yüzünü —ya da güçsüzlüğünü— ifşa etti. Bu devasa askerî gücün Gazze’deki küçük bir Müslüman grubunun direnişini kıramadığını, ancak İslam beldelerindeki yöneticilerin ihaneti sayesinde bazı sonuçlar elde edebildiğini ifade etti. Aynı durumun İran’la olan mevcut çatışmada da geçerli olduğunu söyledi.

Ebu Halil, tüm bu gelişmelerin ümmet için müjde niteliği taşıdığını belirtti: Buna göre Amerika “kâğıttan kaplan”dan daha zayıftır ve ümmet İslam temelinde birleşmeye ve Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet Devleti’nin yeniden kurulmasına özlem duymaya başlamıştır. Sözcünün konuşması, gençlerin tekbir getirmeleri ve hilafetin geri dönüşünü talep eden güçlü sloganlarla sık sık kesildi. Bunun ardından bazı şebab da kısa konuşmalar yaparak bayram tebriklerini, Hizb-ut Tahrir Emiri celil âlim Ata bin Halil Ebu Raşta’ya ve dünyanın dört bir yanındaki davet taşıyıcısı kardeşlerine ilettiler.

Ayrıca mübarek Ramazan Bayramı münasebetiyle Port Sudan şehrindeki Hizb ut Tahrir üyeleri de bayramın üçüncü günü, Port Sudan’ın el-Azma bölgesindeki parti ofisinde bir araya gelerek bayramlaştılar.

Hizb-ut Tahrir üyelerinden Üstad Adil İbrahim, katılımcılara hitap ederek davet taşıyıcılarını tebrik etti ve bayramlarını kutladı. Ardından insanlığın İslam’ın hükümlerine olan şiddetli ihtiyacından bahsetti ve gençleri ilim, aktif tebliğ ve yayma yoluyla davet çalışmalarında azami gayret göstermeye teşvik etti.

Daha sonra Hizb-ut Tahrir üyelerinden Üstad Davud Abdullah söz aldı. Sömürgeci kâfirlerin Müslüman beldelerindeki hayatın tüm hayati alanları üzerindeki kontrolünü ve bu küçük devletlerin iç ve dış politikalarını nasıl yönlendirdiklerini anlattı. Bu durumun, Müslüman yöneticilerin sömürgeci kâfirlerin dayatmalarına boyun eğmesi sonucu İslami hükümlerin hayatımızdan uzaklaşmasından kaynaklandığını ifade etti.

Etkinlik, Hizb üyelerinin değerli katkılarıyla zenginleşti ve ümmetin yükünü ve dertlerini taşıyan gençlerin ruhunu yansıtan konuşmalarla dolu verimli bir gün oldu.

Cumartesi, 3 Şevval 1447 - 21 Mart 2026

Hizb-ut Tahrir Sudan Vilayetindeki Merkezi Medya Ofisi Delegesi 

sudan vilayeti

Hizb-ut Tahrir Sudan Vilayeti Resmi Sözcüsü Üst. İbrahim Osman (Ebu Halil)’in Konuşması

Mübarek 1447 Ramazan Bayramı Vesilesiyle
Hizb-ut Tahrir’in Hartum Bürosunda

Cumartesi, Mübarek Ramazan Bayramı’nın 3. Günü (1447 H. – 2026 M.)

sudan vilayeti

sudan vilayeti

İlgili Bağlantılar:

 

Devamını oku...

Hilafet Fikri Karşısında Rejimlerin Tahtları Neden Titriyor?

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Hilafet Fikri Karşısında Rejimlerin Tahtları Neden Titriyor?

Müslüman ülkelerdeki mevcut rejimlerin karşı karşıya olduğu en büyük tehlike, ani bir ekonomik kriz, sınırlı bir protesto eylemi ya da geleneksel bir siyasi çatışma değildir. Aksine onların karşı karşıya olduğu en büyük tehlike, ümmetin akidesi temelinde siyasi bilincini yeniden kazanmasıdır. Zira ümmet, İslam’ın sadece bireysel ibadetlerden ibaret olmadığını, aksine yönetim, ekonomi, içtimai ve uluslararası ilişkileri de düzenleyen kâmil bir ideoloji olduğunu anladığında, o zaman gerçekliği kenarlarından değil, kökünden değiştirmek için çalışmaya başlayacaktır. İşte burada bilinç, mevcut siyasi yapının temellerini sarsan ideolojik bir güce dönüşecektir.

Osmanlı Hilafetinin yıkılmasının ardından ortaya çıkan rejimler, İslam inancı üzerine değil, kapitalist uluslararası düzene bağlı bölgesel ve ulusal devletler üzerine kurulmuştur. Bu rejimler, meşruiyetlerini insan yapımı anayasalardan, uluslararası tanınmadan ve dini hayattan ayıran hukuk sistemlerinden almaktadır. Bu nedenle İslam’ın kâmil bir şekilde uygulanmasından ya da Hilafetin gölgesinde ümmetin birliğinden söz edilmesini, varlıklarının temelini tehdit eden bir unsur olarak görmektedirler.

Siyasi bilinç, kaotik bir isyan ya da düzensiz bir ayaklanma değildir; aksine İslam’da yönetimin doğasını idrak etmektir, zira İslam'da egemenlik şeriata, otorite ise ümmete ait olup yöneticiye marufta işitmek ve itaat etmek üzere biat edilir, Allah’ın hükümlerini uygulamakla yükümlüdür ve bunlara muhalefet etmesi halinde muhasebe edilir. Dolayısıyla ümmet, yönetimin şerî ve doğru bir biat yoluyla gerçekleşen rızaya dayalı bir sözleşme olduğunu, zorla ele geçirilme ve kuralları olmayan mutlak bir yetki olmadığını anladığında, o zaman bizzat şerî mefhumu kendisini tanımlamış olacaktır.

Bu nedenle rejimler, bu mefhumun yayılmasından korkmaktadırlar; çünkü bu mefhum, kendi gerçeklikleri ile İslam’ın hükümleri arasındaki çelişkiyi ortaya çıkaracaktır. O halde kanunların kaynağı nedir sorusu sorulduğunda, kanunların kaynağı Kitap ve sünnet midir yoksa beşerî yasalar mıdır? Kamunun servetlerinin, neden onları özelleştirmeye ve ipoteğe açık hale getiren kapitalist bir sistem içinde yönetildiği sorulduğunda... Şerî olarak asıl olan Müslümanların tek bir İmam altında birleşmesi iken, neden ümmetin birbiriyle çatışan devletlere bölündüğü tartışıldığında... İşte o zaman tartışma, kısmi iyileştirmelere ilişkin idari bir tartışma değil, ideolojik siyasi bir tartışma olacaktır.

Ümmetin asli siyasi mefhumları ortadan kaldırılmış ve onların yerine, akide bağı yerine dar milliyetçilik gibi ithal mefhumlar getirildiği gibi ümmetin maslahatı yerine bölgesel çıkar, egemenliğin şeriata ait olması yerine uluslararası meşruiyet ve helal-haram yerine faydacılık getirilmiştir. Ve zamanla birçok insan, bu gerçekliğe değiştirilmesi imkânsız olan bir kader olarak bakmaya başlamıştır. Ancak bilincin geri kazanılması, bu yapının ümmetin tarihinde geçici bir unsur olduğunun ve asıl olanın, İslam’ı uygulayan ve onu dünyaya bir risalet olarak taşıyan bir devletin varlığı olduğunun idrak edilmesi anlamına gelmektedir.

Rejimler tartışmayı kendi sınırları içinde tutmaya çalışmaktadır; zira bir yetkilinin yolsuzluğunu eleştirmeye ya da ekonomik reform talep etmeye izin veriyorlar ancak, sistem, “İslam akidesinden mi kaynaklanıyor veya anayasal, ekonomik ve siyasi yapı, akide ve şeriatın hükümlerine mi dayanmaktadır?” şeklindeki köklü bir soru gündeme geldiğinde sıkılıyorlar. Çünkü bu soru ümmeti, sistem içinde reform yapma çemberinden, sistemin kapsamlı bir şekilde değiştirilmesi çemberine taşımaktadır.

Bu bağlamda çatışma, kişiler çatışması değil, fikirler çatışması haline gelmektedir. Dolayısıyla bir fikir netleşip, genel bir uyanıklıktan kaynaklanan kamuoyu bilincine dönüştüğünde, o zaman baskı araçlarının ortadan kaldıramayacağı bir güç oluşturacaktır. Nitekim tarih, milletlerin sadece sayısal çoğunlukla değil, aksine net bir projeyle harekete geçtiğini kanıtlamaktadır; zira Sahabeler (Allah onlardan razı olsun) ne sayı ne de teçhizat bakımından üstün değillerdi; ancak onlar, akidelerinden kaynaklanan ideolojik siyasi bir projeye sahiptiler ve böylece dünyanın çehresini değiştirmişlerdir.

Bugün, şerî bir hüküm ve İslami hayatı yeniden başlatmanın pratik metodu olarak Hilafet projesi gündeme geldiğinde, rejimler onu hızla şeytanlaştırmaktadır; bu ise şiddet veya kaosa davet ettiği için değil, rejimlerin dayandığı temele darbe indirdiği içindir. Bu proje, egemenliği insan yapımı anayasaya değil şeriata vermekte, kamunun servetlerini, şeriatın hükümlerine göre yönetilen ümmetin mülkiyeti haline getirmekte ve uluslararası ilişkileri ise, bağımlılık ve rehin olma üzerine değil, İslam’ı dünyaya davet ve cihad yoluyla taşımaya dayalı kılmaktadır.

Rejimlerin korktuğu bilinç, günlük krizleri sistemin aslıyla ilişkilendiren bir bilinçtir. Zira ekonomik kriz sadece kötü bir yönetim değil, aksine kapitalist sistemin benimsenmesinin bir sonucudur. Ayrıca siyasi bağımlılık, taktiksel bir hata değil, aksine uluslararası sistemle yapısal bağlantının bir ürünüdür. Dolayısıyla parçalanma, coğrafi bir tesadüf değildir; aksine birleştirici devleti yıkmanın ve onun yerine bölgeselci devletleri getirmenin doğrudan bir sonucudur.

Ümmete şunu hatırlatırız; bu Kitap sadece minberlerde okunmak için değil, aksine kendisiyle hüküm vermek için indirilmiştir. Zira Kitapta, yönetimle ilgili, marufta itaatle ilgili ve Allah’ın indirdiklerinden başkasıyla muhakeme olunmanın haram olmasıyla ilgili ayetler vardır. Dolayısıyla Kur'an insanı, şehvetinin egemenliğinden kurtarmaktadır; evet, ancak o, insanı akidesine aykırı olan gerçekliğe boyun eğmekten de kurtarması gerekir. Bu yüzden siyasi bilinç, ibadetin ruhundan uzaklaşmak değildir, aksine ibadetin bir uzantısıdır; zira Allah'ın hükmünü ikame etmek, en büyük ibadetlerden biridir.

Ümmet, İslam temelinde siyasi bilincini yeniden kazanırsa, o zaman geçici kazançlar peşinde koşmaz; aksine siyasi varlığı, akide temelinde yeniden inşa edecek köklü bir değişim peşinde koşar. Bu değişim, duygusal tepkilere değil, aksine ideolojik ve düzenli siyasi çalışmaya, yabancı mefhumların sahteliğini ortaya çıkaran fikri çatışmaya ve rejimlerin yabancı projelerle olan bağlarını ifşa eden siyasi bir mücadeleye dayanmaktadır.

Bu nedenle rejimler, net ve tutarlı bir fikir karşısında titriyorlar; çünkü onlar, ümmetin, tek bir imamın İslam'ın hükümlerini üzerine uygulamasının farz olduğunu ve İslam'a göre yönetmeyen rejimler altında parçalanmış bir halde kalmasının toplu bir günah olduğunu idrak ettiğinde, ideolojik bir alternatifin kurulması için bir çalışmaya yöneleceğini biliyorlar. İşte o zaman fikir bir güce, kanaat bir kamuoyuna, kamuoyu ise bir değişim iradesine dönüşecektir.

Bugün ümmetin savaşı, silahlı bir savaştan çok, fikri ve bir bilinç savaşıdır. Zira fikir ve bilinç galip gelirse, uydurma meşruiyetler yıkılacak ve İslam akidesinden kaynaklanan gerçek meşruiyet ortaya çıkacaktır. Yine ümmet, ideolojik siyasi projesine geri geri döndüğünde, duygusal bir slogan olarak değil, aksine ümmete vahdetini, onurunu ve liderliğini geri kazandıracak kapsayıcı siyasi bir gerçeklik olarak İslami hayatı yeniden başlatmanın ilk adımını atmış olacaktır.

وَمَن لَّمْ يَحْكُم بِمَا أَنزَلَ اللّهُ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ “Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenler kâfirlerdir.” [Maide 44]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Sa’d Samir - Mısır

Devamını oku...

Egemenliğiniz Konusunda Sizde, Zerre Kadar Utanma Duygusu Kaldı Mı Acaba?!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Egemenliğiniz Konusunda Sizde, Zerre Kadar Utanma Duygusu Kaldı Mı Acaba?!

 

Haber:

Ürdün Silahlı Kuvvetleri - Arap Ordusu Pazar günü, İran'ın son 24 saat içinde bir füze ve iki insansız hava aracıyla Krallık topraklarını hedef aldığını duyurdu. Silahlı Kuvvetler Genel Komutanlığı Askeri İletişim Müdürlüğü, Kraliyet Hava Kuvvetleri'nin füzeyi ve iki insansız hava aracını önlediğini vurguladı.

Diğer yandan Genel Güvenlik Müdürlüğü medya sözcüsü ise, ilgili birimlerin son 24 saat içinde şarapnel ve mermi parçalarının düşmesiyle ilgili 26 ihbarla ilgilendiğini açıkladı. Medya sözcüsü, Allah'ın lütfuyla bu kazalarda yaralanan olmadığını, ancak 3 araçta maddi hasar meydana geldiğini belirtti. (Al-Ra'i Gazetesi)

Yorum:

İran'ın Yahudi varlığına ve bu ülkelerde bulunan Amerikan üslerine yönelik saldırıları devam ediyor. Bu saldırılar Ürdün de dahil olmak üzere varlığı çevreleyen ülkelerin hava sahasından geçerken bu topraklardan savunma amaçlı önleyici füzeler fırlatılıyor ve bu füzeler de hiç utanmadan ve küstah bir şekilde halkının başlarına, mallarına ve mahallelerine düşürülüyor. Sonra bu ülkelerin yetkilileri ortaya çıkıp, ülkelerinin egemen olduğunu ve hiçbir füzenin hava sahalarını ihlal etmesine izin veremeyeceklerini söylüyorlar!

Peki halkımıza zulmeden, onlara karşı her türlü cinayet, katliam ve işkenceyi uygulayanlara yöneltilen füzelerin önlenmesinden daha büyük bir küstahlık olabilir mi?!

Allah'ın kendilerine gazap ettiği ve lanetlediği bir kavme yardım etmekten daha büyük bir küstahlık olabilir mi?! Ancak Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in buyurduğu gibi: إِذَا لَمْ تَسْتَحِ فَاصْنَعْ مَا شِئْتَ “Utanmıyorsan dilediğini yap.

Yahudilerin Gazze'deki katliamları henüz sona ermemiş ve halkının kanı daha henüz kurumamıştır. Hazin Mescid-i Aksa'ya yönelik ihlaller işte önünüzde duruyor; bakın işte onun avlularına neredeyse bir aydır Müslümanların ayakları basmıyor; sizde zerre kadar utanma duygusu kalmadı mı acaba?! Hangi egemenlikten bahsediyor ve hangi ihlalden korkuyorsunuz Allah aşkına?!

Peki ülkenizdeki sömürgeci kafirlerin üslerinin varlığına ne ad veriyorsunuz?! Peki buna egemenliğin ihlali denilmez mi?

Müslümanların topraklarını işgal eden kafirlerin, bu topraklarda üsler kurup Irak ve Suriye’ye yönelik saldırılar düzenlemek için buradan uluslararası koalisyon uçaklarını fırlatmasını ne olarak adlandırıyorsunuz? O halde egemenliğiniz nerede, hava sahanızı koruma göreviniz nerede?!

Ey Ürdün Silahlı Kuvvetleri, başımıza gelen bu eylemler karşısında sizler neredesiniz? Yoksa kalpleriniz kilitli mi? La havle vela kuvvete illa billah!

Allah'ın, sizden ve yöneticilerinizden kulak verenlere, önceki kavimlere yaptığı gibi ibretler ve örnekler vermesi ve ahiretten önce bu dünyada size ve sizi destekleyenlere delil göstermesi, böylece hesap gününde Allahu Teala'nın huzurunda hiçbir hüccetinizin kalmaması Allah'ın sünnetidir.

Sizin göreviniz bu füzeleri durdurmamaktır ki böylece Yahudiler, mübarek topraklardaki Müslümanlara tattırdıkları aynı kaseden kendileri de tatsınlar. Keşke sözde sahte egemenliğiniz aracılığıyla düşmanlarınızın, gazaba uğramış olan düşmanlarınızın başlarına yönelen ateşi engellemelerine izin vermenizden dolayı ellerinizle işlemiş olduğunuz vebali idrak edebilseydiniz?

Ey Ürdün ordusu da dahil olmak üzere silahlı kuvvetlerimiz, yöneticilerinizin ipi olmadan gazaba uğrayanları ve onları destekleyenleri Müslümanların topraklarından çıkarmanızın günün bir saatini bile almayacağını anlamadınız mı?

Müslümanların elindeki insan gücü ve en önemli stratejik noktalardaki boğazların, Yahudileri destekleyen ve onlara ve yöneticilerinize hayatta kalma nedenlerini sağlayan bu ülkelerin can damarını kesebileceğini hala idrak etmediniz mi?

Evet, bunu idrak etmeniz gerekir; aynı zamanda bunu idrak edip çok geç olmadan bu saat için çalışmanız gerekir. إِن يَنصُرْكُمُ اللَّهُ فَلَا غَالِبَ لَكُمْ وَإِن يَخْذُلْكُمْ فَمَن ذَا الَّذِي يَنصُرُكُم مِّن بَعْدِهِ وَعَلَى اللَّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ “Allah size yardım ederse, artık size üstün gelecek hiç kimse yoktur. Eğer sizi bırakıverirse, ondan sonra size kim yardım eder? Müminler ancak Allah'a güvenip dayanmalıdırlar.” [Al-i İmran 160] Haydi Allah’a ve O’nun şeriatına yardım edin, hain yöneticilerinizin tozunu silkelemek için çalışın ve dünyada eski izzetinizi, onurunuzu, topraklarınızı ve egemenliğinizi yeniden kazandıracak Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafet Devleti'ni kurmak yoluyla sizlere ihtişamınızı geri kazandırmak isteyenlere de yardım edin. وَمَا ذَٰلِكَ عَلَى اللَّهِ بِعَزِيزٍ “Bu, Allah için hiç de zor değildir.” [İbrahim 20]

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَجِيبُوا لِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ وَاعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِهِ وَأَنَّهُ إِلَيْهِ تُحْشَرُونَ
Ey iman edenler! Hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Rasulü’ne icabet edin. Ve bilin ki, Allah kişi ile onun kalbi arasına girer ve siz mutlaka onun huzurunda toplanacaksınız.” [Enfal 24]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdullah Abdurrahman

Devamını oku...

Mısır Rejimi: Washington’da Dilenme, Saat Dokuzda Dükkanları Kapatma ve Davet Taşıyıcılarını Takip Edip Onları Hapishanelerinde Zorla Kaybettirme Arasında

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Mısır Rejimi: Washington’da Dilenme, Saat Dokuzda Dükkanları Kapatma ve Davet Taşıyıcılarını Takip Edip Onları Hapishanelerinde Zorla Kaybettirme Arasında

 

Haber:

Mısır Başbakanı Mustafa Medbuli, dükkanların ve alışveriş merkezlerinin kapanış saatlerini düzenleyen bir karar yayınladı. Karara göre tüm genel dükkanlar, restoranlar, kafeler ve alışveriş merkezleri her gün saat 21.00'den itibaren kapatılacak. Ancak perşembe, cuma ve resmi tatil günleri hariç tutulacak olup bu günlerde ise saat 22.00'de kapatılacaktır. Karar, aynı tarihlerde spor kulüplerini, spor tesislerini ve gençlik merkezlerini de kapsamaktadır; ancak marketler, eczaneler ve fırınlar ile bazı turistik bölgeler ve oteller için özel istisnalar bulunmaktadır. Ayrıca kararın uygulanmayacağı istisnalar arasında dört il (Güney Sina, Luksor, Asvan ile Kızıldeniz'deki Hurgada ve Marsa Alam şehirleri) de bulunmaktadır. Bu karar, devletin enerji tüketimini rasyonelleştirme ve piyasaları düzenleme planı kapsamında 28 Mart 2026 Cumartesi gününden itibaren bir ay süreyle yürürlüğe girecek. Bu süre zarfında evlere 24 saat boyunca sipariş teslimatı hizmeti verilmeye devam edilecektir. (El-Yevm es-Sabi)

Yorum:

Amerika’ya bağlı ülkeler, Amerika ve onun beslemesi Yahudi varlığının yürüttüğü savaşın faturasını ödemeye başladı. Kinane halkı da dahil olmak üzere bölgedeki halklar, bu savaşın sonuçlarının yükünü taşımaya başladı. Ayrıca Mısır rejimi bu olaylara seyirci kalırken, İmam Müslim ve İmam Buhari’nin ülkesi saldırıya maruz kalmaktadır. Yine son iki yıldır İmam Şafii'nin ülkesi Gazze'de Yahudiler tarafından işlenen katliamlara da seyirci kalmaya devam etmektedir.

Mısır rejiminin dükkanları ve alışveriş merkezlerini akşam saat dokuzda kapatma kararı, ulus devletin yapısal acziyetinin ve hayal kırıklığının yeni bir yüzünü ortaya çıkarmıştır; zira acil koşullar veya enerji krizleriyle gerekçelendirilen bu karar, özünde rejimin Amerika'ya bağımlı olduğunu ve onun bölgedeki suç niteliğindeki maceralarının sonuçlarını üstlendiğini, ayrıca insanca bir yaşamın en temel unsurlarını ve günlük ekonomik faaliyetleri güvence altına almaktan aciz kaldığını açıkça itiraf etmektedir. Bu zorla kapatma sadece ışıkları söndürmekle kalmamakta, aksine akşam saatlerindeki alım satım faaliyetlerine bağımlı olan binlerce ailenin geçim kaynaklarını da kesmekte ve şehirlerin gecelerini, zaten ağır yükler altında ezilen insanların acılarını daha da kötüleştiren ürkütücü bir sessizliğe dönüştürmektedir.

İşte burada çarpıcı ve şok edici bir çelişki ortaya çıkmaktadır; zira devlet, enerji kaynaklarının bolluğuna ve özellikle de onu çıkaran ve bu sayede ümmete karşı güçlenen Yahudi varlığı lehine elinden kaçırdığı doğal gaz kaynaklarına rağmen, dükkanların ışıklarını açık tutamadığını veya insanların geçim kaynaklarını koruyamadığını iddia ederken, güvenlik güçlerinin tüm uyanıklığı ve enerjisiyle uyumadığını, aksine tüm teknik ve maddi imkânlarını Hilafetin kurulması için çalışan davet taşıyıcılarını takip etmek için kullandığını görmekteyiz; zira güvenlik güçleri, sanki enerjilerini sadece düşünceyi bastırmak ve ümmetin kalkınması için çalışanların iradesini kırmak için seferber ediyorlarmış gibi gecenin sessizliğinde evlere baskın düzenleyip onları kaçırmaktadırlar.

Hizmetlerin yetersizliği ve geçim kaynaklarının kesilmesi ile baskıcı seferberlik arasındaki bu çelişki, rejimin, tebaanın işlerini gözetme konusundaki başarısızlığından kaçarak iktidarını korumaya yöneldiğini ortaya koymaktadır; zira rejim, dış güçlere olan ipoteğini örtbas etmek için meşru alternatifin sesini susturmayı en büyük önceliği olarak görmektedir. Kaynakları üzerinde egemenlik sahibi olmadığı için akşam saat dokuzda vatandaşlarının yüzüne kapılarını kapatan ve içine kapanan bir devlet, ülkemizi yeşil kağıdın bir tüketim pazarı ve ipoteği haline getiren küresel kapitalist sisteme bağımlılık tuzağına düşmüş bir devlettir. Oysa davet taşıyıcıları, köklü projeleriyle bu ipoteği ifşa etmek için harekete geçerek, Allah'ın şeriatında hayati kaynakların kamu malı olduğunu ve bu kaynaklardan tebaanın mahrum bırakılamayacağını, hareketlerinin ve geçim kaynaklarının yağmacı şirketleri memnun etmek ya da uluslararası güçlerin emirlerine boyun eğmek için kısıtlanamayacağını vurgulamaktadırlar.

İşte bu nedenle Nübüvvet Minhacı üzere Hilafet Devleti'ni kurmak için çalışan davet taşıyıcılarına saldırmak, Hilafet Devleti'nin şafağının doğmasından korkan rejimin, kendi ayıbını örtbas etmek için yaptığı umutsuz girişimden başka bir şey değildir; çünkü Hilafet, Amerika ve Yahudiler için bir tehdit teşkil etmektedir; ayrıca zorla kapatma ya da geçim kaynaklarının kesilmesini tanımayan Hilafet, yağmalanan kaynakları geri elde etmeye ve bunları sömürgeci maceraların sarsamayacağı gerçek bir egemenliğin temeli haline getirmeye dayanmaktadır.

Köklü çözüm, kapanış saatlerini değiştirmekte ya da kredi dilenmekte değil; aksine Mısır halkını başarısız politikaların rehinesi haline getiren sistemi değiştirmekte ve tebaasının önüne ışıklarını söndürmeyen, dahası tüm ümmet için kalkınma kandillerini yakan bir devletin gölgesinde insanın onurunu ve onurlu bir yaşam hakkını güvence altına alan Hilafet projesinin etrafında kenetlenmekte yatmaktadır. Zira Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: إنَّمَا الْإِمَامُ ‏‏جُنَّةٌ ‏‏يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ وَيُتَّقَى بِهِ فَإِنْ أَمَرَ بِتَقْوَى اللَّهِ عَزَّ وَجَلَّ وَعَدَلَ كَانَ لَهُ بِذَلِكَ أَجْرٌ وَإِنْ يَأْمُرْ بِغَيْرِهِ كَانَ عَلَيْهِ مِنْهُ “İmam bir kalkandır. Onun ardında savaşılır, onunla (tehlikelerden) korunulur. Şayet o, Allah Azze ve Celle’ye karşı takvayı emreder ve adaletle hükmederse bundan dolayı sevap kazanır. Bunun dışında bir şey emrederse o zaman yaptıkları kendi aleyhine olur.” [Sahih-i Müslim]

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu İçin Yazan
Said Fazıl - Mısır

Devamını oku...

En büyük Günahlardan Biri: Müslümanların Ülkelerini, Müslümanları Öldürmek Amacıyla Silah Üretimi İçin Açmaktır!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

En büyük Günahlardan Biri: Müslümanların Ülkelerini, Müslümanları Öldürmek Amacıyla Silah Üretimi İçin Açmaktır!

 

Haber:

Son zamanlarda bazı medya kuruluşları, Fas ile Yahudi varlığı arasında insansız hava aracı sektöründe askeri-sanayi işbirliği yapıldığına dair haberler yayınladı. Raporlar, Rabat'ın 60 km güneydoğusundaki Benslimane (Bin Süleyman) şehrinde SPY-X tipi saldırı insansız hava araçları üretmek üzere bir fabrika kurulduğundan bahsetmektedir; bu üretim hattı Fas'ta türünün ilk örneği olacak ve Fas ordusunu silahlandırmasının yanı sıra Afrika'ya ihracat imkanı da sunmayı hedeflemektedir.

Projenin sahibi olan Yahudi varlığına bağlı BlueBird Hava Sistemleri şirketi, basın açıklamaları ve mesleki yayınlar aracılığıyla bu durumu teyit etmiş ve işgal altındaki Filistin'deki BlueBird tesislerinde, Bensliman'daki üretim hattının faaliyete geçirilmesine hazırlık amacıyla Teknoloji Transferi (TOT) programı kapsamında, üretim zinciri hakkında kapsamlı bir eğitim almak üzere Faslı bir teknik ekibin ağırlandığını belirtmiştir.

Spy-X insansız hava aracının toplam ağırlığı yaklaşık 10 kg olup 2,5 kg ağırlığında bir savaş başlığı taşıdığı gibi yaklaşık 50 km'lik bir menzile ve 1,5 saatlik bir uçuş gücüne sahiptir; bu da hedefini aramasına ve tespit ettiğinde üzerine saldırmasına imkan vermektedir. Ayrıca çeşitli savaş başlıklarıyla (zırh delici, personel/hafif zırhlı araçlara karşı) da donatılabilmektedir ki böylece saldırı hızı 250 km/saate kadar ulaşabilmekte ve isabet alanı bir metrenin altına kadar inebilmektedir.

Yorum:

Musa bin Nusayr, Ukeybe bin Nafi ve Tarık bin Ziyad’ın ülkesinin, yani kahraman fatihlerin ülkesinin, Müslümanları katledenlerin silahlarının üretim merkezi haline gelmesi büyük günahlardan biridir; hangi mantık, hangi şeriat bunu mubah kılabilir ki? Seksen yıldır Müslümanların kanını içen bu düşmanın, Gazze ve Batı Şeria’daki son katliamlarının kanı daha henüz kurumamış ve Lübnan, Şam ve İran’daki suçları ise hala kulakları ve gözleri dolduruyorken, bu suçlu düşmana ülkemiz açılmakta ve çocuklarımızın ucuz işgücü, teknoloji transferi, bilimsel ilerlemeden yararlanma ve Fas ordusunun silahlandırılması bahanesiyle silah üretimi için seferber edilmektedir; sonra da bu İHA’ları Afrika’ya ihraç etmemize izin verildiği söylenerek bizimle alay edilmektedir!

Oysa muharib olan kâfir düşmana, ne kadar basit olursa olsun, hatta askeri nitelikte olmasa bile herhangi bir yardımda bulunmak şer'an haram kılınmıştır; peki düşman silahlandırılırsa nasıl olur acaba? Müslümanların evlatlarına karşı güçlenmesini sağlayacak malzemeler düşmana temin edilirse nasıl olur acaba?!

Bu fabrikada üretileceklerin Fas ordusunu silahlandırmak için olduğu, Yahudi ordusunu silahlandırmak için olmadığı söylense bile, şu soruyu sormamız gerekir: Fas ordusu kiminle savaşmak için silahlandırılıyor? Onun düşmanı kim? Kesinlikle Yahudi varlığı değil; aksi takdirde onu silahlandırmazdı; peki Amerika ve Avrupa'yla savaşmak için mi? Kesinlikle hayır; zira bu söz konusu bile olamaz; öyleyse geriye komşularıyla ya da halkıyla savaşmaktan başka bir seçenek kalmıyor. İşte burada, elini, kardeşinle savaşması için ellerinden Müslümanların kanı damlayan kâfir düşmanın elinin üzerine koymak gibi büyük bir günah söz konusudur; hangi şeriat bunu mubah kılabilir ki? Ayrıca şeriatımız bize, küffarla savaşmak için kâfirlerin yardımına başvurmamızı haram kılmıştır; zira Aişe Radıyallahu Anhe'den rivayet edildiğine göre, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem, kendisine gelip sana tâbi olmak ve seninle beraber yaralanmak için geldim diyen adama, Bedir'e çıktığı sırada şöyle dedi: إِنَّا لَا نَسْتَعِينُ بِمُشْرِكٍBiz müşriklerden yardım almayız.” [Sahih hadis.] Peki Müslümanlarla savaşmak için kâfirlerden yardım almak nasıl olur acaba?! İmam Malik şöyle demiştir: “Müşriklerle savaşmak için müşriklerden yardım alınmasını doğru bulmuyorum; ancak hizmetçi ya da uşak olurlarsa o başka.” (نَواتِيَّةً – Nevâtiyye- نوتي- Nevta’nin çoğulu olup deniz tayfası (gemilerde güverte veya makine dairesinde vardiya tutan, bakım-onarım ve temizlik işlerini yapan, gemici, yağcı, usta gemici gibi alt yeterlik belgelerine sahip personeldir) demektir.) İbn Abdülber’in Temhid adlı kitabından.

Müslümanların ülkesinde bu askeri fabrikanın açılması, hain düşmana değerli bir askeri üs kazandırmaktadır; nitekim 2025 yazında Yahudi varlığının İran'a karşı başlattığı 12 günlük savaşta, Yahudi varlığının İran'da gizli fabrikalar kurarak İran'ın merkezindeki hedefleri vurmak ve askeri ve bilimsel liderlere suikast düzenlemek için kullanılan füzeleri ürettiği kanıtlanmıştır; eğer gizli bir fabrika bu kadar büyük bir zarar verebildiyse, peki ya onlara kapıyı ardına kadar açanların vereceği zarar ne kadar büyük olur acaba?

Bu fabrikanın Müslümanların ülkesinde açılması kesin olarak haramdır. Başta ona izin veren kişi günahkâr olur; eğer haberi varsa su boruları ve elektrik kablolarını döşeyen kişi de günahkâr olur. Bu fabrikada doğrudan ya da dolaylı olarak çalışmak da haramdır. Nasıl olursa olsun yerleri temizlemek şeklinde olsa bile ona herhangi bir hizmet sunmak da haramdır. Ayrıca ona herhangi bir hizmet sağlan kişi derhal vazgeçmelidir. Aksi takdirde Müslümanların kanı onun boynuna bir vebal olacak, kıyamet gününde onun aleyhine delil ve onun hasmı olacaktır. O halde ya derhal çekilsin ya da Allah'ın huzurunda sunacağı bir hüccet hazırlasın. Eğer rızkından korkuyorsa, ona Allah'ın arzının geniş ve rızkının bol olduğunu hatırlatırız. Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَمَنْ يَتَّقِ اللَّهَ يَجْعَلْ لَّهُ مَخْرَجاً * وَيَرْزُقْهُ مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِبُ “Kim Allah’tan korkarsa, Allah ona bir çıkış yolu ihsan eder. Ve ona beklemediği yerden rızık verir.” [Talak 2-3] Sallallahu Aleyhi ve Sellem de şöyle buyurmuştur: أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا اللَّهَ وَأَجْمِلُوا فِي الطَّلَبِ؛ فَإِنَّ نَفْساً لَنْ تَمُوتَ حَتَّى تَسْتَوْفِيَ رِزْقَهَا وَإِنْ أَبْطَأَ عَنْهَا، فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَجْمِلُوا فِي الطَّلَبِ، خُذُوا مَا حَلَّ وَدَعُوا مَا حَرُمَ “Ey insanlar! Allahtan (hakkıyla) sakının ve rızkınızı güzel yoldan isteyin. Hiç kimse (Allah’ın kendisine takdir ettiği) rızkı —geç de olsa— elde etmeden ölmeyecektir. Öyleyse Allah’tan (hakkıyla) sakının ve rızkınızı güzel yoldan isteyin. Helâl olanı alın, haram olanı terk edin!

Allah’ım tebliğ ettik mi; Sen şahit ol.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Muhammed Abdullah

Devamını oku...

Dolaylı Vergiler Tahsil Etmek Şer’an Haramdır. Yerinden Edilmiş Muhacirlere Vergi Dayatırken Hiç mi Allah’tan Korkmazsınız? Onlar Hakkında Hiç mi Bir Yemin ve Ahit Gözetmiyorsunuz?

Başbakan Kâmil İdris, gümrük kapılarında herhangi bir yeni harç veya vergi eklenmemesi yönünde talimat verdi; Ayrıca Maliye Bakanlığı, Gümrük, Vergi İdaresi, Eyaletler ve Sınır Kapıları Yönetimi gibi hükümet kurumlarına bu talimatın derhal uygulanması talimatını verdi. Başbakanın bu talimatı, Arkin Sınır Kapısı’nda yaşanan krizin ardından geldi. Sınır kapısında tek bir otobüse dayatılan vergi miktarının 1.350.000 Sudan Sterlini’ne ulaşması üzerine otobüs şoförleri greve gitmiş, yüzlerce araç mahsur kalmış ve Mısır’dan Sudan’a dönmeye çalışan yerinden edilmiş insanların yolculuğu büyük bir çileye dönüşmüştü.

Burada Başbakan’a ve hükümetine sorulması gereken asıl soru şudur: Başbakanın yeni harç veya vergi eklenmemesi talimatını vermesine neden olan sınır kapılarında neden en başından beri vergi ve harçlar alınmaktadır? İster araçlardan isterse yolculardan olsun bu paraların alınmasının şer’i hükmü nedir?! İslam, devletin halkından hangi yollarla mal alabileceğini ve bu malların nerelere harcanacağını açıkça belirlemiştir. Ancak Sudan’da uygulanan vergi sistemi, Batı kaynaklı kapitalist bir temele dayanmaktadır. İslam’a göre devletin, bir kimseden onun rızası olmadan malını alması caiz değildir. Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyuruyor:

إنَّ دِمَاءَكُمْ وَأَمْوَالَكُمْ وَأَعْرَاضَكُمْ عَلَيْكُمْ حَرَامٌ، كَحُرْمَةِ يَوْمِكُمْ هَذَا، فِي شَهْرِكُمْ هَذَا، فِي بَلَدِكُمْ هَذَا “Böylesi kutsal bir beldede ve böylesi kutsal bir ayda bu gününüzün kutsallığı gibi mallarınızı kanlarınız ve onurlarınız da birbirinize karşı kutsaldır.” [Müttefikin aleyh]

Ayrıca araç sahiplerine vergi ve harç yüklemek, doğal olarak bilet fiyatlarının artmasına yol açar. Yani mal ve hizmetlere uygulanan tüm dolaylı vergiler fiyatların yükselmesine neden olur. Bu ise şer’an haramdır. Zira Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

مَنْ دَخَلَ فِي شَيْءٍ مِنْ أَسْعَارِ الْمُسْلِمِينَ لِيُغَلِّيَهُ عَلَيْهِمْ كَانَ حَقًّا عَلَى اللَّهِ أَنْ يُقْعِدَهُ بِعُظْمٍ مِنَ النَّارِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ “Kim Müslümanlara karşı fiyat arttırmak için onların fiyatlarından bir şeye müdahale ederse, o kimseyi kıyamet gününde bir ateş yığınına oturtmak Allah’ın üzerine hak olur.”

İslam’da devlet; insanlara zorluk çıkaran, üzerlerindeki yükleri artıran bir tahsildar devlet değil, bir gözetim/bakım devletidir. Özellikle insanların savaş nedeniyle mallarını ve mülklerini kaybettiği bu zor şartlarda, onları daha da zor durumda bırakmak asla kabul edilemez. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem , Ümmete zorluk çıkaranlara Allah’ın da zorluk çıkarması için beddua etmiş ve şöyle buyurmuştur:

اللَّهُمَّ مَنْ وَلِيَ مِنْ أَمْرِ أُمَّتِي شَيْئاً فَشَقَّ عَلَيْهِمْ فَاشْقُقْ عَلَيْهِ، وَمَنْ وَلِيَ مِنْ أَمْرِ أُمَّتِي شَيْئاً فَرَفَقَ بِهِمْ فَارْفُقْ بِهِ “Allahım! Kim ümmetimin işinden bir şey üstlenir, sonra da onlara sıkıntı verirse, sen de ona sıkıntı ver. Kim de ümmetimin işinden bir şey üstlenir, sonra da onlara nazik ve iyi davranırsa, sen de ona iyi davran.”

Bugün insanların İslam Devleti’ne, yani Nübüvvet metodu üzere Hilafet’e ne kadar da çok ihtiyacı vardır! Hilafet, onları sadece insanların ceplerini gören, onları sıkıntıya sokmaktan ve yoksullaştırmaktan başka bir şey için çalışmayan açgözlü Kapitalizmin cehenneminden kurtaracaktır. Şüphesiz Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet Devleti, malı ancak şer’i yolla alacak, dahası insanların işlerini hak ve adaletle güdecek ve onlara Allah’a itaat içinde onurlu bir hayat sunacaktır. Öyleyse gelin, hep birlikte Rabbimizi razı edecek ve bizi izzetli kılacak olan bu nizamın kurulması için çalışanlarla birlikte çalışalım.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَجِيبُوا للهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ “Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Rasûlü’ne icabet edin.” [Enfal 24]

Devamını oku...

Amerika ve Yahudi Varlığının Saldırganlığına Karşı Tek Çözüm Cihattır! Küresel Barış Ancak Hilafetin Liderliğinde Mümkündür

Malezya Başbakanı Datuk Seri Enver İbrahim, Malezya’nın Orta Doğu’daki tüm anlaşmazlıkların barışçıl yollarla çözülmesi gerektiği yönündeki tutumunu sürdürdüğünü açıkladı. Bölgedeki artan gerilimleri yatıştırmak için diyalog, diplomasi ve devletler arası yakın iş birliğinin tek yol olduğunu ifade etti. Bunun, insani gereklilikler ve küresel adalet ilkeleriyle uyumlu olduğunu belirtti. Başbakan bu açıklamaları; 24 Mart 2026 tarihinde Bahreyn Veliaht Prensi ve Başbakanı Selman bin Hamed Al Halife ile BAE Devlet Başkanı Muhammed bin Zayed Al Nahyan ile yaptığı telefon görüşmeleri sırasında dile getirdi.

Merak ediyoruz: Bu nasıl bir açıklamadır? Kardeşlerimizi vahşice katleden, beldelerimize saldıran ve dinimize hakaret eden bir düşmanla diyalog, diplomasi ve işbirliği mi yapmayı arzuluyoruz?! 70 binden fazla Müslümanın vahşice katledilmesi ve Gazze’deki devasa yıkım bunun yanı sıra Lübnan, Suriye, Yemen ve şimdi de İran’da yol açtıkları ölüm ve yıkım onların diplomasi dilinden asla anlamayan ve kendisine asla müsamaha gösterilmemesi gereken bir düşman olduğunu anlamamız için yeterli değil mi?

Bu sözler sadece gerçeklikten kopuk olmakla kalmıyor, aynı zamanda Kur’an-ı Kerim ve Hadis-i Şeriflerde bolca yer alan Cihad emirlerini de inkâr etmektedir. Söz konusu olan; kardeşlerimizin saldırıya uğraması ve topraklarımızın istila edilmesidir. Merak ediyoruz: Eğer Malezya istila edilseydi, ailelerimiz, komşularımız ve dostlarımız vahşice katledilseydi ve saldırganlar ülkemizi tamamen gasp etmeye çalışsaydı; yine de barış adına düşmanla müzakere, diyalog ve işbirliği mi yapacaktık?!

Eğer saldırganlar askeri gücümüzü tasfiye etmemizi talep etseydi, doğal kaynaklarımıza el koymaya çalışsaydı, bizi evlerimizden sürseydi ve ümmetimizin egemenliğini çalmaya azmetseydi; onları yine barış adına diyaloğa mı çağıracaktık?! Düşmanla ancak korkaklar, ahmaklar ve hainler diyalog ve işbirliği yaparlar. Ülkelerini düşmana satarlar, servetlerini ona teslim ederler ve ümmetlerinin yok edilmesine, kardeşlerinin vahşice öldürülmesine göz yumarlar!

Allah Subhânehu ve Teâlâ bize karşı savaş açan bir düşmanla karşılaştığımızda cevabın ve çözümün diyalog, diplomasi veya işbirliği olmadığını açıkça beyan etmiştir. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyuruyor:

وَقَاتِلُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ الَّذِينَ يُقَاتِلُونَكُمْ “Sizinle savaşanlara karşı siz de Allah yolunda savaşın.” [Bakara 190] Rabbimizin emri budur. Saldırıya uğramamız, ülkemizin gasp edilmesi ve kardeşlerimiz öldürülmesi durumunda tek ve mutlak çözüm Allah yolunda cihattır. Tüm Müslümanların, düşmanla savaşmak için tek bir liderlik, tek bir sancak ve tek bir savaş altında birleşmesi gerekir. Bu Allah’ın emridir ve İslam Ümmeti için nihai çözümdür.

Bu ümmetin başına gelen felaketlerin sebebi; korkak, ahmak ve hain yöneticilerdir. Bu yöneticiler, düşmanın elinde birer ajan veya kukla gibi hareket etmekte, sürekli onun önünde diz çökmekte ve halklarını ona boyun eğmeye zorlamaktadırlar. Ümmetin görevi bu liderleri reddetmek, hatta izzet ve şanını geri kazanmak için onları devirmektir.

İslam asla korkak, ahmak veya hain liderlerin eliyle zafer asla kazanamaz ve kazanamayacaktır, ancak Allah’tan başka kimseden korkmayan emin, muttaki, hakim ve cesur liderlerin eliyle zafer kazanabilir. Böylesi liderlerin varlığı, ümmet için sadece şer’i bir şart değil, aynı zamanda tarihin de tescil ettiği bir hakikattir; zira İslam, böylesi liderlerin varlığı sayesinde yayılmış ve dünyanın süper gücü olma mertebesine yükselmiştir. 1300 yıldan fazla hüküm süren Hilafet, bu gerçeğin kanıtıdır. Öyle ki İslam, savaş meydanlarında ve siyasette aslanlar gibi olan ve düşmanları önünde asla eğilmeyen Halifeler sayesinde dünyanın üçte birinden fazlasına hüküm sürmüştür.

Tarih ayrıca küresel barışın ancak ümmetin kalkanı olan, Şeriatı uygulayan ve rahmeti yayan Hilafetin liderliğinde mümkün olacağını belgelemiştir. Dünya; kafir güçlerin veya fasık Ruveybida yöneticilerin liderliği altında asla barışa ulaşamaz ve ulaşamayacaktır; çünkü onların hepsi ümmete birer canavar gibi davranmaktadır. Kurtlar yeryüzünde fink atarken koyunlar nasıl güvende olabilir?

Bu nedenle hem küfrün hâkimiyetinin son bulmasını hem de gerçek bir dünya barışını arzulayan herkesi, Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet’in kurulması için çalışmaya davet ediyoruz. Bu çalışma, Allah Subhânehu ve Teâlâ ve Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in iman edip salih amel işleyenlere zafer vaat ettiği bir çalışmadır.

وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُم فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضَى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُم مِّن بَعْدِ خَوْفِهِمْ أَمْناً يَعْبُدُونَنِي لَا يُشْرِكُونَ بِي شَيْئاً وَمَن كَفَرَ بَعْدَ ذَلِكَ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ “Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden öncekileri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına, onlar için razı olduğu dinlerini iyice yerleştireceğine, yaşadıkları korkularının ardından kendilerini mutlaka emniyete kavuşturacağına dair vaatte bulunmuştur. Onlar bana kulluk eder ve bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Artık bundan sonra kimler inkâr ederse, işte onlar fasıkların ta kendileridir.” [Nur 55]

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER