Çarşamba, 15 Ramazan 1447 | 2026/03/04
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Hilafet Sadece Bir Tercih Değil Şer’i ve Siyasi Bir Zorunluluktur

Müslümanlar bir taraftan mübarek Ramazan’ı Şerif’in hayır ve bereket dolu günlerini ibadet ve itaat ile doldururken diğer taraftan İslam ümmetinin kara günü olan 3 Mart’ı Hilafet’in yıkılışını hatırlıyorlar. 3 Mart Müslümanların koruyucu kalkanının kırıldığı, birliğinin dağıldığı, İslam’ın siyasal ve sosyal hayattan tamamen uzaklaştırıldığı, ümmetin izzetini kaybettiği, zilleti iliklerine kadar hissettiği gündür. 3 Mart, İslam ümmetinin farklı milletlere, İslam topraklarının ulus devletlere bölündüğü gündür.

Hilafet’in yıkılmasının üzerinden 102 yıl geçti. O’nun yokluğu ile geçen bu asırda, gasıp Yahudiler mübarek belde Filistin’i işgal ettiler. Fransızlar, Cezayir’de 20 yıl boyunca soykırım yapıp bir milyondan fazla Müslüman’ı katlettiler. Ruslar, Orta Asya’da Müslüman Özbekleri, Kırgızları, Türkmenleri, Tatarları, Kırımlıları sürgüne ve tehcire zorladılar. Kâfir Amerika ise Irak ve Afganistan’da tecavüzler, zulümler, katliamlar yaptı, milyonlarca çocuğu öksüz ve yetim bıraktı. Şimdi bugün işgalci “İsrail” ile İran’a saldırıyor. Komünist Çin, Doğu Türkistan’da on yıllardır Uygur halkını ağır işkencelerle öldürüyor. Budistler, Keşmir ve Arakan’ı yakıp yıktılar. Batılı sömürgeci devletler, İslam topraklarının tüm zenginliğini yağmaladılar. İslam beldelerindeki kukla ve işbirlikçi yönetimler ise kendileri lüks ve şatafat içinde yaşarken Müslümanları açlığa, yokluğa, sefalete ve zulme mahkûm ettiler. Bir asır boyunca yaşanan bütün bu hadiseler; topraklarımız üzerindeki işgal ve katliamlara dur diyecek, bölünme ve parçalanmayı bitirecek, ümmeti yeniden tek çatı altında toplayacak, Müslümanların canını, malını ve namusunu koruyacak yegâne gücün Raşidi Hilâfet Devleti olduğunu göstermiştir.

Bu sebeple Hizb-ut Tahrir Türkiye olarak; 3 Mart tarihini unutturmamak ve Hilafet’i hatırlatmak için Türkiye’nin 50 farklı yerinde “Hilafet Tercih Değil Şer’i Bir Zorunluluktur” başlıklı panel ve programlar gerçekleştirdik. Doğusundan batısına, güneyinden kuzeyine her bölgede Müslümanlar bu panellere iştirak ettiler. Programlarda Raşidi Hilafet’in yeniden kurulmasının sadece bir tercih olmadığı, tüm Müslümanlar için şer’i ve siyasi bir zorunluluk olduğu vurgulandı. Hilafet’in şer’i hüküm olduğu, ikamesinin farz olduğu ve birçok farzın onun varlığına bağlı bulunduğu ifade edildi. Panel ve programlara katılan tüm Müslümanlardan Allah razı olsun, Rabbimiz bu çalışmaları Raşidi Hilafet Devleti’nin kurulmasına vesile kılsın.

Allah’ın indirdikleri ile hükmetmek ancak bir devlet ile olur. Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem İslam Devleti ile hükümleri uyguladı, O’nun vefatından sonra gelen yöneticiler Hilafet ile İslam üzere hükmettiler. Maalesef bugün, Batı kültüründen beslenmiş ve kendi dinine yabancılaşmış bazı zihinler, Kur’an ya da İslam’da Hilafet’in olmadığını, İslam’ın bir devlet talebinin bulunmadığını söyleyebiliyorlar. Oysaki Kur’an ve Sünnette Hilafet’in farziyetine dair onlarca delil bulunmaktadır.

Allah Subhanehu ve Teâla şöyle buyurmaktadır: فَاحْكُم بَيْنَهُم بِمَا أَنزَلَ اللّهُ وَلاَ تَتَّبِعْ أَهْوَاءهُمْ عَمَّا جَاءكَ مِنَ الْحَقِّ  “…Aralarında Allah’ın indirdikleri ile hükmet ve Sana gelen haktan (sapıp da) sakın onların hevâlarına tâbi olma!” (Maide 48)

Hilafet hem şer’i hem siyasi hem ekonomik hem de askeri bir zorunluluktur. Hilafet Müslümanlar için olmazsa olmaz, İslam ümmeti için varlık yokluk meselesidir. Hilafet Müslümanların öncelikli meselesidir. Onun yeniden kurulması muhakkak gerçekleşecektir. Çünkü Hilafet Allah Subhanehu ve Teâla’nın vaadi ve Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in müjdesidir.

Devamını oku...

Ramazan Serisi - İslam Tarihinin Aydınlatıcı Anları | İkinci Bölüm | İdeoloji Üzerinde Pazarlık Yoktur

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Ramazan Serisi - İslam Tarihinin Aydınlatıcı Anları

İkinci Bölüm

İdeoloji Üzerinde Pazarlık Yoktur

Kureyş, davetin artık Mekke'nin köşelerinde okunan sözlerden ibaret olmadığını, aksine zihinleri ve sadakatleri yeniden şekillendirecek bir proje olduğunu anladıklarında, hemen kılıçlara başvurmadılar, hapishane veya kapsamlı işkenceyle başlamadılar; bilakis bunlardan daha tehlikeli bir şeyle başladılar: Uzlaşma (Pazarlık).Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in aralarındaki en zenginleri olması için ona para teklif ettiler, efendileri olması için ona makam teklif ettiler; hatta ona açıkça krallık bile teklif ettiler. Sonra siyasi açıdan “mantıklı” gibi görünen bir formül önerdiler ki o da: Bir yıl biz senin ilahına ibadet edelim, bir yıl da sen bizim ilahımıza ibadet et; yani geçici bir arada yaşama, orta çözüm ve karşılıklı yatıştırma şeklinde bir formül sundular.

Zahiri olarak teklif zekice görünebilir; zira gerilimi azaltabilir, çatışmayı önleyebilir ve davete hareket alanı açabilir. Ancak hakikatte risaletin özünü boşaltmaktadır; çünkü mesele, ritüellerin ayrıntıları üzerindeki bir anlaşmazlık değil, aksine egemenlik ve yasamanın kaynağı üzerindeki bir anlaşmazlıktır; yani sadece hiçbir ortağı olmayan Allah’a mı ibadet edilecek, yoksa itaat hak ile batıl arasında taksim mi edilecek? Referans vahiy mi olacak, yoksa heva ve egemen örfle harmanlanacak mı?

Cevap kesin ve net bir şekilde gelmiştir: قُلْ يَا أَيُّهَا الْكَافِرُونَ * لَا أَعْبُدُ مَا تَعْبُدُونَDe ki: Ey kâfirler! Ben sizin ibadet ettiklerinize ibadet etmem.” [Kâfirun  1-2]Kısa bir sure ama tam olarak fikri ve siyasi bir ültimatomun ilanıdır.Bir hakaret ya da öfke patlaması durumu yoktur, aksine sınırların net bir şekilde belirlenmesi vardır: Yani akidenin aslı üzerinde bir uzlaşma olmadığı gibi projenin özü üzerinde de bir pazarlık yoktur.

Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem bu teklifi, doğası gereği katı olduğu için değil, esas üzerindeki herhangi bir tavizin tüm yapıyı yok edeceğini fark ettiği için reddetmiştir; eğer bir yıl putlara ibadet etmeyi kabul etseydi, akide bir fikir, anlam ve kavram olarak çökmüş olacaktı.Eğer sembolik bir ortaklığı kabul etmiş olsaydı, İslam değerler dengesini altüst eden bir proje olmaktan çıkıp, diğer birçok dinler arasından bir din haline gelecekti.İşte bu, gerçekliği değiştirmek isteyen davet ile gerçekliği yeni ifadelerle yeniden şekillendirmeye davet arasındaki belirleyici bir an olmuştur.

Bu tutum, değişim sürecinde sabit olan bir yasayı ortaya koymaktadır: Düşman, güçle söndürmekten (ortadan kaldırma) aciz kaldığında, uzlaşmayla kontrol altına almaya çalışır.Uzlaşma her zaman zayıflığın bir işareti değildir; aksine bazen en tehlikeli kürtaj nedenlerinden biridir; çünkü baskı netlik doğururken, orta çözüm sis üretir ve sisle birlikte standartlar kaybolur.

Kendi gerçekliğimize bakarsak, “orta çözüm-uzlaşma” mantığının çok yaygın olduğunu görürüz. Örneğin şöyle deniliyor: Küresel olarak kabul görebilmek için söylemlerinizi yumuşatın.Mefhumları, mevcut sistemle uyum sağlayacak şekilde ayarlayın. Merhaleyi/aşamayı dikkate alarak bazı hükümleri bir kenara bırakın. Dini özel ruhani bir alan haline getirin ve siyaseti mevcut oyun kurallarına bırakın. Hikmet adına tavizler verilebilir ve bunlar siyasi gerçekçilik olarak pazarlanabilir.

Ancak temel soru şudur:Neye göre gerçeklik? Geçici güç dengelerine göre mi? Yoksa değişimde sabit olan sünnetlere göre mi?Siret, nübüvvetin gerçekçiliğinin mevcut dengeye boyun eğmek olmadığını, aksine ona karışmadan gerçekliği derinlemesine okumak olduğunu ortaya koymaktadır.Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem hesap yapmadan çatışmaya girmemiştir; ancak geçici olarak kabul görmek için risaletin özünü de değiştirmemiştir.Dolayısıyla asıl üzerinde pazarlık yapmayı reddetmiş ve ayrıntıları yönetirken esnekliği kabul etmiştir. Bu, ince ama çok önemli bir farktır.

Sorun, sabitelerin ve değişenlerin arası karıştırıldığında ortaya çıkar.Sabit olan, akide, yasamanın kaynağı ve projenin kimliğidir. Değişen ise, üslup, zamanlama ve araçtır.Mekke'de, şiddetli eziyetlere rağmen savaşa izin verilmemiştir.Ancak büyük ayartmalara rağmen, hiçbir akidevi taviz de kabul edilmemiştir.Fikrin saflığını koruyan ve daha sonra onun Medine'de bir devlete dönüşmesini sağlayan işte bu dengedir.

Günümüz gerçekliğinde birçok sorun denklemin özünden kaynaklanmaktadır: Zira gerçekçilik adına sabitelerden ödün verilirken, değişimlere ise hiç anlamadan katı bir şekilde yaklaşılmaktadır.Önemli mefhumlar uluslararası bağlama uyacak şekilde yeniden tanımlanmakta, sonra da bunun aşamalı bir çaba olduğu söylenmektedir.Ancak şerî gerçek ve tarihsel deneyim, bir projenin ruhunu yitirmesi durumunda, geçici siyasi kazanımların onu geri getiremeyeceğini söylemektedir.

Kafirun suresi, kalıcı düşmanlığa yönelik bir davet değil, aksine bir kimliğin çizilmesidir.لَكُمْ دِينُكُمْ وَلِيَ دِينِSizin dininiz size, benim dinim de banadır.” [Kâfirun 6]Dolayısıyla dünyadan izole olmak değil, aksine referans konusunda bir netliktir.Medine'de daha sonra olduğu gibi karşılıklı etkileşimde bulunabilir, ticaret yapabilir, dahası anlaşmalar yapabiliriz, ancak akidevi temeli karıştırmadan.Etkileşimde bulunma ile çözülme arasındaki fark işte budur.

Taşımış olduğu ruhani saflığıyla Ramazan, şu soruyu bir kez daha gündeme getiriyor:İtaat ve heva arasında, kanaat ve sosyal baskı arasında ve ideoloji ve acil çıkar arasında daha kaç kez “orta çözüm-uzlaşma” arayacağız?Pazarlık önce kişinin nefsinde küçük adımlarla başlar, sonra genel gerçeklikte büyümeye başlar. Bir birey, bağlılığını bölmeyi alışkanlık edinirse, ümmet de projesini bölmeyi alışkanlık edinir.

Mekke döneminden çıkarılacak derin ders; dünyayı değiştirmek isteyen bir projenin, mevcut gerçekliğe güvenerek kartlarını sunmaya başlaması mümkün değildir. Bilakis kimliğini net bir şekilde tanımlayarak başlamalı, ardından sabit ve sabırlı bir şekilde harekete geçmelidir.Yol daha uzun görünebilir ancak sonucu çok sağlam olur. Uzlaşmalar aracılığıyla yolun kısaltılmasına gelince; genellikle çıkmaz bir yolla sonuçlanmıştır.

Kureyş'in cazip teklifi ile vahyin kesin cevabı arasında, bir kalkınma denklemi belirlenmiştir: Yani asılda netlik ve şeriatın mubah kıldığı sınırlar içinde araçlarda esneklik.İşte bu netlik olmadan, sloganları ne kadar parlak olursa olsun her proje bir diğerinin soluk bir taklidi haline gelecektir.

Bu nedenle Peygamberimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem ve sahabelerinin sebatı, kalkınma yolunda yürüyenler için bir ışık olmalıdır ki böylece Peygamberimizin ilk kurmuş olduğu şey, Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafetin gölgesinde yeniden kurulsun.

Hizb-ut Tahrir Mısır Vilayeti Medya Bürosu

Devamını oku...

Türkiye: 50 Noktada Hilafet Panelleri Düzenlendi

  • Kategori Türkiye
  •   |  
Hizb-ut Tahrir / Türkiye Vilayeti
50 Noktada Hilafet Panelleri Düzenlendi
  

Hizb-ut Tahrir Türkiye Vilayeti, Hilâfet’in ilga edilişinin 102. yıl dönümü münasebetiyle Türkiye genelinde eş zamanlı paneller düzenledi. “Hilâfet Bir Tercih Değil Şer’i Zorunluluktur” başlığıyla gerçekleştirilen programlar yoğun katılımla icra edildi.

Panellerde konuşmacılar, Hilâfet’in kaldırılışının ardından geçen bir asırlık süreçte İslâm ümmetinin yaşadığı işgaller, katliamlar ve parçalanmışlık üzerinde durarak Hilâfet’in ümmet için taşıdığı hayati öneme dikkat çekti. Konuşmalarda, Hilâfet’in sadece tarihsel bir yönetim biçimi değil; şer’i delillerle sabit olan bir farziyet olduğu vurgulandı.

Programlarda Kur’an ve Sünnetten delillerle Hilâfet’in farziyeti ele alınırken, Müslümanların birlik ve izzetini koruyan siyasi otoritenin ortadan kaldırılmasıyla ümmetin sahipsiz bırakıldığı ifade edildi. Özellikle Filistin’de, Gazze’de ve İslâm beldelerinin birçok yerinde yaşanan katliamların, Hilâfet’in yokluğunun ortaya çıkardığı tabloyu açık bir şekilde gösterdiği dile getirildi.

Konuşmacılar ayrıca, İslâm’ın hayata tam anlamıyla tatbik edilmesinin ancak bir devlet otoritesiyle mümkün olduğunu belirterek; Kur’an’da yer alan hüküm ayetlerinin, İslâm’ın yönetim nizamını gerektirdiğine dikkat çekti. Bu bağlamda Hilâfet’in yalnızca dini bir mesele değil; aynı zamanda siyasi, ekonomik ve askeri bir zorunluluk olduğu ifade edildi.

Panellerde yapılan değerlendirmelerde, İslâm ümmetinin sahip olduğu geniş coğrafya, zengin doğal kaynaklar ve büyük insan potansiyeline rağmen parçalanmış siyasi yapı nedeniyle bu gücü kullanamadığı vurgulandı. Bu durumun sona ermesinin ve ümmetin yeniden tek bir siyasi otorite altında birleşmesinin yolunun ise Nübüvvet minhacı üzere kurulacak Râşidî Hilâfet’ten geçtiği belirtildi.

Programlarda ayrıca, Batılı sömürgeci sistemlerin İslâm dünyasında oluşturduğu siyasi ve ekonomik bağımlılığın ancak İslâm’ın kendi nizamının uygulanmasıyla ortadan kalkabileceği ifade edildi. Hilâfet’in, Müslümanların canını, malını ve izzetini koruyan bir “koruyucu kalkan” olduğu vurgulandı.

Türkiye’nin farklı şehirlerinde gerçekleştirilen paneller, katılımcıların yoğun ilgisiyle tamamlanırken, konuşmacılar Müslümanları Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in metoduna uygun şekilde Nübüvvet minhacı üzere II. Râşidî Hilâfet’in yeniden kurulması için çalışmaya davet etti.

Tüm programlarda "Hilafet, Tercih Değil Şer’i Bir Zorunluluktur" başlıklı sinevizyonun gösterimi yapıldı.

Salı, 03 Mart 2026 M. - 14 Ramazan 1447 H.

turkiye vilayeti

- FAALİYETLERDEN KARELER -

turkiye vilayeti

İlgili Bağlantılar:

Devamını oku...

Yöneticiler, Aslen Sahip Olmadıkları Bir Egemenliğin İhlal Edilmesini Kınıyorlar

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Yöneticiler, Aslen Sahip Olmadıkları Bir Egemenliğin İhlal Edilmesini Kınıyorlar

Haber:

Cumartesi günü birçok Arap ülkesi, bölgedeki bir dizi ülkeyi hedef alan İran saldırılarını kınadılar ve bunları bir saldırganlık ve güvenlik ve egemenliklerinin ihlali olarak nitelendirdiler; bu arada Yahudiler ve Amerika'nın İran'a yönelik saldırılarını sürdürdükleri bir zamanda Tahran askeri yanıtına devam edeceğini açıkladı.Birçok ülke resmi açıklamalar ve kınamalar yayınlarken, bu ülkelerin bazılarının topraklarında bulunan ABD askeri üsleri İran'ın saldırılarına maruz kaldı. (TRT Arabic)

Yorum:

Bu rejimlerin küstahlığı ve kibri şaşırtıcı boyutlara ulaşmıştır. İran'ın ülkelerindeki Amerikan üslerine saldırısını kınayan bu yöneticiler, bu üslerin utanç verici varlığını gizlemeye bile çalışmıyorlar, çünkü bu üsler olmasaydı Amerika'nın saldırı ve işgalleri gerçekleştiremeyeceğini çok iyi biliyorlar. Sanki bu üsler Amerika'nın sevgi yaymak, şeker ve çiçek dağıtmak için kullandığı insani yardım merkezleriymiş gibi davranıyorlar!

Bu yöneticiler, Müslüman ülkeleri, isteyerek ve gönüllü olarak Amerika'ya teslim etmişlerdir ki böylece Amerika bu ülkelerde üsler kurarak askeri güçlerini buraya getirebilsin ve onlarca yıl boyunca terörist operasyonlarını başlatabilsin;zira üslerden, Irak'a savaş açılmış, Somali yerle bir edilmiş, Afganistan işgal edilmiş, Irak işgal edilmiş ve Irak, Suriye ve Yemen terörle mücadele bahanesiyle saldırıya uğramıştır; yine bu üslerden,  Gazze'yi yok etmek ve Lübnan'ı yıkmak için Yahudi varlığına silahlar tedarik edilmiştir.

Bu yöneticilerin, “egemenlik hakkı” ve “güvenlik ve stratejik gereklilik” olarak gördükleri anlaşmalarla bu üslerin kurulmasını kabul ederek egemenliklerinden vazgeçmiş olmaları ironik bir durumdur; bununda ötesinde onlar, güvenliklerine hizmet ettikleri bahanesiyle bu üslerin kurulması ve idaresinin masraflarını da kendileri karşılamaktadırlar; hatta saldırıya uğrasalar bile, bu egemenliğin ihlalini kınayarak ve inkar ederek çığlık atmaya başlamaktadırlar; hangi egemenlikten bahsediyorlarsa?!

Peki onların arasından, Amerika'nın bu üsleri Müslüman ülkelere saldırmak ve Müslümanları öldürmek için kullanmasını engelleme gücüne sahip biri var mı acaba? Veya bunu yaptığı için Amerika'yı kınamaya ve suçlamaya cesaret edebilecek biri var mı acaba? Ya da Amerika ve Yahudi varlığının İran'a saldırmasını engelleyecek biri var mı acaba?

İşte buradaki sorun İran rejimi veya ona yönelik tutumla ilgili değildir; aksine baştan sona bu üslerin varlığıyla ilgilidir; hatta Amerikan ve Batı güçlerinin hareketleri ve denizleri, boğazları, hava sahasını, havaalanlarını ve hava üslerini kullanmalarıyla da ilgilidir; işte tüm bunlar, yöneticilerin ihmalkarlığı, ihanetleri ve Batı ve Amerika'ya ajanlıklarının bir sonucu olmasının yanı sıra Amerika'nın ülkemizde üsler kurup rahat bir şekilde geçerek ülkelerimizi birer birer işgal etmesine izin vermeye dayalı tutumlarının da bir sonucudur.

Şu anda acı kadehten içen İran rejimi, bu konuda masum değildir; zira Afganistan ve Irak'ın işgaline sessiz kalmış, hatta işgale yardım etmiştir; ayrıca Amerika'nın bu ülkeleri işgal etmesine alan açarak ve Müslüman ülkelerdeki Amerikan üslerinin varlığı konusunda sessiz kalarak, Amerika'nın hizmetlerinden dolayı kendisine ödül vereceğini ve lehine aracılık edeceğini düşünerek kendini kandırmıştır.

Bu yöneticiler, ihanetleriyle ümmetten tamamen kopmuşlardır; zira onlar, kendi ülkelerindeki Amerikan üslerine yapılan saldırıları kınamakla meşgul oldukları, silahlarını Yahudi varlığının güvenliğini savunmak için kullandıkları ve Yahudi varlığına saldırmayı amaçlayan her füzeyi veya insansız hava aracını vurmaya arzuladıkları bir zamanda Müslüman ülkelerdeki insanlar sokaklara dökülüp Amerikan üslerine yapılan saldırıdan dolayı seviniyorlar ve Amerika'nın bizi öldürmesine izin veren ve kendilerini Yahudi varlığını korumak için kalkan yapan rejimleri lanetliyorlar; çünkü ümmet, sorunun İran rejimiyle değil, Amerika'nın ülkemizi işgal etmesiyle, gücümüzün yok edilmesiyle ve Peygamberimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in İsra'sını gasp eden Yahudi varlığının savunulmasıyla ilgili olduğunu biliyor; bakın işte ümmetin, bu rejimleri kökünden söküp atarak Amerika ve onun buluntu çocuğu varlığına karşı tavır alması sadece zaman meselesidir. وَيَقُولُونَ مَتَى هُوَ قُلْ عَسَى أَنْ يَكُونَ قَرِيباًNe zamanmış o?” diyecekler. De ki: “Yakın olsa gerek!” [İsra 51]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdullah Hamad el-Vadi

Devamını oku...

Eğer Yöneticilerimiz Bu Denli İkiyüzlü Olmasaydı, Hamaney'in Suikastı Bir Başka Pearl Harbor Mesabesinde Olacaktı

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Eğer Yöneticilerimiz Bu Denli İkiyüzlü Olmasaydı, Hamaney'in Suikastı Bir Başka Pearl Harbor Mesabesinde Olacaktı

Haber:

1 Mart 2026'da İran devlet medyası, ABD ve Yahudi varlığı tarafından ortaklaşa gerçekleştirilen ilk saldırılarda, Tahran'daki komuta merkezlerini hedef alan saldırıların ardından Ali Hamaney'in öldüğünü doğruladı.

Yorum:

Hamaney suikastı, ABD önderliğindeki bir savaşın başlangıcında, düşmancıl eylemler ilan edilmeden önce ve ABD ile barış görüşmeleri devam ederken gerçekleştirilen bir liderlik suikastı olarak nitelendirildi.Japonya, Amerika'nın deniz üssüne önceden uyarıda bulunmadan saldırdığında, Amerika bunu düşmanca olarak damgalamış ve barbarca bir saldırı olarak nitelendirmişti: “Dün, 7 Aralık 1941 – tarihe utanç verici bir leke olarak kalacak olan bir tarihtir; zira Amerika Birleşik Devletleri, Japonya İmparatorluğu'nun deniz ve hava kuvvetleri tarafından ani ve kasıtlı bir saldırıya uğramıştır.” Dönemin ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt, 8 Aralık 1941'de Kongre'ye yaptığı konuşmada, müzakereler sürerken ve önceden uyarıda bulunmadan saldırı düzenleyen Japonya'yı açıkça kınamıştı: “Nitekim Amerika bu ülkeyle barış içindeydi ve Japonya'nın talebi üzerine, Pasifik'te barışı korumak amacıyla hükümeti ve imparatoruyla görüşmelerini sürdürüyordu.” Amerika'nın II. Dünya Savaşı'na girmesine yol açan Pearl Harbour saldırısına yönelik halkın öfkesi, 1907 tarihli Üçüncü Lahey Sözleşmesi'nin 1. maddesine dayanmaktadır: “Önceden ve açıkça uyarı yapılmadan düşmancıl eylemlerin başlatılması doğru değildir.”Üçüncü Lahey Sözleşmesi, Amerika'nın açıkça ihlal ettiği yeni savaş kuralları ile geçersiz hale getirilmiştir.

Amerika, en büyük haydut bir devlet ve uluslararası terörizmin sponsorudur. Bu da İslam beldelerine yönelik uzun süredir devam eden parça parça saldırılar kapsamında gerçekleşmiştir; bu ise bir ülkeyi izole etmek, ona yaptırımlar uygulamak, onu bombalamak, kurumlarını yok etmek, sonra bir sonraki ülkeye geçmek ve her kampanyayı kendi başına ahlaki acil bir durum olarak tasvir etmek içindir. Sonuç güvenlik değildir, aksine egemenliğin şartlı olduğu ve direnişin suç sayıldığı bir hegemonya için tasarlanmış bölgesel bir sistemdir.

Bununla birlikte Amerika'nın ikiyüzlülüğü, İran'ın misilleme saldırılarını egemenliklerinin ihlali olarak kınamak için acele eden Arap ülkelerinin aşağılayıcı ikiyüzlülüğüyle karşılaştırılamaz bile; zira bu ülkeler bizzat savaşın altyapısına ev sahipliği yaparken, kınamalar içi boş bir söylemden ibarettir.Nitekim 28 Şubat 2026 tarihli resmi bir açıklamada BAE, İran'ın “ulusal egemenliği açıkça ihlal etmesini ve uluslararası hukuku ciddi şekilde ihlal etmesini” kınamış ve “karşılık verme hakkının” olduğunu vurgulamıştı.Ayrıca Suudi Arabistan da İran'ın açık saldırganlığını ve birçok Körfez ülkesinin egemenliğini açıkça ihlal etmesini kınamıştır. Ürdün ise Arap ülkelerinin birliği hakkında konuşmuştur!

İşte size onların görmezden geldikleri gerçek: Amerikan kuvvetlerinin bölgede konuşlandırılması, Arap ülkelerinde derinlemesine kök salmış üsler, hava koridorları, lojistik merkezleri ve istihbarat ortaklıklarına bağlıdır. Dolayısıyla bu yöneticiler kendilerini egemenliğin koruyucuları olarak nitelendirirken, kendi egemenliklerinden vazgeçerek başkalarının egemenliğine de sansür uygulamaktadırlar. Bu yöneticiler İran'ın kendi topraklarına saldırmasını kınıyorlar ama kendi topraklarının Müslüman ülkeleri hedef alan kâfir güçler için ileri operasyon üssü haline gelmesine de izin veriyorlar!

Aramızdaki ikiyüzlüler ve düşmanlarımız tamamen ittifak halindedirler. Nitekim bu açık bir şekilde nitelendirilmiştir: Zira Abdullah İbn Amr Radıyallahu Anh, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: أَرْبَعٌ مَنْ كُنَّ فِيهِ كَانَ مُنَافِقاً خَالِصاً وَمَنْ كَانَتْ فِيهِ خَلَّةٌ مِنْهُنَّ كَانَتْ فِيهِ خَلَّةٌ مِنْ نِفَاقٍ حَتَّى يَدَعَهَا إِذَا حَدَّثَ كَذَبَ وَإِذَا عَاهَدَ غَدَرَ وَإِذَا وَعَدَ أَخْلَفَ وَإِذَا خَاصَمَ فَجَرَDört özellik vardır ki, kimde bunlar bulunursa o kimse tam bir münafık olur. Kimde de bu özelliklerden biri bulunursa, onu terk edinceye kadar onda münafıklıktan bir özellik bulunmuş olur: Konuştuğunda yalan söyler, anlaşma yaptığında hıyanet eder, söz verdiğinde sözünde durmaz, tartıştığında haddi aşar (haksızlık eder).” [Sahih-i Buhari ve Müslim]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Dr. Abdullah Rubin

Devamını oku...

Tâğût Trump ve Beslemesi Yahudi Varlığı İran’a Vahşi Bir Saldırı Başlattı

  • Kategori Hizb
  •   |  

Tâğût Trump ve Beslemesi Yahudi Varlığı İran’a Vahşi Bir Saldırı Başlattı

Amerika ve Yahudi varlığı, bugün Cumartesi günü İran’a karşı geniş çaplı ortak bir saldırı başlattı. Başkent Tahran’ın yanı sıra Kum, İsfahan, Kirmanşah ve Kereç gibi pek çok şehirde patlama sesleri duyuldu... “ABD Başkanı Donald Trump İran’a saldırının başladığını duyurdu ve “Az önce İran’da geniş çaplı askeri operasyonlara başladık” dedi... İsrail Kanal 12 televizyonu, “İsrail’in” İran hükümetine ait onlarca hedefi vurduğunu bildirdi...” (28.02.2026 El Cezire) Trump, Amerika ve ordusunun dünyanın en sert ve en güçlü ordusu olduğu, İran’ın nükleer silahlara ve füzelere sahip olmasına asla izin vermeyeceği yönündeki küstahça açıklamalarını sürdürdü. Beslemesi Netanyahu da efendisi Trump’ın izinden giderek benzer açıklamalarda bulundu... İran cephesinde ise (İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, ülkesinin meşru müdafaa hakkı kapsamında tüm savunma ve askeri kapasitesini kullanacağını söyledi... (28.02.2026 El Cezire) İran, Yahudi varlığına ve Körfez’deki Amerikan üslerine füze saldırıları gerçekleştirdi.

Böylece Yahudi varlığına ve Amerika’ya ait uçaklar; karadan, denizden ve havadan İran’daki askeri üslere ve hükümet merkezlerine saldırı düzenledi. Bu saldırılar çoğunlukla başkent Tahran’a, hükümet binalarına, Mürşid’in (Dini Lider) ve Cumhurbaşkanı’nın ofislerine yoğunlaştı... İlk açıklamalarda operasyonların dört günden on güne kadar sürebileceği, hatta İran’ın nükleer ve füze kapasitesi tamamen tasfiye edilinceye kadar açık uçlu saldırılara dönüşebileceği ifade edildi... “İsrailli kaynaklar, saldırıların ilk aşamasının dört gün sürebileceğine işaret ederek, bunun geçen yaz, Temmuz 2025’te başlatılan 12 günlük savaşın bir devamı niteliğinde olduğunu belirttiler. Amerikalı bir kaynak ise CBS News’e verdiği demeçte, mevcut Amerikan askeri harekatının yaklaşık 10 gün sürebileceğini söyledi...” (28.02.2026 El Arabiya)

Ey Müslümanlar! İran’a yönelik bu vahşi saldırı, İran’ın uzun süre Amerikan yörüngesinde hareket ettiği bir dönemde gerçekleştirilmektedir... İran, Irak savaşında, Afganistan’da ve bölgenin birçok yerinde Amerika’nın hizmetinde olmuş, ona büyük hizmetler sunmuştur. Amerika o dönemde füze ve nükleer silah meselesini asla gündeme getirmemiş, hatta Obama 2015 yılında Avrupa devletlerinin de katılımıyla İran’ın %3,67 oranında nükleer zenginleştirme yapmasına izin veren bir anlaşma imzalamış ve İran, o yıllarda tıpkı Türkiye gibi Amerika’nın yörüngesinde hareket etmeye devam etmiştir... Ancak tâğût Trump geldiğinde ise İran’ın, ABD’nin söylediklerini söyleyen ve her istediğini harfiyen yapan ajan bir uydu devlet olmasını istemiştir. İlk başta Muskat’ta beş tur süren aldatmaca dolu müzakereler yürütmüş, sonra da Trump ve Yahudi varlığının “On İki Gün Saldırıları” olarak bilinen saldırıları gerçekleşmiştir. Nitekim olaylar tam da böyle gelişmiştir. “Trump o dönemde İran’a ait 3 nükleer tesisin vurulduğunu duyurarak Amerikan saldırısının başarılı olduğunu vurgulamıştır. Trump, Fordo, Natanz ve İsfahan bölgelerinin hedef alındığını açıklayarak İran’ı barış yapmaya ve savaşı bitirmeye çağırmıştır. ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth ise Amerikan saldırısının İran’ın nükleer emellerini yok ettiğini belirtmiştir...” (22.06.2025 BBC)

Ancak bu saldırılar, İran’ı yörüngede hareket eden bir devletten uydu ajan bir devlete dönüştürmede başarılı olamamıştır. Tam tersine cılız da olsa yörüngeden bile çıkılması gerektiğini söyleyen sesler yükselmeye başlamıştır... Bunun üzerine Amerika, yine aynı konulara yani İran’ın füze ve nükleer silahsızlanmasına odaklanarak yeniden müzakere manevrasına geri dönmüştür. İlk seferinde beş tur müzakereden sonra saldıran Amerika, bu kez üç tur müzakerenin ardından saldırıya geçmiştir!

Ey Müslümanlar! İslam ülkelerindeki yöneticiler, kâfirlere sadakat göstermenin ne denli tehlikeli olduğunu ve bunun dünyada zillet, ahirette ise elim verici bir azap olduğunu asla fark edememişlerdir.

الَّذِينَ يَتَّخِذُونَ الْكَافِرِينَ أَوْلِيَاءَ مِن دُونِ الْمُؤْمِنِينَ أَيَبْتَغُونَ عِندَهُمُ الْعِزَّةَ فَإِنَّ الْعِزَّةَ للهِ جَمِيعاً“Müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinenler, onların yanında izzet mi arıyorlar? Bilsinler ki bütün izzet yalnızca Allah’a aittir.” [Nisa 139] Bu yöneticiler kâfir devletlerin öncelikle kendi çıkarlarını önemsediklerini ve gece gündüz İslam’a ve Müslümanlara düşmanlık beslediklerini zerre kadar idrak edemiyorlar. Kâfir devletler, kendi yörüngelerinde dönen veya ajanları olan bir devlete karşı biraz rıza gösteriyorlarsa bile bu onlara iyilik istedikleri için değildir; aksine şerri gizleyip iyiliği açığa vurdukları içindir. İster onun yörüngesinde dönsünler isterse de onun ajanları olsunlar, şayet bu yöneticiler çıkarları onların yok olmasını gerektirdiğinde Amerika’nın onlara zerre kadar değer vermeyeceğini anlasalardı, tarihteki olaylardan ders alırlardı. Zira tarih, kullanım süresi dolunca efendileri tarafından çöpe atılan uşaklarla doludur... Eğer bu yöneticiler akletselerdi, kâfirleri çekirdek gibi tükürüp atarlardı, ancak onlar sağır, dilsiz ve kördürler; artık geri dönemezler... Sömürgeci kâfirlere olan sadakatleri öyle bir noktaya ulaşmıştır ki, İslam beldelerinden birine saldırıldığında diğerleri onun yardımına koşmak için kılını bile kıpırdatmamaktadır. İçlerinden en mutedili ve aklı başında olanı ise, tıpkı İran’a yapılan bu saldırıda olduğu gibi, sadece ölü ve yaralıları saymakla yetinmektedir!

Ey Müslümanlar! Şüphesiz sizin izzetiniz, Raşidi Hilafet Devletinin geri dönüşünde saklıdır. Halkına asla yalan söylemeyen bir lider olan Hizb-ut Tahrir, ihlasla ve samimiyetle kendisini İslami hayatı yeniden başlatmaya ve Raşidi Hilafet’i kurmaya adamıştır. O, gerçekten de halkına yalan söylemeyen bir liderdir; O, kokusu tertemiz olan ve bu temizliğe tahammül edemeyenlerin uzak durduğu bir partidir... Biz onun ve onunla birlikte çalışan tüm gençlerin böyle olduğunu düşünüyoruz; onların ciddi, çalışkan, ihlaslı olduklarını, Allah’ın izniyle dünyaya baktıklarından katbekat fazlasıyla ahirete baktıklarını, Allah’ın vaadini ve Rasûlü SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in müjdesini gerçekleştirmek için Allah’ın rahmetini umarak gecelerini gündüzlerine kattıklarını biliyoruz. Kuşkusuz bu, Allah’a hiç de zor değildir.

İşte ümmeti kurtaracak, izzetini geri verecek ve düşmanların ona saldırmadan önce bin kez düşünmesini sağlayacak olan şey budur. Bu da ancak Hilafetinin yeniden geri dönmesiyle ve yeryüzünün onun hayrı ve adaletiyle aydınlanmasıyla mümkündür. Hilafet, geçmişte Kayserlerin ve Kisraların kibrini nasıl yerle bir ettiyse, bugün de tâğût Trump ve benzeri sömürgeci kâfirlerin kibrini öylece yok edecektir.

Yahudi varlığına gelince; o, dikkate alınmayacak kadar değersizdir. Nitekim Allah Subhânehu ve Teâlâ Yahudiler hakkında şöyle buyurmuştur:

لَنْ يَضُرُّوكُمْ إِلَّا أَذًى وَإِنْ يُقَاتِلُوكُمْ يُوَلُّوكُمُ الْأَدْبَارَ ثُمَّ لَا يُنْصَرُونَ“Onlar incitmekten başka size bir zarar veremezler. Sizinle savaşa koyulurlarsa, geri dönüp kaçarlar. Sonra kendilerine yardım da edilmez.” [Ali İmran 111] Yahudi varlığı, kendi başına asla ayakta duramaz, çünkü savaş ehli değildir, Aziz ve Kaviyy olan Allah’ın buyurduğu gibi ancak insanların ipi sayesinde ayakta kalabiliyor:

ضُرِبَتْ عَلَيْهِمُ الذِّلَّةُ أَيْنَ مَا ثُقِفُوا إِلَّا بِحَبْلٍ مِنَ اللهِ وَحَبْلٍ مِنَ النَّاسِ“Allah’tan bir ipe ve insanlardan bir ipe tutunmadıkça, nerede bulunurlarsa bulunsunlar, onlara alçaklık damgası vurulmuştur” [Ali İmran 112] Allah’ın ipini kesip atmışlardır. Geriye yalnızca Amerika, Avrupa ve Müslüman ülkelerdeki hain ve ajan yöneticilerin ipi kalmıştır. Bu yöneticiler, Yahudilerin acımasız saldırganlığı karşısında parmaklarını bile kıpırdatmamaktadır... Dolayısıyla asıl sorun, bugün İslam beldelerinde kurulu olan devletlerdir. Çünkü bu devletlerin yöneticileri, İslam’ın ve Müslümanların düşmanı olan sömürgeci kâfirleri dost edinmişlerdir... İşte Müslümanların musibeti, yöneticileridir; onlar, sömürgeci kâfirleri dost edinmektedirler. Allah Subhânehu ve Teâlâ’yı dost edinmek, O’nun hükümlerini ikame etmek, O’nun yolunda cihat etmek, Rasûlünü örnek almak, İslam ve Müslümanlar ile izzet bulmak, küfür ve kafirleri zelil kılmak yerine; sömürgeci kâfirleri dost edinmekte, onların emirlerine göre hareket edip nehiylerine göre durmaktadırlar.

وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ * بِنَصْرِ اللَّهِ يَنْصُرُ مَنْ يَشَاءُ وَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ“ O gün Allah’ın zafer vermesiyle müminler sevinecektir. Allah, dilediğine yardım eder. O, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir.” [Rum 4-6]

Devamını oku...

SAYI 589 Çıktı - Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi El-Raye Gazetesi

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi

El-Raye Gazetesi Yeniden Yayında

 

Biz, Hizb-ut Tahrir Medya Ofisi olarak takipçilerimiz ve Merkezi Medya Bürosu Web Sayfası misafirlerimize, Hizb-ut Tahrir tarafından 1954 yılında başlatılan El-Raye Gazetesinin tekrar yayına başlatılmasını duyurmaktan gurur duyarız. Karanlık ve zorba rejimlerin baskısı sonucu haftalık yayınlanan gazete durdurulmuştu. Şimdi Hizb-ut Tahrir El-Raye Gazetesini Allah’ın izniyle tekrar başlatacaktır.

Devamını oku...

Türkiye Vilayeti: Gündem Değerlendirme Toplantısı 03/03/2026

  • Kategori Türkiye
  •   |  
Hizb-ut Tahrir Türkiye Vilayeti:
Gündem Değerlendirme Toplantısı 03/03/2026
 

Hizb-ut Tahrir Türkiye Vilayeti Medya Bürosu Başkanı Sayın Mahmut Kar, gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

- ABD - İran Savaşı
- 3 Mart 1924'ün Üzerinden 102 Yıl Geçti

H. 14 Ramazan 1447 - M. 3 Mart 2026

turkiye vilayeti

İlgili Bağlantılar:

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER