Perşembe, 10 Şaban 1447 | 2026/01/29
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Nebhani’nin Yetmiş Yıl Önce Söylediğini, Uzun Bir Zaman Geçtikten Sonra mı Anladılar?

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Nebhani’nin Yetmiş Yıl Önce Söylediğini, Uzun Bir Zaman Geçtikten Sonra mı Anladılar?

Haber:

Kanada Başbakanı Mark Carney, Davos Forumu'ndaki konuşmasında şunları söyledi: “Her geçen gün bize, büyük güçlerin rekabetinin yaşandığı bir çağda yaşadığımızı hatırlatıyor.Kurallara dayalı sistem ortadan giderek yok oluyor; zira büyük güçler istedikleri şeyi yaparken zayıflar buna katlanmak zorun kalıyor.” Ve şöyle dedi: “Kurallara dayalı düzen anlatısının kurgu olduğunu zaten biliyorduk; güçlü olanların işlerine geldiğinde kendilerini bu kurallardan muaf tuttuğunu ve ticaret kurallarının asimetrik biçimde uygulandığını da biliyorduk; uluslararası hukukta suçlanan ya da mağdurun kimliğine göre farklı sertliklerde uygulandığının da farkındaydık. Bu kurgu faydalıydı…Ancak bu yaklaşım artık bir işe yaramıyor. Açık konuşayım. Bir geçiş döneminde değiliz, bir kopuşun tam ortasındayız.”

Egemen olmayan devletler arasında ittifaklar kurma çağrısında bulunurken şöyle dedi: “Orta güçler birlikte hareket etmelidir; çünkü sen masada değilsen, menüdesin demektir.” … “Büyük güçlerin rekabet ettiği bir dünyada, ortada kalan devletlerin iki seçeneği vardır: Ya memnuniyet kazanmak için rekabet edecekler ya da yeni ve etkili bir yol oluşturmak için dayanışma için olacaklar.” … “Tabelayı camdan indiriyoruz. Eski düzen geri gelmeyecek. Yasını tutmamalıyız. Nostalji bir strateji değildir.”

Yorum:

Kanada Başbakanı'nın açıklamaları o kadar net ki, yorum yapmaya bile gerek kalmıyor; zira o da, büyük güçlerin siyasi, askeri, ekonomik, finansal ve kültürel alanlarda dünya üzerindeki kontrolünü sürdürmek için kurdukları ve onlarca yıldır yürürlükte olan uluslararası sistemi eleştirmeye başlayan diğer Batılı liderlere katılmıştır.Carney'nin üzülerek açıkladığı gibi, dünyanın orta ve zayıf ülkeleri, egemen büyük güçlerin çaldığı ezgiler eşliğinde bu sistemi övdüler ve kendilerini bu sistemin kollarına bırakmanın onlara güvenlik ve istikrar sağlayabileceğini zannettiler. Fakat sonuç tam tersi oldu; zira başta Amerika olmak üzere egemen ülkeler bu sistemi, ülkelerin kendisine uymak için koşturduğu uluslararası hukuk adı verilen şey aracılıyla dünyanın, servetlerinin ve kaynaklarının üzerindeki kontrolü sıkılaştırmayı kolaylaştırmak için kullandılar, bu hukuku kendi arzularını gerçekleştirecek şekilde formüle ettiler ki böylece arzuları, hukukun ve kurumlarının gerçekleştirebileceğinde daha büyük bir hale gelebilsin. Sonra onu terk etmeye başladılar, onu kullanarak elde ettikleri aşırı güce dayanarak davrandılar ve Amerika'nın ihanetinden güvende olduklarını düşünen Batı ülkelerindeki müttefiklerinin bile yüzüne dişlerini gösterdiler.

Oysa bunun için bir asırdan fazla bir süre önce, Milletler Cemiyeti'nin sömürgeci güçlerin açgözlülüğü ve vahşeti karşısında çöküşü gibi bir emsal vardı ve bu yeterli bir ders olmalıydı.

Orta ölçekli ülkelerin liderlerinin geç ve belki de çok geç ulaştıkları sonuçlar, sağlam görüş sahibi düşünürlerin onlarca yıl önce karar verdikleri sonuçlardır; nitekim Hizb-ut Tahrir'in kurucusu Şeyh Takiyyuddîn Nebhani (Allah ona rahmet eylesin), uluslararası hukuk, uluslararası sistem ve uluslararası kurumlar olarak adlandırılan şeylerin varlığının kaçınılmaz hedeflerini ve sonuçlarını net bir şekilde açıkladığında düşünürlere öncülük etmiştir; zira o, dünyadaki mevcut devletlerin bu sistemin varlığını reddetmeleri ve ilişkilerini uluslararası hukuk temelinde değil, ikili ilişkiler temelinde düzenlemeleri gerektiğini açıklamıştır. Ayrıca on yıllardır, ülkelerin uluslararası sisteme boyun eğerek elde etmeyi umdukları faydaların kısa sürede hayal olduğunu, tüm faydaların ABD başta olmak üzere egemen ülkelerin çıkarı için olacağını ve bir bütün olarak insanlığın bu sistem nedeniyle zarar gördüğünü, insanlığın onun varlığı nedeniyle ağır bir bedel ödediğini ve bu sisteme boyun eğmesi nedeniyle daha ağır bedeller ödeyeceğini açıklamıştır.

En büyük kapitalist ülke olan Amerika'nın dünyayı kontrol etmesine veya neredeyse kontrol etmesine imkan veren kapitalist ideolojiye dayalı uluslararası sistemin yıkılması gerekir ve bu ise kapitalist ideolojiyle değil, insanlığın ancak akidesi ve sistemiyle İslam ideolojisinde bulabileceği hadari bir alternatifiyle gerçekleştirilebilir;zira bu hadari alternatif, insanlık tarafından yaklaşık on üç yüzyıldır bilinmektedir. vermesi sadece insanlık onu reddedince işlerinin sonu yıkım olmuştur ama bu alternatifin şafağı yaklaşmakta olup Allah'ın buna izin vermesi sadece zaman meselesidir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdullah Hamad el-Vadi – Mübarek Toprak (Filistin)

Devamını oku...

Gerçek Refah, Putperest Kutlamalarda Değil, İslam'da Yatmaktadır

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Gerçek Refah, Putperest Kutlamalarda Değil, İslam'da Yatmaktadır

Haber:

Lahor - Başbakan Meryem Nevaz, Cuma günü Lahor'da 6-8 Şubat tarihleri ​​arasında düzenlenecek üç günlük Basant festivali için tüm hazırlıkları tamamladı ve halkı festivali güvenli bir şekilde kutlamaya çağırdı. (Dawn)

Yorum:

Basant Festivali, Pencap'ın en ünlü festivallerinden biri olup bazıları bu festivali, sert kış soğuğunun yerini baharın hafif esintilerine bıraktığı dönemde uçurtma uçurmak gibi basit eğlencelerle ilişkilendirirken, diğerleri ise festivalin kökenlerini araştırmak için daha derinlemesine araştırmalar yapmakta ve onu Hindu tanrıçası Saraswati'nin kutlamasıyla ilişkilendirmektedirler. Meryem Nevaz liderliğindeki Pencap hükümeti, yirmi yıl sonra bu festival üzerindeki yasağı kaldırmakla yetinmemiş, aksine festivali desteklemiş ve başarılı olmasını sağlamak için tüm devlet kurumlarını harekete geçirerek eyalet düzeyinde bir platform kurulmasına izin vermiştir.

Festivalin tarihçesine girmeden önce, öncelikle Pencap'ta yasaklanmasının nedenlerini inceleyeceğiz. Basant, sadece onu uygulayanlara değil, elektrik hatlarının yakınında insanları elektrik çarpması ve festival kutlamaları sırasında silah ateşlemek gibi eylemlerle de zarar vermeye başlamış, dahası birçok masum motosiklet sürücüsünün de hayatını kaybetmesine tanık olmuştur; hatta cam veya metal kaplı uçurtma ipiyle öldürülmelerinden önce ebeveynleriyle birlikte bisikletlerine oturmuş olan küçük çocuklar bile zarar görmüştür. Zevk için bu putperest uygulamasını canlandırmak, hükümetin ölü rejimin cesedini süsleyerek hayatta kaldığını kanıtlamaya yönelik pervasız girişimlerinin bir başka örneğidir. Ancak leşin kokusunu gizlemek mümkün değildir. Bu teknik yüzyıllardır kullanılıyor ve politikacılar da bunu günümüzde gaflet içinde olan halkları kontrol etmek için bir strateji olarak kullanıyorlar, insanlara kriket, film ve konserlerin yanı sıra hibeler ve sahte vaatler sunuyorlar, sonra de kendi istediklerini yapıyorlar. M. 58 yılında, Roma imparatoru, gladyatör oyunlarının yapıldığı Kolezyum'u doldurmak için kum getirmesi amacıyla altın yüklü bir gemiyi Mısır'a göndermişti; zira güreş müsabakaları, sanki köleler arasındaki bir savaş ya da insanlar ile yırtıcı hayvanlar arasındaki bir savaş gibi düzenleniyordu. Nitekim bu gemiler denizdeyken, Roma'nın şiddetli bir kıtlık yaşaması nedeniyle protestolar patlak vermişti. Ülkede tek bir buğday tanesi bile kalmamıştı; bu yüzden insanlar sokakları alt üst etmiş ve şehri harap etmişlerdi. Gemiler Mısır'a ulaştığında, kafilenin sorumlusu olan biteni öğrenmiş, bunun üzerine Roma’nın Mısır valisine ne yapması gerektiğini sormuştu: Yani Roma'yı kurtarmak için parayla buğday mı almalıydı, yoksa Sezar Neron'un emrettiği gibi kumla geri mi dönmeliydi? Vali bu soru karşısında şaşkına dönmüştü. Elbette onun olabildiğince çok kum taşıyarak mümkün olan en kısa sürede Sezar'ın yanına dönmesi gerekiyordu.

Hükümet, bu adımın kültürel mirası canlandırmak, eski gelenekleri yeniden yaşatmak ve insanları miraslarıyla buluşturmak için atılmış bir adım olduğunu iddia ediyor ama bu refahın artık sadece elitlerin tekelinde olduğu, şehrin geri kalan nüfusunun ise sessizce acı çektiği gerçeğini görmezden geliyor. Ayrıca hükümet bunun ekonomiyi canlandıracağını, özellikle uçurtma endüstrisinde binlerce iş oluşturacağını ve yerel turizmi ve şirketleri büyük ölçüde destekleyeceğini iddia ediyor. Bu, hükümetin çaresizliğini ve çözüm olarak adlandırılmayı bile hak etmeyen bu tür geçici çözümlere bağımlılığını göstermektedir. Dünya Bankası'nın 2025 yılı için belirlediği yeni eşik değerine göre, Pakistan'ın yoksulluk oranı %44,7'ye yükselmiştir; ancak uzmanlar, bu yeni rakamın 2018-2019 hane halkı gelir anketinden elde edilen eski verilere dayandığı göz önüne alındığında mevcut gerçekliği yansıtmadığı konusunda uyarısında bulunuyorlar. Bu istatistikler, Pakistan'da aşırı yoksulluğun %4,9'dan %16,9'a yükseldiğini göstermektedir. İnsanların çocuklarını doyurmakta zorlandığı bu zor dönemde hükümet, başka münasebetlerle de kutlanan bir bayramda onlar için bir kutlama düzenleyerek, bu bayramın kültürümüz ve mirasımız için önemini kanıtlıyor!

Pencap ve dünyanın geri kalanındaki Müslümanların, İslam'daki köklerine geri dönmeleri gerekiyor. Zira dikkat dağıtıcı unsurlar ve eğlenceler, Allah'ın düşmanları tarafından ortaya çıkarılmış olup Allah'ın kullarının bunları açıkça reddetmeleri gerekir. Nitekim Noel'in devlet düzeyinde kutlandığını gördük ve Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in bizi kâfirlere benzemekten nehyettiğini, aksine bizden onlara karşı çıkıp onları reddetmemiz beklendiğini de biliyoruz.

Müslümanlar Mekke'den Medine'ye göç ettiklerinde, tüm putperest geleneklerini geride bıraktıkları gibi Medine halkının geleneklerini de benimsememişlerdir. Dolayısıyla bu, Allah'ın düşmanlarının sürekli girişimlerine rağmen dünya çapında gelişen ve yayılan gerçek bir İslam Devleti'nin doğuşu olmuştur ki düşmanlar, bu devleti yok etmek ve zayıflatmak için 1300 yıldan fazla bir süre zaman harcamıştır. Pakistan, İslam adına kurulmuş bir ülkedir ve Hint Yarımadası'ndan gelen insanlar, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem ve sahabelerinin izinden gittiklerini düşünerek, “temizlerin ülkesine” girmek için can atarak buraya göç etmişlerdir. Kuruluşundan bugüne kadar Pakistan'ın liderleri ve yöneticileri, Batılı efendilerinin çıkarlarına hizmet etmek için sürekli çalışmış, İslam dışı kanunları uygulamış ve zevk odaklı Batılı sosyal uygulamaları pekiştirerek İslami değerleri zayıflatmışlardır.

Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem 1400 yıldan fazla bir süre önce Müslümanlar için farz olan bayramları açıklamış olup hiçbir zaman Allah ve Rasulü'nün hüküm verdiği bir şey değiştirilemez. يَا أَبَا بَكْرٍ إِنَّ لِكُلِّ قَوْمٍ عِيداً وَهَذَا عِيدُنَاEy Ebu Bekir! Her kavmin bir bayramı vardır, bu da bizim bayramımızdır.” [Sünen-i İbn-i Mace] ما ابْتَدَعَ قَوْمٌ بِدْعَةً فِي دِينِهِمْ إِلَّا نَزَعَ اللَّهُ مِنْ سُنَّتِهِمْ مِثْلَهَا ثُمَّ لَا يُعِيدُهَا إِلَيْهِمْ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةBir topluluk dinlerinde bir bidat icat ederse, Allah sünnetlerden bir sünneti o bidat gibi çeker, çıkarır, onlardan uzaklaştırır da kıyamet gününe kadar iade etmez.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ahlak Cihan

Devamını oku...

Birleştirici Raşidi Bir Devlet Olmadan: İslam Ümmeti Parçalanmış ve Bölünmüş Olarak Kalmaya Devam Edecektir

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Birleştirici Raşidi Bir Devlet Olmadan: İslam Ümmeti Parçalanmış ve Bölünmüş Olarak Kalmaya Devam Edecektir

İslam ümmetinin, Hilafeti olan devletinin yıkılmasından sonra içinde yaşadığı durum, trajediler, yoksulluk, savaşlar ve Batı despotluğuyla doludur; bu yüzden ümmetin bu çöküşten ayağa kalkabilmesi için, Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in Medine'de devleti kurduğunda açıkladığı diğer milletlerden ayıran İslam'da yönetim sisteminin olduğu günkü doğal durumuna geri dönmesi gerekir; zira Hilafet Devleti, tüm insanların arasını birleştiren ve herkesin İslam'ın hükümlerine ve otoritesine göre hareket ettiği eşsiz karaktere sahip ayrıcalıklı bir yaşam tarzı ortaya çıkarmıştır. Müslümanları bir araya getiren ve onları, tek bir varlık, tek bir sistem ve tek bir bayrak altında birleştiren işte bu otoritedir; dolayısıyla kâfirler, Müslümanların birliğini ve sultanlarının varlığını temsil eden şeyin bu güçte yattığını öğrenince İslam ümmetini parçalamaya koyuldular.İşte M. 28 Receb günü acı bir yıldönümü tarihi, yani Hilafetin yıkıldığı tarih olmuştur. Nitekim Hilafetin yıkılışını, İslam ümmetinin zayıflamasına büyük ölçüde katkıda bulunan ulusal sınırları belirleyen Sykes-Picot Anlaşması izlemiştir. Bununla da yetinmemişler, aksine zaten parçalanmış olanı parçaladıkları gibi bölünmüş olanı da bölmüşlerdir.

Ümmetin evlatlarını yeniden birleştirecek olan gerçek bağ sadece İslam olup Hilafet Devleti'nde uygulanması halinde ümmeti bir araya getirecek, onu birleştirecek ve üzerindeki kara bulutları kaldıracak olan çözüm de İslam'dır.Dolayısıyla İslam ümmetinin vahdeti, ancak bir yönetim sistemi ve yaşam biçimi olarak İslam'a geri dönmekle gerçekleşebilir.Bu yüzden İslam'ın hükümlerine bağlı kalmak için Müslümanların tek bir devlet olmaları gerektiği gibi Rabbi bir, peygamberi bir, dini bir, Kur'an'ı bir ve kıblesi bir olan tek bir ümmet olmaları gerekir. Ayrıca ümmetin, İslam ile hükmeden ve İslam’ı, davet ve Allah yolunda cihat yoluyla tüm dünyaya taşıyan tek bir Halifesi olması gerekir.

Ümmetin vahdeti, ancak mütekamil bir sistemi içeren bir ideolojiye dayalı siyasi bir varlığın kurulmasıyla gerçekleşebilir; zira ümmetin ideolojisi İslam’dır. Bu yüzden yapılması gereken, ümmetin ideolojine geri dönmesi, sistemini ve çözümlerini ondan alması ve işlerini yeniden yoluna koymasıdır; çünkü ümmet, ideoloji, akide ve kaynağı vahiy olan hükümler gibi gelişmiş ve büyük bir ümmetin tüm unsurlarına sahiptir. 

Dolayısıyla fikrinin cinsinden küresel bir fikre ve küresel bir metoda sahip olan ideolojik ümmet, diğer milletlere karşı sorumluluklarına inanan, kendini bu rol için hazırlayan ve maslahatını dünya düzeyinde formüle etmesinin yanı sıra insan topluluğunu eriten bir ümmettir. Ayrıca ideolojik ümmet, kendisini kalkınmış, birleşik, güçlü ve birbirine bağlı olan tek bir ümmet haline getirdiği gibi şekil ve içerik olarak küresel ümmetin bir parçası olsun diye tüm farklı halkları kendi potasında eriten bir ümmettir.

Tüm yukarıda geçenlerden dolayı bugün ümmetin, arkasında savaşılıp kendisiyle korunulacak, ümmetin üzerinden düşmanlarının zulmünü def edecek ve içeride İslam’ı tam olarak uygulayarak ve dışarıda ise davet ve cihat yoluyla küresel risaleti taşıyarak ümmetin işini ve siyasetini birleştirecek olan tek bir devlete ve tek bir Halife’ye ihtiyacı olduğunu anlıyoruz; bu yüzden ümmetin vahdetinin akide ve şeriat üzerinde olması yeterli değildir, aksine siyasi birliğinin ve bir Halife üzerinde birleşmesinin de var olması gerekir.

Bu devleti kurmak için çalışmak, şerî bir vacip olduğu gibi gerçeklik olarak da bir zaruret olup Hilafetin zayıflamasıyla başlayan ve en zayıf ve en güçsüz milletlerden biri haline gelene kadar daha da derinleşen ümmetin vahdetini ve gücünü yeniden elde etmesinin tek yoludur. لِمِثْلِ هَذَا فَلْيَعْمَلِ الْعَامِلُونَİşte çalışanlar, asıl bunun için çalışmalıdırlar.” [Saffat 61]

Bu birleştirici devlet olmadan, ümmetimiz parçalanmış ve bölünmüş olarak kalmaya, gücü çatışmalarla tüketilmeye, aciz ve zayıf olarak kalmaya ve birbiri ardına tahakküme ve ihlal edilmeye devam edecektir. Ancak samimi kişilerin çabaları bu Raşidi devleti yeniden tesis etmeye yönelirse, o zaman ümmet, Allah’ın istediği gibi güçlü, Raşid ve canlı bir ümmet olarak geri dönecektir.

Nitekim Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Müslümanların tek bir devletinin ve tek bir İmamının olmasını emretmiştir; zira şöyle buyurmuştur: كَانَتْ بَنُو إسْرَائِيلَ تَسُوسُهُمُ الأنْبِيَاءُ، كُلَّما هَلَكَ نَبِيٌّ خَلَفَهُ نَبِيٌّ، وإنَّه لا نَبِيَّ بَعْدِي، وَسَتَكُونُ خُلَفَاءُ فَتَكْثُرُ، قالوا: فَما تَأْمُرُنَا؟ قالَ: فُوا ببَيْعَةِ الأوَّلِ، فَالأوَّلِ، وَأَعْطُوهُمْ حَقَّهُمْ، فإنَّ اللَّهَ سَائِلُهُمْ عَمَّا اسْتَرْعَاهُمْİsrailoğulları, Nebiler tarafından siyaset ediliyordu (yönetiliyordu). Bir Nebi vefat edince, bir diğer Nebi ona halef oluyordu. Artık benden sonra Nebi yoktur. Halifeler olacak da çoğalacaklardır. Dediler ki: Öyleyse bize ne emredersiniz? Dedi ki: Önceki ilk biatınıza sadakat gösterin ve onlara haklarını verin. Muhakkak ki Allah, yönettikleri hakkında (ne yaptıklarını) onlara soracaktır.” Bu farzın büyük öneminden dolayı Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Müslümanların siyasi birliğini bölmeye çalışan kişinin öldürülmesini emretmiştir. Zira Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: مَنْ أَتَاكُمْ وَأَمْرُكُمْ جَمِيعٌ عَلَى رَجُلٍ وَاحِدٍ، يُرِيدُ أَنْ يَشُقَّ عَصَاكُمْ، أَوْ يُفَرِّقَ جَمَاعَتَكُمْ، فَاقْتُلُوهُİşiniz (yönetiminiz) tek bir adam üzerinde birleşmiş iken her kim gelir de asanızı parçalamak veya cemaatinizi (birliğinizi) bölmek isterse onu öldürün.” Ve Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: فَمَنْ أَرَادَ أَنْ يُفَرِّقَ أَمْرَ هَذِهِ الْأُمَّةِ وَهِيَ جَمِيعٌ، فَاضْرِبُوهُ بِالسَّيْفِ كَائِناً مَنْ كَانَHer kim bu ümmet derli toplu iken onun işini dağıtmak isterse, kim olursa olsun hemen kılıçla onun boynunu vurun!” Ve şöyle buyurmuştur: إِذَا بُويِعَ لِخَلِيفَتَيْنِ فَاقْتُلُوا الْآخَرَ مِنْهُمَاİki Halife için biat edildiğinde ikincisini öldürün.” Bir Müslümanın öldürülmesi ve kanının dökülmesi emri, onun gerçekleşmesi gereken şerî bir talep olduğunun delili olup onu korumak, o Müslümanın kanının kutsallığından çok daha önemlidir; bu da ümmetin siyasi vahdetinin, Müslümanların arkasında tek bir cemaat olacağı tek bir İmamın altında olmasının vacip olduğuna delalet etmektedir.

Ümmet, onlarca yıl boyunca İslam zannettiği sloganların peşinde boş yere dolaşıp durduktan sonra bir bütün olarak İslam'a geri dönmeye başlamış ve vahdetinin yolunun, siyasi vahdeti ve cemaatinin yeniden tesis etmek için çalışmakta olduğunu, meselenin tehlikeler ve zorluklarla dolu korkunç bir mesele olmaya devam ettiğini ancak zorlukla birlikte zaferin ve zorlukla birlikte kolaylığın olacağını hissetmeye başlamıştır. Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ تَنْصُرُوا اللَّهَ يَنْصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ أَقْدَامَكُمْEy iman edenler! Eğer siz Allah’ın dinine yardım ederseniz Allah da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit kılar.” [Muhammed 7]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Rana Mustafa

Devamını oku...

SAYI 584 Çıktı - Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi El-Raye Gazetesi

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi

El-Raye Gazetesi Yeniden Yayında

 

Biz, Hizb-ut Tahrir Medya Ofisi olarak takipçilerimiz ve Merkezi Medya Bürosu Web Sayfası misafirlerimize, Hizb-ut Tahrir tarafından 1954 yılında başlatılan El-Raye Gazetesinin tekrar yayına başlatılmasını duyurmaktan gurur duyarız. Karanlık ve zorba rejimlerin baskısı sonucu haftalık yayınlanan gazete durdurulmuştu. Şimdi Hizb-ut Tahrir El-Raye Gazetesini Allah’ın izniyle tekrar başlatacaktır.

Devamını oku...

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi: Çevrimiçi Uluslararası Konferans; "Hilafet Ümmetin Hayati Meselesidir"

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi:
Çevrimiçi Uluslararası Konferans; "Hilafet Ümmetin Hayati Meselesidir"

2026 01 10 Waqyiyah KHLFH CONF Logo

Bu yılın 1447 hicrî / 2026 miladî Receb ayında, kâfir sömürgecinin ajanı olan Arap ve Türk hainlerin, Allah’ın elçisi Muhammed ﷺ ve onun seçkin, hayırlı sahabeleri (Allah hepsinden razı olsun) tarafından kurulan İslam Devleti’ni yıkmalarının ve İslami yönetim sisteminin (Hilafet) 28 Receb 1342 hicrî, miladî 3 Mart 1924 tarihinde mücrim Mustafa Kemal tarafından kaldırılmasının 105. yıldönümünü anıyoruz.

Bu felaketin yıldönümü, Yahudi varlığının Gazze Şeridi’nde savunmasız Müslümanlara karşı işlediği soykırımın hâlen devam ettiği, Batı Şeria’da gerçekleştirdiği vahşi katliamların sürdüğü bir zamana denk gelmektedir. Son iki yıl içinde çoğu kadınlar, çocuklar ve yaşlılar olmak üzere 230 binden fazla Müslüman erkek ve kadın şehit olmuş, yaralanmış ya da kaybolmuştur.

Aynı şekilde Sudan’da süren anlamsız ve kanlı savaş da masum Müslümanların canını almaya devam etmektedir. Bu savaş, daha önce güneyini kopardığı gibi Darfur’u da Sudan’dan koparmak amacıyla, Amerika’nın hizmetinde onun ajanları arasında körüklenmiştir. Şam’daki Suriye’deki mübarek devrim ise kâfir sömürgeci tarafından ele geçirildi ya da geçirilmeye çok yaklaştı; insanlar üzerinde tam boyun eğiş dayatılmış, Allah’a, Resulüne ve müminlere karşı alenen ihanet ilan edilmiştir.

Tüm bunlar nedeniyle, Hizb-ut Tahrir Merkez Medya Ofisi, partinin El-Vakiye kanalı aracılığıyla yıllık konferansını “Hilafet: Ümmetin Hayati Meselesidir” başlığıyla düzenlemiştir. Konferansta davet taşıyıcılarından bir grup, İslam ümmetinin temel meselelerini ele alan bir dizi önemli tebliği sunmuştur.

Konferans etkinlikleri, 10 Ocak 2026 Cumartesi akşamı, Medine-i Münevvere saatine göre 21.00’de www.alwaqiyah.tv adresindeki El-Vakiye kanalının sitesinden veya El-Vakiye kanalının sosyal medya hesaplarında yayınlandı.

Cumartesi, 21 Receb-ul Muharrem 1447 H - 10 Ocak 2025 M

merkezi medya ofisi

- Konferansın Tüm Kaydı -

merkezi medya ofisi

- Katılımcıların Kayıtları ve Konuşma Metinleri -

Gazze, Söndürülemeyecek Bir Kıvılcımdır
Üstad Halid Said – Mübarek Toprak (Filistin) - Gazze
Konuşma Metni İçin Tıklayınız

Yoksulluk ve Ayrımcılığın Pençesindeki (Azınlıklar)
Maddi Kayıptan Hilafet Sistemine ve İlahi Adalete
Üstad Dr. Muhammed Malkavi
Konuşma Metni İçin Tıklayınız

Sudan ve Yeni Kan Sınırları
Hizb-ut Tahrir Sudan Vilayeti Merkezi Temas Komitesi Başkanı
Üstad Nasır Rıza Muhammed Osman
Konuşma Metni İçin Tıklayınız

Yenilgi ve Boyun Eğme Kültürü
Üstad Ebu Nizar Eş-Şami
Konuşma Metni İçin Tıklayınız

Zayıflık ve Parçalanma Zamanında Hilafeti Kurabilir miyiz?
Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Müdürü Müh. Selahaddin Adada
Konuşma Metni İçin Tıklayınız

merkezi medya ofisi

ALl

merkezi medya ofisi

2026 01 10 Waqyiyah KHLFH CONF Banner

 

merkezi medya ofisi

Etiketler

#YenidenHilafet

 Afg Twetter

#TurudisheniKhilafah

أقيموا_الخلافة#

 Af Facebook

#EstablishKhilafah

#ReturnTheKhilafah

 Afg Inst  

خلافت_کو_قائم_کرو#

 
merkezi medya ofisi

 

Devamını oku...

Türkiye Vilayeti: Gündem Değerlendirme Toplantısı 27/01/2026

  • Kategori Türkiye
  •   |  
Hizb-ut Tahrir Türkiye Vilayeti:
Gündem Değerlendirme Toplantısı 27/01/2026
 

Hizb-ut Tahrir Türkiye Medya Bürosu Başkanı Mahmut Kar, gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

- Suriye'deki Gelişmelerin Arka Planı
- Bahçeli'nin Kudüs Açıklaması

H. 8 Şaban 1447 - M. 27 Ocak 2026

turkiye vilayeti

İlgili Bağlantılar:

Devamını oku...

Kapanış Konuşması: Zayıflık ve Parçalanma Zamanında Hilafeti Kurabilir miyiz?

[Hizb ut-Tahrir Merkezi Medya Ofisi'nin H. 21 Receb 1447 M. 10 Ocak 2026 Cumartesi günü, Partinin (El-Vakiye) Kanalı Aracılığıyla “Hilafet Ümmetin Hayati Meselesidir” Başlığı Altında Düzenlediği Yıllık Hilafet Konferansı'nın Konuşmalarından]

Kapanış Konuşması: Zayıflık ve Parçalanma Zamanında Hilafeti Kurabilir miyiz?

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Müdürü Müh. Selahaddin Adada

Allah’ın adıyla; Salat ve Selam Allah’ın Rasulü’nün, Âli’nin, Ashabının ve O’nu dost edinenlerin üzerine olsun;

İslam ümmeti bugün, özellikle Suriye, Gazze, Sudan, Yemen ve diğer yerlerde yaşananlardan sonra, acil sorularla karşı karşıyadır. Bu sorular, şu dört soruyla özetlenebilir:

2- Müslümanlar, karar vermeleri halinde Hilafetlerini kurabilir mi?

2- Şayet Müslümanlar bugün Hilafetlerini yeniden kurmuş olsalar, öldürücü darbe girişiminden kurtulabilir mi?

3- Eğer bugün Hilafet kurulmuş olsa, hem güvenlik hem de ekonomik olarak kuşatılması durumunda kendi kendine yetebilir mi?

4- Son soru da şudur: Eğer bugün Hilafet kurulmuş olsa, dünyanın ulaşmış olduğu teknoloji ve stratejik yeteneklere ayak uydurabilir mi?

İlk soruya gelince: Müslümanlar, karar vermeleri halinde Hilafetlerini kurabilir mi?

Cevap; evet, bugün Hilafetlerini kurabilirler, hatta onu saatler içinde kurmaya muktedirlerdir... Evet saatler içinde… İslam ümmetinin birçok ülkedeki siyaset ve güvenlik dengesini rekor hızla alt üst ettiğini gördük. Zira İslam ümmeti atik ve dakik olduğu gibi işi de birdir; nitekim kendi yükselişini sağlayacağını düşündüğü bir işi yapmaya karar verirse, o işte ısrarcı olup ona ulaşana kadar kan, can ve malları feda eder; sonra bunu gerçekleştirmek için birbirleriyle etkileşime girip birbirlerini uyandırdıklarını görürüz; zira tüm yöneticilerinin tiranlar olduğu bölgedeki Arap Baharında meydana gelenlerde gördüğümüz gibi İslam ümmeti arasında, çoğunlukla şiddetli savaş cephelerine dönüşen eylemler ortaya çıkmaktadır.      

Bu hız, atılım ve uyumun nedeni temelde bizzat İslam'da yatmaktadır; zira Müslümanların fikir ve duygularının siyasi bir pusulası vardır. Zira Müslümanların geneli, çocukluklarından beri, aşağıda geçen İslami kıssaların özelliklerini ezberlemektedirler:

1- Kur'an'ın Efendimiz Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e nazil olmaya Hira mağarasında başlaması.

2- İleri gelen Sahabelerin O’nunla birlikte Müslüman olması.

3- Medine-i Münevvere’ye hicret ve Mescid-i Nebevi’nin inşa edilmesi.

4- Bedir savaşı.

5- Uhud savaşı.

6- Ahzab (Hendek) savaşı.

7- Mekke’nin fethi.

8- Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in vefatı.

9- O’dan sonraki Sahabelerin Raşidi Hilafeti.

Bunlara baktığımızda, bunda tüm Müslümanların kültürlendiği devlet kurma merhalelerine dair siyasi bir ders olduğunu görürüz ve bu da Müslümanların Hilafeti kurma fikrine çok hızlı tepki vermelerine neden olmaktadır; çünkü bu, onların doğru İslami hayat tasavvurlarının temellerinden biridir.

Hala kalbinde, Müslümanların Hilafet sistemine hazır olup olmadıkları konusunda şüphe olan bir kimse, milyonlarca Müslümanın Mescid-i Haram'da aynı anda namaz için nasıl saf tuttuklarına baksın; zira dünyanın dört bir yanından gelen ve birbirlerini tanımayan halklar, birbirleriyle konuşmadan sessizce cemaat namazı kılmak için saf tutmaktadırlar. Müslümanların vahdeti konusundaki bu görkemli sahne, yeryüzündeki diğer halkları hayran bırakmaya devam etmektedir.

Bu arada Batılı toplumlar birbirlerinden nefret etmekte olup iç krizler çıktığında ise birbirlerini yediklerini görmekteyiz. Buna karşılık Müslümanların birbirlerine şefkat gösterdiklerini ve en karanlık krizlerde bile birbirlerine destek olduklarını görmekteyiz. Filistin, Yemen, Suriye, Sudan ve diğerleri gibi yaralı Müslüman ülkelerle yapılan dayanışma kampanyalarında gördüğümüz şey işte budur. Dolayısıyla özellikle iletişim araçlarının gelişmesiyle birlikte İslam ümmetinin bu günümüzde Hilafetin kurulmasına vereceği tepkinin saatler içinde olabileceği söylenebilir.

İkinci soruya gelince: Eğer bugün Hilafet kurulmuş olsa, hem güvenlik hem de ekonomik olarak kuşatılması durumunda kendi kendine yetebilir mi?

Suriye'deki devrim olayları ve Gazze'deki olaylar, İslam ümmetine yönelik öldürücü darbenin aslında bir hayal ürünü olduğunu ve bunun propagandasını yapanların Müslümanlar arasında sadece vehim ve zayıflığı yaydığını kanıtlamıştır. Zira Yahudi varlığı ve onun arkasındaki Amerika'nın, bölgenin yöneticilerinin yardımlarına ve Gazze'yi tarihte az görülür bir şekilde yıkmalarına rağmen Gazze'ye öldürücü darbe indirmekten nasıl aciz kaldıklarını gördük; eğer dünya halklarından gayrimüslim olan başka bir halk bu kadar vahşi bir bombardımana maruz kalsaydı, şehitlerin sayısı binlere ulaşır ulaşmaz beyaz bayrağı çekip teslim olurdu; bu da Allah'ın izniyle ümmetin öldürücü bir darbeye karşı dayanıklı olduğunu kanıtlamaktadır.

Nitekim bu tür durumu Şam'da da gördük; zira Suriye halkı, 12 yıl boyunca bombalar, varil bombaları ve ölüm mangaları karşısında dimdik durmuş ve başlarına musallat olan tiranı kendi elleriyle devirmişlerdir; bu ise Batı'nın devrim dönemi boyunca onlara, çözümün tiranın devrilmesinde değil, onunla siyasi uzlaşmada olduğunu anlatmaya yönelik ısrarlı çabalarına rağmen olmuştur. Bu nedenle karamsarların tasvir etmeye çalıştığı gibi bugün ümmetin öldürücü darbeyle vurulmasının imkansız olduğunu, aksine son yıllardaki samimi olaylara hızlı tepki veren İslam ümmetinin tüm Batı'yı şaşkına çevirdiğini kanıtladığını söylüyoruz; Batı her ne zaman yeni gerçeklikle başa çıkmak istese, ümmet ona yeni bir gerçeklik dayatarak karar verme düşüncesinden geri adım atmaya zorlamıştır. Son yıllarda İslam ümmetinin başlattığı tüm samimi hareketlerin ilk günlerinde bunun gerçekleştiğini gördük.

Üçüncü soruya gelince: Eğer bugün Hilafet kurulmuş olsa, hem güvenlik hem de ekonomik olarak kuşatılması durumunda kendi kendine yetebilir mi?

Cevap şu ki, İslam'ın halkların doğal olarak yaşadığı her yerlere yayılmış olmasıdır; bu da İslam'ın doğal kaynaklar açısından dünyanın en zengin ve yaşamak için en iyi ülkelerde yaşayan halklar arasında yayıldığı anlamına gelmektedir. Dolayısıyla Mağrip'teki yeşil Atlas Dağları'ndan Nil Vadisi'ne, Şam'a, Arap Yarımadası'na ve onun değerli zenginliklerine, Hint Yarımadası'ndan Malezya ve Endonezya'daki Güneydoğu Asya'ya kadar ulaşmıştır. Dolayısıyla da bütün Müslüman ülkeler, dünyanın ihtiyaç duyduğu ancak kendilerinin ihtiyaç duymadığı kaynaklar açısından zengin olduğu gibi küresel ticaret güzergahında yaşamaktadırlar; bu da onların dünyayı kuşatmaya muktedir oldukları anlamına gelmektedir, aksi değil. Nitekim Batı'nın, tarih boyunca bu ülkelerin servetleri ve paha biçilmez coğrafi konumu nedeniyle bu ülkeleri sömürgeleştirmek için nasıl da kıtalar ve okyanusları aştığını gördük. Daha henüz İslam ümmetinin en önemli servetlerinden, yani insan servetinden, yani Müslümanların kendisinden bahsetmedik. Nitekim Müslüman halklar çok kalabalık ve halkının çoğu genç yaştadır; bunun aksine Batı, yaşlanma sürecini durduramayacağından korkmaya başlamıştır.

Güvenlik düğümüne gelince; Müslümanların coğrafi ve sayısal dağılımının onların kuşatılması fikrinin başarısız bir fikir olduğunu kanıtlanmıştır; özellikle Müslüman ülkeler birbiriyle bağlantılı olup Hilafet kurulduğunda ilk olarak Müslüman ülkeler arasındaki sınırların kaldırılması ve onların tek bir siyasi varlık altında birleştirme çağrısında bulunacak, dolayısıyla ilk en andan itibaren Hilafet, sürekli genişleme halinde olacak ve bu da Hilafetin kuşatılmasının çok zor bir husus olduğunu göstermektedir.

Dördüncü ve son soruya gelince: Eğer bugün Hilafet kurulmuş olsa, dünyanın ulaşmış olduğu teknoloji ve stratejik yeteneklere ayak uydurabilir mi?

Bu soruyu cevaplamak için, içimizden her biri etrafına bir bakıp, ülkemizin evlatlarından kaç tanesinin ilim ve eğitim peşinde dünyaya yayıldıklarını bir görsün; zira dünyanın en önemli üniversiteleri ve araştırma merkezleri Müslüman akademisyenlerle doludur. Nitekim bu kişilerin, Gazze'yi desteklemek amacıyla gösteriler düzenleyip oturma eylemleri yapmak için en prestijli üniversitelerde büyük gruplar halinde sokaklara çıktıklarında, nasıl da tüm Batı'yı şaşırtan bir olgu haline geldiklerini gördük.

Beyin göçü meselesine gelince; bu, geçici bir mesele olup onun geri dönüşü için uygun koşullar sağlandığında kısa sürede tersine dönecektir. Müslümanların ülkelerinin birinde, yozlaşmadan kurtulup sivil açıdan kendisini yeniden inşa edeceğine dair bir umut doğduğunda, o ülkenin evlatları dünyanın dört bir yanından akın akın gelerek, ülkelerini kalkındırmaya çalışmak için bilim ve bilgi alanlarında öğrendiklerini sunmaya başladıklarını gördük. Bu ise ümmetin, bilimsel ve entelektüel yeteneklere sahip olduğunu teyit etmektedir; ancak bunlar, dünyanın dört bir yanına dağılmış durumdadır; bu yüzden ümmetin yapması gereken tek şey, onlara güvenli bir yuva inşa etmektir; işte o zaman bu yeteneklerin nasıl bir nehir gibi geri döneceğini ve Daru'l İslam'ı inşa etmek için bilim ve bilgilerini sunarak ülkenin dünyanın önde gelen ülkeleri arasına girmesini sağlayacaklarını göreceğiz.

Bundan dolayı Hilafetin yıkılışının 105. yıldönümünde Hizb-ut Tahrir, İslam ümmetinin samimi, aktif ve muktedir evlatlarını, Nübüvvet Minhacı üzere İkinci Raşidi Hilafeti yeniden kurmak için çalışanların kafilesine katılmaya çağırmaktadır; çünkü onlar, zayıflık ve parçalanma gerekçesiyle Hilafetin kurulmasını ertelemek için öne sürülen iddiaların, hızla ortadan kaldırılması gereken yanılsamalardan ibaret olduğunu idrak edecek, sonra da onu gecikmeden acilen yeniden kurmak için seyrini hızlandıracaktır.

Vesselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

 

Devamını oku...

Yenilgi ve Boyun Eğme Kültürü

[Hizb ut-Tahrir Merkezi Medya Ofisi'nin H. 21 Receb 1447 M. 10 Ocak 2026 Cumartesi günü, Partinin (El-Vakiye) Kanalı Aracılığıyla “Hilafet Ümmetin Hayati Meselesidir” Başlığı Altında Düzenlediği Yıllık Hilafet Konferansı'nın Konuşmalarından]

Yenilgi ve Boyun Eğme Kültürü

Üstad Ebu Nizar Eş-Şami

Vücudu tahrip eden en tehlikeli hastalıklar, bağışıklık sistemine saldıran hastalıklardır; zira bağışıklık sistemi zayıfladığında vücut, hiçbir kontrol ve denetim olmaksızın zarar veren mikrop sürülerine kapılarını aralar. Nitekim bugün acısını çektiğimiz ve kaybolmasından dolayı acısını yudumladığımız Hilafet Devleti’nin gölgesinde hayatı karakterize eden en belirgin iki özellik şunlardır: 

Birincisi: Hilafet Devleti’nin kendisiyle toplumu çevrelediği, onu kirliliklerden ve şüphelerden arındırdığı ve İslami fikrin sağlam, saf ve temiz bir şekilde kalmasını sağladığı demir düşünce kubbesine benzeyen bir durumu temsil eden koruma durumu. Nitekim İslam tarihi ve onun eşsiz fakihleri, fitnenin başlarının ortadan kaldırılıp kabre gömüldüğü ve fitneyi kışkırtanların dillerinin koparıldığı kaç meşhur tartışmalara tanık olmuştur.

İkinci özellik: İnsanlar arasında genel olarak izzet, aidiyet ve güçlenme duyguları hakimdi; dolayısıyla Hilafetin sokaklarında yürüyen bir Müslüman, güçlü bir dayanağa yaslandığını hissediyor, Toledo'yu kurtaran Alfonso'nun ordusuna karşı komutan Yusuf bin Taşfin’in zaferini işittiğinde kalbi gururla doluyor, Anadolu beldelerinin fethedildiği Malazgirt Savaşı'ndan sonra muzaffer komutan Alparslan'ın geri dönüşünü kutlamak için söylenen sevinç ezgilerine ve zafer süslerine tanık oluyordu.

Çocuklar ve kadınlar, emirlerinin önünde dimdik duruyorlar, onların ihtişam, heybet ve üstünlük gibi özelliklerinden dolayı onların önünde eğilip bükülmeden ve sessiz kalmadan onları muhasebe ediyorlar ve sorular soruyorlardı. Onlar yöneticiye, muhasebenin üstünde değil muhasebe konumunda olan, şeriatın efendisi değil onun uygulayıcısı olan biri olarak baktıkları gibi, dahası şeriata, hem yönetici hem de kendilerinin tamamı üzerinde hakimiyet sahibi olarak bakıyorlardı. Bunun için Halifelerin çoğu disiplinliydi ve başlarını eğmeyi veya insanlara dalkavukluk yapmayı bilmeyen, aksine eğriyi düzelten ve sapkınları korkutan izzete sahip liderler, elçiler ve fatihler nesli doğmuştu.

İslam'ın mefhumlarını tüm şaibelerden arındıran fikri koruma ve her gün zaferler kazanan bir dine duyulan gurur duygusu gibi bu iki açık özellik, İslam tarihimize eşlik etmiş ve Müslümanın şahsiyetini güçlendirerek onu güçlü, korkulan, zayıflamaya karşı dirençli ve sapmaya karşı güçlü bir hale getirmiştir.

Hilafetin yıkılmasının ardından sömürgeci kafirin komploları, bu iki özelliği ve bu iki özelliğin, düşüşünden sonra devi hızla uyandırma gücünü gözden kaçırmamıştır; bu nedenle tüm fikri cephaneliklerini bunlara odakladılar ve medya ve kültür filolarını seferber ederek, bunları kötü niyetli alimlerden, siyasi şarlatanlardan ve fitneci davulcular korosundan oluşan bir orduyla güçlendirdiler.

Bütün bunların ardındaki amaç, kendine ve ümmetine olan güveni kaybetmiş, dinini çarpık bir şekilde anlayan bir Müslüman modeli türetmektir; dolayısıyla böyle bir Müslüman, kolay bir şekilde saptırılıp aldatılabilecek, kolayca etkilenecek, Batı medeniyeti içinde hızla eriyebilecek ve ümmetinin kutsallarının ihlal edilmesine karşı kıskançlığı kaybedecektir.

Yenilgi kültürünü pekiştirme açısından olana gelince; bu öncelikle asıl olarak içten yenilgiye uğramış alimler ya da insanlar arasında yenilgi kültürünü teşvik etmek karşılığında sultanların sofralarında yemek yiyen gizli amaçları olan kişiler tarafından üstlenilmiştir.

Müslüman bir genç abdestini alıyor, sonra kalbi Myanmar'daki Müslüman kurbanlar veya Çin'in Uygurlara yönelik katliamları için duyduğu üzüntüyle dolu bir şekilde cuma namazına gidiyor, maneviyatını yükseltecek veya hayal kırıklığını canlandıracak bir şeyler duymak umuduyla camiye giriyor ancak minberde, elinde kalın bir kırbaç tutan, sonra biz içinde hayır olmayan bir ümmetiz, sizler yardımı hak etmeyen bir nesilsiniz ve bütün milletler sizden daha gelişmiştir diyerek hiç acımadan namaz kılanları kırbaçlamaya başlayan bir hatip görüyor!!.. Böylece Müslüman, şeyhin kırbacıyla derisi yüzülmüş, umutsuzluğu daha da artmış ve hayal kırıklığı şiddetlenmiş bir şekilde camiden çıkıyor. Hatta onda geriye bir parça umut ışığı kalmışsa, onu söndürme ve yok etme işini de medya üstleniyor.

Medya ve alimler, ardından sistematik eğitim programları, yozlaşmış sosyal medya siteleri ile Batı ve onun zehirleriyle sırtlanlaşmış entelektüellerden oluşan kervanlar, içeriden yenilgi kültürünü pekiştirmek ve Müslümanı din konusunda fitneye düşüren şüpheler yaymak için çalışıyorlar.

Sonunda herkes, İslam'ın gururundan yoksun, dininin siyaseti ve bu siyasetteki rolünün cahili olan, yöneticileri günahsız olarak gören ve yöneticilerin işledikleri her günahı, gerekçesini bilinmese bile haklı bulan yenilgiye uğramış bir Müslüman modelinin üretilmesini kutluyor.

Sadece bu da değil, aksine yenilgi kültürü, izzet Peygamberi Aleyhissalatu ve's Selam'ın siretinde izzet kesitlerinden oluşan yığınları bile göremeyen bir nesil yetiştirmiştir. Sireti okuyorlar ama sadece ruhsatlar ve istisnalar dikkatlerini çekiyor. Dolayısıyla onlardan, “güç yetiremiyoruz”, "zorda kaldık" ve “Batı bizden daha güçlü” gibi ifadeler dışında bir şey işitmediğimiz gibi onların gurur sayfalarında da “sil onu ey Ali” veya “aman ha onlardan korkun” gibi ifadelerden başka bir şey görülmüyor… Böylece nassların anlamlarını, şartlarını, menatlarını, kurallarını ve siyaklarını görmüyorlar. Böylece de sadakatin sabiteleri ve örmek almanın ilkeleri kaybolmakta ve bunları güçlendirmek için sahabenin kanının döküldüğü usul ihmal edilmektedir. Dolayısıyla halim bir vaiz, haramın haram olduğunu ve farz olanın farz olduğunu kanıtlamak için derslere ve hutbelere ihtiyacı olduğunu görünce şaşkına dönüyor!!

Allah aşkına söyleyin, tiranlar bu nesilden daha iyi ne isteyebilirler ki??

Gençler, katillerle normalleşmeyi siyasi zekâ, Batı'ya boyun eğmeyi geçici bir manevra ve şeriatın askıya alınmasını ise Makyavelist bir ruhsat olarak görüyorlar.

Evet, ey kardeşler:

Yenilmiş olanlar, tiranların en iyi yardımcıları ve onların dayanakları olup şerefli olanların azmini felç eden ve onların uyanışlarını engelleyen uyuşturucudurlar.

Ey yenilmiş olanlar; uyanın ve gözlerinizi iyice açın; uyanın, çünkü tarih sarhoşlara insaf etmez.

Medyanıza sorun: -Allah’ın lütfuyla- Hilafete davetin dünyanın altı kıtasında hızla yayılmasına dair medya haberleri hani nerede?! Pew Global ve Princeton merkezi gibi stratejik araştırma merkezleri tarafından yapılan ve Müslüman halkların şeriatın gölgesinde yaşamaya istekli olduklarını teyit eden küresel kamuoyu anketlerinin sonuçlarına yönelik aktarımları hani nerede? Bunları işitmiyoruz ancak bizler, bu medyanın o davetçilerin tutuklanmaları ve takip edilmelerine dair haberleri hevesle aktardığını işitiyoruz; peki neden? Çünkü tutuklama haberleri uzuvları zayıflatmakta ve psikolojik yenilgiyi pekiştirmektedir.

Bu medyanın, on binlerce Hıristiyan, Yahudi ve ateistin, yaşadıkları sapkın hayatlarını terk etmeye karar verip sonra da "لا إله إلا الله وأن محمدا رسول الله" şehadetini getirmek için ayağa kalktıklarına dair haberleri hani nerede? Hatta İngiliz gazetesi The Guardian, İslam'ın en hızlı büyüyen din (The Fastest Growing Religion) olduğuna dair defalarca uyarılar yayınlamış, dahası dinimizin kırk yıl içinde küresel olarak liderliği ele geçirerek dünyanın en büyük ve en önde gelen dini haline geleceği tahminlerinde bulunmuştur. Tüm bunlar, Müslümanların Hilafeti, referansı ve liderliği olmamasına, dahası bizler, İslam'ı çarpıtmaya ve Müslümanları terörize etmeye yönelik sistematik bir küresel savaşla karşı karşıya olmamıza rağmen gerçekleşmektedir.

Allah için size, bu kör medyaya ve cellat şeyhlere soruyoruz: Bugün ümmetimiz içindeki hafızların, fakihlerin, mücahitlerin, davetçilerin ve sayısız kahramanın haberleri, hutbelerinizdeki fasıkların, tavizcilerin ve Batı'ya tapanların hikayelerinden daha evla değil midir? Her gün ekranlarda ve kürsülerde yas tutan kişinin rolünü oynamaktansa, ümmetimiz içindeki sayısız güçlü yönlere odaklanmak sizin için daha hayırlı olmaz mı?!

Elbette yenilginin bölümleri, Müslümanın düşüncesini sarsan ve onun mefhumlarını karıştıran şüpheleri yaymadan tamamlanmayacaktır; bu şüpheler, uyuduğumuzda ve uyandığımızda aklımızda olan şüpheler olduğu gibi İslam'ı laikleştirmeyi, onun izzetini, gücünü ve içeriklerini boşaltmayı ve bunları nübüvvetin metodundan, onun liderinin siretinden ve büyük haleflerinin politikalarından uzak ev içi ritüellere ve rahipsel şiarlara dönüştürmeyi hedefleyen şüpheler ve batıllardır.

Sinirleri felç eden ve işlevlerini yerine getirmelerini engelleyen fikri uyuşturuculara benzeyen şüpheler:

Değişim için daveti bırak, otur Mehdi'yi bekle, otur ve siyasi çalışmayı bırak, otur ve kardeşlerinle parti dayanışmasını bırak; otur, çünkü İslam'da siyasi sistem diye bir şey yoktur; otur, çünkü tiran yöneticiler senin işinin yöneticileri olup onları değiştirmek caiz değildir. Otur, çünkü suç yöneticilerin değil senindir; bu nesil, zafer nesli değildir; otur ve İslam’ın kulplarının kulp kulp kırıldığını izle…

Uyuşturucular azmi zayıflatmış, gururu ve kıskançlığı aşındırmış ve gençleri şaşkın ve kaybolmuş, en yakın kardeşlerinden korkan ve iyi ile kötünün arasını ayırt edemez bir hale getirmiştir.

Özellikle bu karışık malların sahiplerine, kanallar kapılarını ardına kadar açmakta, onlara milyonlarca Dolar harcanmakta ve İslam düşünürü, seçkin alim ve anlayış mürekkebi unvanları altında yayınlamaktadırlar; herkes bu zavallı Müslüman'ı televizyonundan, cep telefonundan, kitaplarının sayfaları arasından, üniversitesinin ve camisinin duvarlarından takip etmektedir!

Ey gençler, ey kardeşler ve bacılar:

Dinimize yönelik bu tahrifat, sizden başka kim için olabilir ve İslam’ı bu eziyetten sizin çabalarınızdan başka kim kurtarabilir; nitekim sevgili Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:  يَحْمِلُ هَذَا الْعِلْمَ مِنْ كُلِّ خَلَفٍ عُدُولُهُ يَنْفُونَ عَنْهُ تَحْرِيفَ الْغَالِينَ وَانْتِحَالَ الْمُبْطِلِينَ وَتَأْوِيلَ الْجَاهِلِينَBu ilmi sonraki nesillerden adil olanlar taşıyacak ve onu haddi aşanların saptırmalarından, bâtıl ehlinin istismarından ve cahillerin yorumlarından koruyacaktır

Peki sizler, sonraki neslin adil olanları olmak istemez misiniz? Siz dininizi gerçek alimlerden öğrenin ama gerçek alimlerin çoğunu, uydu kanallarında veya yöneticilerin sofralarında bulamazsınız; o halde sizleri, oturmaya, ümitsizliğe ve atalarınız fakihlerin mürekkepleriyle rivayet ettiği ve Halife olan emirlerinizin kanlarıyla savunduğu sabiteleri sarsmaya çağıran her türlü çağrıdan sakının. 

Peygamberiniz şöyle buyurmuştur: لَا تَفُتُّوا فِي أَعْضَادِ النَّاسِİnsanların sırtını/eklemlerini (destek noktalarını) fetva ile yıkmayın/yıkımına fetva vermeyin.” Peygamberiniz şöyle buyurmuştur: بَشِّرْ هَذِهِ الْأُمَّةَ بِالسَّنَاءِ وَالرِّفْعَةِ، وَالدِّينِ وَالنَّصْرِ وَالتَّمْكِينِ فِي الْأَرْضِBu ümmeti, yücelme, üstünlük, din, zafer ve yeryüzünde iktidar ile müjdele.

Allah’ın izniyle sadece biz ve sadece bizim neslimiz, Allah’ın gücü ve kudreti sayesinde bu değişime şahit olacaktır.  O halde Allah’a ve Batı ile liderlerinin, uyanışından dolayı tir tir titrediği ümmetinize güvenin; çünkü Batı, bu ümmetin ne kadar kahraman ve iyi insanlarla dolu olduğunu biliyor.

Siz çer çöp değilsiniz; aksi takdirde Batı ve onun ajanları, neden sizinle savaşsınlar ve birliğinizden korksunlar ki? Sizler, Amerika’yı yenilgiye uğrattınız ve onun burnunu defalarca Afganistan topraklarına sürttünüz; sizler, insanların onların ortadan kalkmayacağını zannederken dört rejimi devirdiniz. Sizler, Filistin'de fedakarlıklar yaptınız ve oradaki mücahitler de Yahudilerin burunlarını Gazze topraklarına sürttüler.

Siz ve ümmetiniz ne yücedir; dünyanın kaybından dolayı sıkıntı çektiği ve yüzüstü yere kapanık bir şekilde yürüdüğü birleştirici, çekici ve ikna edici akideniz ne kadar yücedir! 

Ümmetimiz, genç evlatlarıyla ne kadar da büyüktür; yaşlılarının belleri kamburlaşan Batı, ne kadar da sizin sahip olduğunuz gençlerin enerjisine, heyecanına ve canlılığına sahip olmak istiyor.

Ümmetimiz, gerek stratejik konumu, gerekse Allah’ın bize bahşettiği, yeryüzündeki kötü ve sapkın insanlara ise haram kıldığı kara ve deniz zenginlikleri bakımından ne kadar da büyüktür!

Geçmişte insanlığa liderlik eden ve bugün de bizi, hatta Amerika'yı, Avrupa'yı ve Rusya'yı kendi halkının bile muzdarip olduğu kapitalizm bataklığından tek başına kurtarmaya muktedir olan Rabbimizin şeriatıyla ne kadar da yüceyiz!

Allah'a yemin olsun ki tek eksiğiniz, Allah'ın Kitabı ve Peygamberinin sünneti üzere biat ederek etrafında toplanacağınız ve bu toprakları zulüm ve baskıyla dolmasından sonra nur ve adaletle dolduracak gerçek Rabbani bir liderdir.

Allah’ım, bu dönemi bize uzatma ve bizi onun şahitlerinden, askerlerinden ve dostlarından kıl; hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’adır.

 

 

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER