Çarşamba, 08 Ramazan 1447 | 2026/02/25
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

“Carry On”: Gelişmişlik Maskesi Altında Kapitalist Bir Yama mı, Yoksa Pahalılık Krizine Köklü Bir Çözüm mü?

Devletin, tüketim kooperatifleri ve resmî satış noktalarını tek çatı altında toplamak üzere “Carry On” adlı birleşik bir çatı markası duyurması, sanki iç ticaretin vitrininin yeniden tasarlanıyormuş gibi bir görüntü oluşmaya başladı. “Carry On” projesi; yeni logolar, modern raflar, rekabet ve fiyat kontrolü gibi söylemlerle pazarlanmaya başlandı. Ancak burada sorulması gereken soru şu: Acaba gerçekten ekonomi yönetiminin felsefesinde bir dönüşümle yoksa sadece mevcut sistem içindeki araçların yeniden düzenlenmesiyle mi bir karşı karşıyayız?

İslam zaviyesinden bakıldığında, politikalar idari dış görünüşlerine göre değil, fikri köklerine ve neşet ettikleri nizama göre ölçülür. Zira ekonomik nizam; birbirinden kopuk birtakım prosedürler değildir, aksine esası akide olan, mülkiyetin şeklini, servetin dağıtım mekanizmasını, paranın mahiyetini ve devletin piyasadaki konumunu belirleyen şer’i hükümler bütünüdür.

Mısır’daki pahalılık krizi, satış noktalarının azlığından veya tek bir markanın yokluğundan kaynaklanmamaktadır. Krizin aslı; kendi başına hiçbir değeri olmayan kağıt para sistemini benimseyen, kaynakları ve emekleri tüketen faizli borçlara mahkûm olan, fiyatları küresel piyasalara ve onun dalgalanmalarına bağlayan, ayrıca malların tekelleşmesine ve sermayenin tahakkümüne kapı aralayan kapitalist sistemdir.

Bu bağlamda “Carry On”, verimliliği artırmak ve belki de kâr marjını düşürmek için atılmış organizasyonel bir adım gibi pazarlanmaktadır. Ancak bu proje hâlâ aynı çerçeve içinde faaliyet göstermektedir: Güdümlü serbest ekonomi, karşılıksız kağıt para, biriken borçlar ve çarpık bir ortamda arz-talep mekanizmalarının yönettiği bir piyasa.

Mesele sadece satış noktalarını geliştirme meselesi de değildir; aksine ekonominin köşe başlarını tutan güçlerin tabiatıyla ilgilidir. Yıllardır generaller; gıdadan inşaata, ithalattan dağıtıma kadar geniş bir ekonomik alanda nüfuzlarını genişletmiş durumdadır. Devlet şemsiyesi altında yeni bir proje başlatıldığında sorulması gereken doğal soru şudur: Fiili yönetim hakkı kime aittir? Ve imtiyazları kim devşirmektedir?

Askeri nüfuz çevrelerini ekonomik projelere dahil etmek, hedefin mutlaka halkın üzerindeki pahalılığı kaldırmak olduğu anlamına gelmez. Bilakis ekonomi genellikle; siyasi sadakati garanti altına almak için verilen kapalı imtiyaz alanlarına dönüşmekte ve kârlar iktidar ağı içinde devridaim ettirilmektedir. İktidarın, nimetleri güç odaklarına dağıtarak sağlama alındığı bir sistemde, ekonomik proje, işlerin güdülmesi aracı olmaktan önce iktidarı pekiştirme aracına dönüşür.

Bu manada “Carry On”, insani bir girişim gibi sunulsa da, fiiliyatta yönetici seçkinlerin kontrolünü pekiştirme ve ekonomik nüfuzunu genişletme zihniyetiyle yönetilmektedir. Böylece piyasa bir adalet ve hizmet sahasına değil, daha sıkı bir tahakküm ve kontrol alanına dönüşmektedir.

Devletin özel sektörle rekabet edip daha ucuz mal sunma iddiası dillendiriliyor. Peki devletin görevi tüccarlarla rekabet etmek midir yoksa halkın işlerini şer’î hükümlere göre gütmek midir?

İslam’da mülkiyet üçe ayrılır: Ferdi mülkiyet, kamu mülkiyeti (madenler, enerji ve büyük tesisler gibi) ve devlet mülkiyeti. Kamu mülkiyeti olan daimî ve yarı daimî büyük servetler, Ümmetin malıdır; devlet bunları Ümmet adına yönetir ve gelirleri faizli borçları ödemeye değil, riayete (halkın maslahatlarına) harcanır. Devletin pahalılığın etkilerini hafifletmek için bir mağazalar zincirine ihtiyacı yoktur; bilakis gerçek bir bolluk ve fiyat istikrarı sağlayabilecek gücü sahiptir.

Ancak kaynaklar özelleştirildiğinde veya yağmalandığında, ya da ticari bir zihniyetle yönetildiğinde veya gelirleri faizli yükümlülükleri ödemeye yönlendirildiğinde; devlet bizzat kendisinin yarattığı bozukluğu telafi etmek için piyasa rekabetine girmek zorunda kalır.

Kapitalizm, fiyatın belirlenmesinde piyasayı nihai hakem kılar ve devlet kriz anlarında istisnai olarak müdahale eder. İslam’da ise asıl olan (kural); stokçuluğu önlemek, hileyi suç saymak ve pahalılığın yapay sebeplerini ortadan kaldırmakla birlikte, fiyatları arz ve talep etkileşimine bırakmaktır.

Temel fark şudur: İslam, periyodik olarak kriz üreten ve sonra bunlara pansuman tedbirlerle müdahale eden bir ekonomik yapıya izin vermez; bilakis krizin oluşmasını en baştan engelleyen şer’i hükümlerle disipline edilmiş bir ekonomi inşa eder.

Peki, “Carry On” stratejik mallardaki stokçuluğu tedavi ediyor mu? Para politikasını değiştiriyor mu? Batılı sömürgeci kurumlara olan bağımlılığı bitiriyor mu? Yoksa sadece satış vitrinini mi iyileştiriyor?

Satış noktalarını geliştirmek ve arzı iyileştirmek, bazı insanların acılarını geçici olarak hafifletebilir. Ancak derin fikri bakış; sistem içinde kriz yönetimi ile krizi üreten sistemin değiştirilmesi arasındaki farkı bariz bir şekilde ayırt eder. Tüketim kooperatiflerini tek bir marka altında toplamak verimliliği artırabilir veya bu yapıyı ileride yabancı yatırımcılara satılabilir bir şirket haline getirebilir; ancak ekmeği dolar kuruna, yağı küresel borsalara bağlayan ve bütçeyi borç servisinin esiri kılan ekonominin tabiatını asla değiştirmez.

Çözüm, kapitalizmin araçlarını iyileştirmekte değil; onun yerine faizi yasaklayan, faizli kredileri engelleyen, altın ve gümüş veya bunlara dayalı kağıt para gibi kendi başına gerçek bir değeri olan nakit esasına dayanan, stokçuluğu yasaklayan, piyasayı Şer’î hükümlerle disipline eden, kamu mülkiyetini Ümmet yararına yöneten ve her bireyin temel ihtiyaçlarını (yiyecek, giyecek, barınma) garanti altına alan kamil bir İslam iktisat nizamını ikame etmektedir. Böyle bir sistemde fiyat istikrarı bir pazarlama projesi değil, nakdi istikrarın ve dağıtımdaki adaletin doğal bir sonucudur.

Her ekonomik proje siyasi bir mesaj taşır. Pahalılık dalgalarının ortasında ortaya atılan “Carry On” projesi ise, “devlet burada, müdahale ediyor, rekabet ediyor, kontrol ediyor” mesajı vermektedir. Fakat tartışılması gereken asıl derin mesaj şudur: İnsanlar neden bu müdahaleye ihtiyaç duydular? Neden krizler o kadar tekerrür etti ki, cüzi iyileştirmeler büyük bir başarıymış gibi pazarlanır oldu? Gerçek değişim mağaza vitrinlerinden değil, politikaların üzerine inşa edildiği fikri temelin değişmesinden başlar.

Ey Kinane halkı! Yaşadığınız sıkıntılar, yeni bir tabela veya modern bir mağaza zinciriyle çözülecek geçici bir kriz değildir. Sorununuz; rızkınızı borçlara, fiyatlarınızı Batı’ya mahkûm eden ve servetlerinizi elinizden alıp yağmalayan bu sistemin ta kendisindedir.

İslam sadece ruhani bir öğüt değildir; aksine namazı düzenlediği gibi malı da düzenleyen ve halkın işlerini gütmeyi devlet üzerine bir lütuf değil, bir farz kılan kapsamlı bir sistemdir. Pansuman tedavilere kanmayın, köklü tedaviyi talep edin. Gerçek değişimin; politikaları uygulayan yüzlerin veya araçların değişmesiyle değil, ekonominin yönetildiği temel esasın değişmesiyle başlayacağının bilincinde olun.

Ey Kinane askerleri! Sizler de pahalılık ateşiyle kavrulan bu halkın bir parçasısınız. Sorumluluğunuz sadece güvenlik değil, aynı zamanda hakkın tarafında yer almak, ümmeti ezen kapitalist sistemi korumak değil, adaleti tesis eden, insanlardan zulmü gideren bir sistemi ikame etmek gibi tarihi bir sorumluluğa da sahipsiniz.

Hizmet etmek için yemin ettiğiniz İslam; adaleti tesis etmeyi emreden, faizi haram kılan, servetlerin bir zümrenin değil ümmetin olduğunu belirleyen ve yöneticiye vergi tahsildarlığı değil riayet (hizmetkârlık) sorumluluğunu yükleyen dindir. Bilin ki ölçü; satış noktalarının sayısı veya tabelaların güzelliği değil, ekonomimiz ve geçim işlerimizde Allah’ın hükmüne ne kadar yaklaştığımızdır. Allah’ın bizden hesabını soracağı ölçü; İslam’ın kayıp hükümlerinin uygulanması ve O’nun yitik devletinin yeniden ikamesidir. Öyleyse haydi Hilafetin askerleri ve Ensar’ı olun. Onu yeniden Ümmetin tacındaki bir inci kılanlardan olun. Umulur ki Allah sizden bunu kabul eder ve sizin elinizle bir fetih nasip eder de dünyanın izzetine ve ahiretin onuruna kavuşanlardan olursunuz.

إِنَّ اللهَ يَأْمُرُكُمْ أَن تُؤَدُّوا الْأَمَانَاتِ إِلَى أَهْلِهَا وَإِذَا حَكَمْتُم بَيْنَ النَّاسِ أَن تَحْكُمُوا بِالْعَدْلِ“Allah, size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor.” [Nisa 58]

Devamını oku...

Mısırlılar Günde 2 Milyar Cüneyh Harcıyor, Bu Bir Güç Göstergesi mi Yoksa Fakirliğin Kanıtı mı?

Medya organlarında, Mısırlıların Ramazan ayında yeme-içme için günde yaklaşık iki milyar cüneyh, ay boyunca ise toplamda yaklaşık altmış milyar cüneyh harcadığı propagandası yapılıyor. Bu rakam, sanki ekonomik bir canlılık ve bolluk varmış gibi sunuluyor. Ancak dikkatli bir okuma, meselenin bir refahın göstergesi değil, aksine mevcut ekonomik sistemin yapısındaki derin bozukluğun ve insanların işlerinin gerçek manada güdülmediğinin bir kanıtı olduğunu ortaya koyar.

Zira günlük harcanan bu miktar nüfusa bölündüğünde, kişi başına düşen pay günlük yaklaşık 18-20 cüneyhi geçmemektedir. Bu rakam, temel gıda maddelerinin fiyatlarıyla karşılaştırıldığında tamamen anlamını yitirmektedir. Pirincin kilosunun 35 cüneyhe yaklaştığı, etin kilosunun 400 cüneyhi geçtiği; yağ, şeker, sebze ve yumurta fiyatlarının fırladığı bir ortamda, bir kişinin sadece hayatta kalma (doyma değil) sınırı olan günlük en az 50 cüneyhlik harcama bile karşılanamamaktadır. Hal böyleyken, kişi başı 18 cüneyhlik bir ortalama nasıl olur da devasa bir rakammış gibi yansıtılabilir?!

Bu rakam doğru olsa bile, insanların Ramazan’da israfa daldığı algısı oluşturmak ve yeni kemer sıkma politikalarına ya da daha sert bir vergi baskısına zemin oluşturmak için şişirilerek servis edilmektedir. Oysa bu harcama devletin cömertliğini veya insanların alım gücünü değil, halkın bitkin düşmüş gelirlerinden koparılan parçaları yansıtmaktadır. Bu para, halkın kendi parasıdır; sınırlı maaşlarından, enflasyonun yediği birikimlerinden ve her yıl gerileyen alım güçlerinden gelmektedir. Dolayısıyla bu harcama bir refah değil, bir tükeniştir. Devlet ise mali ve nakdi politikalarıyla, doğrudan ve dolaylı vergileriyle ve sürekli zamlarıyla bu tükenişe bizzat sebep olmakta, sonra da bunun sonuçlarını bir başarıymış gibi sunmaktadır!

Meselenin özü rakamda değil, devletin fonksiyonundadır. İslam’da devlet; bir vergi toplama aygıtı veya sadece serbest piyasanın bekçisi değildir; bilakis o, tebaanın işlerini güden bir çobandır Güdüm, siyasi bir slogan değil, sabit bir şer’î hükümdür. Yönetici, her bir bireyin temel ihtiyaçlarını (yiyecek, giyecek, barınma) tam olarak karşılamaktan Allah katında sorumludur. Bu haklar bir ihsan değil, bir mecburiyettir.

İslam’da mülkiyet; bireysel, kamu ve devlet mülkiyeti olmak üzere üçe ayrılır. Enerji, madenler ve kamu tesisleri gibi büyük zenginlikler Ümmetin kamu mülkiyetidir. Bunların özel şirketlere devredilmesi veya Batı’nın çıkarlarına ipotek edilmesi caiz değildir. Bunların geliri; faizli borçları ödenmesine veya azınlık bir zümrenin kârının artırılmasına değil, halkın ihtiyaçlarının karşılanmasına harcanmalıdır. Eğer bu zenginlikler şer’i hükümlere göre idare edilseydi, her bir ferdin insanca yaşamını garanti altına almaya yeterdi de artardı bile.

Mevcut kapitalist nizam ise serveti azınlığın elinde toplamakta, piyasayı başıboş bırakmakta ve devleti bir vergi tahsildarına dönüştürmektedir. Serbest piyasa bahanesiyle fiyat denetiminden el çekilmekte, kamu tesisleri özelleştirilmekte ve zenginden önce fakiri vuran dolaylı vergiler dayatılmaktadır. Sonra da halktan sabretmeleri istenmektedir! Mevsimlik harcama artışları ekonomik güç olarak sunulsa da, aslında bu durum halkın üzerindeki baskı ve ıstırabın bir işaretidir.

Ramazan ayı, doğası gereği toplumsal ve dini nedenlerle harcamaların arttığı bir aydır. Eğer bu ayda bile ortalama harcama yeterlilik sınırına ulaşmıyorsa, diğer ayların hali nicedir? Ramazan dışındaki harcamaların düşmesi durumun iyileştiği anlamına gelmez, bilakis insanların temel harcamaları bile yapamaz hale geldiği anlamına gelir. İnsanlar tüketimlerini isteyerek değil, mecburiyetten kısmaktadırlar. Kaldı ki bu rakam ortalama harcamadır; yani tek bir öğünde binlerce harcayanlar varken, açıklanan bu sınıra bile ulaşamayan azımsanmayacak bir kesim bulunmaktadır.

Dahası, tırmanan enflasyon maaşları yutmakta, vergiler ve harçlar çoğalmakta, destekler kaldırılmakta ve fiyatlar serbest bırakılmaktadır. İnsanlar kendilerini pahalılık çekici ile vergi örsü arasında bulmaktadırlar. Bu gerçeklik karşısında; servetin nasıl dağıtıldığı, kaynakların nasıl yönetildiği ve her bir ferdin temel ihtiyaçlarının karşılanıp karşılanmadığı gibi sorular sorulmadığı sürece harcanan milyarlardan bahsetmek kopuk ve anlamsız kalır.

İslam’ın hükümleri öncelikleri yeniden belirler: Asıl olan, her bireyin yiyecek, giyecek ve barınma gibi temel ihtiyaçlarının tam olarak karşılanmasının garanti edilmesidir. Eğer kişi çalışamayacak durumdaysa, devlet onu geçindirecek birini bulmakla veya Beytülmal’dan harcama yapmakla yükümlüdür. Eğer Beytülmal’daki kaynaklar insanların ihtiyaçlarını ve onurlu yaşamlarını karşılamaya yetmezse; sıradan tebaaya veya fakirlere değil, sadece zengin Müslümanlara ihtiyaç miktarınca geçici vergiler konur. Ayrıca devlet; tekelleşmeyi (stokçuluğu) önlemekten, piyasaları denetlemekten ve insanların rızıklarıyla oynayanları hesaba çekmekten sorumludur. İnsanları piyasanın insafına terk etmenin güdümle uzaktan yakından alakası yoktur.

Toplumun gücünü tüketim hacmiyle ölçmek yanıltıcıdır. İnsanlar gelirleri yüksek olduğu için değil, fiyatlar yüksek olduğu için çok harcıyor olabilirler. Bolluk içinde oldukları için değil, alternatifleri olmadığı için daha fazla harcıyor olabilirler. Soyut rakamlar ne adaleti ortaya koyar ne de güdümü ispat eder.

Öyleyse mesele günde iki milyar cüneyh meselesi değildir. Asıl mesele, halkın işleri ümmetin akidesine ve İslam’ın hükümlerine göre mi güdülüyor, yoksa karı insani ihtiyaçların önüne koyan kapitalist reçetelere göre mi yönetiliyor meselesidir?

Ey Mısır Kinane halkı! İnsanca bir yaşam sürme hakkınız kimsenin size bir lütfu değildir. Sizi doyuracak gıdaya, örtecek giysiye, barındıracak konuta, güvenliğe, sağlığa ve eğitime erişim hakkınız vardır. Rakamlara sakın aldanmayın; gerçekliğinizi sakın açıklanan rakamların büyüklüğüyle ölçmeyin. Ölçünüz, temel ihtiyaçlarınızın karşılanıp karşılanmadığı ve işlerinizin hakkaniyetle güdülüp güdülmediği olmalıdır. Gerçek değişim, bu hizmetin bir vacip olduğunu ve mevcut zulmün bir kader değil, değiştirilmesi gereken büyük bir münker olduğunu anlamakla başlar.

Ey Kinane askerleri! Sizler Ümmetin kalkanı ve kılıcısınız. Sorumluluğunuz büyüktür. Bir ülkenin gücü tüketim rakamlarıyla değil, halkın haklarını koruyan adaletle, servetleri muhafaza eden bir nizamla ve insanların işlerini Allah’ın şeriatına göre güden bir devletle ölçülür. Onurlu yaşam hakkı konusunda Ümmetinizin ve adaleti emreden akidenizin yanında durun. Zira ülkenin izzeti halkının izzetinden gelir; onları ezen bir fakirlik ve onları zayıflatan bir tükenişle birlikte halkın izzeti olmaz. Bilin ki insanlara yeterliliklerini garanti edecek olan İslam nizamıdır; İslam nizamını ise ancak Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet Devleti uygulayabilir. O halde Hilafetin adamları ve yardımcıları (ensar) olun. Umulur ki Allah sizinle bir fetih nasip eder de büyük bir kurtuluşa erersiniz.

إِنَّ اللهَ يَأْمُرُكُمْ أَن تُؤَدُّوا الْأَمَانَاتِ إِلَى أَهْلِهَا وَإِذَا حَكَمْتُم بَيْنَ النَّاسِ أَن تَحْكُمُوا بِالْعَدْلِ“Allah, size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor.” [Nisa 58]

Devamını oku...

Washington, Din Kisvesi Altında Yahudi Hegemonyasını Meşrulaştırıyor

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Washington, Din Kisvesi Altında Yahudi Hegemonyasını Meşrulaştırıyor

Haber:

ABD'nin Yahudi varlığının büyükelçisi Michael Huckabee'nin, Yahudi varlığının Orta Doğu'yu kontrol etme hakkının Tevrat'ta yer aldığını söylemesinin ve ABD politikasını, hegemonyayı ve genişlemeyi meşrulaştırmak için dini metinlerle ilişkilendiren Yahudi anlatısını akidevi olarak benimsediğini açıkça ortaya koymasının ardından geniş çaplı bir tartışma meydana geldi.

Yorum:

Bu açıklama, Gazze ve Batı Şeria'ya yönelik Yahudi saldırılarının devam etmesinin ve ABD'nin bu saldırılara sınırsız siyasi ve askeri desteğe devam etmesinin gölgesinde yapılmıştır.Bu açıklama bir dil sürçmesi değil, aksine çatışmanın hakikati ve doğası hakkındaki açık bir ifadedir.Zira mesele, çözülebilecek bir sınır anlaşmazlığı ya da siyasi bir ihtilaf değildir, aksine kafir Batı'nın desteklediği sömürgeci bir proje ile silah zoruyla ve komplolarla topraklarından çıkarılan bir ümmet arasındaki ideolojik bir çatışmadır.

“Tevrat'ın hak” olduğundan söz edilmesi, Siyonist projenin, toprakların gasp edilmesini ve halkın katledilmesini meşrulaştırmak için kullanılan tahrif olmuş dini bir akideye dayalı olduğunu ortaya koymaktadır; bu arada Amerika, bu projenin arabulucusu değil, aksine onun ayrılmaz bir ortağı olarak bu projenin destekçisi ve koruyucusu konumundadır.

Sorun, büyükelçinin veya ABD yönetiminin yaptığı açıklamada değildir; aksine sorun, hegemonya ve sömürgecilik temeline dayalı ABD liderliğindeki uluslararası sistemin tamamıyla ilgilidir.Ayrıca Amerika ile siyasi ve güvenlik bağları olan Arap ülkelerinin yöneticileri de, siyasi koruma sağladıkları ve ümmetin cephelerini kapattıkları için bu gerçekliğin devam etmesinin günahını taşımaktadırlar.

Bu tür açıklamalara verilecek gerçek yanıtın, büyük ülkelerin çıkarlarına hizmet etmek için oluşturulmuş uluslararası hukuka yapılan itirazlar veya kınama açıklamaları değil, aksine ümmeti eylem pozisyonuna geri döndürmek olduğunu kesin olarak vurgulamak isteriz; bu da ancak ümmetin enerjilerini birleştirecek ve ümmetin merkezi bir davası olarak Filistin'i kurtaracak olan Raşidi Hilafet Devleti'nin kurulmasıyla gerçekleşebilir.

Mübarek topraklar konuşmalarla geri elde edilemeyeceği gibi BM kararlarıyla korunmayacaktır; aksine İslam akidesini bir yaşam ve yönetim projesi olarak taşıyacak ve gaspçı varlıkla birlikte yaşamak yerine onunla ortadan kaldırılması gereken bir unsur olarak muamele edecek bir devletin gücüyle geri elde edilebilir.

Buna göre “Tevrat'taki hak” açıklaması, içeriği bakımından yeni değildir; ancak bu açıklama maskeleri düşürmekte ve çatışmanın bir sınır çatışması değil, varoluşsal bir çatışma olduğunu teyit etmektedir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdul Mahmud El-Amiri – Yemen

Devamını oku...

Müslümanların Başındaki Yöneticiler Amerika'nın Yanında Yer Alırlarken Amerikan Büyükelçisi Yahudilere Tüm Ortadoğu'yu Kontrol Etme Hakkı Veriyor

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Müslümanların Başındaki Yöneticiler Amerika'nın Yanında Yer Alırlarken
Amerikan Büyükelçisi Yahudilere Tüm Ortadoğu'yu Kontrol Etme Hakkı Veriyor

Haber:

Amerika'nın Yahudi varlığının büyükelçisi Mike Huckabee, 20 Şubat 2026 Cuma günü Tucker Carlson'un programında, Yahudi varlığının Fırat ve Nil nehirleri arasındaki tüm toprakları ele geçirme hakkına sahip olduğunu ve bu toprakların işgal altındaki Filistin topraklarına ek olarak beş ülkeye yayılacağını söyledi.(Middle East Eye)

Yorum:

Huckabee'nin açıklamaları İslam beldelerinde büyük bir infiale neden olmuştur; ancak bu, ABD'nin İslam beldelerine yönelik bölücü ve felaket getiren politikasını ortaya koyduğu ilk örnek değildir; zira 3 Şubat 2025'te de, gazetecilerin işgal altındaki Batı Şeria'nın ilhakını destekleyip desteklemediğine ilişkin sorularına yanıt olarak Başkan Trump, Yahudi varlığının bu kadar küçük bir toprak parçasına sahip olmasının iyi olmadığını söylemişti.

Gaspçı Yahudi varlığının, Amerika'nın İslam ümmetine karşı savaşlar ve komplolar başlattığı gelişmiş bir askeri üs olmaktan başka bir şey olmadığı gün gibi ortadadır.Amerika'nın ajanları aracılığıyla Müslüman orduları üzerindeki kontrolü, suçlu Yahudi varlığının liderlerinin işgalini genişletme hedefleriyle övünmelerine imkan sağlamaktadır.Katar'ın kendisini güvence altına almak için yöneticilerinin Batı ile işbirliği yapmalarına rağmen, Amerika'nın Yahudi varlığının Katar'a yönelik saldırılarını desteklediğini de belirtmekte fayda vardır.

İslam ümmetinin ve ordularının, Amerika'nın açık savaş ilanına verdiği cevabının iki yönden olması gerekir:

1- Trump tarafından kurulan “Barış Kurulu'ndan” tüm İslam ülkelerinin derhal çekilmesini talep etmek de dahil olmak üzere Yahudi varlığıyla normalleşme yönündeki tüm çabaları reddetmek.

2- Müslüman ordularındaki evlatlarımızı, kardeşlerimizi ve babalarımızı, hain yöneticileri ortadan kaldırmaya ve mübarek Filistin topraklarını kurtarmak için devasa kaynaklarımızı birleştirecek olan Nübüvvet Minhacı Raşidi Hilafeti kurmaya davet etmek.

Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: إِنَّمَا الإِمَامُ جُنَّةٌ يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ وَيُتَّقَى بِهِ “İmam kalkandır, onun arkasında savaşılır ve onunla korunulur.” [Müslim rivayet etti] İmam Nevevi bu hadisin şerhinde şöyle demiştir: Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in, “İmam kalkandır” kavli, yani bir örtü gibi demektir; çünkü İmam, düşmanın Müslümanlara zarar vermesini engeller, insanların birbirlerine zarar vermesini önler, İslam'ın merkezini korur ve insanlar ondan ve onun gücünden korkarlar.“Onun arkasında savaşılır” cümlesinin anlamına gelince; yani İmamla birlikte kâfirlere, isyancılara, Haricilere ve diğer tüm fasit ve zalim insanlara karşı savaşmak demektir.

Bu nedenle Hizb-ut Tahrir, Allah Subhanehu ve Teala'nın Kitabı ile yeniden hükmetmek için Müslüman ordularından nusret talep etmeye çalışmaktadır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Muhammed Selçuk – Pakistan

Devamını oku...

Üsler, Kan Dökülmesi ve İhanet!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Üsler, Kan Dökülmesi ve İhanet!

Haber:

İngiliz basınına göre İngiltere, Trump'ın İran'a saldırılarda bulunmak için gerekli olduğunu söylediği hava üslerinin kullanımını engelliyor. (CNN)

Yorum:

İngiltere'nin ABD'nin İran'a saldırı düzenlemek için askeri üslerini kullanmasına izin vermeyi reddetmesi, Batı medyasında, uluslararası hukuk ve itidale dayalı ilkeli bir tavır olarak tasvir edilmiştir. Ancak bu tasvir saptırıcı olup tarihle de çelişmektedir. Zira İngiltere, birdenbire hukuki veya ahlaki kaygıları ortaya koyan tarafsız bir taraf değildir; aksine Osmanlı Hilafetinin yıkılmasında, İslam ülkelerinin bölünmesinde, Filistin'in Yahudilere teslim edilmesinde ve İslam ümmetinin siyasi olarak parçalanmasını planlamada önemli bir rol oynayan güçtür.Bugün onun meşruiyete dayanması Müslümanların çıkarlarına hizmet etmemekte, aksine sömürgecinin hesaplarına hizmet etmektedir.

İngiltere'nin Amerikan askeri harekatını kolaylaştırmakta açıkça isteksiz davranması, İran'a yönelik saldırıya karşı olduğu veya Müslümanların hayatları konusunda endişeli olduğu anlamına gelmemektedir. Aksine siyasi ve hukuki riskleri en aza indirmekle birlikte küresel etkisini korumayı hedefleyen taktiksel bir yeniden değerlendirmeyi yansıtmaktadır.Zira onun kuvvetleri, kalıcı üsler, silah satışları, karşılıklı istihbarat paylaşımı ve güvenlik anlaşmaları yoluyla İslam beldelerinin dört bir yanında konuşlanmış durumdadır.Londra, Batı’nın İslam ülkelerine yönelik genel askeri egemenliğine dahil olmaya devam etmekle birlikte doğrudan saldırıda bulunulmasını seçici bir şekilde uzaklaştırmak yoluyla, imparatorluk nüfuzunu terk etmek yerine onu ihtiyatlı bir şekilde yönetmeye çalışmakta ve İslam beldelerine uygulanan şiddet aralıksız devam etmektedir.

İngiltere'nin “destek sağlamaktan kaçındığı” iddiaları, İslam'ın egemenliğini bastıran Batı stratejilerine yönelik uzun süredir devam eden önyargısını gizlemektedir.İngiltere, İslam beldelerini zayıflatarak Batı hegemonyasını pekiştiren askeri ve istihbarat operasyonları yoluyla İslam'ın yükselişine karşı koyma çabalarını sürdürmektedir.Onun Amerika ve NATO ile olan koordinasyonu, aleni bir askeri müdahaleyi engellediğinde bile, daha geniş çaplı bir zorlama projesinde suç ortağı olmaya devam etmesini sağlamaktadır.İşte bu seçici tutum, İslam ülkelerine yönelik saldırganlığa imkan veren rejimleri desteklerken, onun muhafazakar görünmesini sağlamaktadır.

Aynı zamanda bu olay, bölgedeki hain rejimlerin Amerikan çıkarlarını uygulamak için araçlar olarak çalışmaya hazır olduklarını ortaya koymaktadır. Zira Ürdün, Mısır, Türkiye ve Körfez ülkeleri, Amerikan ve İngiliz güçlerine hava sahalarını, üslerini ve lojistik altyapılarını açmayı alışkanlık edinmişlerdir; bu da tüm bölge genelinde savaşları ve zorlayıcı politikaları kolaylaştırmaktadır.Batı yanlısı bu rejimler, halklarının çıkarları pahasına kendilerini korumaya öncelik vermektedirler.Dolayısıyla bu rejimlerin yabancı güçlere hizmet etmeye hazır olmaları, İngiltere'nin tereddütlü tavrıyla şiddetle çelişmekte ve İslam ülkelerindeki siyasi bağımlılıktan daha derin bir krize ışık tutmaktadır.

Sonuç olarak bu anlaşmazlık, İngiltere'nin Amerika'ya üslerini kullanmasına izin verip vermemesi ile ilgili değildir, aksine İslam beldelerinin gerek doğrudan Batılı güçler gerekse Müslüman ülkelerdeki Rüveybidalar aracılığıyla yabancı egemenliğine tabi olmaya devam ettikleri dünya düzeniyle ilgilidir. Bu yüzden Londra'nın aldatıcı kısıtlaması da, bölgesel rejimler arasındaki açık işbirliği de İslam ümmetine bir koruma ve onur sağlamayacaktır. Dolayısıyla gerçek güvenlik, ancak sömürgeci manipülasyonu kesinlikle reddeden ve İslam beldelerinin yabancı çıkarlara boyun eğdirilmesine son veren bağımsız İslami siyasi bir otoritenin yeniden kurulmasıyla sağlanabilir. Müslümanların ülkeleri, evlerimizin içinden bize saldırmak için kullanılan Amerikan ve İngiliz askeri üslerinden ancak Hilafet sayesinde kurtulabilecektir. Gelin şöyle buyuran Allah Subhanehu ve Teala’nın uyarısını hatırlayın: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا بِطَانَةً مِّن دُونِكُمْ لَا يَأْلُونَكُمْ خَبَالاً وَدُّوا مَا عَنِتُّمْ قَدْ بَدَتِ الْبَغْضَاءُ مِنْ أَفْوَاهِهِمْ وَمَا تُخْفِي صُدُورُهُمْ أَكْبَرُ قَدْ بَيَّنَّا لَكُمُ الْآيَاتِ إِن كُنتُمْ تَعْقِلُونَ Ey iman edenler! Kendi dışınızdakileri sırdaş edinmeyin. Çünkü onlar size fenalık etmekten asla geri durmazlar, hep sıkıntıya düşmenizi isterler. Gerçekten, kin ve düşmanlıkları ağızlarından (dökülen sözlerinden) belli olmaktadır. Kalplerinde sakladıkları (düşmanlıkları) ise daha büyüktür. Eğer düşünüp anlıyorsanız, ayetlerimizi size açıklamış bulunuyoruz.” [Al-i İmran 118]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Heysem İbn Sabit - Amerika

Devamını oku...

Krizler Kesişip Pusula Kaybolduğunda Belirsizliğin Olduğu Bir Dünya

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Krizler Kesişip Pusula Kaybolduğunda Belirsizliğin Olduğu Bir Dünya

Son dakika haberlerinin çoğaldığı, birbiriyle çelişkili analizlerin sıklaştığı ve fitnenin karanlık gecenin bir parçası gibi olduğu bir zamandayız; tıpkı Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in bize şu şekilde haber verdiği gibi: تَكُونُ بَيْنَ يَدَيْ السَّاعَةِ فِتَنٌ كَقِطَعِ اللَّيْلِ الْمُظْلِمِ؛ يُصْبِحُ الرَّجُلُ فِيهَا مُؤْمِناً وَيُمْسِي كَافِراً، وَيُمْسِي مُؤْمِناً وَيُصْبِحُ كَافِراً، يَبِيعُ أَقْوَامٌ دِينَهُمْ بِعَرَضٍ مِنَ الدُّنْيَاKıyamet günü gelmeden evvel, gece karanlığının parçaları gibi fitneler olacak; (o gün) kişi mümin olarak sabahlayacak ve kafir olarak akşamlayacak. Mümin olarak akşamlayacak ve kafir olarak sabahlayacaktır. Birçokları da dünyevi menfaatler karşılığında dinlerini satacaklar.” İşte bugün dünya, sanki kesinlik yörüngesinden çıkıp tüm olasılıklara açık bir alana geçmiş gibi görünmektedir. Huzursuzluklar artık belirli bir kriz bağlamında okunan istisnai bir olay değil, aksine siyaset, ekonomi, toplum ve düşünceyi birlikte gölgeleyen genel bir durum haline gelmiştir.Nitekim bizler, tek bir kriz yaşamıyoruz, aksine krizlerin kesiştiği bir zamanda yaşıyoruz; zira jeopolitika ile finans piyasaları iç içe geçmiş, merkez bankalarının kararları sosyal istikrara yansımış ve fikri dönüşümler, popülizmlerin yükselişi ve kurumlara olan güvenin azalmasıyla iç içe geçmiştir.

Siyasi açıdan; soğuk savaş sonrası oluşan uluslararası düzenin temelleri aşınırken, parametreleri net olan alternatifler ortaya çıkmamıştır. Nitekim Amerika, kendisine uygun uluslararası koruma sağlamaya yönelik girişimleriyle kendini tek koruyucu olarak dayatırken, nüfuz haritalarını yeniden çizmeye çalışırken, vekalet savaşlarını tırmandırırken ve ekonomik yaptırımları stratejik bir baskı aracı olarak kullanırken, çok taraflı uluslararası kurumlar ise güçlerini ve mali desteklerini kaybederek küresel ritmi kontrol etmede etkisiz bir hale gelmişlerdir. Bu egemen siyasi iklimde, artık ittifaklar sabit olmadığı gibi düşmanlıklar da kalıcı değildir; aksine bunlar, Amerika'nın çıkarları tarafından yönetilmekte ve herkes de buna boyun eğip itaat etmektedir!

Ekonomik olarak; dünya, başlangıçta özel bir sınıfın çıkarlarına ve insanlık dışı çıkarlara dayalı insani kurallar üzerine kurulmuş bir yapının çöküş aşamasına girmiştir; zira enflasyon, eğer varsa orta sınıflar ve en büyük sosyal sınıf haline gelen yoksullar üzerinde baskı oluşturmakta, devlet borcu, hükümetlerin seçeneklerini kısıtlamakta ve enerji ve teknoloji piyasalarındaki derin dönüşümler ile tedarik zincirlerindeki aksaklıklar, ekonominin artık sadece büyüme ve daralma rakamlarından ibaret olmadığını göstermekte, aksine devletin ve piyasanın rolüne ilişkin farklı görüşler ortaya çıkmakta ve her finansal krizle birlikte servet dağılımındaki adalet, büyümenin sürdürülebilirliği ve küreselleşmenin sınırları hakkındaki sorular derinleşmektedir…

Toplumsal olarak; kolektif endişe duygusu genişlemekte, siyasi ve ekonomik elitlere olan güven azalmakta, nesiller arasındaki uçurumlar büyümekte ve kamusal alandaki kutuplaşmalar artmaktadır. Katılım ve diyaloğun güçlendireceğine dair söz veren sosyal medya ağları, çoğu zaman fikri kirleten ve aileleri dağıtan platformları ortaya çıkarmış olup bu ağlar, öfkeyi artırmak ve bölünmeler oluşturmak için bir araç haline gelmiştir; böylece hızlı bir şekilde artan yaşam baskısının tırmanmasıyla birlikte tüm bunlar, zaten kırılgan olan toplumun istikrarını tehdit etmekte, ekonomik talepleri siyasi gerilimlere dönüştürmekte ve popülizm genel hayal kırıklığını beslemektedir.
Dünya, geçmiş on yıllarda ekonomik liberalizmi yöneten varsayımların derinlemesine incelenmesine tanık oluyor, adalet, kimlik, egemenlik ve küreselleşme, demokrasi ve insan hakları gibi mefhumlar hakkında zor sorular yöneltiliyor, bu mefhumlar artık nihai hedefler olarak değil, aksine eleştirilebilen ve bu fikri hareketin ortasında yeniden şekillendirilebilen algılar olarak tartışılıyor; böylece çağdaş insan, hızla değişen dünyada anlam ve hızlı dönüşümlerin ritmini düzenleyen bir değer çerçevesi arıyor.

Böylece krizler kesiştiğinde, sadece ülkeler düzeyinde değil, aksine bireyler düzeyinde de pusula kaybolmakta, dolayısıyla gelecek daha az öngörülebilir bir hale gelmekte, kararlar daha da zorlaşmakta ve dünya düzeninin doğası ve sınırları hakkında büyük sorular yeniden gündeme gelmektedir. Devletler, piyasaların rolü ve insanın güç ve servet denklemindeki yeri gibi.

Belirsizliğin olduğu bir dünyadan bahsetmek, geçici bir kargaşa durumunu geçici olarak tanımlamak için değil, aksine önemli bir tarihsel anı anlamaya çalışmak içindir; bundan dolayı bu belirsizliğin köklerini ve sonuçlarını ortaya çıkaracak bir analize ihtiyaç vardır.

Normal zamanlarda, toplumlar öngörülebilir bir ritme göre hareket ederlerdi: Yani ekonomik büyümeyi durgunluk, siyasi gerilimleri rahatlama takip eder ve yerel krizler de coğrafi sınırları içinde kalırdı. Bugün ise bizler, insan eliyle kontrol edilemeyen fırtınalı bir denizdeki azgın dalgalar gibi birbirleriyle etkileşim halinde olan karmaşık bir siyasi, ekonomik, sosyal, çevresel ve medya krizleri kesişimiyle karşı karşıyayız ve fırtınanın ne zaman başlayacağını, nerede biteceğini veya kimin hayatta kalacağını ya da yeniden hayata başlayabileceğini kimse bilmiyor.

Birbirini takip eden krizlerin ortaya çıkması, her bir krizi ayrı ayrı tanımlamak yerine, aralarındaki kesişme noktalarını ortaya koyan kapsamlı bir okumayı gerektirmektedir. Aşağıda, ayrıntılara girmeden kısaca ortaya konulan en belirgin kesişme noktaları yer almaktadır:

Birincisi: Jeopolitik ve ekonomik kesişme

Savaşlar ve çatışmalar artık sadece silahlarla değil, yaptırımlar, enerji, tedarik zincirleri, yaşam maliyeti, piyasa kapanmaları, döviz ve hisse senedi manipülasyonu ve benzeri unsurlarla da yürütülmektedir; başka bir deyişle, ekonomi bir çatışma aracı haline gelmiş olup siyaset piyasa hesaplamalarının rehinesi olmuş ve böylece etkileri katlanarak artmıştır.

İkincisi: Enflasyon ve sosyal istikrarın kesişmesi

Fiyat artışları artık sadece ekonomik bir gösterge değildir; aksine özellikle orta ve alt sınıflar olmak üzere dünyanın dört bir yanındaki aileler üzerinde doğrudan bir baskı oluşturmakta olup satın alma gücü azaldıkça protestolar artmakta ve kamuoyundaki hoşnutsuzluk da yükselmektedir.

Üçüncüsü: Egemen borçların ve siyasi egemenliğin kesişmesi

Yüksek borçlar, ülkelerin kararlarını kısıtlamakta ve onları uluslararası finans kuruluşlarının baskısı altına veya büyük ülkelerin insafına bırakmaktadır; bu da ulusal kararların gerilemesine ve finansal istikrarın dış siyasi dengelere bağlı bir istikrar haline gelmesine, dolayısıyla dış kararların iç kararların önüne geçmesine yol açmaktadır.

Dördüncüsü: Teknoloji ve işgücü piyasasının kesişmesi

Dijital dönüşüm ve yapay zekâ, iş dünyasının yapısını yeniden şekillendirerek geleneksel mesleklerin ortadan kalkmasına ve daha fazla beceri gerektiren yeni mesleklerin ortaya çıkmasına yol açmıştır; bu da modern çağın araçlarına sahip olanlar ile bunlardan yoksun olanlar arasında önemli bir uçurum yaratmakta ve yaygın bir dışlanma duygusuna ve dayanılmaz bir işsizlik artışına neden olmaktadır.

Beşincisi: İklim değişikliği ve gıda güvenliğinin kesişmesi

Aşırı hava olayları tarımsal üretimde ve gıda tedarik zincirlerinde düşüşe yol açarak fiyatları yükseltmekte ve gıda güvenliğini tehdit etmektedir; sonuç olarak, çevresel bir kriz ekonomik bir krize, ardından sosyal gerilimlere ve belki de kaynaklar üzerinde çatışmalara dönüşmektedir.

Altıncısı: Dijital medya ve siyasi kutuplaşmanın kesişmesi

Elektronik medya araçları, aşırılıkçı anlatıları güçlendirmekte ve bölünmeyi pekiştiren, boş şeyleri, yalanları, güvensizliği, ahlaki çürümeyi ve benzerlerini yayan fikri baloncuklar yaratmaktadır.

Yedincisi: Psikolojik krizlerin ve yaşam koşullarının kesişmesi

Gelecekle ilgili endişeler, iş kayıpları ve tekrarlayan savaşlar, güvenin azalmasına, olumlu siyasi katılımın zayıflamasının yaygınlaşmasına ve bireysel ve toplumsal çatışmaların artmasına yol açmaktadır.

Sekizincisi: Stratejik vizyon eksikliğinin dönüşümlerin hızıyla kesişmesi

Olayların hızı, mevcut elitlerin uzun vadeli planlama gücünü aşmaktadır; dolayısıyla kısa vadeli politikalar veya hızlı çözümler galip gelmekte olup böylece bunlar, kökleri değil semptomları tedavi eden yamalı çözümler özelliğini taşımaktadır.

Böyle bir dünyada, bir sektörü diğerinden bağımsız olarak reforme etmek veya bir krizi öncekinden ayrı olarak tedavi etmek yeterli değildir; bu yüzden talep edilen şey, karşılıklı bağımlılığın doğasını kabul eden ve esneklik, adalet ve sürdürülebilirlik temelinde öncelikleri yeniden formüle eden kapsamlı bir vizyondur; çünkü belirsizliğin olduğu bir dünyada en tehlikeli şey, krizlerin çokluğu değil, aksine  bunların iç içe geçmiş ipliklerini, çözülmesi zor düğümlere dönüşmeden önce okuyabilme gücünü kaybetmektir.

Burada Rabbani ideolojiyi temsil eden gerçek çözüm, bugün uluslararası vizyonun dışında kalan İslam ideolojisidir; bu nedenle İslam halkının görevi akidelerine geri dönüp ona sımsıkı sarılması, onu tozlarından arındırması ve Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in bize müjdelediği Hilafet Devleti'nin gölgesinde onunla amel etmek için akideyi asli konumuna geri döndürmesidir.

Eğer bugünden itibaren çalışmak istiyorsak, zaman kriziyle karşı karşıya kalacağız demektir; bu yüzden İslam projesini liderlik konumuna getirmek ve sadece özel bir zaviyeden, yani İslam'ın zaviyesinden bakan, başkalarıyla sadece şerî hükme dayanan İslami bir bakış açısıyla muamele eden ve her zaman şu şerî kaideyle amel eden elit bir kesim oluşturmak gerekir: “Fiillerde asıl olana, şerî hükme bağlı kalmaktır.”

Ayrıca bu elit kesim, sahneyi okuyabilen ve İslami araçlarla liderlik edebilen, tebaanın işlerini gözetmenin anlamını kavrayabilen, ümmet mefhumunu doğru bir şekilde taşıyabilen ve sınırların ve harici kararların olmadığı gibi Şamlı, Hindistanlı ve Afrikalı bir Müslüman ile devlette ikamet eden tebaa arasında bir ayrım yapmayan siyasi bir elit kesim olmalıdır.

Allah'a hamd olsun bugün, çalışma yapan ve gerekli olan şeyleri hazırlamış olan, Ezher Alimi Mutlak Müctehid Takiyyuddîn Nebhani'nin (Allah ona rahmet etsin) kurmuş olduğu Hizb-ut Tahrir vardır; Takiyyuddîn bu partiyi, Hilafet fikrini taşımak, İslami hayatı yeniden başlatmak ve onu uluslararası sahaya geri döndürmek için kurmuştur; dolayısıyla parti ve onun arkasında olanlar çalışmakta olup ümmetin bugün ihtiyaç duyduğu her şeyi hazırlamışlardır ki bu da bize zaman kazandırmaktadır; çünkü parti gemiyi güvenli bir şekilde yönlendirecek projesi ve elit kesimiyle hazır durumdadır.

Bu nedenle dünyanın dört bir tarafındaki Müslümanları, İslam'ı ve onun metodunu pratik hayata geri döndürmek için çalışmaya davet ediyoruz; çünkü yukarıda geçenlerin hepsini ortadan kaldıracak olan sadece İslam ideolojisidir; çünkü Rabbani yasa, belirsizlik değil, kesinlik esasına dayanmaktadır.

Şeriat, asıl olarak, insanın kendi nefsiyle olan ilişkisi, Rabbi ile olan ilişkisi ve diğer insanlara olan ilişkisi olmak üzere insanın tüm ilişkilerini çözmek için ortaya çıkmıştır; ayrıca İslam, sadece Müslümanların nefislerine değil, aksine tüm insanlığın nefislerine güven aşıladığı gibi huzur ve adaleti de aşılamakta ve İslam'ın nurunu tüm dünyaya yaymaktadır; nitekim Rabbul İzzeti, bu dinin tüm dünyayı kapsayacak şekilde yayılacağını bize vaat etmiştir.

Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: ليبلُغَنَّ هذا الأمرُ ما بلغَ اللَّيلُ والنَّهارُ، ولا يترُكُ اللَّهُ بيتَ مَدَرٍ ولا وَبَرٍ إلَّا أدخَله اللَّهُ هذا الدِّينَ، بعِزِّ عزيزٍ أو بذُلِّ ذليلٍ، عِزّاً يُعِزُّ اللَّهُ به الإسلامَ، وذُلّاً يُذِلُّ اللَّهُ به الكُفرَBu din, gece ve gündüzün ulaştığı her yere ulaşacaktır. Allah, bu dini sokmadığı hiçbir ev bırakmayacaktır. Çadırlara bile girecektir. Kimi onuruyla kimi de zilletiyle… Ya İslâm’la izzet bulacak veya küfürle zelil olacaktır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nebil Abdulkerim

Devamını oku...

Pakistan’ın Ramazan’da Müslümanlara Yönelik Düzenlediği Hava Saldırıları Amerika’ya Boyun Eğişinin Bir Göstergesidir

21 Şubat 2026 Cumartesi gecesi, Pakistan ordusu Nangarhar ve Paktika vilayetlerindeki yedi bölgeye hava saldırıları düzenledi. Bu saldırılarda kadın ve çocuklar dâhil onlarca sivil hayatını kaybetti veya yaralandı. Yerel kaynaklar ve sahadan gelen raporlar, hava saldırıların konutları ve bir medreseyi hedef aldığını bildirdi. Pakistan; Pakistan Talibanı (TTP) ve DEAŞ mevzilerini hedef aldığını iddia etse de yayınlanan kanıtlar sivil saflarında ağır kayıplar verildiğini gösteriyor.

Hizb-ut Tahrir / Afganistan Vilayeti Medya Bürosu olarak biz, Pakistan kuvvetleri tarafından düzenlenen bu hava saldırılarını şiddetle kınıyor, bu saldırıları, Pakistanlı belirli askeri yetkililerin, efendileri Amerika’yı razı etmek uğruna Afganistan Müslümanlarına karşı yürüttüğü organize devlet terörü olarak nitelendiriyoruz.

İslam ülkelerinin en güçlü ordusuna ve nükleer silahlara sahip bir ülkenin; mübarek Ramazan ayında Afganistan’daki sivilleri, çocukları ve kadınları hedef alması son derece utanç verici ve esef vericidir. İslam, Müslüman kanını kutsal saymış; canlarına ve mallarına yönelik her türlü saldırıyı haram kılmıştır. Rahmet ve hürmet ayı olan Ramazan’da işlenen bu suç, sadece dünya üzerindeki tüm Müslümanların duygularını yaralamakla kalmamış; aynı zamanda İslam ve Müslümanlar aleyhinde çalışan Pakistan’ın ajan yöneticilerinin gerçek yüzünü de bir kez daha ortaya çıkarmıştır.

Şahbaz Şerif ve Asım Münir’in ihanet politikaları sadece bu cürümle sınırlı değildir. Pakistan, Amerika’ya uşaklık etmek için İslam toprağı Keşmir’i fiilen Hindistan’a teslim etmiştir. Böylece Modi’nin Hindu milliyetçisi hükümeti de işgal altındaki Keşmir’de ve Hindistan’da Müslümanlara hiçbir engelle karşılaşmadan zulmetme ve baskı kurma imkânı bulmuştur.

Diğer yanda Pakistan ordusu, Mescid-i Aksa’yı kurtarmak için adım atmak yerine, Trump’ın emriyle Gazze’ye asker göndermekte; bir Amerikan generalinin komutasında mücahitleri silahsızlandırma ve Yahudi varlığının güvenliğini sağlama görevini üstlenerek ihanet rolünü icra etmektedir. Yine Pakistan, Afgan mülteciler üzerinde baskı kurarak, mallarına el koyarak ve binlercesini her gün korku ve zillet atmosferi içerisinde dışı ederek bu zulmü daha önce görülmemiş bir seviyeye taşımıştır.

Pakistan’ın siyasi ve askeri liderliği, Trump’a dalkavukluk yaparak ve sadakat göstererek siyasi ve ekonomik imtiyazlar elde etmeyi ummaktadır; Oysa Pakistan, tarihi boyunca sömürgeci güçlerin çatışmalarında her zaman bir aparat olarak kullanılmıştır. Şu an ki Pakistan’ın dış politikası, Amerika’ya alenen boyun eğerek bağımlılık ve zillet yolunda ilerlemeyi seçmiştir. İçeride ise ekonomik, güvenlik ve insani krizlerle boğuşmaktadır.

Bugün halk arasında geniş çaplı hoşnutsuzluk, güven kaybı ve rejimin meşruiyetini sorgulayan bir atmosfer hakimdir. Dış güçlerin rızasını elde etmeye çalışan bu rejim, içeride halk desteğini kaybetmiş, çözüm üretmek yerine kriz üstüne kriz üretmiş; hatta başarısızlıklarının sorumluluğunu Afganistan’a yükleyerek halkın dikkatini başka yöne çekmeye çalışmaktadır.

Sonuç olarak; mevcut Afganistan yöneticilerine ve Pakistan ordusundaki ihlaslı subaylara mesajımız şudur: Sahte milliyetçilik ve vatanseverlik duygularına kapılıp birbirinize düşmanlık etmek yerine, namlularınızı doğru hedefe çevirmelisiniz. Müslümanlar düşman değildir; gerçek düşman küresel nizamdır; bölgedeki ABD, Yahudi varlığı, Hindistan ve Çin gibi sömürgeci güçlerdir. Dolayısıyla habis Durand Hattı’nı ortadan kaldırmanız, güçlerinizi birleştirmeniz ve Mescid-i Aksa’yı, tüm Filistin’i, Keşmir’i ve Doğu Türkistan’ı kurtarmak için Nübüvvet Minhacı üzere İkinci Raşidi Hilafeti ikame etmeniz bu azim görevin bir gereğidir. Tali meseleler Müslümanları birbirinden ayırmamalı ve mevcut fitne Amerika ile Hindistan’a hizmet etmemelidir.

وَأَطِيعُوا اللهَ وَرَسُولَهُ وَلَا تَنَازَعُوا فَتَفْشَلُوا وَتَذْهَبَ رِيحُكُمْ وَاصْبِرُوا إِنَّ اللهَ مَعَ الصَّابِرِينَ“Çekişmeyin, yoksa korkar başarısızlığa düşersiniz ve kuvvetiniz gider. Sabredin, doğrusu Allah sabredenlerle beraberdir.” [Enfal 46]

Devamını oku...

El-Ubeyd’de Hizb-ut Tahrir Gençlerini Yargılayan Mahkeme, İkinci Kez Kefaletle Serbest Kalma Haklarını Gasp Etmiştir

Bugün, 22 Şubat 2026 Pazar günü El-Ubeyd şehrinde; ümmetin derdiyle dertlenen, hakkı haykırdıkları ve pek çok kimsenin ihmal ettiği şer’i bir görevi yerine getirdikleri için yargılanan Hizb-ut Tahrir gençlerinin duruşması yapıldı. Gençleri savunmak üzere on bir gönüllü avukattan oluşan geniş bir savunma heyeti duruşmada hazır bulundu.

Güvenlik ve istihbarat biriminden gelen davacı ile soruşturmacının ifadelerini dinledikten sonra savunma heyeti başkanı, dava konusu olan maddelerin kefaletle serbest bırakılmalarına imkân tanıdığına dikkat çekerek, davetçilerin kefaletle serbest bırakılmalarını talep etti. Ancak hâkim, ilk duruşmada soruşturmacıyı dinleme bahanesiyle reddettiği bu hakkı, ikinci kez gasp ederek kararı 25 Şubat 2026 Çarşamba günkü oturuma erteledi. Böylece mahkeme, gençleri daha mahkûm etmeden hapisle cezalandırmaya devam etmektedir!

Zürih’te Massad Boulos ile İslam’a karşı savaşmak üzere anlaşan ve güvenlik ile adli birimleri aracılığıyla bu anlaşmanın çıktılarını uygulamaya çalışan bu otorite, kokuşmuş bir otoritedir ve insanları yönetmeye asla ehil değildir. Sudan’ın mümin, oruçlu ve abid halkına yakışan; böylesi bir otoriteyi tarihin çöplüğüne süpürüp atmak ve Nübüvvet Metodu üzere Raşidi Hilafet devletini kurarak hayatlarını yeniden adalet ve apaçık hak olan yüce İslam temeli üzerine inşa etmektir. Çalışanlar, Alemlerin Rabbi’ni razı etmek ve kâfirler ile onların yardımcılarını öfkelendirmek için işte bunun için çalışmalıdırlar.

وَسَيَعْلَمُ الَّذِينَ ظَلَمُوا أَيَّ مُنْقَلَبٍ يَنْقَلِبُونَ “Zulmedenler, hangi dönüşle döndürüleceklerini yakında bileceklerdir.” [Şuara 227]

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER