Pazar, 16 Zilkâde 1447 | 2026/05/03
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Sömürgecinin İkiz Hançerleri: Yahudi Varlığı İle Hindu Devletinin İslam Ümmetine Karşı İttifakı

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Sömürgecinin İkiz Hançerleri: Yahudi Varlığı İle Hindu Devletinin İslam Ümmetine Karşı İttifakı

 

İslam beldelerindeki stratejik durum, kasıtlı ve zehirle dolu Amerikan tasarımı tarafından yönlendirilmekte olup, Hindu ve Yahudi ittifakı bu konuda temel bir araç sayılır; zira ABD'nin "Büyük Orta Doğu"ya yönelik stratejisi, Afganistan ve Pakistan aracılığıyla Akdeniz kıyılarından Orta Asya sınırlarına kadar uzanmakta ve Arap ülkelerinin kalbinde Yahudi varlığı ve Hint alt kıtasında Hindu devleti olmak üzere büyük ölçüde iki sömürgeci merkezin güçlendirilmesine dayanmaktadır.

Bu stratejik uyum, boşlukta ortaya çıkmış organik bir ittifak değildir; aksine ümmetin bölünmüşlüğünün kalıcılığını korumak, onu zayıflatmak ve işgal ile ajan yöneticiler aracılığıyla ona boyun eğdirmek için Amerikan imparatorluğunun planının fiziksel olarak somutlaşmasıdır; nitekim Washington, Akdeniz'den Himalaya Dağları'na uzanan geniş alanı gözetlemek üzere bu iki varlığı görevlendirmiş olup genel hedef ise, İslam beldelerini kuşatmak, İslami siyasi kalkınmanın her türlü kıvılcımını söndürmek ve bölgenin kaynaklarını Batılı kapitalizmin sömürmesi için güvence altına almaktır; bunu da Orta Doğu'da Yahudi varlığını ve Hint alt kıtasında ise Hindu devletini pekiştirerek yapmaktadır; böylece Amerika, uymaya razı olan ajan yöneticilerin yardımıyla Müslümanlara sistematik olarak vurulacak tek bir örs oluşturmuştur.

Hindutva ve Siyonizm, tek bir işgalin iki yüzüdür: Hindistan’da Narendra Modi’nin liderliğindeki iktidar partisi Bharatiya Janata Partisi, bu Amerikan stratejisinin bir aracı olarak kendi rolüyle de örtüşmekte ve Hindu devleti, Müslüman çoğunluğa sahip Keşmir üzerindeki boğucu kontrolünü sıkılaştırmak için Filistin’deki Yahudi varlığının ustalaştığı vahşi taktikleri dikkatle inceleyip ithal etmektedir; bu yüzden her ikisinin şiddet yolları, demografik değişiklikleri ve medyadaki gerekçeleri birbirine mutabıktır. Tıpkı Allah Azze ve Celle’nin, düşmanlarımızın hakikati hakkında şöyle buyurduğu gibi: لَتَجِدَنَّ أَشَدَّ النَّاسِ عَدَاوَةً لِلَّذِينَ آمَنُوا الْيَهُودَ وَالَّذِينَ أَشْرَكُوا “İman edenlere karşı düşmanlık yönünden insanların en şiddetlisi olarak Yahudileri ve Allah’a ortak koşanları bulursun.” [Maide 82]

Yeni Delhi ile Tel Aviv arasındaki iş birliğinin derinleşmesi diplomatik görgü kurallarını aşmıştır; aksine doğrudan Müslümanlara karşı yöneltilmiş savaş doktrinlerinde tam bir bütünleşmeye kadar uzanmaktadır; zira 8 ila 10 milyar Dolar arasında olması beklenen savunma anlaşmalarıyla birlikte bu ticari ilişki, ortak üretime ve derin teknolojik dönüşümlere kadar gelişmiştir. Nitekim Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’ne göre Hindu devleti, Yahudi varlığının askerî-sanayii kompleksi için bir hayat damarı hâline gelmiştir; zira Yahudi varlığı, 2021 yılında toplam silah ihracatının %43’ünü Hindistan’a yönlendirmiştir. Buna karşılık Hindistan, Yahudi varlığının silahları için teçhizat üretmekte ve ortak gelişmiş sistemler geliştirmektedir; ayrıca Demir Kubbe, Demir Işın ve Kamikaze mühimmatları gibi hava savunma sistemlerine ilişkin teknolojileri de almaktadır.

Hindu devleti, Gazze’deki soykırımda Yahudi varlığına askeri teçhizat için temel bir tedarikçi olmuştur; zira Yahudi varlığı, 2023 sonlarından 2026 yılına kadar süren vahşi soykırım kampanyası sırasında tedarik zincirlerinde olası aksaklıklarla karşı karşıya kaldığında, Hindu devleti coşkuyla yedek tedarikçi olarak devreye girmiştir; çünkü Hint fabrikaları, Gazze'deki Müslümanların katledilmesinin devam etmesi için patlayıcılar, roketler ve mühimmat üretmiştir.Adani-Elbit India Advanced Systems Limited gibi ortak projeler,Hermes 900 MALE ve Heron uçaklarını Hindistan topraklarında üretmektedir. İşte bunlar, Gazze’deki Müslümanların başına lav yağdıran ve şimdi de Keşmir vadileri üzerinde herhangi bir direniş hareketlerini izlemek ve korkutmak için konuşlandırılmış aynı uçaklardır.

Siber savaş ve istihbaratlarda Hindu devleti, özellikle Pegasus casus yazılımı olmak üzere Yahudi varlığının siber silahlarını konuşlandırmaktadır. Her iki varlığın istihbarat ajansı da, İslami siyasi otorite ve cihat fikrine karşı derin bir nefreti paylaşmakta ve aldatıcı “terörle mücadele” kılıfı altında rutin olarak bilgi alışverişinde bulunmaktadır.

İşgal altındaki Keşmir'de aktif olarak uygulanan Yahudi varlığı modeli: Keşmir’in boyun eğdirilmesindeki bu kanlı ortaklığı doğrudan yansıtmaktadır; zira Keşmir’in sözde bağımsızlığının Ağustos 2019’da aniden kaldırılmasının ardından, Hindu devletinin diplomatları açıkça Yahudi varlığının işgal modelini tekrarlama niyetlerini ilan ettiler; çünkü Müslümanların evlerinin toplu şekilde yıkılması, hesaplanmış demografik mühendislik, yerel olmayan sakinlere ikamet belgeleri verilmesi, ağır askerî kuşatmalar, işkence ve sahte çatışmalar, Batı Şeria ve Gazze’de kullanılan taktiklerin birebir kopyaları olup bu, derin ortak eğitim turlarının ve Yahudi varlığının gelişmiş gözetim teknolojilerinin sürekli dönüşümünün bir sonucudur; buna karşılıklı çatışmanın sonuçları Filistin ve Keşmir sınırlarının ötesine kadar uzanmakta olup Orta Doğu’dan Hint alt kıtasına kadar atan kalkınma enerjisini kontrol altına almak ve bastırmak için tasarlanmıştır.

Amerika, (Hindistan, Yahudi varlığı, Birleşik Arap Emirlikleri, Amerika) gibi çerçeveler ve (Hindistan, Orta Doğu, Avrupa) gibi önerilen ekonomik koridor aracılığıyla bölgede bir imparatorluk denetçisi olarak Hindu devletini yerleştirmeye çalışmaktadır; bu stratejik ağlar ise, İslam ümmetinin siyasi iradesini aşmak ve hain Körfez rejimlerinin ekonomilerini Yahudi varlığının teknoloji merkeziyle ve Hindistan'ın sanayi üssüyle birleştirmek için tasarlanmış olup böylece Amerika, aşılmaz bir boyun eğme zinciri oluşturmayı hedeflemektedir. Ayrıca ABD, şiddetle Hindistan'ı Arap Denizi'nde bir deniz gücü olarak sunmaya odaklanmaktadır ki böylece enerji darboğaz noktaları oluşturabilsin ve çevredeki İslam beldelerini sürekli bağımlı ve siyasi iradeleri alınmış bir şekilde tutabilsin.

Bu iki cepheli stratejinin en kötü yanı, bölgesel ve küresel dengeleri değiştirmeye muktedir olan nükleer cephaneliğe sahip tek Müslüman ülkesi olan Pakistan’a yönelik planıdır; zira Hindu ve Siyonist istihbarat teşkilatları, Pakistan’ı meşgul edip felç etmek için işbirliği yapmaktadır. Ayrıca yoğun diplomatik faaliyetler ve 2021'den sonra Afganistan'daki istihbarat ağını genişleterek Hindistan, Durand Hattı'nı en etkili silaha dönüştürmeyi başarmış olup Pakistan'ın batı sınırında yaşanan şiddetli tırmanış ve açık çatışma dinamikleri ise, stratejik derinliği tersine çevirmek için kasıtlı olarak tasarlanmış sonuçlardır. Hedef ise, Pakistan ordusunu yıpratmak, onu içten parçalamak ve sürekli batıya doğru yönlendirmek ve Pakistan'ı batıda meşgul etmektir ki böylece Hindu devleti doğu kanadının meşgul olarak kalmasını garanti altına alabilsin; bu da Keşmir üzerindeki tiranlık pençesini güçlendirmek ve herhangi bir askeri misilleme korkusu olmadan Yahudi varlığıyla işbirliğini derinleştirmek içindir.

Batı başkentlerindeki siyasi ve lobi koordinasyonu da daha az açık değildir; zira Hintli lobi grupları, AIPAC (Amerikan-İsrail Halkla İlişkiler Komitesi) gibi Siyonist örgütlerle aktif bir şekilde işbirliği yaparak, İslam ümmetine karşı küresel düşmanlık politikaları oluşturmaktadır; ancak Müslümanlar, sömürgecilerin komplolarının, muvahhit ümmetin iradesi karşısında başarısızlığa mahkum olduğunu bilmelidirler. وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ بِنَصْرِ اللَّهِ يَنْصُرُ مَنْ يَشَاءُ وَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ “O gün Allah’ın zafer vermesiyle müminler sevinecektir. Allah, dilediğine yardım eder. O, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir.” [Rum 4-5]

Ey Müslüman ordularının komutanları! Bakın, Allah’ın düşmanları güçlerini nasıl topluyor, ölümcül teknolojilerini nasıl paylaşıyor ve topraklarınız üzerinden hakimiyet kurmak için haritalarını nasıl çiziyorlar, Oysa hain yöneticileriniz onların ikmal hatlarını kolaylaştırıyor ve normalleşme anlaşmaları imzalıyor; Yahudi varlığı ve Hindu devleti, sadece ümmetin orduları yapay sınırlar içinde hapsedilmiş, mazlumları kurtarmak yerine zorbaların tahtlarını korumakla meşgul oldukları için canlanıyor. Ve bu güçlerin çöktüğü, gözlerimizin önünde ortaya çıkan olaylar, samimi güç ve zafer sahipleri için istihbarat ağlarını kesmek, hain ekonomik koridorları parçalamak ve kuvvetleri harekete geçirmek için bir fırsat ve açık bir kapıdır; öyleyse, yalnızca ideolojik netliğe, ekonomik bağımsızlığa ve askeri güce sahip olan, bu işgalci yapıları parçalamak ve Kudüs'ten Srinagar'a kadar ümmetin şerefini geri kazanmak için Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafeti kurun.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Muhammed Yunus - Hindistan

Devamını oku...

Irak, Mutasım ve Harun Reşit Gibi Devlet Adamları Yetiştirmekten Aciz Midir?!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Irak, Mutasım ve Harun Reşit Gibi Devlet Adamları Yetiştirmekten Aciz Midir?!

 

Haber:

İran Devrim Muhafızları’na bağlı Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani’nin Bağdat’a yaptığı kısa ziyarette, Kasım seçimlerinden bu yana aylarca süren tıkanıklığın ardından, ittifakın dağılmasını tehdit eden iç anlaşmazlıkların derinleşmesini önlemek ve görüşleri yakınlaştırmak amacıyla Koordinasyon Çerçevesi’nin taraflarıyla bir araya gelmiştir.

Ayrıca resmi güvenlik kurumlarına entegre edilmesi olasılığı ve bazı siyasi liderlerin silahlı kanatlarıyla bağlarını koparma meselesi de dahil olmak üzere bu grupların geleceğini ele almak için İran'la bağlantılı bazı silahlı grupların liderleriyle bir araya gelmiştir

Öte yandan ABD, Irak’a Dolar sevkiyatını durdurmuş ve sevkiyatların yeniden başlamasını yeni hükümetin kurulmasına bağlamıştır; ayrıca ABD Büyükelçiliği ile Bağdat Uluslararası Havalimanı’ndaki lojistik destek üssüne düzenlenen saldırılara karışan tarafların ortaya çıkarılmasına kadar güvenlik koordinasyon toplantılarını askıya almaya karar vermiştir.

Yorum:

Bu olaylara karşın, Hizb-ut Tahrir / Irak Vilayeti Medya Bürosu , basın açıklamasında şöyle demiştir: Bu trajik manzara, bu ülkenin ne derece aşağılanmış ve değersizleştirilmiş olduğunu açıkça göstermektedir. Egemenlik çığırtkanlığı yapan siyasetçiler, aslında halka hizmet etmek için değil, ülkenin mallarını çalmak ve makam kapmak için birbirleriyle yarışan hırsızlardan başka bir şey değildir. Hem onlar hem de dost-düşman herkes biliyor ki, bu siyasetçilerin elinde gerçek bir yetki yoktur. Irak’ın karası da seması da yol geçen hanına dönmüştür. İç nizam ve güvenlik yapısı, devlet kararları ile silahlı gruplar arasında paramparça olmuştur. Bir taraf savaşa girmeye karar verirken, diğeri diplomasiye sarılıp özür dilemekte ve komşu devletlerle ilişkisini korumaya çalışmaktadır. Lübnan istisnası dışında Irak kadar çarpık bir devlet yapısı dünyada yoktur. Bu siyasetçilerin egemenlik iddiasındaki küstahlıkları o raddeye varmıştır ki; hiçbir iradeye sahip olmadıkları halde Amerika ve İran arasında arabuluculuk yapmaya kalkışmaktadırlar!

Basın açıklaması şunu sormuştur: Nüfusu 40 milyonu aşan Irak gibi bir ülke, tek bir aklıselim ve feraset sahibi adam yetiştiremeyecek kadar aciz ve çaresiz midir? Bu topraklar artık Mutasım ve Harun Reşit gibi devlet adamları yetiştiremeyecek midir?

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Muhammed Abdulmelik

Devamını oku...

Krallık Rejimleri, Müslüman Ülkelerde Batılı Ülkelerin Çıkarlarına Karşı Çıkanların Vatandaşlığını Geri Almaya Başvuruyor!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Krallık Rejimleri, Müslüman Ülkelerde Batılı Ülkelerin Çıkarlarına Karşı Çıkanların Vatandaşlığını Geri Almaya Başvuruyor!

 

Haber:

Kuveyt, Pazar günü, (resmî devlet gazetesi) Kuveyt el-Yevm gazetesinin yayınladığı habere göre eski Millet Meclisi (parlamento) üyesi Enver el-Fikr ve eski Kuveyt millî takım kalecisi Nevaf el-Halidi’nin de aralarında bulunduğu 1266 kişinin Kuveyt vatandaşlığının iptal edilmesini öngören altı kararname yayımladı; böylece 4 Mart 2024'ten bu yana onlara bağlılık yoluyla vatandaşlığını kaybeden on binlerce kişiyi saymazsak, ülkede vatandaşlığı iptal edilenlerin sayısı 43 binin üzerine çıkmıştır; zira Kuveyt hükümeti o tarihten itibaren vatandaşlık dosyasını “temizlemek” için bir kampanya başlatmış ve bu kampanya, Kasım 2024 ile Şubat 2025 arasındaki dönemde zirveye ulaşmıştır. (El Arabi el Cedid, 26/04/2026)

Bahreyn, “İran’ın düşmanca eylemlerine sempati duymak” veya yabancı taraflarla casusluk yapmakla suçlanmaları nedeniyle, bağımlı oldukları aileleri de dahil olmak üzere toplam 69 kişinin Bahreyn vatandaşlığının iptal edildiğini duyurdu. Bahreyn Haber Ajansı, kararın, Kral Hamad bin İsa Al Halife tarafından verilen kraliyet talimatlarının uygulanması doğrultusunda alındığını ve Veliaht Prens Selman bin Hamad Al Halife’nin takibiyle, güvenlik ve istikrarı korumaya yönelik çabalar çerçevesinde geldiğini bildirdi. Ayrıca kararın, Bahreyn Vatandaşlık Kanunu'nun (10/3) maddesine dayandığını ve bu maddenin “Krallığın çıkarlarına zarar verilmesine yol açması” veya “ona karşı sadakat yükümlülüğüne aykırı bir eylemde bulunulması” durumunda vatandaşlığın düşürülmesini öngördüğünü ve bunun da İçişleri Bakanı Şeyh Raşid bin Abdullah Al Halife tarafından Bakanlar Kurulu’na sunulan bir teklif temelinde gerçekleştiğini ekledi. Yetkililer, karar kapsamına alınanların tamamının Bahreyn kökenli olmadığını belirterek, yetkili makamların gerekli yasal prosedürleri uygulamaya başlayacağını bildirdi. Bahreyn Haber Ajansı, ilgili makamların Bahreyn vatandaşlığını hak edenleri ve hak etmeyenleri incelemeye ve gözden geçirmeye devam edeceğini vurguladı. (El Cezire, 27/04/2026)

Yorum:

Egemenliği yönetici bir kişiye ve ailesine veren cahiliye krallık sistemlerinin yönetimi altındaki Müslümanların hali işte budur. Böylece ülke, o yöneticilerin gözünde kendilerine ait bir çiftliğe dönüşmüş ve ülke halkını da köleleştirip geçimlerini zorlaştırmışlardır. Krallık sistemi yöneticileri, siyasi çalışmayı tek başlarına yürütmeye itmektedir; oysa İslam esasına dayalı siyasi çalışma, sadece yöneticilere değil, İslam ümmetinin üzerine de vaciptir. Seyahate izin veren ya da içeride gözetim haklarının elde edilmesiyle ilgili belgelerin geri çekilerek gözdağı verme ve tehdit etme göstergeleri, krallık sistemlerinin iflasının göstergesinden başka bir şey değildir. Ülke halkının işlerini gözetmek için çalışmak yerine, onları tehdit ediyor ve buna onların hapse atılmaları eşlik etmese de onları terk ediyorsunuz; bu da onların laikliği, ahlaksızlığı ve fuhşu kamusal alanda dayatma, Müslüman ülkelerin birbirleriyle savaşan gruplara bölünmesini meşrulaştırma ve Müslüman ülkelerinin sömürgeci kafir düşmanlarına karşı barış ve savaşlarının bir olması için çalışmak yerine onların barışlarını ve savaşlarını, cehaletin çeşitli bayrakları altında yürütme politikalarını inkâr etmeye yönelik çalışmalar ortaya çıktıkça gerçekleşmektedir.

Vatandaşlığın geri alınmasına ilişkin durumların ortaya çıkması, tiksindirici milliyetçi fikirleri ve ırkçılıkları yeniden canlandırma girişiminden başka bir şey değildir. Krallık rejimlerinin yöneticilerinin neredeyse tek ortak özelliği, küfür ülkelerinin İslam beldeleri üzerinde kültürel, siyasi ve askeri olarak hâkimiyet kurmasını sağlamak ve Müslüman ülkeler arasında çatışma halini sürdürerek bölgede, tüm ilişkilerinde yalnızca Allah’ın şeriatının hakim olmasına dayanan Müslümanları birleştirecek Hilafet Devletinin kurulmasını engellemek amacıyla yıpranmış tahtlarını korumak için Amerika ve İngiltere gibi küfür ülkelerinden düzenli ordu güçleri getirmeleridir.

Kuveyt ve Bahreyn’deki krallık rejimlerinin her birinin ülke vatandaşlarının vatandaşlığını geri alması ve Ürdün’de de benzer bir adım atılacağına dair imada bulunulması, krallık rejimlerinin İslam ümmetinin işlerini gözetme konusundaki iflasının bir işaretidir. İslam ümmetine gelince; son yirmi yılda İslam’ın, İslam’a dair anlayışlarındaki farklılıklara rağmen genel olarak onun temel ilgi odağı olduğunu kanıtlamıştır; bu da bir hayrı ve bu cahiliye rejimlerinin geri dönüşü olmayacak bir şekilde çöküşünü müjdelemektedir. Geriye sadece muhlislerin, bu anlayışı aydın bir hâle getirecek şekilde ileri taşımaları kalmıştır ki böylece ümmet, İslam’ın kamil sisteminden başka bir şeyi kabul etmediği gibi fiilî durumun baskısı altında ya da İslami bir kılıfa bürünmüş kapitalizmin getirdiği yarım çözümler gibi benzer başlıklar altında olsa bile İslam’dan başka bir şeyi kabul etmesin.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nizar Cemal

Devamını oku...

Hem Gazze Hem Gazze Sevdalıları Sahipsiz ve Kimsesiz

Gazze’de devam eden ablukayı kırmak ve insani yardım ulaştırmak amacıyla İtalya’dan yola çıkan filo 30 Nisan Perşembe günü Girit Adası yakınlarında Gasıp Yahudi Varlığının işgalci çeteleri tarafından gece vaktinde saldırıya uğradı. 20’si Türkiye vatandaşı olmak üzere 170’den fazla sivil, işgalci korsanlar tarafından kaçırılıp alıkonuldu, teknelerin iletişim ağları kesildi ve motorlarına da zarar verildi.

Saldırı sonrası Dışişleri Bakanlığı yazılı bir açıklama yayınladı. Açıklamada; saldırının korsan eylem olduğu ve devletlerarası hukuku hedef aldığı ifade edilerek diğer ülkelere ortak tutum alma çağrısı yapıldı. Yine saldırı hakkında TBMM’deki tüm partilerin ittifakı ve oy birliği ile bir tezkere yayınlandı. Tezkerede saldırının savaş suçu olduğu ifade edilirken devletlerarası mahkemelerde işgal güçleri tarafından işlenen suçların hesabının sorulması için öncü ve ısrarcı olunacağı bildirildi.

Adet olduğu üzere Müslümanların başındaki yöneticiler havanda su döverken ABD Başkanı Trump’ın başında olduğu Gazze Barış Kurulu yayınladığı yazılı açıklamada “gösterişçi sevgi teknesi aktivizmi” diyerek filoyu alaya aldı. ABD tarafından yapılan açıklamada ise Gazze Barış Kurulu’na üye olan ülkelere filoya limanlarını kapatmaları ve yakıt ikmaline izin vermemeleri çağrısı yapıldı.

İşgalci Yahudi Varlığı tarafından yapılan bu korsan saldırı ne ilk ne de son olacaktır. Çünkü yıllar önce Mavi Marmara Gemisi’ne, daha yakın 2025’in sonunda ise Sumud Filosu’na yapılan saldırılardan sonra hükümet caydırıcı hiçbir adım atmadı. Bu saikle hem Dışişleri Bakanlığı’nın açıklamasını hem de TBMM’nin oy birliği ile kabul ettiği içi boş tezkereyi esefle karşılıyoruz. Zira meclis tezkeresi hükumete askeri harekât için izin ve yetki belgesidir. Bırakın somut adım atmayı, TBMM’nin saldırı ile ilgili resmi gazetede sadece kağıt üzerinde yayınladığı tezkerede bile ne askeri harekât ne de izin ve yetkiden bahsedilmemiştir. Dışişleri Bakanlığı ve TBMM’nin saldırı ile ilgili işgalci varlıktan hesap sormak yerine meseleyi devletlerarası mahkemelere havale etmeleri, kurumları ve diğer parlamentoları göreve çağırmaları acziyetin ve samimiyetsizliğin açık göstergesidir. Zira Türkiye’nin de içinde bulunduğu Gazze’ye sözde barış getireceğini söyleyen Trump’ın Barış Kurulu, her türlü hukuka aykırı olan bu saldırıyı onayladı. Hatta ABD daha da ileri giderek bu kurula üye olan ülkelerden filoya liman açmamalarını ve yakıt ikmaline izin vermemelerini istedi.

Tüm bu olanlar bize göstermiştir ki, Amerika’nın yörüngesinde dolaşan bu rejim ve yönetimler, geçen 2,5 sene boyunca Gazze’yi sahipsiz bıraktıkları gibi Gazze sevdalılarını da sahipsiz ve yarı yolda bıraktılar. Gazze’yi koruyamadıkları gibi kendi vatandaşlarını da devletlerarası sularda ve “mavi vatan” da koruyamadılar. Dolayısıyla dün olduğu gibi bugün de hem Gazze hem de Gazze sevdalıları sahipsiz ve kimsesizdir. Gazze’nin ve Gazze ile dertlenen duyarlı Müslümanların Allah Subhânehû ve Teâlâ’dan başka da dostu yoktur. Samimi Müslümanların gayretleri hem Gazze halkı hem de Rabbimiz nezdinde muhakkak karşılık bulacaktır. Zulümleri dört bir yana ulaşan işgalci Yahudi varlığını ve kafir Amerika’yı ise ancak Raşidi Hilafet Devleti ve orduları durduracaktır.

Devamını oku...

Afganistan ve İslam Beldeleri Yapay Bir Yoksulluğun Pençesinde!

Birleşmiş Milletler desteğiyle hazırlanan ve 24 Nisan tarihinde yayımlanan yıllık rapora göre, dünyada gıda güvensizliği yaşayan insanların üçte ikisi 10 ülkede yaşamaktadır. Afganistan da bu ülkeler arasındadır. Bu ülkelerin büyük bir çoğunluğu İslam beldelerinde yer almaktadır. Bu gerçeklik, Afganistan ve İslam coğrafyasındaki yoksulluk ve açlığın geçici birer olgu olmadığını, aksine derin ve yapısal bir krizin ürünü olduğunu göstermektedir.

Hizb-ut Tahrir / Afganistan Vilayeti Medya Bürosu bu durumu; sadece Batılı sömürgeci savaşların, baskıcı politikaların, ekonomik ambargoların ve Amerika yanlısı yöneticilerin Müslümanlar arasında körüklediği çatışmaların bir sonucu olarak değil, aynı zamanda Kapitalist iktisat nizamının uygulanmasının ve Dünya Bankası, IMF (Uluslararası Para Fonu) ve Dünya Ticaret Örgütü gibi sömürgeci kurumların dayattığı politikalara bağlılığın doğrudan bir neticesi olarak görmektedir.

Bu nizam, insanlığın temel problemi olan temel ihtiyaçların karşılanması meselesi yerine, yüzeysel bir ekonomik büyümeye ve üretimi artırmaya odaklanmakta, servetin adil dağılımı meselesini piyasanın insafına terk etmektedir. Hal böyle olunca bu piyasa düzeni, servetin sınırlı bir azınlığın elinde toplanmasına yol açmış, çoğunluğu ise yoksulluk ve sefalet içinde bırakmıştır.

Afganistan’ın yirmi yıllık işgali boyunca sömürgeci güçler, idari yolsuzluğu, ekonomik bağımlılığı ve kaynakların iktidardakiler tarafından yağmalanmasını kurumsallaştıran yapıları sistemli bir şekilde dayatmışlardır. Bunun sonucu olarak zengin doğal kaynaklara sahip olmasına rağmen Afgan halkı daha da yoksullaşmıştır. Ağır vergiler, özelleştirmeler ve istihdam süreçlerindeki şeffaflık eksikliği yüzünden bugün bile yoksulluğun daha da derinleştiğine tanık oluyoruz.

Aslında Afganistan ve İslam beldelerindeki mevcut yoksulluk, yapaydır, zengin bir ümmete dayatılan yapay bir yoksulluktur. İslami perspektife göre iktisadi problem; kaynakların kıtlığı değil, servetin adil dağıtılmamasıdır. İslam’da yoksulluk, temel ihtiyaçların —yiyecek, giyecek ve barınak— karşılanamaması olarak tanımlanır ve böyle bir durum kesinlikle kabul edilemez bir durumdur. Yoksulluğu doğal ve kaçınılmaz gören kapitalizmin aksine İslam; yoksulluğu tamamen ortadan kaldırılması gereken istisnai bir durum olarak görür. İslam tarihi, yoksulluğun ortadan kaldırıldığına dair pratik örneklerle doludur.

Köklü çözüm, kapsamlı İslâmî ekonomik sisteme dönmekte yatmaktadır. İslami ekonomik sistem zekât, faizin haram kılınması, doğal kaynakların kamu mülkiyetinden sayılması ve devlet tarafından tebaanın temel ihtiyaçları karşılanması gibi mekanizmalarıyla servetin adil dağılımını garanti altına alacaktır. Bu sistemde, her bireyin temel ihtiyaçları tek tek karşılanacaktır.

Sonuç olarak Afganistan ve diğer Müslüman beldelerindeki yoksulluk krizine köklü çözüm, Nübüvvet metodu üzere ikinci Raşidi Hilafetin ikamesiyle mümkündür. Raşidi Hilafet küresel sömürgeci kurumların diktelerine boyun eğmeden İslam’ı tam olarak uygulayacak, yolsuzlukla mücadele edecek, ekonomiyi adalet, insan onuru ve servetin adil dağılımı üzerine inşa edecek ve böylece yoksulluğu kesin bir şekilde bitirecektir.

فَلِذَٰلِكَ فَادْعُ وَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ وَلَا تَتَّبِعْ أَهْوَاءَهُمْ وَقُلْ آمَنْتُ بِمَا أَنزَلَ اللَّهُ مِن كِتَابٍ وَأُمِرْتُ لِأَعْدِلَ بَيْنَكُمْ“İşte bunun için sen davet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Onların heva ve heveslerine uyma ve de ki: Ben Allah’ın indirdiği her kitaba inandım ve aranızda adaleti gerçekleştirmekle emrolundum.” [Şura 15]

Devamını oku...

“Onların bu şahitlikleri yazılacak ve sorguya çekileceklerdir.” [Zuhruf 19]

  • Kategori Lübnan
  •   |  

سَتُكْتَبُ شَهَادَتُهُمْ وَيُسْأَلُونَ
“Onların bu şahitlikleri yazılacak ve sorguya çekileceklerdir.” [Zuhruf 19]

Yüksek İslami Şeriat Konseyi: Savaşı Sona Erdirmek İçin Siyonist Varlıkla Diplomatik Müzakere Yolunun Seçilmesine Saygı Duyulmalı!

Kendilerini, “Müslümanların dini işlerinin düzenlenmesinin gerektirdiği nizamları, kararları ve talimatları çıkarma yetkisine sahip heyet...” olarak tanımlayan alimler, şeyhler ve şahsiyetlerden oluşan Yüksek İslami Şeriat Konseyi üyeleri, bugün 25 Nisan 2026 tarihinde savaşı sona erdirmek için Siyonist varlık ile diplomatik müzakere yolunun seçilmesini desteklediğini bildiren bir bildiri yayımladı! Yayınlanan bu bildiri, kötü bir örnektir, ne Allah Azze ve Celle’nin ne de Rasûlü’nün razı olmayacağı bir tutumdur, Müslümanların ise asla kabul edemeyeceği bir davranıştır. Yüksek İslami Şeriat Konseyi, yayımladığı bildiride, müzakerelerde “Lübnanlıların üzerinde irade beyan ettiği, ülkenin dokunulamaz anayasası ve ulusal referansı olan Taif Anlaşması’nın metnine ve ruhuna bağlılığa vurgu yapılması ve büyük ulusal meselelerde ve kader tayin edici konularda ondan başka hiçbir merciye başvurulmaması” nedeniyle böyle bir karar aldığını bildirdi. Bildiride ayrıca; “Cumhurbaşkanı’nın, Lübnan Anayasası’nın 52. maddesine dayanarak Başbakan ile koordineli şekilde uluslararası anlaşmalar yapmak üzere müzakereleri yürütme konusundaki anayasal hakkına ve devlet ricaliyle birlikte Siyonist varlıkla savaşı bitirmek için diplomatik müzakere yolunu seçmesine saygı duyulması...” ifadelerine yer verildi! Üstelik bu müzakerelerin, “savaştan kurtulmak için tüm kapıların kapandığı” bir zamanda gerçekleştiği kaydedildi…” Peki Lübnan’daki Müslümanların en hayati meselelerinden biri olan bu konu böyle mi ele alınacaktır?! Amerika’nın desteğiyle Lübnan’ı ve diğer İslam ülkelerini gece gündüz vuran, işgalci, mücrim, gaspçı Yahudi varlığıyla müzakere meselesinin haramlığı dinde zaruri olarak bilinen bir konu değil mi?

Kitap’tan, Sünnet’ten veya bunların işaret ettiği kaynaklardan hangi delile dayanarak böyle bir sonuca vardınız?! Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem, sahabesi ve onlardan sonra gelen Müslümanlar, işgal edilmiş bir İslam toprağı hususunda işgalciyle müzakere edip barış yapmışlar mıdır, onun orada kalmasını onaylamışlar mıdır? Hâşâ! Ne Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem, ne de ashabı böyle bir şey yapmıştır! Eşyayı “diplomatik müzakereler yürütmek” gibi farklı isimlerle isimlendirmek o eşyayı mubah ve kabul edilebilir kılar mı? Bunun, Yahudi varlığıyla barış ve normalleşme anlamına geleceğini sizler de bal gibi iyi biliyorsunuz! Yüksek İslami Şeriat Konseyi’ne Taif Anlaşması hakkında “En can alıcı meselelerde sadece ona başvurulur, ondan başka merci yoktur” demek yakışır mı?! Peki, geride Allah Azze ve Celle’nin şeriatının referans olarak alınacağı bir mesele kaldı mı?! Ne oluyor size ne biçim hüküm veriyorsunuz öyle?

Ey Yüksek İslâmî Şeriat Konseyi üyeleri! Bu tutumunuz karşısında yüreklerimiz yanarak size sesleniyoruz: En üst düzey şer’i merci sıfatıyla bugün Lübnan’daki Müslümanlara aşılamak istediğiniz anlayış nedir? En yüksek şer’î merci olarak, Müslümanlara gasıp Yahudi varlığıyla diplomatik müzakere adı altında barış ve normalleşme sürecine girmenin caiz olduğunu mu söylemek istiyorsunuz?! Peki sabah akşam uğruna gözyaşı döktüğünüz Mescid-i Aksa ve çevresindeki halkımıza ne diyeceksiniz?

Ey Yüksek İslami Şeriat Konseyi üyeleri! Haramlığı dinen zaruri olarak bilinen bir meselede, anayasal bahanelerle Yahudilerle müzakereyi meşrulaştırdığınızı görmüyor musunuz? Eğer yarın öbür gün anayasa, yetkililere ahvali şahsiye kanunlarını ilga etme veya “dini otoritelerinizi” lağvetme yetkisi verirse ne yapacaksınız?

Ey Yüksek İslami Şeriat Konseyi üyeleri! Allah’tan korkun ve Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın ilim ehlinden aldığı şu sözü ve misakı hatırlayın:

وَإِذْ أَخَذَ اللهُ مِيثَاقَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ لَتُبَيِّنُنَّهُ لِلنَّاسِ وَلَا تَكْتُمُونَهُ فَنَبَذُوهُ وَرَاءَ ظُهُورِهِمْ وَاشْتَرَوْا بِهِ ثَمَناً قَلِيلاً فَبِئْسَ مَا يَشْتَرُونَ“Allah, kendilerine kitap verilenlerden, «Onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız, onu gizlemeyeceksiniz» diyerek söz almıştı. Onlar ise bunu kulak ardı ettiler, onu az bir dünyalığa değiştiler. Yaptıkları alış-veriş ne kadar kötü!” [Ali İmran 187] Eğer bu toplantıya katılanlar arasında bu münkeri reddedenler varsa –ki aranızda böyle kimselerin olduğunu biliyoruz– bu münkeri reddettiklerini açıkça ilan etmelidirler. Zira böylesi bir duruş, açıklamanızın oybirliğiyle alındığını zannedip fetvanıza sarılabilecek olan Müslümanların huzuruna çıkmadan önce, Kaviyy ve Aziz olan Allah’ın huzurunda sergileyebileceğiniz en iyi duruş olacaktır! Yarın Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın hükmü ve şeriatı karşısında ulusal birlik, egemenlik veya bağımsızlık söylemleriniz size hiçbir fayda vermeyecektir. Bizler sadece güvenilir birer nasihatçileriz.

Hizb-ut Tahrir / Lübnan Vilayeti olarak biz; bu duruşu açıklamadığımız takdirde yarın Allah Azze ve Celle katında bu duruştan sorumlu olacağımızı biliyoruz. Sizler bu makamda ve bu tutumda olduğunuz sürece, bu münkeri dilimizle ve açıklamalarımızla reddetmeye devam edeceğimizi bilin. Müslüman şeyhleri ve alimleri de bu duruşu kabul etmemeye ve ondan beri olduklarını açıklamaya davet ediyoruz:

مَعْذِرَةً إِلَىٰ رَبِّكُمْ وَلَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ“Rabbinize, hiç değilse bir özür beyan edebilmemiz içindir, belki Allah’a karşı gelmekten sakınırlar” [Araf 164] Allahım! Şüphesiz bizler tebliğ ettik, nasihat ettik ve münkeri reddettik. Allahım, Sen şahit ol!

Devamını oku...

Ümmetin Meseleleri Forumuna Katılım Daveti

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti olarak biz, değerli medya mensuplarını, siyasetçileri ve kamu meselelerine ilgi duyan herkesi, bu ay düzenlenecek olan “Ümmetin Meseleleri Forumu”na katılmaya ve katkıda bulunmaya davet etmekten memnuniyet duyarız. Bu ayki forumun başlığı şöyle:

“Enflasyon Dalgası, Hükümet Politikalarının İflası ve İslâm’ın Çözümü”

Konuşmacılar:

1- Üstat Yakup İbrahim, Hizb-ut Tahrir üyesi.

2- Üstat Meysere Yahya, Hizb-ut Tahrir üyesi.

 

Tarih: H. 15 Zilkade 1447 M. 02 Mayıs 2026 Cumartesi

Saat: 13.00

Yer: Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Port Sudan Bürosu, El Azama Mahallesi, Stadın Doğu Tarafı.

 

Sizleri aramızda görmekten onur duyarız; katılımınız ümmetin dertleriyle hemhâl olduğunuzun bir nişanesidir

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER