Salı, 08 Şaban 1447 | 2026/01/27
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Sudan'ı Parçalama Komplosunun Tarihsel Kökleri

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Sudan'ı Parçalama Komplosunun Tarihsel Kökleri

İngiltere 1882'de Mısır'ı işgal ettikten sonra, İslam beldelerinin kontrolünü kolaylaştırmayı, servetlerini sömürüp yağmalamayı ve sömürgecinin çıkarlarını tehdit edecek etkili bir güç olarak geri dönmelerini engellemeyi amaçlayan planı doğrultusunda Mısır'ı bölmek için çalışmaya başlamış ve 1899 yılında Mısır'ı iki bölgeye bölmüştür:

İlkini 22 derece enlemin güneyinde yer alan bölge olarak tanımlamış ve ona Mısır adını vermiştir; bu ismin Mısır olarak kalmasını sağlamış ve bunu da (şu anda alanının dörtte birinden azına Filistin adını verme komplosunda olduğu gibi) gerçek anlamını hafızalardan silmek için yapmıştır!  1899'dan önce (İslami fetih öncesinde ve yakın zamana kadar, yani Osmanlı yönetimi ve Muhammed Ali hanedanlığı döneminde) Mısır, günümüz Mısır ve Sudan'ını kapsıyordu ve bunlar tek bir varlıktı, Mısır adı verilen tek bir ülkeydi. Mısır'daki Müslümanların Mısır'ın bölünme planına şiddetle karşı çıkmalarına rağmen, o dönemde süper devlet olan İngiltere bu karşı çıkışı önemsememiş, bölünmeyi devam ettirmiş, silah ve nüfuz gücüyle bunu dayatmış, çok kurnaz ve en habis yöntemlere başvurmuş ve Müslümanların başındaki ajan yöneticilerle yaptığı gizli anlaşmaları durum daha da kötüleştirmiştir. Böylece öfkeyi yatıştırmaya ve zihinleri sakinleştirmeye çalışmış ve Mısır'ı (yeni sınırlarıyla birlikte) şekli olarak yeni bölgenin (Sudan) yönetimine ve işlerinin idaresine ortak etmiş ve bu ortaklık belgelenmiş ve bölünme kararını da içeren 1899 tarihli ikili yönetim anlaşmasıyla yürürlüğe girmiştir.

Bu anlaşma, gerekli uluslararası ayrılık prosedürlerinin tamamlanmasının ve o dönemde Sudan üzerinde sömürgeci nüfuza sahip olan Mısır ve İngiltere yöneticilerinin ortak onayının ardından, 1 Ocak 1956 tarihine kadar, yani o vakit (Sudan Cumhuriyeti) olarak adlandırılan tarihe kadar şekli olarak yürürlükte kalmaya devam etmiştir.

Amerika, Mısır'ı, Mısır ve Sudan bölgelerine ayırma konusunda İngiltere'nin fikrini benimseyerek ve Mısır'daki ajanlarına talimat vererek ayırma konusunda belirleyici bir rol oynamıştır; yani devrimin adamlarına, 1953 yılında İngiltere ile, üç yıllık bir geçiş döneminin ardından uluslararası gözetim altında halk oylaması yapılmasını öngören ve Sudan halkının kendi kaderini tayin hakkı olarak adlandırdıkları bir anlaşma imzalamalarını dikte etmiştir ki gerçekte bu anlaşma, ayrılık için bir zemin oluşturmaktaydı. Böylece geçiş döneminin ardından Amerika ve İngiltere, halkın ezici çoğunluğu ayrılmayı reddedip birliği korumak istemesine rağmen, ajanları aracılığıyla kamuoyunu ayrılma fikrini kabul etmeye hazırlamış ve geçiş dönemi sırasında ise Mısır yöneticileri, Amerika’nın yönlendirmesiyle Hatimiyye mezhebini temsil eden Ulusal Birlik Partisi'ne talimat vermiş ve onların destekçilerine onun tutumunu, birlik sloganı atmak nedeniyle parlamentoda büyük çoğunluğu kazanmış olmasıyla birlikte “Nil Vadisi'nin birliği” sloganını, bağımsızlık (ayrılık) sloganıyla değiştirmesini söylemiştir.

Ensar mezhebini temsil eden ve kurulduğu günden itibaren İngiliz yanlısı olan Ümmet Partisi ise, kurulduğu ilk günden itibaren İngilizlerin ayrılıkçılık fikrini desteklemiş, geçiş dönemi sona erdikten sonra ayrılma için bir atmosfer hazırlamış, Ulusal Birlik Partisi'nden olan ve Nil Vadisi birliğinin en güçlü savunucularından biri olan İsmail el-Ezheri'nin başbakan olduğunu açıklamış ve 19/12/1955'te, Mısırlı yöneticilerin talebiyle rengini değiştirmesinin ardından el-Ezheri, Sudan parlamentosunun, daha sonra (bağımsızlık) olarak adlandırdıkları ayrılmayı oybirliğiyle onayladığını açıklamıştır.

Böylece İngiltere, planı benimseyen Amerika'nın yardımıyla elli yıldan fazla bir süre sonra tarihi Mısır'ı bölme hedefine gerçekleştirmiştir.

İngiltere'nin planı, tarihi Mısır'ı, Mısır ve Sudan bölgelerine ayırmakla yetinmemiş, aksine daha da ileri giderek Sudan'ı, biri kuzeyde, diğeri de güneyde olmak üzere iki devlete bölmeye çalışmış ve Birinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinden sonra, yani 1922'de bu planı uygulamak için çalışmaya başlamış ve Ekvator, Bahr-ül Gazel ve Yukarı Nil gibi güney müdürlüklerinin yönetiminde temel olarak, güneydekilerle olan ilişkilerinde kuzeyliler için kapalı bölgeler politikasını benimsemiştir.

Kuzeylilerin bu bölgelere girmesini, orada çalışmasını veya onlarla ticaret yapmasını yasaklamış ve kuzeylilerin gelenek ve görenekleriyle ilgili her şeyin yayılmasına sıkı kısıtlamalar getirmiş, bu da güneylilerin kuzeylilere şek ve şüpheyle bakmalarına neden olmuştur. O dönemde kuzeyi güneyden izole etme politikası izlenirken güney, Habeşistan, Uganda, Kenya, Tanzanya ve diğerleri gibi Doğu Afrika'daki güney sömürgelerine açılmış ve üç güney müdürlüklerini bu sömürgelerle birleştirmeye çalışmış ve 1930 yılında güneyli halkın kuzeyden farklı kabul edileceğini belirten bir kararname çıkarmıştır.

Misyonerleri ve misyoner derneklerini, Feronia adamlarını, Protestan toplulukları ve Anglikan Kilisesi Misyonerlik Cemiyeti’ni, bu bölgelerde çalışmaya ve aktif olmaya şiddetle teşvik etmiş, İngilizceyi resmi dil olarak dayatmış ve kuzeylileri güneylilerden uzaklaştırmak için birçok önlem ve tedbirler almıştır. İngiltere Sudan'dan çıkmadan önce, güneylileri silahlı isyana kışkırtmış, onlara doğrudan para ve silahla, dolaylı olarak da Habeşistan'daki Haile Selassie ile Uganda, Kenya ve Tanzanya'daki ajanları gibi komşu sömürgelerindeki ajanları aracılığıyla destek vermiştir. Bunun üzerine İsyancılar, İngiliz kuvvetleri Sudan topraklarından ayrılmadan önce isyanlarını başlatmışlar ve Eski Sudan Cumhurbaşkanı Ömer el-Beşir hükümetine ABD tarafından dayatılan kendi kaderini tayin hakkı da dahil olmak üzere Naivasha Anlaşması ile Güney Sudan'ın ayrılmasını başarana kadar, art arda gelen hükümetlere karşı çıkmaya devam etmişlerdir. Böylece Güney Sudan'da 9-15 Ocak 2011 tarihleri ​​arasında, Sudan hükümeti ile Sudan Halk Kurtuluş Hareketi arasında 9 Ocak 2005'te Naivasha'da imzalanan Kapsamlı Barış Anlaşması'nın maddelerinin uygulanması kapsamında, Güney Sudan halkının Sudan ile tek bir ülke olarak kalmayı mı yoksa bağımsız bir devlet olarak ayrılmayı mı istediği konusunda referandum düzenlenmiştir.

Amerika, Güney Sudan'ı kuzeyden ayırarak ve buna “bağımsızlık” adını vererek istediğini elde etmiştir! Amerika, Cuba Anlaşması ve Beş Yol ile Sudan'ı parçalamak ve bölmek için planını ilerletmiş ve ülkenin geri kalanını da parçalanmaya hazırlamıştır. Ordu ile Hızlı Destek Güçleri arasındaki kanlı çatışma ve El Faşir'in düşüşünden sonra Hızlı Destek Güçlerinin Darfur'un tamamını kontrol altına alması, olayların kan sınırları planıyla Darfur'un ayrılmasına, yani Allah korusun Sudan'dan koparılmasına ve “bağımsızlık” adına Sudan'dan ayrılmasına doğru ilerlediğini teyit etmektedir.

105 yıl önce Hilafetin yıkılmasından bu yana sömürgeci politikası, ülkemizi bu şekilde bölüp parçalama yönünde ilerlemiş ve bu ayrılık, İslam ümmetini zayıflatmak ve bu dünyada büyük bir güç olarak geri dönmesini engellemek için “bağımsızlık” olarak adlandırılmıştır.

Peki Sudan halkı ve genel olarak İslam ümmeti, kan sınırlarıyla birlikte yeniden sınırlar çizilmesinin ve İslam bölgesindeki halkların vücut parçaları ve kafatasları üzerinde yeni devletler kurulmasının kendilerini bekleyen ciddi tehlikeler olduğunun farkına varacaklar mı?!

Bizim üzerimize düşen, Hilafetin yıkıldığı bu mübarek ayda Allah Subhanehu'nun vaadini ve Habibimiz Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in müjdesini gerçekleştirmek için halkına asla yalan söylemeyen Hizb-ut Tahrir'in kendisi için çalıştığı Hilafeti yeniden kurmak için ciddiyetle çalışmaktır. Böylece yüz beş yıl önce yıkıldığı gibi Hilafet yeniden kurulmuş olsun. Bu ise aziz olan Allah’a hiç de zor değildir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdullah Hüseyin (Ebu Muhammed Fatih) - Sudan

Devamını oku...

Hilafetin Yıkılışının Yüz Beşinci Yıldönümü Müminlerde Güvenme Duygusunu Pekiştirmelidir

Haber - Yorum

Hilafetin Yıkılışının Yüz Beşinci Yıldönümü Müminlerde Güvenme Duygusunu Pekiştirmelidir

Haber:

H. 28 Receb 1342 M. 3 Mart 1924 günü,Müslümanların vahdetinin, güçlerinin, izzetlerinin, yükselişlerinin ve kalkınmalarının sırrı olan Hilafet Devleti yıkılmıştır.

Yorum:

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَتَوَكَّلْ عَلَى الْحَيِّ الَّذ۪ي لَا يَمُوتُ وَسَبِّحْ بِحَمْدِه۪ۜ وَكَفٰى بِه۪ بِذُنُوبِ عِبَادِه۪ خَب۪يرًاۚۛHiç ölmeyen, ezeli ve ebedi hayat sahibi olan Allah’a güvenip dayan. O’nu hamd ile tesbih et. Kullarının günahlarından haberdar olma konusunda O kendi kendine yeter.” [Furkan 58] Güven; inanmak ve emin olmaktır; endişelerden sıyrılmak ve korkuları bir kenara bırakmaktır. İşte bugün, büyük İslam ümmetinin parçalanmış olarak devam etmesinin, sömürgeci kafirlerin dünyaya egemen olmasının, Müslümanların aşağılanmasının, özelde izzetli Gazze halkının, genelde tüm İslam ülkelerindeki Müslümanların yıllardır hem kafirlerin, hem de onların ajanları Müslümanların başındaki yöneticilerin birinci hedefi haline gelip her türlü zulme maruz kalmalarının en önemli nedenlerinden biri güven duygusunun gereği gibi güçlü olmamasıdır. Zira zafere giden yolun en önemli unsurlarından biri, zafer verecek olan Allahu Teala’ya güvenmekten geçer. Diğer bir ifadeyle Müslümanlar, zerre kadar şüphede duymadan ve emin bir şekilde Allahu Teala’ya güvenmedikleri sürece, Müslümanların bu zulümlerden kurtuluşunun uzaması kaçınılmaz olacaktır. Allahu Teala’ya güven duygusunun kaybolması veya azalmasının tezahürlerini Müslümanların başındaki yöneticilerde görmemiz şaşırtıcı değildir; zira onlar, kendi kişisel çıkarları ve iktidar koltukları için sömürgeci kafirlere dostluk besleyen ve halklarına ihanet eden ajanlardır. Ancak şaşırtıcı olan bu güven duygusunun azalmasının tezahürlerinin Müslümanlarda görünmesidir; bu yüzden Müslümanlar, Allah’a güvenmek yerine zalim yöneticilere itaat ettikleri, hakka davet edenlere değil de şerre davet edenlere icabet ettikleri, Allah’ın hükümleriyle yönetilmeyen sistemlere rıza gösterdikleri, mazlum kardeşleri her türlü zulme maruz kaldıkları halde bir vücut gibi harekete geçip zulme engel olmadıkları ve kendilerini hakka davet eden muhlislere icabet etmedikleri sürece izzetli günlerine kavuşmaları zor olacaktır.

Eğer Müslümanlar Rablerine güvenip O’nun emirlerine sımsıkı sarılmış olsalar, izzetli günlerine kavuşmaları an meselesi olacaktır. Zira bu güven Müslümanlarda oluştuğunda hemen Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in, مَثَلُ الْمُؤْمِنِينَ فِي تَوَادِّهِمْ وَتَرَاحُمِهِمْ وَتَعَاطُفِهِمْ مَثَلُ الْجَسَدِ إِذَا اشْتَكَى مِنْهُ عُضْوٌ تَدَاعَى لَهُ سَائِرُ الْجَسَدِ بِالسَّهَرِ وَالْحُمَّى Müminler birbirlerini sevmede, birbirlerine acımada ve birbirlerini korumada bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar.” hadisi gereği, vücudunun hasta uzvunu iyileştirmek için ateşli hastalığa tutulup bir vücut olacaklar ve ayağa kalkacaklardır ki işte o zaman, sömürgeci kafirler ve onların ajanları da dahil olmak üzere hiçbir güç onların karşısında duramayacaktır. Yine Müslümanlar, Rablerine güvenip O’nun emirlerine sımsıkı sarıldıkları an, Rablerinin, وَلَن يَجْعَلَ اللَّهُ لِلْكَافِرِينَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ سَبِيلًا Allah, müminlerin aleyhine kâfirlere hiçbir yol vermez.” [Nisa 141] ayeti gereği, küfür hükümlerinin hakimiyetine karşı çıkarak onu yıkmak için harekete geçecekler ve hiçbir şey onlara engel olamayacaktır. İslam ümmetinin orduları Rablerine güvenip O’nun emirlerine sımsıkı sarıldıkları an, Rablerinin, وَإِنِ اسْتَنصَرُوكُمْ فِي الدِّينِ فَعَلَيْكُمُ النَّصْرُ Sizden din konusunda yardım istediklerinde yardıma icabet etmeniz sizin üzerinize vaciptir." [Enfal 72] ayeti gereği, din kardeşlerine yardım etmek için hareke geçecekler ve başlarındaki ajan yöneticiler de dahil önlerine çıkan tüm engelleri ezip geçeceklerdir. Ayrıca Müslümanlar, Rablerine güvenip O’nun emirlerine sımsıkı sarıldıkları an, Rablerinin, وَلْتَكُنْ مِنْكُمْ أُمَّةٌ يَدْعُونَ إِلَى الْخَيْرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَأُولَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ Sizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” [Al-i İmran 104] ayeti gereği, kendilerini hayra (İslam) çağıran, yani tüm Müslümanların tek kurtuluş reçetesi Hilafet Devletine çağıran Hizb-ut Tahrir’in etrafında birleşip tüm küfür rejimlerini devirmek için harekete geçecekler ve bunu gerçekleştirinceye kadar geri adım atmayacaklardır.

Sonuç olarak Müslümanlar, Hilafetin yıkılışının bu yıldönümünde, bu güven duygusunun önemini idrak edip kendilerinde bu duyguyu pekiştirdiklerinde, Allah’ın izniyle bunun hayırla sonuçlandığına tanık olacaklardır.  O halde ezeli hayat sahibi olan Allah’a güvenip dayanalım ki bir an önce izzetli günlere kavuşalım.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ramazan Ebu Furkan

Devamını oku...

Devlet Güvenlik Servisi Başkanının Açıklaması ve Yüksek Mahkemenin Listesi

Haber - Yorum

Devlet Güvenlik Servisi Başkanının Açıklaması ve Yüksek Mahkemenin Listesi

Haber:

Özbekistan Yüksek Mahkemesi basın servisinin 10 Ocak'ta yayınladığı açıklamada, ülkede yasaklı kaynakların sayısının 1.593'e ulaştığı bildirildi.

Bu kaynakların dağılımı şu şekildeydi: Telegram: 790, Instagram: 265, Facebook: 249, YouTube: 167, TikTok: 53, Odnoklassniki: 36.

Liste ayrıca şunları da içeriyordu: 13 web sitesi, 20 kitap, konferanslar ve ezgiler.

Aşırılıkçı, ayrılıkçı veya diğer yasadışı dini örgütleri kurmak, yönetmek veya bunlara katılmaktan suçlu bulunan kişiler, beş ila on beş yıl arasında hapis cezasına çarptırılmaktadır.Yasayı ihlal eden dini materyalleri dağıtan kişiler, temel tutarın yüz ila iki yüz katı arasında değişen para cezası veya üç yıla kadar ıslah edici çalışma cezası ile cezalandırılmaktadır.

Yorum:

1865'ten önce, yani Rus birlikleri bugünkü Özbekistan topraklarına girmeden önce, orada herhangi bir kilise yoktu.Ruslar yönetimin kontrolünü ele geçirdikten sonra, Rus askerlerin ve yerleşimcilerin ihtiyaçlarını karşılamak için bir dizi kilise inşa etmeye başladılar.Özbekistan 1991'de bağımsızlığını elde ettikten sonra, Rusların çoğu ülkeden toplu halde göç ettiler.Şu anda Özbekistan'da yaşayan Rus Hıristiyanlar ve diğer milletlerden oluşan kişilerin sayısının yaklaşık 350.000 olduğu tahmin edilmektedir.Şu anda devlet nezdinde resmi olarak kayıtlı 66 kilise bulunmakta olup bunlar onaylanmış yasal çerçeve içinde hizmet vermektedir.

Yahudiler, eskiden beri Buhara, Semerkant, Taşkent ve Fergana şehirlerinde yaşamışlar ve Özbekistan 1991 yılında bağımsızlığını kazandıktan sonra çoğu “İsrail” ve Amerika'ya göç etmişlerdir.Şu anda Özbekistan'da tahmini 10.000 Yahudi yaşamaktadır. Onlara dini hizmetler sunmak için devlet, 11 sinagogu resmi olarak tescil ettirmiş olup bunları onaylı yasal çerçeve içinde korumaktadır.

Özbekistan'ın nüfusu şu anda 38 milyonun üzerindedir. Farklı şehir ve bölgelerdeki tüm Müslümanların ihtiyaçlarını karşılamak için günlük beş vakit namaz ve cuma namazının eda edildiği 2.100 cami aracılığıyla dini hizmetler verilmektedir.

Her 900 Yahudi için bir sinagog vardır.

Her 6.000 Hristiyan için bir kilise vardır.

Her 18.000 Müslüman için, Cuma namazı da dahil olmak üzere günlük namazları kılmak için küçük bir yerel cami (mahalle mescidi) bulunmaktadır.

Raporlar, kısıtlamaların, takiplerin ve tacizlerin arttığını ve genellikle sadece Müslümanların hedef alındığını göstermektedir.Hoparlörlerden ezan okunması, başörtüsü takılması, toplu ibadetlerin yapılması ve diğer basit dini görüntüler dini uygulamalarla ilgili olan bir dizi günlük meseleler, önemli bir sorun kaynağı haline gelmekte ve ülkedeki Müslümanların yaşamları üzerinde olumsuz bir etki oluşturmaktadır; zira bunlara, ihlal veya yasal sorumluluk sebebi olarak bakılmaktadır.

1865 yılında Rusya'nın Özbekistan'ı işgalinden önce, binlerce cami ve binlerce dini okul (bilimsel okullar/dini okullar) vardı.Buhara, Semerkant, Nasaf, Şaş, Kusan ve Fergana gibi büyük şehirler, kendi özel fıkhi eğilimleri ve hadis ilmi ve Kuran tefsiriyle karakterize olmuştu.Bu şehirler, dini ve fıkhi ilimlerin gelişmesine katkıda bulunan en büyük Müslüman alimler ve fakihler yetiştirmiştir.

En önemli tarihi yerlerden biri, yaklaşık sadece 4.000 Muhammed adını taşıyan fakihin defnedildiği el-Turba el-Muhammediye mezarlığı olup bu mezarlığa başka isimleri taşıyan kişiler defnedilmemiştir.

O dönemde Müslümanlar, siyaset, dini ve dünyevi ilim gibi hayatın her alanında öncü ve lider konumdaydılar.Dini okullar ve camiler, alimlerin ve öğrencilerin şerî ve dünyevi ilimleri aldıkları eğitim ve bilgi merkezleriydi.

Aynı zamanda Özbekistan'da milyonlarca göçmen işçi, çoğu zaman zorlu koşullar altında ürün ve mal üretmek için ciddi bir şekilde çalışmaktadırlar; bu da halkın ekonomiyi ve yerel üretimi destekleme çabalarını yansıtmaktadır. Şimdi ise tüm Müslümanlar, İslam'ı ve hükümlerini uygulamaktan alıkonulmaları nedeniyle aşağılanmış köleler gibi olmuşlardır.

Ey Müslümanların başındaki yöneticiler, halkınızı nereye sürüklüyorsunuz? Sizler nereye gidiyorsunuz?!

Ey Müslümanlar, kimi takip ediyorsunuz? Kendisini takip ettikleriniz kim?!

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ahmed Hadi

Devamını oku...

Barış ve Vesayet Arasında Gazze Kurulu!

Haber - Yorum

Barış ve Vesayet Arasında Gazze Kurulu!

Haber:

ABD Başkanı Trump, Davos Forumu'na katıldıktan ve kurduğu "Barış Kurulu’nun" kuruluş tüzüğünü imzaladıktan sonra İsviçre'den ayrıldı ve bu kurulun Birleşmiş Milletler ile koordineli olarak çalışacağını vurguladı. (BBC Arabic).

Yorum:

Birincisi: Önerilen ve sahada uygulanmakta olan sözde barış yapısı, aşağıdaki kuruluşlardan oluşmaktadır:

1- Barış Kurulu: uluslararası yetki ve tüm gidişatları yönlendirme gücüne sahip olan ve bizzat Trump'ın başkanlık ettiği en yüksek siyasi bir otoritedir.Trump, kurulun günlük operasyonları ve stratejilerine liderlik etmek üzere danışmanlar atadı (ki bunlardan biri Siyonist bir hahamdır).

2- Kurucu Yürütme Kurulu: Önceliklerin belirlendiği ve siyasi, güvenlik ve ekonomik dosyaların uygulanmasının izlendiği Amerikan-Batı kararının özüdür.

4- Gazze Yürütme Kurulu: Bölgesel ve uluslararası şahsiyetlerin yanı sıra Kurucu Kurul'un en önemli üyelerinden bazılarını da içermektedir. Kurul, (Yürütme Konseyi üyesi ve Gazze Yüksek Temsilcisi, yani yüksek komiser olarak görev yapacak olan) yüksek temsilciye ve etkili yönetimi benimseme ve Gazze halkının barış, istikrar ve refahını destekleyen hizmetler sunma konusunda teknokratik hükümete destekleyici bir rol vermektedir.

4- Filistin Ulusal Komitesi (Teknokratlar): Gazze Şeridi'ndeki günlük yürütme organıdır.

5- Uluslararası istikrar gücü.

İkincisi: Bu kurulun yapısı, rolü ve kurucularının yetkileri uluslararası şüphelere yol açmış ve bazı ülkelerin, kurulun amaçları, sonuçları ve ilgili uluslararası kuruluşlarla olan ilişkilerinden endişe duymasına neden olmuştur ki bunlardan bazıları şunlardır:

. AB dışişleri politikası sorumlusu Kaja Kallas şunları söyledi: “Avrupalı liderler, Trump'ın önerdiği Barış Kurulu'nun odak noktası Gazze ile sınırlı kalırsa bu kurula katılabilirler.”

. İngiltere Dışişleri Bakanı Yvette Cooper, Davos'tan BBC'ye şunları söyledi: “Bugün imzacıların arasında olmayacağız;çünkü bu, çok daha geniş kapsamlı sorunları gündeme getiren yasal bir anlaşmayla ilgili olup aynı şekilde başkan Putin'in barıştan söz eden bir varlığın parçası olması konusunda da endişelerimiz vardır.”

.Fransız Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Perşembe günü yaptığı açıklamada şunları söyledi: “Paris, tüzüğü Gazze'deki savaşı sona erdirme planına ilişkin Birleşmiş Milletler kararlarıyla uyumsuz olduğu ve bazı maddeleri Birleşmiş Milletler Şartı ile çeliştiği için kurula katılmayacaktır.”Trump ise, bazı Fransız endüstrilerine %200 oranında gümrük vergisi uygulama tehdidiyle yanıt vermiştir.

. 21 Ocak 2026'da Norveç hükümeti Barış Kurulu’na katılmayacağını açıklamış ve Dışişleri Bakanı Christopher Thuner de bunu şu açıklamayla vurgulamıştır: “Amerikan önerisi, Amerika Birleşik Devletleri ile daha fazla diyalog gerektiren bir dizi soruları gündeme getiriyor.”

Tüzükte açıkça şu ifade yer almaktadır: “Donald J. Trump, Kurucu Başkan olarak ömür boyu görev yapmak üzere atanmış olup görev süresi ancak kendi isteğiyle istifa etmesi veya üye devletlerin oy birliğiyle görevden alınmasıyla erken sona erebilir. Her başkan, görev süresinin sona ermesinin hemen ardından başkanlık görevini üstlenecek bir halef atamak zorundadır.Dolayısıyla bu rol, ABD Anayasası'na göre üç yıl sonra sona eren Trump'ın Amerikan başkanlığından bağımsızdır. O zamana kadar Trump, Amerika'yı üye devlet olarak temsil edecek ve başkanın daveti üzerine üyelik genellikle üç yıl ile sınırlı olacak.”

Başkanın yetkileri hakkında geçenlere gelince:

Madde 3.2: Başkan

(A)- Donald J. Trump, Barış Konseyi'nin ilk başkanı ve aynı şekilde sadece üçüncü bölüm hükümlerine uygun olarak Amerika Birleşik Devletleri'nin ilk temsilcisi olarak görev yapacaktır.

(B)- Başkan, Barış Kurulu'nun görevini yerine getirmek için gerekli olduğu hallerde bağlı kuruluşları kurma, değiştirme veya feshetme konusunda münhasır bir yetkiye sahip olacaktır.

Üçüncüsü: Barış Kurulu'nun oluşturulmasına ilişkin karar ve bu kararın maddeleri iki şeyi açıkça ortaya koymaktadır:

1- Uluslararası sistemi baltalamak: Trump, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra kurulan uluslararası sistemi ortadan kaldırmaya ve diğer ülkelerin ise kayda değer herhangi bir rol veya yetkileri olmayan, aksine rolleri sadece onaylama, uyum sağlama ve finansmanla sınırlı olan ABD'nin vesayeti altında uluslararası kuruluşlar ve organlar oluşturmaya çalışmaktadır.

2- İşgal ve vesayet: Bu kurul, Gazze'yi devasa bir askeri üsse dönüştürmek için kurulmuş bir işgal ve vesayet aracıdır. Beyaz Saray'ın yalanlamasına rağmen, İsrail gazetesi Yediot Aharonot, Amerika Birleşik Devletleri'nin 10 Ekim'de yürürlüğe giren “ateşkesi desteklemek amacıyla” Gazze sınırına yakın bir bölgede 500 milyon Dolarlık devasa bir askeri üs kurmayı planladığını ortaya çıkarmıştır.

Bloomberg, “12 ay boyunca 10.000 personele ev sahipliği yapabilecek ve yaklaşık 10.000 metrekare ofis alanı sağlayacak, kendi kendine yeten geçici bir askeri üssün" inşası için maliyet ve zaman tahminlerini elde etmek amacıyla Pentagon'un 31 Ekim'de nitelikli yüklenicilere gönderdiği bir ihale bilgisine ulaşmıştır.

Amerikan varlığının hedefi, Gazze'ye bir vesayet yönetimi dayatmak ve Yahudi varlığının -soykırım savaşına rağmen- direnişi ortadan kaldırma veya Gazze halkının kararlılığını sarsma konusunda aciz kalmasının ardından Gazze'nin işgalle olan bağlarını koparmaktır ki böylece şunları gerçekleştirecektir:

1- Yahudi varlığını korumak.

2- Özellikle Amerika Birleşik Devletleri, canlı akidesiyle İslam ümmetinin, kendi projeleri için gerçek bir stratejik ve temel bir tehdidi temsil ettiğini hissetmesinin ardından, ümmetle mücadele etmek ve onun harekete geçmesini engellemek için stratejiler geliştirmek.

Amerika'nın planları ve tuzakları ne kadar büyük olursa olsun Allah'ın izniyle yok olacaktır. Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَقَدْ مَكَرُوا مَكْرَهُمْ وَعِندَ اللَّهِ مَكْرُهُمْ وَإِن كَانَ مَكْرُهُمْ لِتَزُولَ مِنْهُ الْجِبَالُHilelerinin cezası Allah katında (malum) iken, onlar tuzaklarını kurmuşlardı. Halbuki onların hileleriyle dağlar yerinden gidecek değildi!” [İbrahim 46]Allah'ın bu ümmeti koruması ve ona yardım vaadinde bulunması, bu planların kaçınılmaz olarak yok olacağını ve sonuçlarının da başarısız olacağını teyit etmektedir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Hasan Hamdan

Devamını oku...

Bu Asrın Firavunlarına: Musa Dönemindeki Firavun’da Sizin İçin Bir Delil Vardır

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Bu Asrın Firavunlarına: Musa Dönemindeki Firavun’da Sizin İçin Bir Delil Vardır
Peki İçinizde Aklı Başında Biri Yok Mu?!

Şunu biliniz ki Allah Subhanehu ve Teala Firavun'a ve askerlerine hiçbir değer veya önem vermemiştir; zira yeryüzündeki mazlumlara lütfetmek istediğinde, bundan daha düşük bir konumda oldukları halde Firavun ve askerlerini helak etmeleri için gökten melekler indirmedi, aksine Rabbinin vaadine güvenerek çocuğunu nehre atan bir kadının cesaretiyle onları mağlup etmiş ve çocuğu almaları için Firavun’un ailesini kullanmıştır; لِيَكُونَ لَهُمْ عَدُوّاً وَحَزَناًO, sonunda onlar için bir düşman ve bir tasa olacaktır.” [Kasas 8] Nitekim şeffaf bir silahla onu Firavun’un sarayında korudu: وَأَلْقَيْتُ عَلَيْكَ مَحَبَّةً مِنِّي(Ey Musa sevilmen) için sana kendimden sevgi verdim.” [Taha 39] Dolayısıyla Allah, Firavun'un karısının şefkatini kullanarak, kendisine karşı uyarıldıkları bu çocuğu korudu, sonra onu cesur annesine götürmeleri için ona süt anneleri yasakladı; onlar da boyun eğdiler; sonra (Musa) güçlü çağına ulaşıncaya kadar Firavun'un sarayında güçlü ve onurlu bir şekilde büyüdü, sonra onlara düşmanlığını ilan ederek onlara üstün geldi. Sonra Firavun ve askerlerini öfkelendirmek için (Musa'nın) onlardan birini kasıtsız olarak öldürmesi şeklindeki Allah'ın hikmeti gerçekleşti. Bunun üzerine (Firavun ve askerleri) duvarların ve odaların arkasında ona karşı komplo kurmaya başladılar. Sonra Allah, Firavun'un ailesinden nasihatçi olarak gelen bir adam aracılığıyla onların komplosunu açığa çıkardı; böylece Firavun ve askerleri bir kez daha yenilgiye uğradılar. Nitekim Allah, Firavun’un yıkımla mağlup olmasına hükmedince, Musa’yı mucizelerle destekledi ve Firavun ve askerlerinin hayal ettikleri üstünlüğe bir ceza olarak onun en yakınında olsunlar diye sihirbazların sevgisini cezbederek Firavun'u ve onun ileri gelenlerini küçük düşürdü. Dolayısıyla sihirbazlara vaatte bulunan kişinin vaadi, onların Musa’nın ve Harun’un Rabbine iman ettik demelerinden başka bir şeye yaramadı. Görüldüğü üzere zulüm, bir çığlık ya da indirilen meleklerle son bulmamış, aksine Firavun ve askerlerinin helak olması, Musa Aleyhisselam’ın koyunlarını gütmek için kullandığı bir değnekle gerçekleşmiştir. O halde şunu biliniz ki ey bu asrın Firavunları; sizler örümcek ağından daha zayıfsınız ve hak söz, sizin tahtlarınızdan daha güçlüdür. İşte bu hak sözü destekçilerin kulakları işittiğinde, sizleri egemenlik ve iktidar tufanıyla boğmak için ümmetin orduları harekete geçecektir. Yarın, Allah’ın izniyle bekleyeni için yakındır. ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ Sonra (yeniden) Nübüvvet Minhacı üzere (Raşidi) Hilafet olacaktır.” [Ahmed, Müsnedinde rivayet etti]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Remzi Racih – Yemen

Devamını oku...

Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye İle Hindistan ve BAE’nin Oluşturduğu Stratejik İttifaklar Yanılsaması

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye İle Hindistan ve BAE’nin Oluşturduğu Stratejik İttifaklar Yanılsaması

Haber:

BAE ve Hindistan, BAE Devlet Başkanı Muhammed bin Zayed'in Hindistan ziyareti sırasında iki ülke arasında savunma alanında stratejik ortaklık için bir niyet mektubu imzaladı.Hindistan Dışişleri Bakanı, Birleşik Arap Emirlikleri ile niyet mektubunun imzalanmasının, Hindistan'ın bölgesel çatışmalara dahil olması gerektiği anlamına gelmediğini söyledi.Bu niyet mektubunun duyurulması, İslamabad'ın Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye arasında üçlü bir savunma anlaşması taslağının hazırlanmakta olduğunu açıklamasının ardından gelmiş olup savunma alanına ek olarak Abu Dabi ve Yeni Delhi, Yeni Delhi'nin 10 yıl boyunca BAE'den sıvılaştırılmış doğal gaz satın almasını öngören 3 milyar Dolarlık bir anlaşma da imzalamıştır. Her iki taraf, karşılıklı ticaret hacmini iki katına çıkararak 2032 yılına kadar 200 milyar Dolara ulaştırma konusunda anlaştılar. (El Cezire Net)

Yorum:

Hindistan ile Birleşik Arap Emirlikleri arasındaki stratejik ittifakın, Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye arasındaki stratejik ittifaka eşdeğer olduğu varsayımı tamamen yanlış bir varsayımdır;çünkü ister bölgesel isterse uluslararası olsun, kendi dış politikaları üzerinde kontrol sahibi olmayan, aksine boynuna ve politikalarına tahakküm eden Batılı efendisinin emrine uyan bir ülke, onun izlediği hatları belirleyen ve kendi ülkesinin çıkarlarını değil de efendisinin çıkarlarına hizmet edilmesini dayatan bir ülkedir; tabii ki bu ülkenin çıkarları ile efendisinin çıkarları arasında bir çatışma olmadığı sürece.Böyle bir ülke, bu ülkeye tahakküm eden sömürgeci efendisinin yönlendirmesi ve izni olmadıkça efendisinin çıkarlarına aykırı stratejik ortaklıklara girme gücüne sahip değildir.

Örneğin Arap Birliği, İslam Konferansı ve Körfez İşbirliği Konseyi, kararları, onu yazan mürekkebe bile eş değer olmayan ittifaklar ve birliklerdir; zira Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar'ı içeren Körfez İşbirliği Konseyi, üç ülke arasındaki gerginlik aşamasında onlara bir fayda sağlayamamıştır; hatta Katar ile Suudi Arabistan arasında yıllarca süren ve neredeyse ikisi arasında savaşın patlak vermesi sınırına ulaşan bir kopukluk oluşmuştur.Ayrıca Körfez İşbirliği Konseyi ülkeleri, BAE ile Suudi Arabistan arasında Yemen'de yaşanan çatışmayı da önleyememiştir; zira egemenliği olmayan ve Batılı efendilerinin ajanları ya da sadık müttefikleri olan bu ülkelerin ittifaklarının, kendi çıkarlarına hizmet ettikleri sürece sahada hiçbir değeri yoktur.

Birleşik Arap Emirlikleri-Hindistan ittifakına gelince; bu ittifak egemen olmayan devletler arasında kurulmuş olmasının yanı sıra bölgesel ve uluslararası kararları, politikaları ve stratejileri de kendi iradelerine tabi olmayan ve özünde kendi çıkarlarına hizmet etmeyen iki devlet arasındaki bir ittifaktır. Ayrıca her birinin efendisi konusunda da bir çatışma söz konusudur; zira Modi Amerikan yanlısı olup Birleşik Arap Emirlikleri ise İngilizlerin korumasında ve sömürgesidir. Dolayısıyla Amerika ve İngiltere’nin olduğu iki sömürgecinin, tabiilerinin gerçek stratejik anlaşmalar yapmasına izin verecek stratejik çıkarları bulunmamaktadır. Özellikle bu ittifak, Pakistan, Türkiye ve Suudi Arabistan ittifakı gibi ikisinden birine bağlı başka bir ittifakı veya kulübü etkiliyorsa, zarar veriyorsa veya zarar verme amacı taşıyorsa ki bu diğer ittifak, Amerikan yanlılarının ittifakı olup şüphesiz bu ittifakın amacı, Amerika’nın bölgede karşı karşıya kaldığı zorluklarla, özellikle de bölgedeki eski sömürgeci İngilizlerle mücadele etmektir. Bu nedenle Hindistan ve BAE arasındaki ittifakın gerçek ve ciddi olması ve iki ülkeden birinin üçüncü bir ülke veya başka bir ittifaktan tehlike veya tehdide maruz kalması durumunda ortak savunma anlaşmasının fiilen etkinleştirilmesi düşünülemez.

Hindistan ve BAE arasındaki işbirliği, ekonomik işbirliğinin, petrol ve gaz ihracatının, siber casusluk işbirliğinin veya İslam'a karşı koymak ve Müslümanlara baskı uygulamak için kurulan bir ittifakın ötesine geçemez; zira bunlar, iki ülke ve onların efendileri arasındaki ortak noktalar olup efendileri olan Amerika ve İngiltere bu tür anlaşmaların yapılmasına engel olmamaktadırlar. Bu yüzden ittifak, ekonomik yönler ve İslam'a düşmanlık ve onunla mücadele ile sınırlıdır.Bu, Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye arasındaki ittifaktan farklıdır; çünkü bu ittifak, üyeleri Amerikan yanlıları oldukları için gerçek bir stratejik ittifaktır; yani efendileri tarafından gözetilen, düzenlenen ve izin verilen bu ittifak, efendisinin bölgedeki çıkarlarını gerçekleştirmek açısından gerçek bir ittifak olup bu çıkarlar arasında, bölgedeki İngiliz ajanlarıyla mücadele etmek ve imkanları olması durumunda onların Yemen, Sudan, BAE ve Ürdün'deki nüfuzlarından kurtulmak yer almaktadır.

Pakistan, Suudi Arabistan, Türkiye, Birleşik Arap Emirlikleri ve diğer ülkelerdeki Müslümanların başındaki Ruveybida yöneticiler, ümmetlerini temsil etmemektedirler. Aksine onlar, Beyaz Saray'ın, onlar aracılığıyla Müslüman ülkelerin kaynaklarını kendi çıkarları için tüketmek, İslam ülkelerini yağmalamak, Müslümanlara baskı uygulamak ve onların ayaklanmamaları için nefeslerini tutmak amacıyla piyon olarak kullandığı satranç taşları gibidirler.Bu nedenle Müslümanların başındaki yöneticilerin, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet pahasına efendilerinin çıkarları için kirli işleri yapmak amacıyla sömürgeci kafirin Müslümanların ülkesinde kullandığı tek kirli araçlar olduğu açığa çıkmıştır. Bu yüzden bu rejimlerin ve bu yöneticilerin sözleri nafiledir.هُمُ الْعَدُوُّ فَاحْذَرْهُمْ قَاتَلَهُمُ اللّٰهُ‌ أَنَّى يُؤْفَكُونَ Düşman onlardır. Onlardan sakın. Allah onların canlarını alsın. Nasıl bu hale geliyorlar?” [Münafikun 4]Ümmet içindeki tüm samimi kişilerin, özellikle de güç ve kuvvet ehlinin, bu rejimleri devirmeleri ve onların enkazı üzerine Nübüvvet Minhacı üzere Hilafeti kurmak için Hizb-ut Tahrir'e nusret vermeleri gerekir. Bu azim ve asil amel olmadan, ümmet ayağa kalkamayacak, bu Ruveybidalar Müslüman ülkelerde bozgunculuk çıkarmaya devam edecekleri gibi buralarda küfrü, ahlaksızlığı, yoksulluğu ve terörü de yaymaya devam edeceklerdir; zira onlar, Sebe kraliçesinin kendilerinden bahsettiği kimselerdendir:  إِنَّ المُلوكَ إِذا دَخَلوا قَريَةً أَفسَدوها وَجَعَلوا أَعِزَّةَ أَهلِها أَذِلَّةً وَكَذلِكَ يَفعَلونَ (Sebe kraliçesi) şöyle dedi: “Krallar bir memlekete girdi mi, orayı ifsat ederler ve halkının ileri gelenlerini zelil hale getirirler. İşte onlar böyle yaparlar.” [Neml 34]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Bilal Muhacir – Pakistan

Devamını oku...

Müslümanların Başındaki Hain Yöneticiler, Trump'a Bağlı "Barış Kurulu" Bayrağı Altında Siyonist Varlıkla Yeni Bir İttifak Kuruyorlar

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Müslümanların Başındaki Hain Yöneticiler, Trump'a Bağlı "Barış Kurulu" Bayrağı Altında Siyonist Varlıkla Yeni Bir İttifak Kuruyorlar

Haber:

Suudi Arabistan ve Mısır dışişleri bakanlıkları, 21/01/2026 Çarşamba günü, Suudi Arabistan, Türkiye, Mısır, Ürdün, Endonezya, Pakistan, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri dışişleri bakanlarının ortak bir bildiriyle, ülkelerinin ABD Başkanı Trump tarafından oluşturulan "Barış Kurulu’na" katılma davetini kabul ettiklerini açıkladıklarını bildirdi.(Reuters)

Yorum:

İsra ve Miraç ve Mescid-i Aksa topraklarına karşı yeni bir ihanet sayfası açılmıştır. Suudi Arabistan, Türkiye, Mısır, Ürdün, Endonezya, Pakistan, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri yöneticileri, Trump'ın çağrısıyla kurulan "Barış Kurulu’na" katılma çağrılarına yanıt verirken Gazze kasabı Netanyahu ise, nasibinden hiçbir payı olmayan bu kurula katılmayı kabul etti. Böylece Müslümanların başındaki yöneticiler ile Amerika ve Yahudi varlığı arasında, Gazze'yi sömürgeci güçler için bir ekonomik merkez haline getirmeyi amaçlayan 25 milyar Dolarlık bir planı denetlemek ve Yahudi varlığına karşı her türlü direnişi ortadan kaldırmak amacıyla yeni bir askeri ittifak kurulmuş oldu.

Bu yöneticiler, Afganistan ve Irak da dahil olmak üzere İslam'a ve Müslümanlara karşı on yıllardır süren savaşına rağmen Amerika ile yeni bir ittifak kurdular. Amerika'nın, Müslümanlara karşı savaşında ve onların yurtlarından çıkarılmasında her türlü ölümcül silahla Siyonist varlığı desteklemesine rağmen Amerika ile ittifak kurdular. Müslümanların topraklarının her bir karışı işgal edilmesine rağmen, Siyonist varlıkla yeni bir ittifak kurdular. Bu yöneticiler, Allahu Teala şöyle buyurmasına rağmen ümmetin saldırgan düşmanlarıyla ittifak kurdular: إِنَّمَا يَنْهَاكُمُ اللهُ عَنِ الَّذِينَ قَاتَلُوكُمْ فِي الدِّينِ وَأَخْرَجُوكُم مِّن دِيَارِكُمْ وَظَاهَرُوا عَلَى إِخْرَاجِكُمْ أَن تَوَلَّوْهُمْ وَمَن يَتَوَلَّهُمْ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ Allah, yalnız sizinle din uğrunda savaşanları, sizi yurtlarınızdan çıkaranları ve çıkarılmanız için onlara yardım edenleri dost edinmenizi yasaklar. Kim onlarla dost olursa işte zalimler onlardır.” [Mümtehine 9]

Müslümanların başındaki yöneticiler, şerî hükmün, nehirden denize kadar Filistin'in tamamını kurtarmak için orduların seferber edilmesini farz kılmasına rağmen, Yahudi varlığını her türlü silahlı direnişten korumak için bir ittifak kurdular. Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَاقْتُلُوهُمْ حَيْثُ ثَقِفْتُمُوهُمْ وَأَخْرِجُوهُم مِّنْ حَيْثُ أَخْرَجُوكُمْ وَالْفِتْنَةُ أَشَدُّ مِنَ الْقَتْلِ Onları (size karşı savaşanları) yakaladığınız yerde öldürün. Sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Fitne, savaştan (adam öldürmekten) daha kötüdür.” [Bakara 191]Pakistan 660.000, Türkiye 481.000, Mısır 438.500, Endonezya 404.500, Suudi Arabistan 247.000, Ürdün 114.500 ve Birleşik Arap Emirlikleri 65.000 askere sahipken, nasıl olur da bu yöneticiler Yahudi varlığıyla savaşmaktan aciz olduklarını iddia edebilirler?!Dolayısıyla bu yöneticiler toplam milyonlarca askere sahip oldukları halde onları Yahudi varlığını ortadan kaldırmak yerine, Amerikalı bir generalin komutası altında Gazze'ye, Yahudi varlığını korumak için gönderecekler.

Gazze’nin ortaya çıkaran olduğu söylenir; gerçekten de Gazze halkının ve tüm İslam ümmetinin hayrını ortaya çıkardığı gibi Müslümanların başındaki yöneticilerin de şerrini ortaya çıkarmıştır. Ayrıca Gazze, Amerikan dünya düzeninin zulmünü ve ümmetin kalkanı olan Raşidi Hilafete olan acil ihtiyacı da ortaya çıkarmıştır.

Her Müslümanın, kalkanımızı yeniden tesis etmek için elinden gelenin en iyisini yapması gerekir ki böylece Allahu Teala bize iktidar ve egemenlik bahşetsin. Burada, Allahu Teala’nın sadece katından melekler göndererek iktidar ve egemenlik vereceğini, bizim ise dua ile yetinmemiz gerektiğini söyleyemeyiz. Hayır, aksine salih amel işleyip dua etmemiz gerekir; işte o zaman Allahu Teala bize yardım etmek için melekler gönderecektir. Allahu Teala onlara Medine-i Münevvere’de iktidar vermeden önce Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem ve Ashabının (Allah onlardan razı olsun) siretinde gördüğümüz şey işte budur. Nitekim Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Ashabına (Allah onlardan razı olsun) İslam'a davette liderlik etmiş, büyük çabalar sarf etmiş ve büyük fedakarlıklar yapmıştır; böylece Allahu Teala da ona yardım etmiştir. Bu yüzden bizim, Allahu Teala’nın şu vaadine iman ederek tüm cehdimizi kullanıp fedakarlık yaparak salih ameller işlememiz gerekir: وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُم فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضَى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُم مِّن بَعْدِ خَوْفِهِمْ أَمْنًا يَعْبُدُونَنِي لَا يُشْرِكُونَ بِي شَيْئًا وَمَن كَفَرَ بَعْدَ ذَلِكَ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden önce geçenleri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına, onlar için hoşnut ve razı olduğu dinlerini iyice yerleştireceğine, yaşadıkları korkularının ardından kendilerini mutlaka emniyete kavuşturacağına dair vaatte bulunmuştur. Onlar bana kulluk eder ve bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Artık bundan sonra kimler inkâr ederse, işte onlar fasıkların ta kendileridir.” [Nur 55]Bu nedenle Hizb-ut Tahrir, İslam ümmetini ve ordularını, Allah bize egemenlik ve iktidar bahşedinceye kadar salih amel işlemeye davet etmektedir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Musab Umeyr – Pakistan

Devamını oku...

Barış Kurulu: İmparatorluğun Yeniden Adlandırılması ve Gazze'nin Sömürülmesi

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Barış Kurulu: İmparatorluğun Yeniden Adlandırılması ve Gazze'nin Sömürülmesi

Haber:

Trump, Gazze'nin yeniden inşasını denetlemek için kurulan Barış Kurulu’nun BM'nin yerini “alabileceğini” söyledi. (CNN)

Yorum:

Trump'ın Salı günü, kurduğu “Barış Kurulu’nun” Birleşmiş Milletler'in yerini alabileceği yönündeki önerisi, geniş çaplı tartışmalara yol açtı.Sözde Barış Kurulu, rüşvet ilkesine dayalı özel bir yapı ve servet ve otoritenin nüfuzunu belirleyen sömürgeci bir kuruluştur.Aslında Gazze'nin yeniden inşasını denetlemek için kurulmuştu ancak şu anda yetkileri çok daha geniş olup küresel istikrarın güçlendirilmesini ve dünya çapındaki çatışmaların çözülmesini de kapsamaktadır.Birçok Avrupa gücünün, özellikle de İngiltere, Fransa, Almanya, İspanya, İtalya ve hatta Kanada'nın bu grubun bir parçası olmadığını belirtmekte fayda vardır.Bu bağlamda Gazze artık merkezi bir mesele olarak ele alınmamakta, aksine Birleşmiş Milletler'in yerini onun alması için bir bahane haline gelmiştir.Suudi Arabistan, Türkiye, Mısır, Ürdün, Endonezya, Pakistan, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi hain Müslüman ülkelerinin, Gazze'nin geleceği konusunda Amerikan nüfuzunu pekiştirmek ve onu “Orta Doğu'nun Rivierası”na dönüştürmek için bu kurula katılmış olmaları şaşırtıcı değildir.Nitekim Gazze, yabancı güçler, yatırımcılar, siyasi elitler ve savaş suçluları tarafından yönetilen basit bir idari soruna indirgenmiştir.Bu ise insani kılıf altında hegemonyanın yetkilendirilmesidir.

İslami bir bakış açısıyla, kapitalist sömürgeci güçlerin İslam beldelerinin kaderini belirlemeye yönelik hiçbir ahlaki otoritesi yoktur, özellikle de bu güçler işgalcileri güçlendirerek onu finanse edip korumuşken.Bu otorite ister Birleşmiş Milletler isterse sözde Barış Kurulu aracılığıyla uygulanmış olsun, her iki çerçevede de meşruiyetten yoksundur.İslam, işgalcinin kontrolü altında dayatılan barışı değil, işgal altındaki toprakların kurtarılmasını emretmektedir.Batı'nın kendi içinde bir çatışma ortaya çıkmıştır: Zira Amerika Birleşmiş Milletleri ihmal edip zayıflatırken, nüfuzun satın alındığı ve liderliğin kendi kendini atayan küresel bir elit grubun elinde toplandığı bir kurul ortaya çıkmıştır.

Trump, Birleşmiş Milletler'e duyduğu küçümsemeyi gizlemeyerek şöyle bir açıklamada bulunmuştur: “BM pek yardımcı olamadı. BM'nin potansiyelinin büyük bir hayranıyım ama BM potansiyelini hiçbir zaman gerçekleştiremedi. Yine de BM ile devam edilmeli çünkü potansiyeli çok büyük. BM, benim çözdüğüm tüm savaşları çözmeliydi. Onlar bu savaşları çözebilmeliydi. Oraya hiç gitmedim. Gitmek aklımdan bile geçmedi.”

Müslümanlar için en önemli mesele, kapitalist çerçevelerin adaleti gerçekleştirmekten aciz olmasıdır. Zira kapitalizm, mazlumların özgürleşmesinden ziyade piyasaların sömürgeci kontrolüne ve stratejik çıkarlara öncelik vermektedir. Gazze'ye, yeniden inşa fonları, uluslararası denetim ve çıkar sahiplerinin onayı yoluyla bakıldığı sürece, kardeşlerimiz yönetilen acı döngülerin içinde sıkışıp kalmaya devam edeceklerdir.Bu yüzden Müslümanların işleri, servet ve otoritenin çıkarlarına boyun eğen yabancı mahkemelerde tartışılmamalı, aksine Allahu Teala’nın şeriatına göre karara bağlanmalıdır.Dolayısıyla Müslüman ülkelerin kendi orduları tarafından kurtarılması gerekmekte olup uluslararası güçlere teslim edilmemelidir.

Müslümanlar açısından çözüm, imparatorluk kurullarını reform etmek değildir, aksine onların rolünü tamamen sona erdirmektir.Gazze için adalet, kapitalist barış kulüpleri, Birleşmiş Milletler veya milyarderler tarafından onaylanan diplomasi yoluyla asla gerçekleşmeyecektir. Açık olan şey, Batı sistemi içinde bir çatlak olduğu ve bu sistemin değerleri ile kurumlarının aşındığıdır.Kanada Başbakanı Mark Carney'in de belirttiği gibi, kurallara dayalı uluslararası sistemin sırf sahte olduğunu biliyorduk. "Bu kurgu faydalıydı." Çünkü Amerikan hegemonyasının altında Batı'ya sağladığı bazı "nimetler" vardı. Ve şu eklemede bulundu: “Açık konuşayım: Bir geçiş döneminde değil, bir kopuşun içindeyiz.”

Dolayısıyla kalplerimiz, meşruiyetini İslam'dan alan ve Allahu Teala’ya karşı vaciplerden olması itibariyle hayatı, toprağı ve onuru savunan bir siyasi otorite altında Müslümanların ülkelerini birleştirmek üzere çalışma azmi ve enerjisiyle dolmalıdır.Bundan daha azı, süslü bir kılıf altında zulmün devam etmesi anlamına gelmektedir. Bu an, haleflerimize, zayıflamış ve parçalanmış bir dünyada güçlü bir şekilde ortaya çıkma ve ilahi adalet ve barışı gerçekleştirecek yeni bir dünya düzenini müjdeleme fırsatı sunmuştu.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Heysem İbn Sabit - Amerika

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER