Pazar, 11 Şevval 1447 | 2026/03/29
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Tüm Müslümanların Kanı Pahasına Bile Olsa Ülkemizde Sömürgeci Kafirin Çıkarlarının Gerçekleşmesini Öngören Hayali Güvenliğe Daha Ne Zamana Kadar Güveneceksiniz?!

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Tüm Müslümanların Kanı Pahasına Bile Olsa Ülkemizde Sömürgeci Kafirin Çıkarlarının Gerçekleşmesini Öngören Hayali Güvenliğe Daha Ne Zamana Kadar Güveneceksiniz?!

Yahudi Başbakan Netanyahu, 23 Şubat 2026 tarihinde, varlığının “çökmekte olan Şii ekseni” ve “şekillenen Sünni ekseni” olarak tanımladığı güçlere karşı koymak üzere yeni bir bölgesel eksen oluşturmaya çalıştığını açıkladı.

Bir Müslümanla diğer Müslüman arasında bir ayrım yapmayan bu kapsamlı düşmanca bakış açısı 28 Şubat 2026 Cumartesi günü sahada, Siyonistler tarafından “Aslanın Kükremesi” ve Amerikalılar tarafından “Efsanevi Öfke” adı altından gerçekleştirilen ortak bir vahşi saldırı yoluyla tercüme edilmiştir. İran Kızılay’ı, şehit sayısının 1230'dan fazla kişiye yükseldiğini ve bunların en korkunç olanının ise Minab kentindeki bir ilkokulu hedef alan füze saldırısı olduğunu teyit etmiştir; zira savaşın ilk gününde 175 öğrenci ve eğitim personeli hayatını kaybetmiş; kanlarıyla bu Haçlı düşmanın ahlaksızlığı ve Müslümanların ihlal edilmesi dosyasına yeni bir kanıt yazmışlardır.

Bugün İran'da yaşananlar, geçici bir askeri harekat değildir; aksine düşmanın öfke ve vahşet çılgınlığındaki çirkinliğini açığa çıkaran Rabbani bir ifşa olduğu gibi utanç verici dosyalara ipotek olmuş ve düşmanlarının peşinden gitmeye bağımlı hale gelmiş araçların ihanetini ortaya koyan da ilahi bir ifşadır. Bu arada Netanyahu hayali eksenlerle övünürken, bizi ise “çökmüş Şiiler ve şekillenmekte olan Sünniler” olarak nitelendirmektedir; zira onlar aslında bizi, -siyasi olarak parçalanmış olsak da- tek bir beden olarak görüyorlar ve bu bedeni parça parça hedef alıyorlar; bu da ümmetin bedeninde ortaya çıkan ve gelecekte bir tehdidin habercisi olan her gücün özelliklerine darbe indirmek ve İslam ile küresel siyasi bir ideoloji olarak savaşmak konusunda acil bir gaye olarak sömürgeci kafirin çıkarlarını gerçekleştirmek için olduğu gibi ümmetin kardeşlerinden bir yardım ve güç oluşturma çabasını da engellemek içindir; zira ümmetin kardeşleri, yardımları Nübüvvet Minhacının ilk çekirdeğini kurmakla taçlanacak ve hayat savaşında İslami bir gerçeklik olarak somutlaşacak bir fikre iman edip benimsemektedirler. Böylece zulmün gücü kırılacak, onun insan yapımı sisteminin zorbalığı İslam'ın adaletli hükmüne boyun eğecek ve hakkın şafağı, insanı koruyan heybeti, ümmetin yaralarını iyileştiren merhameti, zulmün tahtlarını sütunlarından söküp atan galibiyeti, batılın korktuğu üstünlüğü ve adaletinin nurunun parıltısı doğacaktır ki böylece İslam alemler için bir hidayet ve rahmet olabilsin.

Bu habis açıklama, Amerika’nın kurduğu ve medyası ve ucuz araçlarıyla tüm vesile ve araçları kullanarak ekip beslediği bir fanatizm tuzağıdır ki böylece ümmet, tali anlaşmazlıklarla meşgul olup kendi içinde çatışırken ve başarısız olup ümmetin gücü milletlerin kaprislerinin rüzgarında savrulurken onların suçlarının çılgınlığı yayılsın ve onların hain kükremesi, çocuklarımızın, kadınlarımızın ve kutsallarımızın üzerinde yükselsin. Bunu da Subhanehu'nun, onların bu ümmete yönelik sonsuz düşmanlığı tarif ederken buyurduğu şu hak kavli doğrulamaktadır: لَا يَرْقُبُونَ فِي مُؤْمِنٍ إِلّاً وَلَا ذِمَّةً وَأُولَئِكَ هُمُ الْمُعْتَدُونَ “Bir mümin hakkında ne ahit tanırlar ne de antlaşma. Çünkü onlar saldırganların ta kendileridir.” [Tevbe 10] Bugün “sahte ulusal çıkarlar” iddiasıyla kâfire kardeşinin etini parçalamasına izin veren kimse, kendi sırasına hazırlansın ve dünyada rezilliği, ahirette ise azabı beklesin; onu buna sevk eden şey ise Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şu açık uyarısıdır: مَا مِنْ امْرِئٍ يَخْذُلُ امْرَأً مُسْلِماً فِي مَوْضِعٍ تُنْتَهَكُ فِيهِ حُرْمَتُهُ وَيُنْتَقَصُ فِيهِ مِنْ عِرْضِهِ إِلَّا خَذَلَهُ اللَّهُ فِي مَوْطِنٍ يُحِبُّ فِيهِ نُصْرَتَهُ “Her kim bir Müslümanı saygınlığının kaybolması, şerefinin elden gitmesi söz konusu olan bir yerde yardımsız bırakırsa, Allah da onu kendisine yardım edilmesini çok arzu ettiği bir yerde yalnız bırakır.

İşte burada, ey İslam ümmeti, işlevsel rejimlerin kavramayı reddettiği apaçık bir gerçek ortaya çıkmaktadır ki bu da; “güvenlik yanılsamasına” güvenmek, ortak çıkarlar kılıfı altında kayıtsız kalmak, sahte ve boyun eğmiş ulusal bağımsızlık anayasalarının esaslarına bağlılık iddiasıyla ümmetin parçalanmış bedeni üzerine çöreklenen Amerikan üslerinin varlığını sürdürmek ve ülkemizdeki sömürgeci kafirin çıkarlarını gerçekleştirmektir.

Zulmü, adaletsizliği ve değerlerin ezilmesini ifade eden zalim uluslararası makinenin yedek bir parçasından ibaret olan yöneticilerden nasıl bir iyilik umulabilir ki zaten olayların gerçekleri bunu kanıtlamaktadır. Nitekim Netanyahu’nun, 9 Eylül 2025’te hedef aldığı “Doha’nın yumuşak kız kardeşlerini” bir sonraki hedefin kendileri olacağı konusunda tehdit etmesine rağmen; Tevrat’ın batıllarının gerçekleşmesi uğrunda bir hizmetkâr ile bir tâbi arasında bir ayrım olmaksızın onların, 2 Mart 2026’da Kahire’deki ABD Büyükelçiliği’nin sayfasında Müslümanların katilleriyle birlikte ortak bir bildiri yayımladıklarını görmektesiniz ki bu bildiride Amerika ve bazı Arap rejimlerinin egemen topraklara yönelik füze saldırılarını kınamışlardır! Riyad Dışişleri Bakanlığı ise başka bir açıklamada, “uluslararası hukuk ve Birleşmiş Milletler sözleşmelerinin” ihlal edilmesinin devam etmesinin sonuçları konusunda uyarıda bulunmuştur; uluslararası tağutun koridorlarından “güvenlik” dilenmeye yönelik umutsuz bir girişimde bulunanlar, ümmetin bağrına hançer saplayanlardan bir güç ve korunma dilenilmeyeceğini unutmaktadırlar; dahası onlarda, sadece Allah’a ve Rasulü’ne samimi bir dostlukla elde edilebilecek olan gerçek güven de kaybolmuştur: الَّذِينَ يَتَّخِذُونَ الْكَافِرِينَ أَوْلِيَاءَ مِنْ دُونِ الْمُؤْمِنِينَ أَيَبْتَغُونَ عِنْدَهُمُ الْعِزَّةَ فَإِنَّ الْعِزَّةَ لِلَّهِ جَمِيعاً “Müminleri bırakıp kâfirleri dost edinenler, onların yanında izzet mi arıyorlar? Bilsinler ki bütün izzet yalnızca Allah’a aittir.” [Nisa 139]

Evet, aslında bu ortak açıklama, katliama açık bir davet ve tasfiye kuyruklarında sırayı beklemektir. O halde Haçlı düşmanına acı veren füzelerin kınanması ve hava sahasını ve topraklarını Amerika’nın ve Yahudi varlığının uçaklarına açan rejimlerin bunu “egemenlik ihlali” olarak nitelendirmesi bir Müslümanın zihninde nasıl doğru olarak kabul edilebilir ki?! Bu da Amerika ve Yahudi varlığının uçaklarının Müslüman ülkeleri yakıp yıkması için buradan harekete geçsin diyedir ki bugün bu ülkelerden biri, rejimi çeşitli dosyalarda ve yerlerde Amerika'ya hizmet etmesine rağmen İran’dır. Tahran’ın o zamanki tepkisi, Dışişleri Bakanlığı’nın 28 Şubat 2026’da yaptığı açıklamaya göre bu tepkinin “Birleşmiş Milletler Şartı’nın 51. maddesi” tarafından güvence altına alınan meşru bir hak olduğunu vurgulama çerçevesinde olmuştur; böylece bu tepki İran'ın, -gücü ne olursa olsun- hala sömürgeci kâfirin ülkemiz üzerindeki hakimiyetini pekiştirmek için koyduğu zalim kanunlara utanç verici bağlılık çitinin arkasına sığındığını ortaya koymaktadır.

Birleşmiş Milletler sözleşmelerine sığınmak ve onlara göre hareket etmek, tiranlığın gölgesinde gölgelenmektir; bu da Allah’ın yardımıyla desteklemediği, aksine hayal kırıklığını miras bırakan bir eylemdir; çünkü tiranların saraylarında adalet arayan kişi, rüzgârların vehimlerle ördüğü ipliklerde güvenlik arayan kişi gibidir. Ama vallahi İslam ümmetine yardım, Güvenlik Konseyi’ni razı etmekle, sömürgeci sözleşmelerle veya uluslararası hukuku ile değil, aksine uluslararası bağımlılık giysilerini çıkardığında ve Allah’ın adıyla ve O’nun kelimesini yüceltmek için savaşa başladığında gelecektir; çünkü Allah'tan başkasına dayanan her güç boşunadır ve küfrün kanunları temelinde inşa edilen her kale, hakkın rüzgârlarının dağıtacağı bir örümcek ağı gibidir; tıpkı Allah Subhanehu'nun, Kendi koruması dışında başkalarına sığınanları ve düşmanlarının antlaşmalarına boyun eğenleri şu şekilde tanımladığı gibi: مَثَلُ الَّذِينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللَّهِ أَوْلِيَاءَ كَمَثَلِ الْعَنْكَبُوتِ اتَّخَذَتْ بَيْتاً وَإِنَّ أَوْهَنَ الْبُيُوتِ لَبَيْتُ الْعَنْكَبُوتِ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ “Allah’tan başka dostlar edinenlerin durumu, örümceğin (ağının) durumu gibidir. Örümcek bir yuva edinir; halbuki yuvaların en çürüğü şüphesiz örümcek yuvasıdır. Keşke bilselerdi!” [Ankebut 41]

Buna göre bu zayıf iplikleri parçalamanın ve tiranlarını devirmemin yolu, sadece Allah’ın adıyla gürleyen topların ve roketlerin kükremesiyle mümkündür; bu da Müslümanın yerinde oturması için hiçbir mazeret bırakmayan ve azimleri bileyen hak çağrıya icabet etmekle olacaktır. وَمَا لَكُمْ لاَ تُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللّهِ وَالْمُسْتَضْعَفِينَ مِنَ الرِّجَالِ وَالنِّسَاء وَالْوِلْدَانِ الَّذِينَ يَقُولُونَ رَبَّنَا أَخْرِجْنَا مِنْ هَـذِهِ الْقَرْيَةِ الظَّالِمِ أَهْلُهَا وَاجْعَل لَّنَا مِن لَّدُنكَ وَلِيّاً وَاجْعَل لَّنَا مِن لَّدُنكَ نَصِيراً * الَّذِينَ آمَنُواْ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللّهِ وَالَّذِينَ كَفَرُواْ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ الطَّاغُوتِ فَقَاتِلُواْ أَوْلِيَاء الشَّيْطَانِ إِنَّ كَيْدَ الشَّيْطَانِ كَانَ ضَعِيفاً “Size ne oluyor da, Allah yolunda ve, “Ey Rabbimiz! Bizleri halkı zalim olan şu memleketten çıkar, katından bize bir dost ver, bize katından bir yardımcı ver” diye yalvarıp duran zayıf ve zavallı erkekler, kadınlar ve çocukların uğrunda savaşa çıkmıyorsunuz? İman edenler, Allah yolunda savaşırlar. İnkâr edenler de tâğût yolunda savaşırlar. O hâlde, siz şeytanın dostlarına karşı savaşın. Şüphesiz şeytanın hilesi zayıftır.” [Nisa 75-76] Ey güç ve kuvvet ehli: Sizin korktuğunuz tuzak, kesin bir inancın karşısında bir örümcek ağı kadar zayıftır; o halde çabalarınız, dine yardım etmek ve alemlerin Rabbinin cennetini arzulamak için olsun ve dinine yardım etmekten vazgeçen kişinin karşı koyamayacağı tehditten de sakının. إِلَّا تَنفِرُوا يُعَذِّبْكُمْ عَذَاباً أَلِيماً وَيَسْتَبْدِلْ قَوْماً غَيْرَكُمْ وَلَا تَضُرُّوهُ شَيْئاً وَاللهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ “Eğer (gerektiğinde savaşa) çıkmazsanız, (Allah) sizi pek elem verici bir azap ile cezalandırır ve yerinize sizden başka bir kavim getirir; siz (savaşa çıkmamakla) O’na hiçbir zarar veremezsiniz. Allah her şeye kadirdir.” [Tevbe 39]

Bizler, sadece hakkın sesine kulak veren sizlere, İran'ın Minab kentinde 175 Müslüman kızın kanlarını hatırlatıyoruz. İran, Müslümanların, İslam’ı tatbik etmek ve İslam'ı alemlere bir hidayet ve rahmet risaleti olarak taşımak üzere biat ettikleri Halifelerinin emriyle harekete geçerek tek bir ümmet oldukları gün fethettikleri İslam toprağıdır; zira o zaman Kisra'nın tacı ve bilezikleri İslam devletinin merkezine getirilmiş ve Allah'ın vaadini gerçekleştirmek ve Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in nübüvvetini tasdik etmek için zayıf bir yaşlıya takılmıştı. Bu da o zamandan beri yeryüzünün tüm zorbaları için ebedi bir ibret, her türlü cahiliye ve kokuşmuş milliyetçilik için bir mezar ve Raşidi İslam Devleti'ni koruyan kişinin asıl bir parçası olsun diyedir. Tıpkı Sadıkul Masduk Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in bize şu şekilde haber verdiği gibi: الْمُسْلِمُ أَخُو الْمُسْلِمِ، لَا يَظْلِمُهُ، وَلَا يَخْذُلُهُ، وَلَا يَحْقِرُهُ “Müslüman Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez; onu tahkir etmez.” Bir Müslümanın kanı Allah katında dünyadan ve içindekilerden daha değerli ve kıymetlidir; dolayısıyla kutsallarımızın ihlal edilmesini izlememiz ve soğukkanlılıkla ölüleri saymamız tam bir acizliktir. Nitekim Sallallahu Aleyhi ve Sellem bu kanın kutsallığı hakkında şöyle buyurmuştur: لَزَوَالُ الدُّنْيَا أَهْوَنُ عَلَى اللَّهِ مِنْ قَتْلِ رَجُلٍ مُسْلِمٍ “Dünyanın yok olması, Allah katında bir Müslümanın öldürülmesinden daha hafiftir (önemsizdir).

Akil kişilere ve ümmetimizin geri kalan evlatlarına yönelik hitabımız şudur: Bugün, ümmetin orduları içindeki güç ve kuvvet ehlinin acil şerî görevi, bu iğrenç ulusal hapishanelerin çemberini kırmak, şeytani üsleri kökünden söküp atmak ve Sykes-Picot sınırlarını tanımayan, sadece Allah'ın Resulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in Raye'sini ve asla sözünden dönmeyen Allah'ın vaadini tanıyan akidevi savaşta Haçlı düşman ve onun beslemesi Yahudi varlığıyla doğrudan çatışmaktır. وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضَىٰ لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُم مِّن بَعْدِ خَوْفِهِمْ أَمْناً “Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden önce geçenleri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına, onlar için hoşnut ve razı olduğu dinlerini iyice yerleştireceğine, yaşadıkları korkularının ardından kendilerini mutlaka emniyete kavuşturacağına dair vaatte bulunmuştur.” [Nur 55]

Bu nedenle İslam, birleştirici ve koruyucu İslam akidemiz temelinde bir anayasa ile hayat vakıasında somutlaşan bir devlette egemen olmadıkça -ki bu devlette hem yönetici hem de yönetilen İslam’ın adaletine boyun eğecek ve bu parçalanmış bedenin başına şerî bir metotla bir “baş” nasbedilecektir-, bu kayboluştan bir çıkış yolu olmadığı gibi ufukta gerçek bir güvenlik umudu da görünmemektedir; zira ümmet, Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafeti kurduğunda; güçler onun potasında eriyecek, ordular birleşecek, ümmetin servetleriyle satın alınan silahlar, gerçek düşmanın, yani dinin ve ümmetin düşmanının kalbine yöneltilecektir; böylece İslam ümmeti, düşmanlarının istediği gibi toprağı, namusu ve dini ihlal edilen zayıf ve tabi bir ümmet olarak değil, Allah’ın istediği gibi öncü ve lider bir ümmet olarak geri dönecektir.

Şüphesiz yakında ufukta belirecek olan ve Allah’ın izniyle İslam’ın nuruyla abdest alan ve tağuta bağlılığı yıkayan müminlerin elleriyle gerçekleşecek olan savaş, Furkan Savaşı’dır; bu savaş, İslam anayasası projesini hayata geçirmek ve insanlar arasında insaf ve adaleti ikame etmek için olan bir savaş olacaktır. Fetihler ve bereketler ayı olan bu ayda bizler, mücahit bir ümmet olmanın yanı sıra insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet olmaya yakışır bir tavır sergileyelim; Allah'ın hepimize yüklediği sorumluluğun hakkını verelim; kabileler, partiler, gruplar, bireyler, kadınlar, erkekler ve tüm gençlerden her biri medya, toplum ve eğitim alanındaki konumunda, saçmalıklardan ve bunları pekiştiren programlardan ve ümmetin gençlerinin zihinlerini, onları ümmetlerinin davalarının yükünü taşımaktan uzaklaştıran parçalanma kültüründen sıyrılıp uzaklaşsın, Hanif dinlerinin ve onu hayatın her alanında somutlaştırmanın sorumluluğunu taşısın ve İslam'ı ümmetle birlikte Raşid bir devlet içinde egemen kılmak amacıyla ciddi ve samimi bir şekilde çalışanlarla birlikte ümmet izzeti için organize ve üretken bir şekilde çalışsın ki bu çalışmayı yapan, medyanın onun çalışmasını karartıp çarpıtmasına ve utanç verici tüm yöneticilerin gençlerine uyguladığı zulme rağmen, ümmetin icabet etmesinden ve ümmetin ideolojisini ve İslami hayatın yaşamın tüm alanlarında yeniden başlatılmasını ifade ve temsil eden ve altında müminlerin izzetli olacağı, akidemizin sancağının gölgesinde mazlumların yardım göreceği ve ordusunun ayakları altında tüm zalimlerin zelil olacağı Raşidi Hilafetin kurulmasından korkarak halkına hiçbir zaman yalan söylemeyen bir öncü ve lider olan Hizb-ut Tahrir'dir. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَنُرِيدُ أَن نَّمُنَّ عَلَى الَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا فِي الأَرْضِ وَنَجْعَلَهُمْ أَئِمَّةً وَنَجْعَلَهُمُ الْوَارِثِينَ وَنُمَكِّنَ لَهُمْ فِي الأَرْضِ وَنُرِي فِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَجُنُودَهُمَا مِنْهُم مَّا كَانُوا يَحْذَرُونَ “Biz ise, o yerde güçsüz düşürülenlere lütufta bulunmak, onları önderler yapmak ve onları vârisler kılmak, o yerde onları iktidar yapmak; Firavun ile Hâmân’a ve ordularına, onlardan (İsrailoğullarından gelecek diye) korktukları şeyi göstermek istiyorduk.” [Kasas 5-6]

Ey İslam’ın gençleri ve bekçileri, beklemeyin ve zalim rejimlerin idarelerine güvenmeyin; zira bu rejimlerin bazıları, kınamalarıyla ve mazluma yardım etmeyen, zulmü ortadan kaldırmayan, kutsalı kurtarmayan ve Müslümanların kanını korumayan boş dayanışmalarıyla iyilik yaptıklarını sandıkları gibi onlardan bazıları da mevcut hayali güvenliğin, güvendikleri kafirlerin tuzağından kendilerinin boyunlarını koruyacağını sanıyorlar; haydi o zaman samimi davet taşıyıcıların saflarına katılın ki İslami hayatı yeniden başlatma şerefine birlikte nail olalım ve Allah da bize, Hanif ve Müslüman İbrahim'in dini olan dinini ikame etmekle onurlandırsın.

Bugün kurmak için çalıştığımız Hilafet, Sünni ya da Şii olsun diğeri dışında bir mezhebi ifade etmez; aksine tek bir İslam ümmetinin ideolojisini temsil eder; zira Hilafet, dünyadaki tüm Müslümanların genel başkanlığıdır; tıpkı Müslümanların Halifesinin ve İslam ordusunun aklı başında komutanı ve büyük sancağı Halid bin Velid'in, Romalılara şeytanın vesveselerini unutturduğu gibi zalim Amerika'ya ve İslam'ın zorba düşmanlarına şeytanın vesveselerini bile unutturacak olan işte bu Hilafettir.

İşte bu kararlılık ve bu inançla ümmetimiz bugün, Amerika’ya ve onun kuyruklarına şeytanlarının vesveselerini bile unutturacak şafak saatine doğru ilerlemektedir; bu ise kuyuya taş atmak ya da geçmişin yıkıntıları üzerine hayaller kurmak değildir; aksine vahyin kesinliğine ve sözü doğru ve fiili hak olan Sadıkul Masduk Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in müjdesine dayanan bir kesinliktir; ümmetimizin yönetim aşamalarını anlatan ve zulüm ve tiranlık dönemlerinin ardından ümmetin izzetinin geri döneceğini, acıların sona ereceğini ve Rahman’ın bereketlerinin ve hayrının kapılarının açılacağını müjdeleyen hadis-i şerifte şöyle buyurulmaktadır: تَكُونُ النُّبُوَّةُ فِيكُمْ مَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ تَكُونَ، ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ أَنْ يَرْفَعَهَا، ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةٌ عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ فَتَكُونُ مَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ تَكُونَ، ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ يَرْفَعَهَا، ثُمَّ تَكُونُ مُلْكاً عَاضّاً فَيَكُونُ مَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ يَكُونَ، ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ أَنْ يَرْفَعَهَا، ثُمَّ تَكُونُ مُلْكاً جَبْرِيَّةً فَتَكُونُ مَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ تَكُونَ، ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ أَنْ يَرْفَعَهَا، ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ. ثُمَّ سَكَتَ “Allah’ın olmasını dilediği kadar aranızda Nübüvvet olacak, sonra kaldırmayı dilediğinde Allah onu kaldıracaktır. Sonra Nübüvvet Minhacı üzere (Raşidi) Hilafet olacaktır. Böylece Allah’ın olmasını dilediği kadar olacak, sonra kaldırmayı dilediğinde onu da kaldıracaktır. Sonra ısırıcı meliklik olacaktır. Böylece Allah’ın olmasını dilediği kadar olacak, sonra kaldırmayı dilediğinde Allah onu da kaldıracaktır. Sonra zorba diktatörlük olacaktır. Böylece Allah’ın olmasını dilediği kadar olacak, sonra kaldırmayı dilediğinde onu da kaldıracaktır. Sonra (yeniden) Nübüvvet Minhacı üzere (Raşidi) Hilafet olacaktır. Sonra sükût etti.”

Ey insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet, sizi kendisine davet ettiğimiz tüm bu çaba, Allah’ın rızasını kazanmak, O'nun cennetini ummak ve sadece O’nun emirlerine tam olarak uyarak ve yasakladıklarından uzak durarak tadabileceğimiz izzeti, hayrı ve mutluluğu yaşamak içindir. Bu da bizim bugün, sadık mücahitlerimize kucak açmamızı, güç ve kuvvet ehlini teşvik etmemizi, dine yardım etmek ve onu hakim kılmak için asli dini vaciplerini yerine getirmeleri amacıyla onlarla birlikte hareket etmemizi ve Birleşmiş Milletler'in zulmüne boyun eğen ulusal temele dayalı anayasaları yerle bir edecek İslam akidesine dayalı kutsal yürüyüşe katılmayı, Allah'ın emrine uyarak önceden haber vermeksizin harekete geçmeyi, İsra ve Mirac toprakları da dahil olmak üzere tüm İslam topraklarında, Amerikan üslerinden ve Yahudi varlığının nüfuzundan geriye hiçbir şey bırakmayacak büyük sefere katılmayı ve bunu da Azze ve Celle'nin şu kavline iman ederek, tasdik ederek ve amel ederek yapmayı gerektirmektedir: وَقَاتِلُواْ الْمُشْرِكِينَ كَآفَّةً كَمَا يُقَاتِلُونَكُمْ كَآفَّةً وَاعْلَمُواْ أَنَّ اللهَ مَعَ الْمُتَّقِينَ “Müşrikler nasıl sizinle topyekün savaşıyorlarsa siz de onlara karşı topyekün savaşın ve bilin ki Allah (kötülükten) sakınanlarla beraberdir.” [Tevbe 36]

Bu, ümmet için bir bildiri, yöneticiler için bir uyarı ve ordular için de bir çağrıdır; dolayısıyla her kim Allah’ın dinini yardım eder ve bugün, ümmetin tüm meselelerini benimseyen Raşid bir devlette dinin egemen olması için çalışırsa, Allah da onlara yardım eder ve ayaklarını sabit kılar; her kim de bundan geri kalırsa, kâfirlerin tuzaklarına düştüğünde kendinden başka kimseyi suçlayamaz. Allah Subhanehu’nun şu kavlini söylüyoruz: هَـذَا بَلاَغٌ لِّلنَّاسِ وَلِيُنذَرُواْ بِهِ وَلِيَعْلَمُواْ أَنَّمَا هُوَ إِلَهٌ وَاحِدٌ وَلِيَذَّكَّرَ أُوْلُواْ الأَلْبَابِ “İşte bu, bütün insanlara, bununla hem uyarılsınlar hem Allah’ın ancak bir tek ilah olduğunu bilsinler hem de akıl sahipleri öğüt alsınlar diye yapılmış bir bildiridir.” [İbrahim 52]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Seyf Marzuk – Yemen

Devamını oku...

Kutlama Yapan Anneler ve İşgalin Hapishanelerindeki Anneler!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Kutlama Yapan Anneler ve İşgalin Hapishanelerindeki Anneler!

Haber:

Mahkumlar Kulübü, işgalin hapishanelerinde halen 40 Filistinli annenin tutukluluklarının devam ettiğini belirtti. Bu kadınlar, işçi, gazeteci, öğretmen, avukat, aktivist, doktor, akademisyen ve ev hanımı gibi farklı kesimlerden gelen 80 tutuklu kadın arasında yer almaktadırlar.

Haber:

Dünya çapında sözde Anneler Günü kutlamaları sürerken, onlarca Filistinli kadın işgal hapishanelerinin parmaklıkları ardında bambaşka bir gerçeklikle karşı karşıya kalmaktadırlar. Bu durum, hedef alınan kesimin giderek genişlediğinin açık bir göstergesidir; zira işgal hapishanelerinde şehitlerin ve tutukluların annelerinden oluşan 40 kadın bulunmaktadır. Bu kadınların arasında yaşlılar da vardır ve bunların çoğu idari gözaltında ya da işgalin, dijital alanı baskı ve zulüm için ek bir araç olarak hedef alan politikası bağlamında, sosyal medya siteleri üzerinden kışkırtma yaptığı iddiasıyla tutuklu bulunmaktadırlar. Diğer tüm tutuklular gibi bu kadınlar da işkence, aç bırakma, tıbbi tedaviden mahrum bırakma ve tecrit gibi ihlallerden oluşan kapsamlı bir sisteme maruz kalmaktadırlar. Bunun yanı sıra sert sorgulamalar ve ziyaret yasağı gibi sistematik baskı ve zulüm politikaları da söz konusudur. Annelerinin kucağından mahrum bırakılan çocuklar ise, tutukluluğun en acı verici örneklerinden birini oluşturmaktadır.

Filistinli annelerin gözaltına alınarak hedef alınması, mübarek toprakların halkına karşı yürütülen çılgın savaşın yönlerinden birini oluşturmaktadır; yani onlar, çocuklarına baskı yapmak, iradelerini ve direnişlerini kırmak, onları eğitim ve sosyal rollerinden mahrum bırakmak için bir araç olarak kullanılmaktadır. Ayrıca bu anneleri itiraf etmeye zorlamak için onlara, çocuklarını ve aile fertlerini tehdit etmek gibi büyük psikolojik baskılar da uygulanmaktadır. Aslında özellikle aralarındaki iletişimin engellenmesi nedeniyle anneler, çocukları için sürekli endişe içinde yaşamaktadırlar. Bu annelerden bazıları hapishanede doğum yapmakta ve bebekleri, insani olmayan kötü sağlık koşullarında kendileriyle birlikte kalmaktadır; ancak tutuklulukları devam ederse bebekleri onlardan alınacaktır. Ayrıca yaşlarına ve sağlık durumlarına uygun olmayan koşullarda tutulan yaşlı anneler de vardır.

Kadın derneklerinin ve sahte kadın hakları savunucularının rolü, gerçek bir baskı ya da bu trajik ve süregelen acıyı en azından biraz olsun hafifletmeye yönelik somut adımlar olmaksızın, sadece onların serbest bırakılmasını ve onlara karşı işlenen organize suçların durdurulmasını talep eden zayıf sözler ve açıklamalardan öteye geçmemektedir. Ayrıca bağımlı ve ajan olan Dayton otoritesinin rolü de, ağızları susturma ve görüşleri bastırma konusunda işbirliği içinde olmasa da zayıf ve şüpheli bir roldür.

Filistin'deki annelere, birçok düzeyde ve yönde acı çekip ezilen ve mazlum tüm bölgelerdeki, annelere, özellikle de iyiliği emredip kötülüğü yasaklayan ve zulümle mücadele edenlere hayran kalmamak elde değildir. Ancak karanlık sonsuza dek sürmeyeceği gibi zulüm de sonsuza dek devam etmeyecektir. وَسَيَعْلَمُ الَّذِينَ ظَلَمُوا أَيَّ مُنقَلَبٍ يَنقَلِبُونَ “Zulmedenler, hangi dönüşle döndürüleceklerini yakında bileceklerdir.” [Şuara 227]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Müslime Şâmî (Ümmü Suheyb)

Devamını oku...

Kınamak, Keşmir’i Kurtarmak İçin Cihadın Bir Alternatifi Değildir

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Kınamak, Keşmir’i Kurtarmak İçin Cihadın Bir Alternatifi Değildir

Haber:

Dışişleri Bakanlığı, 25 Mart 2026 Çarşamba günü, önde gelen Keşmirli lider Asiya Andrabi'ye verilen müebbet hapis cezasını ve Delhi'deki bir mahkeme tarafından arkadaşları Fehmida Sofi ve Nahide Nasrin’e verilen 30 yıllık hapis cezalarını kınadı. Bakanlık, X platformunda yayımlanan bir açıklamada, kararın "adaletten ciddi bir sapmayı" temsil ettiğini ve "Hindistan işgali altındaki Cammu ve Keşmir’de temel hakların sürekli olarak bastırılmasını" yansıttığını belirtti. (El Fecr Gazetesi)

Yorum:

Keşmir’deki Müslüman özgür kadınlar, Pakistan’ın yöneticilerinin aksine dinlerine sadık kişilerdir; çünkü kendilerini koruyacak Müslüman bir yönetici bulamasa da özgürlük için mücadeleye devam etmektedirler. Pakistan’ın yöneticileri ise Keşmir’i defalarca teslim etmişlerdir. Zira cesur askerlerimizin Hindu devletinin ordusuna indirdiği her güçlü askeri darbe, yöneticiler ve askeri komutanların ihanetiyle karşılık bulmuştur. Ayrıca yöneticiler, Hindistan ile Keşmir konusunda ateşkes ilan ederek, mücahitlerin korkak Hindu devletinin askerlerine saldırmasını engellemektedirler.

Dışişleri Bakanlığı ise, Pakistan'daki derin devletin sözcüsünden başka bir şey değildir. Bu nedenle çağrılarını insan hakları ve adaletle sınırlamak, Pakistanlı yöneticilerin Hindistan devletine Keşmir üzerinde meşruiyet kazandırmasına yol açmaktadır; oysa Hindistan, Müslümanların topraklarının tek bir karışının üzerinde bile hak sahibi değildir. Birleşmiş Milletler’e yaptıkları çağrı yoluyla yöneticiler, Hindu devletinin müttefiklerini Müslümanların işleri üzerinde otorite sahibi kılmaktadır.

Bir yandan Pakistan yöneticileri, Afganistan’daki Müslümanlara karşı bir savaş başlattılar ve aralarında yaşlılar, kadınlar ve çocukların da olduğu yüzlerce Müslümanı öldürdüler; Müslümanlar arasındaki bu savaştan ise sadece Hindu devleti fayda sağlayacaktır. Diğer yandan ise askeri liderlik, yaklaşık sekiz yıldır Keşmir’deki Müslümanları öldüren, tecavüz eden ve işkence eden Hint ordusuna tek bir kurşun bile sıkmamıştır.

Afganistan ile imzalanan kırılgan ateşkes anlaşması ve alimlerin bu anlaşmanın Kurban Bayramı'na kadar uzatılması yönündeki çağrılarıyla birlikte Pakistan Silahlı Kuvvetleri'nin, işgal altındaki Keşmir'i kurtarmak için Müslüman orduları ve mücahitlerine sert bir savaşta öncülük etmesi için uygun bir zamandır. Zira cihad, müminleri birleştirir ve münafıkları ortaya çıkarır. Amerika'ya gelince; nükleer silahlara sahip Pakistan’dan bile daha zayıf bir güç olan İranlı Müslümanlar tarafından gücüne dair yanılsaması ortaya çıkmıştır.

Ey Pakistan Silahlı Kuvvetleri: Bizleri, içi boş sözlerden, korkak yöneticilerden, Amerika'ya bağımlılıktan ve Hindu devletine boyun eğmekten kurtarın. Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafeti kurmak için nusretinizi verin; zira sadece Hilafet, Amerika, Hindu devleti ve Yahudi varlığından oluşan şer eksenine karşı Gazze, Keşmir ve İran’da üç cepheli bir savaş başlatabilir. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: قَاتِلُوهُمْ يُعَذِّبْهُمُ اللَّهُ بِأَيْدِيكُمْ وَيُخْزِهِمْ وَيَنْصُرْكُمْ عَلَيْهِمْ وَيَشْفِ صُدُورَ قَوْمٍ مُؤْمِنِينَ “Onlarla savaşın ki, Allah sizin ellerinizle onları cezalandırsın; onları rezil etsin; sizi onlara galip kılsın ve mümin toplumun kalplerini ferahlatsın.” [Tevbe 14]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdulgafur Han – Pakistan

Devamını oku...

Başarılı Siyasi Nizam Vizyonu

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Başarılı Siyasi Nizam Vizyonu

﴿قَدْ جَاءَكُمْ مِنَ اللّٰهِ نُورٌ وَكِتَابٌ مُبِينٌ * يَهْدِي بِهِ اللّٰهُ مَنِ اتَّبَعَ رِضْوَانَهُ سُبُلَ السَّلَامِ وَيُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ بِإِذْنِهِ وَيَهْدِيهِمْ إِلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ

“Gerçekten size Allah’tan bir nur ve gerçeği açıkça gösteren bir kitap geldi. Allah, o nûr ve kitap vasıtasıyla rızasını arayanları ebedî huzur ve kurtuluş yollarına iletir; onları sadece kendi izniyle küfür ve günah karanlıklarından iman aydınlığına çıkarır ve onları dosdoğru yola ulaştırır.” [Maide 15-16]

 

الحمد لله على نعمة القرآن، الحمد لله على نعمة الإيمان، الحمد لله على نعمة الإسلام!

İslam nimeti üzerine Allah’a hamd olsun, İman nimeti üzerine Allah'a hamd olsun, Kur'an nimeti üzerine Allah'a hamd olsun!

Rabbimiz o kadar merhametli ki bizleri tekrar tekrar yeni Ramazanlara ulaştırıyor. İnsanların çoğu bu rahmetin farkında olmasa da kıymetini bilmese de Âlemlerin Rabbi Allah Subhanehu ve Teâlâ insanlığa tekrar tekrar Ramazan nimetini veriyor. Elbette bu nimeti Müslümanlar anlamadan insanlığın gerisi hiç anlayamayacaktır. Bu nimet, karanlıkların hakimiyetini def edip İslam’ın Nuruyla tüm insanlığı başarıya ulaştırmanın formülünü içeren mesajıdır. Bu mesaj, dünya ve ahirette en üstün başarıyı elde etme mesajıdır…

Devlet olmadan hiçbir toplum başarılı olamaz. Ancak bir devletin başarılı olabilmesi başarılı bir siyasi vizyona sahip olup olmamasına bağlıdır. Peki, bir devletin başarısı nedir?

İnsanlık tarihinin ilk günlerinden itibaren insanlar her daim bir nizamla ve onun yürütülmesi ile var olabilmişler. Nizamı olan toplumların eserleri bugünlere kadar izlerini korumuştur. Örneğin, Milattan 2100 önce var olmuş Sümerlere ait “Ur-Nammu Kanunları”nı hatırlayın veya Milattan önce 1760 yıl önce var olmuş Hammurabi Kanunları görüyoruz veya 12. Yüzyılda Cengiz Han'ın "Yasaları" liderliğinde zirvelere ulaşan Moğol Hükümdarlığı'nı biliyoruz ve daha niceleri…

Tüm bunlar her toplumun kanunlara ve düzenlemelere, yani bir nizama muhtaç olduğunu, bu kanunların ihlal edilmesi durumunda müeyyidelerin uygulanmasına muhtaç olduğunu, bu söz konusu kanunlara göre yöneten ve en önemlisi bir otoriteye boyun eğdiğinin elle tutulur delillerindendir… Ezcümle; her toplum kendisine öncülük edecek bir lider aramıştır, bugün de aramaktadır. Her toplum her zaman birisinin peşinden gitmektedir. Her toplum kendisine öncülük eden, işlerini üstlenen, maslahatlarını güden, başından tehlikeleri ve zararları def eden, onu ilkel yaşam tarzından kurtarıp seçkin, aydın, kalkınmış bir şekilde yeryüzüne hâkim kılabilecek bir SİYASİ İRADEYE muhtaçtır. Siyasetin tanımı da budur!

Fakat her zaman en büyük soru ve sorun; bu nizamların nereden geleceği, kim tarafından yapılacağı olmuştur. Yine tarih ispat etmiştir ki kötü nizamlar, insanları raydan çıkarmış, er veya geç çöküşüne, hatta helâk olmasına sebep olmuştur.

Oysa doğru bir akıldan çıkan sahih bir nizam;

- sadece kendi toplumunu değil temas ettiği tüm toplumları, tüm insanlığı huzura götürür.

- toplumu ve toplum içindeki her ferdi doğru bir kalkınmaya götürür; yani sadece maddi üstünlük değil, ahlaki, insani, kültürel, bilimsel ve her alanda diğer toplumlardan daha üstün, özendirici, örnek alınmaya, taklit edilmeye değer bir kalkınmaya götürür.

- insan fıtratına uygundur çünkü en başta insan tanımını ve insanın ihtiyaçlarının tanımını doğru yapar, dolayısıyla insanlar arasında ırk, renk, dil, din, cinsiyet veya herhangi bir ayrım gözetmeksizin, her bir insanın ihtiyaçlarına aynı açıdan, aynı ölçülerle ve aynı derecede yaklaşır, her insana ayırt etmeksizin adaletli, koruyucu ve yardımcı olur.

Bugün dünyanın her yanında, sözde en kalkınmış Avrupa ve Amerika ülkelerindeki insanlar da bunların sömürüsü, işgalleri, savaşları altında zorbalıkla gelişmekten alıkonulan diğer ülkelerdeki insanlar da aynı derecede acı çekiyor, onlar da evlatlarını hiçbir tehlikeye karşı koruyamıyor, hatta onlar için bir gelecek ümit edemediğinden bilhassa Batılı toplumlar artık çocuk doğurmuyor. Çünkü onları idare eden nizamlar; insanları “özgürlük” adı altında bir zehirle uyuşturarak, ellerindeki tüm maddi imkanları sömürdüğü gibi, insani, ahlaki, dini tüm değerlerini de yerle bir etmiştir. O kadar ki masum çocukların bedenleri bile birkaç güç sahibinin şeytani sapık arzularını tatmin etmek için alet olmuştur. Savaş ve işgaller altındaki insanların tüm zulümlere rağmen yaşamak, varlığını sürdürmek için daha fazla çaba sarf ettiklerini, yani daha fazla yaşam enerjisi ortaya koyduklarını görüyoruz. Bilhassa Gazze, Sudan, Doğu Türkistan, Myanmar, Keşmir gibi nice mazlum İslam coğrafyasındaki Müslümanların tüm zulümlere rağmen, sözde özgürlük ve barış altında yaşayan insanlardan daha az korku içinde olduğunu (anksiyete), daha az karamsar (depresyon) olduğunu görüyoruz. Hakikaten de sözde özgür ve kalkınmış ülkelerde, maddi tüm imkanlara rağmen her gün daha fazla sayıda insanın yaşamak yerine ölümü tercih etmesi (intiharlar) yeryüzüne hakim sistemlerin bir türlü çözemediği, hatta çözmek istemediği insani sorunların başında yer almaktadır…

Ve tarih göstermiştir ki gittiği her yerde insanların ve toplumların kalkınmasını, refaha ermesini, toplumsal ilişkilerde, yönetilen ile yöneten arasındaki ilişkide ahlakı, güveni ve huzuru başarılı bir şekilde temin eden, kanunların tatbik edilmesinde kimlik gözetmeksizin başarılı bir şekilde istikrarla adaleti tesis edebilen, koruması altına aldığı toplumları tüm olumsuz şartlara rağmen her türlü saldırılara karşı başarılı bir şekilde koruyan sadece ve sadece İslam nizamı olmuştur. Müslüman toplumu işte böylece dünyaya insanlık tarihinin hiç görmediği tertemiz, taptaze bir atmosferi temin etmiştir. Bunu da gerçek başarı vizyonuna sahip olan sahih bir siyasi nizam ile başarmıştır.

Bu siyasi vizyona sahip olanlar parayla, yeryüzünün kaynaklarını sömürmekle, endüstriyel icatlarla, keşiflerle kalkınmadılar. Hatta açlıktan karınlarına taş bağlayacak kadar yoksulluk çektikleri halde başardılar. Çünkü gerçek kalkınma maddi servetlerle değil, fikirlerle sağlanabilirdi ancak. Neticede sahih başarı vizyonundan kaynaklı fikirleri ile tüm maddi servetlere de bilimsel ve endüstriyel icatlara ve insanlığa yeni ufuklar açan keşiflere ve askeri güce de sahip oldular.

İslam toplumu ne zaman ki bu fikirlerden kopmaya başladı işte o zaman önü kesilemez çöküşe ve nihayet fikri servetlerini dahi koruyamayacak kadar aciz bir hale düştüler. Öyleyse iki kere ikinin dört ettiği gibi İslam Ümmeti bugün tekrar bu fikri servete sahip çıktığı anda tüm siyasi başarısını da yeniden elde edecektir.

Peki, İslam Ümmeti bu fikri servetini nasıl yeniden elde edebilir?

Birincisi, artık İslam’ı sömürgeci kâfirlerin kendisine dikte ettiği oryantalist İslam anlayışı ile değil, kendisine Allah Subhânehû ve Teâlâ tarafından gönderilmiş kurtarıcı ve başarılı olan mesaj şeklinde anlamalıdır. Zira “La ilahe İllallah Muhammedun Rasulullah” akidesi, kendisinden İslam dışından gelen her türlü düşünceyi ve düşünce şeklini kocaman ve güçlü bir “LA” ile reddetme şartını koşarken, onu sadece hristiyan bir yorumla, Allah’ı bir “yaratıcı” olma sıfatıyla sınırlandırmamayı, aksine her şeyin gerçek sahibi, maliki ve yöneticisi olduğunu kabul etmektir.

Ve her şeyin sahibi, maliki ve yöneticisi olan Allah Subhanehu ve Teâlâ; insanlara İslam’ı mütekamil ve her şeyi kapsayıcı bir hayat nizamı olarak göndermiştir. Bu böyle olması gerekir zaten. Zira Allah’ın insanlara sadece bazı ibadet ritüelleri ve yasaklar koymakla yetinmiş olup dünyayı tüm beşerin heva ve hevesine terk etmiş olacağını düşünmek Allah’ı adaletsiz olmakla suçlayıp apaçık iftira atmaktır. Aksine Rabbimiz tüm insanlık için mütekamil bir hayat nizamını gösterdiğini şu ayetiyle de belirtmiştir:

﴿اَلْيَوْمَ يَئِسَ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ دِينِكُمْ فَلَا تَخْشَوْهُمْ وَاخْشَوْنِ الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي وَرَضِيْتُ لَكُمُ الْإِسْلَامَ دِيناً﴾

“Bugün artık kâfirler dininizi söndürmekten ve sizi dinden döndürmekten ümitlerini kesmiş durumdadırlar. O halde onlardan korkmayın, Benden korkun. Bugün sizin dîninizi kemâle erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı seçtim.” [Maide 3]

Dolayısıyla İslam, Müslümanları zulümlerden kurtaran, başarılı kalkınmanın sırrını ve anahtarını eline veren tek doğru ideolojidir. Müslümanlar kurtulur ve kalkınırsa, zulüm altındaki her insan kurtulur ve kalkınır. Bu ideoloji, kendisini benimseyen Müslümana övünebileceği ve övülebileceği en üstün ahlaki (doğruluk, dürüstlük, güvenilirlik gibi) ve seçkin insani sıfatları (cesaret, kahramanlık, cömertlik gibi) var eden manevi gücü; kendinin, ailesinin, komşunun, tüm toplumunun ve tüm insanların bedeni ve maddi ihtiyaçlarını hakkıyla, adilce doyurabilecek iktisadi nizamı ile maddi gücü; Allah ile olan ilişkiyi idrak eden bir vicdanı meydana getiren ruhi gücü sağlar. Bugün insanlık başarılı bir siyasi vizyon ararken gözettiği kriterler maddi, manevi ve ruhi anlamda güçlü olması değil midir zaten?! İşte size tüm bu kriterleri yüzde yüz yerine getiren başarılı siyasi vizyon: İslam!

Her Müslüman Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın şu ayetini çok iyi biliyor:

﴿إِنَّ اللَّهَ لَا يُغَيِّرُ مَا بِقَومٍ حَتَّٰى يُغَيِّرُوا مَا بِأَنْفُسِهِم﴾

“Şüphesiz ki, bir kavim kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez.” [Ra’d 11]

Bu ayeti iki şekilde anlayabiliriz: Birincisi, bir toplum kendi içindeki güzel hasletlerin kaynağını terk etmedikçe Allah ona bahşettiği nimetini elinden almaz. Ki kendimizden önceki tüm kavimler, ümmetler, milletler tam da bu yüzden Allah’ın gazabına uğramıştır. Yani ne zamanki onlar Allah’ın kurallarını, kanunlarını terk edip kendi kafalarına göre kanunlar, kurallar ve değerlere uymaya başladılar, Ra'd suresinin 11. ayetinin devamında açıklandığı gibi, “kendi günahları yüzünden Allah’ın onlara isabet ettirdiği kötülükleri de geri çeviremediler” ve Allah onları yıkıma ve helâka götürmüştür. Bu manayı destekleyen yine Kur’an’ın kendisidir:

﴿وَمَنْ أَعْرَضَ عَنْ ذِكْرِي فَإِنَّ لَهُ مَعِيشَة ضَنْكاً وَنَحْشُرُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ أَعْمٰى﴾

“Her kim de benim zikrimden (Kur’an’dan) yüz çevirirse, mutlaka ona dar bir geçim vardır. Bir de onu kıyamet gününde kör olarak haşrederiz.” [Taha 124]

Bu ayeti ikinci bir manada ise; tekrar Allah’ın bahşettiği nizama geri dönerek -yani İslam toplumunun nefsini, özünü ifade eden Allah’ın tanımladığı siyasi yapıya geri dönerek- Allah’ın vadettiği dünya ve ahiret başarısını yeniden kazanmak olarak anlamalıyız. Zira Allah merhametlilerin en merhametlisidir ve kendisine yönelen kullarını asla sahipsiz ve başarısız bırakmaz.

﴿وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنْكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضَى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُمْ مِنْ بَعْدِ خوْفِهِمْ أَمْناً يَعْبُدُونَنِي لاَ يُشْرِكُونَ بِي شَيْـئاً وَمَنْ كَفَرَ بَعْدَ ذَلِكَ فَأُولَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ﴾

“Allah, sizlerden iman edip salih ameller işleyenlere yeminle şunları vâdetti: Kendilerinden önceki Mü’minleri kâfirlerin yerine geçirip hâkim kıldığı gibi onları da yeryüzüne sahip ve hâkim kılacaktır. Kendileri için seçip razı olduğu İslâm dinini mutlaka yerleştirecek ve onlara bu dîni hayatlarında uygulama güç ve imkânını verecektir. Ayrıca içinde bulundukları korkulu dönemin ardından onları tam bir emniyete kavuşturacaktır. Çünkü onlar yalnızca Bana kulluk ederler, hiçbir şeyi Bana ortak koşmazlar. Artık bundan sonra kim nankörlük edip inkâra saparsa, işte onlar doğru yoldan çıkanların ta kendileridir.” [Nur 55]

Tüm bunlar ışığında görüyoruz ki İslam Ümmeti kendisine bu konuda liderlik edecek İslam ideolojisi üzerine kurulu, İslam'ın emrettiği şekilde Kur'an ve Sünnet dışına çıkmadan hareket eden ve sadece İslam'ın belirlediği hedefleri hedefleyen fikrî siyasi bir çalışmaya muhtaçtır ki bu; İslami siyasi bir partidir. Zaten bu da Allah Subhânehû ve Teâlâ'nın emridir:

﴿وَلْتَكُنْ مِنْكُمْ أُمَّةٌ يَدْعُونَ إِلَى الْخَيْرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَأُولَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ﴾

“İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü yasaklayan seçkin bir topluluk bulunsun. İşte onlar, doğru ve kalıcı yatırım yapıp kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” [Al-i İmran 104] İşte Mü’minler İslam’ın bu mesajını sadece ruhi bir mesaj olarak değil, tamamen insanları korumak ve kalkındırmak üzere işlerini düzenleyen SİYASİ BİR MESAJ olarak önce kendileri benimsedikleri gibi insanlığa da taşımak üzere benimsemek zorundadırlar, yani tüm insanlığı da bu mesaja davet etmelidirler.

﴿وَيُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ بِإِذْنِهِ وَيَهْدِيهِمْ إِلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ

“Gerçekten size Allah’tan bir nur ve gerçeği açıkça gösteren bir kitap geldi. Allah, o nur ve kitap vasıtasıyla rızasını arayanları ebedî huzur ve kurtuluş yollarına iletir; onları sadece kendi izniyle küfür ve günah karanlıklarından iman aydınlığına çıkarır ve onları dosdoğru yola ulaştırır” [Maide 15-16]

Bütün bu anlatılanları şöyle toparlayarak bitirelim: Bugün uygulanmakta olan siyasi sistemlerin her biri başarısızlığını ispat etmiş, insanlığı kuru çöllerde seraplara sürüklediği ifşa olmuştur. Gerçek, doğru ve sürdürülebilir bir başarı vizyonuna sahip olan sadece ve şüphesiz ancak İslam’dır ve dolayısıyla muttaki, muhlis, muhsin Müslümanlardır. Onların yapması gereken tek şey, tüm İslam âlemini yeniden Allah’ın emrettiği, Rasulullah Sallallahu aleyhi ve Sellem’in gösterdiği İslam akidesi üzerine inşa edilmiş hayat ve nizamını yeniden ikame etmek için el birliği ile çalışmaktır. Bu nizamın cisim bulmuş hali ancak Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın vadettiği ve Rasulu Sallallahu aleyhi ve Sellem’in müjdelediği nübüvvet metodu üzere kurulması gereken İkinci Raşidi Hilafet devletidir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Kadın Kolları adına
Zehra Malik (Gamze Gürsoy)

#رؤية_حقيقية_للتغيير

#TrueVision4Change

Devamını oku...

Pakistan, Görüşmelere Ev Sahipliği Yapmaya Yani Ulaşılması Güç Bir Köprü Olmaya Hazırdır

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Pakistan, Görüşmelere Ev Sahipliği Yapmaya Yani Ulaşılması Güç Bir Köprü Olmaya Hazırdır

Haber:

Pakistan Dışişleri Bakanlığı, ABD Başkanı Donald Trump'ın Washington ile Tahran arasındaki müzakerelerin devam edeceğine dair açıklamalarının akabinde, Pakistan'ın ABD ile İran arasında yapılacak görüşmelere ev sahipliği yapmaya hazır olduğunu açıkladı.

Yorum:

Pakistan'ın İran ile Amerika arasında arabuluculuk yapma konusundaki son girişimi, kuruluşundan bu yana alışık olduğu bir tarzı yansıtmaktadır. Bu rol nadiren tamamen kendi seçimiyle olup sürekli olarak uzun vadeli çıkarlarına hizmet etmemektedir. Yıllar boyunca Pakistan, önce Soğuk Savaş sırasında Sovyet genişlemesine karşı bir engel olarak, sonra 1970’lerde Amerikan-Çin ilişkilerinin açılımında bir köprü olarak ve daha sonra İslam’a karşı savaşta ön saflarda bir ortak olarak Güney Asya’da Amerika’nın önemli bir müttefiki rolünü oynamıştır. Her aşamada Pakistan, Amerika’nın ihtiyacı olduğunda lojistik ve istihbarat desteği sağlamış ve bu hizmetlerin karşılığında hain liderleri büyük servetler kazanmıştır. Amerika’ya verilen tüm bu destek aşamaları, İslam ümmetinin kanına ve kaynaklarına mal olmuştur.

Görünen o ki Pakistan'ın davranışları, ABD ile İran arasındaki uçurumu kapatmaktan daha çok, ABD'nin çıkarlarıyla uyumlu hareket etmeyi ve sivil ve askeri liderlerinin birkaç yıl daha iktidarda kalmasına yardımcı olma olasılığını hedeflemektedir. Pakistan'ın izlediği dış politika, İran'ın izlediği dış politika gibi, açıkça sömürgeci amaçlara hizmet etmektedir. Pakistan'ın tutumu bu sorunu çözmeyecektir. Zira bu süregelen çatışma, yakın tarihin en büyük petrol arzı kesintilerinden birine yol açmış olup eğer çatışma uzarsa, bu savaş Pakistan sınırları için bir tehdit oluşturacaktır. Ayrıca yakıt sıkıntısı ve Afgan hükümetiyle süren savaş da bir tehdit oluşturmaktadır.

Mevcut durumu İslami dış politika perspektifinden ele alırsak, onunla tamamen farklı bir yaklaşımla muamele edeceğiz. Öncelikle İslam, Müslümanların, kendi vatanlarında savunmasız Müslüman kardeşlerinin hedef alınması ve öldürülmesi karşısında eli kolu bağlı durmasına izin vermez; oysa Pakistan hükümeti on yıllardır bunu yapmayı alışkanlık edinmiştir. Ayrıca İslam Müslümanlara, kendilerine zarar vermiş olan ve şimdi kendi işlerinde yardıma ihtiyaçları olan kafirlere dostluk beslemelerine de izin vermez. Şu tarihi örnekte, Sıffin Savaşı'nın ardından Müslümanlar içten bölündüğünde, Bizans İmparatoru Sezar, Muaviye'nin lehine müdahale ederek İslam Devleti'ni zayıflatmak için bir fırsat görmüştü. Efendimiz Ali'ye kârlı bir yardım teklifinde bulununca, bunun üzerine Muaviye ona şunları yazmıştı: “Ey mel’un! Yemin ederim ki eğer durup kendi topraklarına geri dönmezsen, amcamın oğluyla uzlaşıp sana karşı birleşerek seni tüm topraklarından kovacağım! Peşini bırakmayacağım ve ne kadar geniş olursa olsun dünya sana dar gelecektir.” İşte o zaman Bizans İmparatoru korkmuş ve planlarından vazgeçmişti; nitekim barış antlaşması talep eden bir mektup göndermiştir.

İşte bunlar, Ashabımızın Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’den öğrendikleri derslerdir; zira Allah Subhanehu Teala, Müslümanlara açıkça ve alenen zarar veren ABD gibi düşmanlardan yardım almayı açıkça haram kılmıştır. يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لاَ تَتَّخِذُوا عَدُوِّي وَعَدُوَّكُمْ أَوْلِيَاء تُلْقُونَ إِلَيْهِم بِالْمَوَدَّةِ وَقَدْ كَفَرُوا بِمَا جَاءكُم مِّنَ الْحَقِّ يُخْرِجُونَ الرَّسُولَ وَإِيَّاكُمْ أَن تُؤْمِنُوا بِاللَّهِ رَبِّكُمْ إِن كُنتُمْ خَرَجْتُمْ جِهَاداً فِي سَبِيلِي وَابْتِغَاء مَرْضَاتِي تُسِرُّون إِلَيْهِم بِالْمَدَّةِ وَأَنَا أَعْلَمُ بِمَا أَخْفَيْتُمْ وَمَا أَعْلَتُمْ وَمَن يفْعَلْهُ مِنكُمْ فَقَدْ ضَلَّ سَوَاء السَّبِيلِ “Ey iman edenler! Eğer benim yolumda savaşmak ve rızamı kazanmak için çıkmışsanız, benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanlara sevgi göstererek, gizli muhabbet besleyerek onları dost edinmeyin. Oysa onlar, size gelen gerçeği inkâr etmişlerdir. Rabbiniz Allah'a inandığınızdan dolayı Peygamber'i de sizi de yurdunuzdan çıkarıyorlar. Ben, sizin saklı tuttuğunuzu da, açığa vurduğunuzu da en iyi bilenim. Sizden kim bunu yaparsa (onları dost edinirse) doğru yoldan sapmış olur.” [Mümtehine 1]

İslam ümmetinin acilen Allah Subhanehu ve Teala'nın hükümleriyle yönetecek adil bir yöneticiye ihtiyacı vardır. Zira Hilafet sisteminin gölgesinde Müslümanlar devletlere bölünmeyecektir. Müslümanlar dünyanın farklı bölgelerinde yaşayıp farklı yerel dilleri konuşacaklar ama kimliklerini, milliyetçilik diktesi değil, İslam belirleyecektir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ahlak Cihan

Devamını oku...

Amerika Savaşları Kazanamıyor

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Amerika Savaşları Kazanamıyor 

Haber:

İbrani Kanal 13'te verdiği röportajda dikkat çeken açıklamalarda bulunan eski Ordu Komutanı ve Başbakan Ehud Barak, mevcut gerginlikle ilgili olarak masadaki askeri ve siyasi seçeneklerin zorluğu konusunda uyarıda bulundu. Hürmüz Boğazı ile ilgili olarak, boğazın yeniden açılmasının iki Amerikan firkateyninin konuşlandırılmasını ve aylarca orada kalmasını gerektireceğini belirterek, bunun Vietnam, Irak ve Afganistan savaşlarının senaryolarını tekrarlayabileceği konusunda uyardı. Savaşların genellikle hızlı başarılar ve büyük hasarlarla başladığını, daha sonra tereddüt aşamasına girdiğini açıkladı ve bu aşamanın çoktan başladığını da vurguladı.

Ayrıca Barak, devam eden müzakerelerin veya operasyonların, başlamadan önceki durumdan daha kötü sonuçlarla ya da hatta bir yenilgiyle sonuçlanmasından duyduğu endişeyi dile getirerek, “ABD, çoğu savaşlarda üstünlük sağlamasına rağmen son 60 yıl içinde hiçbir savaşta galip gelememiştir” eklemesinde bulundu. (Ajanslar)

Yorum:

Barak yaptığı açıklamalarda, Amerika’nın savaş başlatabilecek ve gerçekten ciddi zararlar verebilecek askeri kapasiteye sahip olduğu gerçeğini ifade ederek gerçekliği tanımlamanın ötesine geçmemiştir. Ancak bu, savaşı sürdürme yeteneğini garanti etmez. Özellikle de yıpratıcı bir duruma girmek, savaşların dönüşebileceği en kötü senaryo olup bu ise özellikle akidelerin, coğrafyanın, demografinin ve tarihsel sabır ve dayanma gücünün etkili faktörler olduğu ülkelerde Amerika gibi büyük devletlerin korktuğu bir şeydir.

Ayrıca savaşların başlarında ölümcül saha başarılarıyla başlayan askeri yetenekler, savaşların sonunda meyvelerini hasat etmeyi mutlaka garanti etmez. Aksine bizzat çıkış yolları bile çıkmazlara dönüşebilir. Siyasetçi, askeri ve istihbaratçı bir adam olan Barak, Amerika ve Yahudi varlığının İran'a karşı savaşında bu konuda endişesini dile getirmek istemiştir; zira bu askeri gerçekleri, özellikle son yıllarda Irak, Afganistan ve Somali'de olduğu gibi Amerika'nın İslam beldelerindeki savaş tarihi de desteklemektedir.

Ancak tekrarlanan bir paradoks şudur: Ehud Barak’ın da işaret ettiği gibi Amerika savaşları kazanamasa da sonuçları hasat etmekte, çıkış yolları bulmakta ve nüfuzunu korumaktadır. Tıpkı savaştan neredeyse feci bir yenilgiyle çıkmak üzere olduğu Irak Savaşı’nda olduğu gibi ki paradoks, savaş aşamasından sonraki aşamaya geçiş ve dönüşümde yatmaktadır. Özellikle de müzakere ve arabuluculuk yoluyla ya da yerel güçleri kontrol altına alıp kullanarak ve onları parçalamaya çalışarak sonuçları Amerika'nın lehine çevirmeye çalışan ajanların temsil ettiği tam bir yürütme ekibinin varlığında yatmaktadır.

Amerika’nın bölgemizde açtığı herhangi bir savaş, onu oradan çıkarabilecek ve o bölgenin bağımsız bir merkez haline gelmesini sağlayabilecek niteliktedir ki böylece Amerika’nın nüfuzundan ve sömürüsünden sonsuza dek kurtulmak için bir fırsat oluşturmaktadır. Dolayısıyla Müslümanlarla yapılacak herhangi bir savaş da, eğer bunun için gerçekten bir irade ortaya konulmuş olsa ve bu mesele hayati olarak görülmüş olsa, Amerika’yı bölgeden çıkarabilecek niteliktedir. Ancak yöneticilerin kanına işlemiş olan ajanlık öyle bir noktaya gelmiştir ki onlar varlıklarını ve bekalarını sömürgecilikle bağlantılı olmadan hayal edemez bir hale gelmişlerdir.

Ancak buna rağmen bu savaşta belki de en tehlikeli olan şey, bir siyasetçinin ifade ettiği gibi “Amerika’nın gerçek gücünün açığa çıkmasıdır”; zira onun efsanevi olduğu yanılsaması çökmüş, bölge halkları için onun yenilebileceği ya da ona karşı direnmenin mümkün olduğu açık hale geldiği gibi, kapasitesi ne kadar abartılsa da bölgede sınırlı ve geçici olduğu ve ona zarar verilebileceği de açık hale gelmiştir; şüphesiz bu büyük işin, daha sonrası da vardır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdurrahman El-Leddavi

Devamını oku...

Saliha Bacılardan Gamze Gürsoy Kurnaz’ın Vefatını Duyurur

Saliha ve mümine bir hanım olarak ömrünü İslami hayatı yeniden başlatmaya adayan Gamze Gürsoy Kurnaz, bugün ruhunu rahmet-i Rahman’a teslim etti.

إِنَّا لِلَّهِ وإِنَّآ إِلَيْهِ راجِعُونَ

“Şüphesiz biz Allah'a aidiz ve elbette O'na döneceğiz.” [Bakara Suresi 156]

Gamze kardeşimizin hem davet çalışmalarında hem de ailesine karşı fedakâr bir Müslüman olduğuna şahidiz. Rabbimizden, değerli kardeşimizi rahmetiyle kuşatmasını, ailesine sabr-ı cemil ihsan etmesini niyaz ediyor, yakınlarına, sevenlerine ve dava arkadaşlarına başsağlığı diliyoruz.

اِنَّمَا يُوَفَّى الصَّابِرُونَ اَجْرَهُمْ بِغَيْرِ حِسَابٍ

“Şüphesiz sabredenlere mükafatları hesapsız ödenecektir. [Zumer Suresi 10]

Devamını oku...

Hizb-ut Tahrir / Türkiye Vilayeti 2026 Ramazan Ayı Faaliyetleri Tamamlandı

Allah Subhanehu ve Teâla Müslümanlar olarak bizleri diğer insanlardan ayırmış ve tek bir ümmet kılmıştır. Rabbimiz şöyle buyurmuştur: اِنَّ هٰذِه۪ٓ اُمَّتُكُمْ اُمَّةً وَاحِدَةًۘ “İşte bu sizin ümmetiniz bir tek ümmettir.[Enbiya Suresi 92]

Bu sebeple Hizb-ut Tahrir / Türkiye Vilayeti olarak her sene olduğu gibi bu sene de mübarek Ramazan ayına bir isim verdik ve “Ramazan Ümmet Olma Zamanı” dedik. Bir asırdan fazladır bölünmüş ve parçalanmış halde olan Müslümanların yeniden tek bir ümmet olmaları için çağrı yaptık ve bütün faaliyetlerimizi bu başlık altında gerçekleştirdik.

Ramazan ayı boyunca Türkiye genelinde 15 ayrı ilde; STK, siyasi parti ve medya temsilcileri, âlim ve kanat önderleri, gazeteci yazar ve akademisyenlere yönelik iftar programları düzenledik. İstanbul, Ankara, Antalya, Aksaray, Niğde, Kırıkkale, Diyarbakır, Van, Batman, Bursa, Kocaeli, Düzce, Konya, Şanlıurfa ve Mersin’de yapılan bu iftar programlarında davetliler ile birlikte yuvarlak masa toplantıları yaptık. Hasbihal şeklinde yapılan bu toplantılarda Müslümanların son yüzyılda yaşadığı işgal, soykırım ve sömürünün sebeplerine, ulus devletlere bölünmüş olmanın sonuçlarına ve yeniden tek bir çatı altında ümmet olmanın yolu üzerinde yoğunlaştık. İran’a karşı haçlı ve Siyonist ittifakının başlattığı savaşın sebeplerini ve bu savaşta Müslümanların duruşunun ne olması gerektiğini konuştuk. Yine Türkiye genelinde çalışma yaptığımız bölgelerdeki bütün illerde Ramazan ayının manevi atmosferinde iftar programları gerçekleştirdik. Bazı bölgelerde kadın kollarımız ve gençlerimiz de bu iftar programlarına ev sahipliği yaptılar.

Hilafetin kaldırıldığı tarih olan 3 Mart’ta Türkiye genelinde tam 50 ayrı yerde panel ve seminerler gerçekleştirdik. “Hilafet Tercih Değil Şer’i Bir Zorunluluktur” başlıklı bu programlarda İslam Ümmetinin yaşadığı kabul edilemez durumu ve Hilafete olan ihtiyacın önemini vurguladık. Dünyanın içinde bulunduğu durum sebebiyle Hilafetin sadece bir tercih olmadığını şeri ve siyasi bir zorunluluk olduğunu delilleriyle ortaya koyduk.

Düzenlediğimiz iftar programlarına iştirak eden, panel ve seminerlere katılan, davet ve sohbet meclislerimizde bulunan bütün Müslümanlardan Rabbimiz razı olsun. Doğusundan batısına, güneyinden kuzeyine Türkiye’nin her bölgesinde, işgal ve zulümlerin bitmesi için Müslümanların ümmet olmayı gündeme getirmeleri ve Hilafete olan ihtiyacı konuşmaları onlardaki hayrın göstergesidir. Çünkü bu ümmet seçkin, adil ve şahit bir ümmettir. Bu ümmet hayrın yayıcısı, şerrin karşısında durandır. Hilafetin ikamesinde de hayrın öncüsü olacaktır inşaAllah…

Rabbimiz bu ayı Hilafetsiz geçirdiğimiz son Ramazan kılsın, Amerika başta olmak üzere bütün kâfirleri zelil kılsın. Rabbimiz Gazze ve Filistin’in işgalden kurtulduğu, Kudüs’ün özgürleştiği günleri yakınlaştırsın. Amin.

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER