Cumartesi, 10 Şevval 1447 | 2026/03/28
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Başarılı Siyasi Nizam Vizyonu

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Başarılı Siyasi Nizam Vizyonu

﴿قَدْ جَاءَكُمْ مِنَ اللّٰهِ نُورٌ وَكِتَابٌ مُبِينٌ * يَهْدِي بِهِ اللّٰهُ مَنِ اتَّبَعَ رِضْوَانَهُ سُبُلَ السَّلَامِ وَيُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ بِإِذْنِهِ وَيَهْدِيهِمْ إِلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ

“Gerçekten size Allah’tan bir nur ve gerçeği açıkça gösteren bir kitap geldi. Allah, o nûr ve kitap vasıtasıyla rızasını arayanları ebedî huzur ve kurtuluş yollarına iletir; onları sadece kendi izniyle küfür ve günah karanlıklarından iman aydınlığına çıkarır ve onları dosdoğru yola ulaştırır.” [Maide 15-16]

 

الحمد لله على نعمة القرآن، الحمد لله على نعمة الإيمان، الحمد لله على نعمة الإسلام!

İslam nimeti üzerine Allah’a hamd olsun, İman nimeti üzerine Allah'a hamd olsun, Kur'an nimeti üzerine Allah'a hamd olsun!

Rabbimiz o kadar merhametli ki bizleri tekrar tekrar yeni Ramazanlara ulaştırıyor. İnsanların çoğu bu rahmetin farkında olmasa da kıymetini bilmese de Âlemlerin Rabbi Allah Subhanehu ve Teâlâ insanlığa tekrar tekrar Ramazan nimetini veriyor. Elbette bu nimeti Müslümanlar anlamadan insanlığın gerisi hiç anlayamayacaktır. Bu nimet, karanlıkların hakimiyetini def edip İslam’ın Nuruyla tüm insanlığı başarıya ulaştırmanın formülünü içeren mesajıdır. Bu mesaj, dünya ve ahirette en üstün başarıyı elde etme mesajıdır…

Devlet olmadan hiçbir toplum başarılı olamaz. Ancak bir devletin başarılı olabilmesi başarılı bir siyasi vizyona sahip olup olmamasına bağlıdır. Peki, bir devletin başarısı nedir?

İnsanlık tarihinin ilk günlerinden itibaren insanlar her daim bir nizamla ve onun yürütülmesi ile var olabilmişler. Nizamı olan toplumların eserleri bugünlere kadar izlerini korumuştur. Örneğin, Milattan 2100 önce var olmuş Sümerlere ait “Ur-Nammu Kanunları”nı hatırlayın veya Milattan önce 1760 yıl önce var olmuş Hammurabi Kanunları görüyoruz veya 12. Yüzyılda Cengiz Han'ın "Yasaları" liderliğinde zirvelere ulaşan Moğol Hükümdarlığı'nı biliyoruz ve daha niceleri…

Tüm bunlar her toplumun kanunlara ve düzenlemelere, yani bir nizama muhtaç olduğunu, bu kanunların ihlal edilmesi durumunda müeyyidelerin uygulanmasına muhtaç olduğunu, bu söz konusu kanunlara göre yöneten ve en önemlisi bir otoriteye boyun eğdiğinin elle tutulur delillerindendir… Ezcümle; her toplum kendisine öncülük edecek bir lider aramıştır, bugün de aramaktadır. Her toplum her zaman birisinin peşinden gitmektedir. Her toplum kendisine öncülük eden, işlerini üstlenen, maslahatlarını güden, başından tehlikeleri ve zararları def eden, onu ilkel yaşam tarzından kurtarıp seçkin, aydın, kalkınmış bir şekilde yeryüzüne hâkim kılabilecek bir SİYASİ İRADEYE muhtaçtır. Siyasetin tanımı da budur!

Fakat her zaman en büyük soru ve sorun; bu nizamların nereden geleceği, kim tarafından yapılacağı olmuştur. Yine tarih ispat etmiştir ki kötü nizamlar, insanları raydan çıkarmış, er veya geç çöküşüne, hatta helâk olmasına sebep olmuştur.

Oysa doğru bir akıldan çıkan sahih bir nizam;

- sadece kendi toplumunu değil temas ettiği tüm toplumları, tüm insanlığı huzura götürür.

- toplumu ve toplum içindeki her ferdi doğru bir kalkınmaya götürür; yani sadece maddi üstünlük değil, ahlaki, insani, kültürel, bilimsel ve her alanda diğer toplumlardan daha üstün, özendirici, örnek alınmaya, taklit edilmeye değer bir kalkınmaya götürür.

- insan fıtratına uygundur çünkü en başta insan tanımını ve insanın ihtiyaçlarının tanımını doğru yapar, dolayısıyla insanlar arasında ırk, renk, dil, din, cinsiyet veya herhangi bir ayrım gözetmeksizin, her bir insanın ihtiyaçlarına aynı açıdan, aynı ölçülerle ve aynı derecede yaklaşır, her insana ayırt etmeksizin adaletli, koruyucu ve yardımcı olur.

Bugün dünyanın her yanında, sözde en kalkınmış Avrupa ve Amerika ülkelerindeki insanlar da bunların sömürüsü, işgalleri, savaşları altında zorbalıkla gelişmekten alıkonulan diğer ülkelerdeki insanlar da aynı derecede acı çekiyor, onlar da evlatlarını hiçbir tehlikeye karşı koruyamıyor, hatta onlar için bir gelecek ümit edemediğinden bilhassa Batılı toplumlar artık çocuk doğurmuyor. Çünkü onları idare eden nizamlar; insanları “özgürlük” adı altında bir zehirle uyuşturarak, ellerindeki tüm maddi imkanları sömürdüğü gibi, insani, ahlaki, dini tüm değerlerini de yerle bir etmiştir. O kadar ki masum çocukların bedenleri bile birkaç güç sahibinin şeytani sapık arzularını tatmin etmek için alet olmuştur. Savaş ve işgaller altındaki insanların tüm zulümlere rağmen yaşamak, varlığını sürdürmek için daha fazla çaba sarf ettiklerini, yani daha fazla yaşam enerjisi ortaya koyduklarını görüyoruz. Bilhassa Gazze, Sudan, Doğu Türkistan, Myanmar, Keşmir gibi nice mazlum İslam coğrafyasındaki Müslümanların tüm zulümlere rağmen, sözde özgürlük ve barış altında yaşayan insanlardan daha az korku içinde olduğunu (anksiyete), daha az karamsar (depresyon) olduğunu görüyoruz. Hakikaten de sözde özgür ve kalkınmış ülkelerde, maddi tüm imkanlara rağmen her gün daha fazla sayıda insanın yaşamak yerine ölümü tercih etmesi (intiharlar) yeryüzüne hakim sistemlerin bir türlü çözemediği, hatta çözmek istemediği insani sorunların başında yer almaktadır…

Ve tarih göstermiştir ki gittiği her yerde insanların ve toplumların kalkınmasını, refaha ermesini, toplumsal ilişkilerde, yönetilen ile yöneten arasındaki ilişkide ahlakı, güveni ve huzuru başarılı bir şekilde temin eden, kanunların tatbik edilmesinde kimlik gözetmeksizin başarılı bir şekilde istikrarla adaleti tesis edebilen, koruması altına aldığı toplumları tüm olumsuz şartlara rağmen her türlü saldırılara karşı başarılı bir şekilde koruyan sadece ve sadece İslam nizamı olmuştur. Müslüman toplumu işte böylece dünyaya insanlık tarihinin hiç görmediği tertemiz, taptaze bir atmosferi temin etmiştir. Bunu da gerçek başarı vizyonuna sahip olan sahih bir siyasi nizam ile başarmıştır.

Bu siyasi vizyona sahip olanlar parayla, yeryüzünün kaynaklarını sömürmekle, endüstriyel icatlarla, keşiflerle kalkınmadılar. Hatta açlıktan karınlarına taş bağlayacak kadar yoksulluk çektikleri halde başardılar. Çünkü gerçek kalkınma maddi servetlerle değil, fikirlerle sağlanabilirdi ancak. Neticede sahih başarı vizyonundan kaynaklı fikirleri ile tüm maddi servetlere de bilimsel ve endüstriyel icatlara ve insanlığa yeni ufuklar açan keşiflere ve askeri güce de sahip oldular.

İslam toplumu ne zaman ki bu fikirlerden kopmaya başladı işte o zaman önü kesilemez çöküşe ve nihayet fikri servetlerini dahi koruyamayacak kadar aciz bir hale düştüler. Öyleyse iki kere ikinin dört ettiği gibi İslam Ümmeti bugün tekrar bu fikri servete sahip çıktığı anda tüm siyasi başarısını da yeniden elde edecektir.

Peki, İslam Ümmeti bu fikri servetini nasıl yeniden elde edebilir?

Birincisi, artık İslam’ı sömürgeci kâfirlerin kendisine dikte ettiği oryantalist İslam anlayışı ile değil, kendisine Allah Subhânehû ve Teâlâ tarafından gönderilmiş kurtarıcı ve başarılı olan mesaj şeklinde anlamalıdır. Zira “La ilahe İllallah Muhammedun Rasulullah” akidesi, kendisinden İslam dışından gelen her türlü düşünceyi ve düşünce şeklini kocaman ve güçlü bir “LA” ile reddetme şartını koşarken, onu sadece hristiyan bir yorumla, Allah’ı bir “yaratıcı” olma sıfatıyla sınırlandırmamayı, aksine her şeyin gerçek sahibi, maliki ve yöneticisi olduğunu kabul etmektir.

Ve her şeyin sahibi, maliki ve yöneticisi olan Allah Subhanehu ve Teâlâ; insanlara İslam’ı mütekamil ve her şeyi kapsayıcı bir hayat nizamı olarak göndermiştir. Bu böyle olması gerekir zaten. Zira Allah’ın insanlara sadece bazı ibadet ritüelleri ve yasaklar koymakla yetinmiş olup dünyayı tüm beşerin heva ve hevesine terk etmiş olacağını düşünmek Allah’ı adaletsiz olmakla suçlayıp apaçık iftira atmaktır. Aksine Rabbimiz tüm insanlık için mütekamil bir hayat nizamını gösterdiğini şu ayetiyle de belirtmiştir:

﴿اَلْيَوْمَ يَئِسَ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ دِينِكُمْ فَلَا تَخْشَوْهُمْ وَاخْشَوْنِ الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي وَرَضِيْتُ لَكُمُ الْإِسْلَامَ دِيناً﴾

“Bugün artık kâfirler dininizi söndürmekten ve sizi dinden döndürmekten ümitlerini kesmiş durumdadırlar. O halde onlardan korkmayın, Benden korkun. Bugün sizin dîninizi kemâle erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı seçtim.” [Maide 3]

Dolayısıyla İslam, Müslümanları zulümlerden kurtaran, başarılı kalkınmanın sırrını ve anahtarını eline veren tek doğru ideolojidir. Müslümanlar kurtulur ve kalkınırsa, zulüm altındaki her insan kurtulur ve kalkınır. Bu ideoloji, kendisini benimseyen Müslümana övünebileceği ve övülebileceği en üstün ahlaki (doğruluk, dürüstlük, güvenilirlik gibi) ve seçkin insani sıfatları (cesaret, kahramanlık, cömertlik gibi) var eden manevi gücü; kendinin, ailesinin, komşunun, tüm toplumunun ve tüm insanların bedeni ve maddi ihtiyaçlarını hakkıyla, adilce doyurabilecek iktisadi nizamı ile maddi gücü; Allah ile olan ilişkiyi idrak eden bir vicdanı meydana getiren ruhi gücü sağlar. Bugün insanlık başarılı bir siyasi vizyon ararken gözettiği kriterler maddi, manevi ve ruhi anlamda güçlü olması değil midir zaten?! İşte size tüm bu kriterleri yüzde yüz yerine getiren başarılı siyasi vizyon: İslam!

Her Müslüman Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın şu ayetini çok iyi biliyor:

﴿إِنَّ اللَّهَ لَا يُغَيِّرُ مَا بِقَومٍ حَتَّٰى يُغَيِّرُوا مَا بِأَنْفُسِهِم﴾

“Şüphesiz ki, bir kavim kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez.” [Ra’d 11]

Bu ayeti iki şekilde anlayabiliriz: Birincisi, bir toplum kendi içindeki güzel hasletlerin kaynağını terk etmedikçe Allah ona bahşettiği nimetini elinden almaz. Ki kendimizden önceki tüm kavimler, ümmetler, milletler tam da bu yüzden Allah’ın gazabına uğramıştır. Yani ne zamanki onlar Allah’ın kurallarını, kanunlarını terk edip kendi kafalarına göre kanunlar, kurallar ve değerlere uymaya başladılar, Ra'd suresinin 11. ayetinin devamında açıklandığı gibi, “kendi günahları yüzünden Allah’ın onlara isabet ettirdiği kötülükleri de geri çeviremediler” ve Allah onları yıkıma ve helâka götürmüştür. Bu manayı destekleyen yine Kur’an’ın kendisidir:

﴿وَمَنْ أَعْرَضَ عَنْ ذِكْرِي فَإِنَّ لَهُ مَعِيشَة ضَنْكاً وَنَحْشُرُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ أَعْمٰى﴾

“Her kim de benim zikrimden (Kur’an’dan) yüz çevirirse, mutlaka ona dar bir geçim vardır. Bir de onu kıyamet gününde kör olarak haşrederiz.” [Taha 124]

Bu ayeti ikinci bir manada ise; tekrar Allah’ın bahşettiği nizama geri dönerek -yani İslam toplumunun nefsini, özünü ifade eden Allah’ın tanımladığı siyasi yapıya geri dönerek- Allah’ın vadettiği dünya ve ahiret başarısını yeniden kazanmak olarak anlamalıyız. Zira Allah merhametlilerin en merhametlisidir ve kendisine yönelen kullarını asla sahipsiz ve başarısız bırakmaz.

﴿وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنْكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضَى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُمْ مِنْ بَعْدِ خوْفِهِمْ أَمْناً يَعْبُدُونَنِي لاَ يُشْرِكُونَ بِي شَيْـئاً وَمَنْ كَفَرَ بَعْدَ ذَلِكَ فَأُولَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ﴾

“Allah, sizlerden iman edip salih ameller işleyenlere yeminle şunları vâdetti: Kendilerinden önceki Mü’minleri kâfirlerin yerine geçirip hâkim kıldığı gibi onları da yeryüzüne sahip ve hâkim kılacaktır. Kendileri için seçip razı olduğu İslâm dinini mutlaka yerleştirecek ve onlara bu dîni hayatlarında uygulama güç ve imkânını verecektir. Ayrıca içinde bulundukları korkulu dönemin ardından onları tam bir emniyete kavuşturacaktır. Çünkü onlar yalnızca Bana kulluk ederler, hiçbir şeyi Bana ortak koşmazlar. Artık bundan sonra kim nankörlük edip inkâra saparsa, işte onlar doğru yoldan çıkanların ta kendileridir.” [Nur 55]

Tüm bunlar ışığında görüyoruz ki İslam Ümmeti kendisine bu konuda liderlik edecek İslam ideolojisi üzerine kurulu, İslam'ın emrettiği şekilde Kur'an ve Sünnet dışına çıkmadan hareket eden ve sadece İslam'ın belirlediği hedefleri hedefleyen fikrî siyasi bir çalışmaya muhtaçtır ki bu; İslami siyasi bir partidir. Zaten bu da Allah Subhânehû ve Teâlâ'nın emridir:

﴿وَلْتَكُنْ مِنْكُمْ أُمَّةٌ يَدْعُونَ إِلَى الْخَيْرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَأُولَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ﴾

“İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü yasaklayan seçkin bir topluluk bulunsun. İşte onlar, doğru ve kalıcı yatırım yapıp kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” [Al-i İmran 104] İşte Mü’minler İslam’ın bu mesajını sadece ruhi bir mesaj olarak değil, tamamen insanları korumak ve kalkındırmak üzere işlerini düzenleyen SİYASİ BİR MESAJ olarak önce kendileri benimsedikleri gibi insanlığa da taşımak üzere benimsemek zorundadırlar, yani tüm insanlığı da bu mesaja davet etmelidirler.

﴿وَيُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ بِإِذْنِهِ وَيَهْدِيهِمْ إِلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ

“Gerçekten size Allah’tan bir nur ve gerçeği açıkça gösteren bir kitap geldi. Allah, o nur ve kitap vasıtasıyla rızasını arayanları ebedî huzur ve kurtuluş yollarına iletir; onları sadece kendi izniyle küfür ve günah karanlıklarından iman aydınlığına çıkarır ve onları dosdoğru yola ulaştırır” [Maide 15-16]

Bütün bu anlatılanları şöyle toparlayarak bitirelim: Bugün uygulanmakta olan siyasi sistemlerin her biri başarısızlığını ispat etmiş, insanlığı kuru çöllerde seraplara sürüklediği ifşa olmuştur. Gerçek, doğru ve sürdürülebilir bir başarı vizyonuna sahip olan sadece ve şüphesiz ancak İslam’dır ve dolayısıyla muttaki, muhlis, muhsin Müslümanlardır. Onların yapması gereken tek şey, tüm İslam âlemini yeniden Allah’ın emrettiği, Rasulullah Sallallahu aleyhi ve Sellem’in gösterdiği İslam akidesi üzerine inşa edilmiş hayat ve nizamını yeniden ikame etmek için el birliği ile çalışmaktır. Bu nizamın cisim bulmuş hali ancak Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın vadettiği ve Rasulu Sallallahu aleyhi ve Sellem’in müjdelediği nübüvvet metodu üzere kurulması gereken İkinci Raşidi Hilafet devletidir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Kadın Kolları adına
Zehra Malik (Gamze Gürsoy)

#رؤية_حقيقية_للتغيير

#TrueVision4Change

Devamını oku...

İran, Amerika ve Yahudi Varlığıyla Karşı Karşıya

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

İran, Amerika ve Yahudi Varlığıyla Karşı Karşıya

Yeni Orta Doğu Projesi ve Velayet-i Fakih Projesi Gibi İki Küresel Proje Arasında Kader Belirleyici Bir Savaş

 

Haber:

Amerika ve Yahudi varlığı ile İran arasındaki savaş 28 Şubat 2026’da büyük bir saldırıyla patlak verdi ve ardından İran’ın gücü ve füze kapasitesi konusunda saldırganların beklemediği şeyler ortaya çıktı; zira İran, Yahudi varlığına, bölgedeki Amerikan üslerine ve uçak gemilerine güçlü bir şekilde karşılık verdi. Şimdiye kadar İran’ın artan bir üstünlüğü ortaya çıkmıştır; zira Hürmüz Boğazı üzerinde nüfuzunu dayatmış olup daha fazlasıyla tehdit etmektedir. Nitekim dünya genelinde Amerika’nın ve onun beslemesinin acizliği ve içine düştükleri durum konusunda bir kanaat yayılmıştır. Amerika ise bölgedeki nüfuzunu ve uluslararası konumunu koruma kaygısıyla, savaşı durdurmak için tarihî müttefiklerinden, hatta rakiplerinden bile yardım istemektedir.

Yorum:

Trump’ın artık hiç kimseye gizli olmayan böbürlenmeleri ve yalanlarına ve bu savaşta İran’da yaşanan öldürme ve yıkıma rağmen, şu ana kadar yaşananlar İran’ın lehinedir. Bu da dünyanın en güçlü devleti olan Amerika’nın ve onunla birlikte uçaklarıyla bölgede ve çevresinde dolaşıp askerleriyle gezen, öldüren, yıkan ve istediğini yapan Yahudi ordusunun, hedeflerinden herhangi birini gerçekleştirmede başarısız olduklarını göstermektedir. Hatta Yahudi varlığının güvenliği artık geçmişte kalmış ve varlığı da tartışma konusu olmuştur. Ayrıca Amerika’nın nüfuzu azalmakta olup Hürmüz Boğazı bu konuda bölgede ve dünyada önemli bir başlıktır. Hatta İran, Bab el-Mendeb Boğazı’na politikasını dayatırsa bu azalma daha da artacaktır. Savaş bu şekilde devam ederse, ABD’nin müttefikleri ve dostları ona karşı serzenişlerini artıracak ve bu da onun uluslararası itibarını sarsacaktır.

Amerika, bu savaşa girmeden önce, Trump’ın başlattığı tüm meselelerde başarısızlığa uğraması nedeniyle ciddi bir çıkmaza girmiş ve İran’ın inatçılığı ve Amerika ve Yahudi varlığının, bölgede münhasırın Amerikan hegemonyasını öngören yeni Orta Doğu adlı projesine karşı çıkması nedeniyle, Amerika’nın bölgeye yönelik stratejisi tıkanmıştı. Onun yenisi, bu hegemonyanın köleliğe yakın bir imparatorluk olacağı ve burada Yahudi varlığının, Amerika'nın emriyle bölgenin polisi ve yöneticisi olacağıydı. İran’ın bu projeye karşı gösterdiği inatçılık, ne pahasına olursa olsun belirleyici olmuştur; zira İran, bu projenin kendisini bir tabi devlet haline getireceğinin yanı sıra son yarım yüzyıldır hazırladığı Velayet-i Fakihfikrinden kaynaklanan bir “İslam” hükümetinin otoritesini yayma yönündeki siyasi projesini de ortadan kaldıracağını bilmektedir. Bu yüzden askeri cephaneliğini inşa etmekte ve uzak yakın çevresinde nüfuzunu genişletmektedir. Bu nedenle Amerika'nın çıkarlarını korumak ve politikalarını uygulamak pahasına bile olsa, yeteneklerini artırmak için her fırsattan yararlanmaktadır.

Bu nedenle İran, Trump'ın hayata geçirme çalışmalarına başladığı 2018 yılından bu yana Amerika'nın projesine şiddetle karşı çıkmaktadır. Dolayısıyla hizmet ilişkisini sürdürmek ve masa altından çıkarlarını korumak konusunda Amerika'yı ikna etmeye çalışmaktadır. Bu ise Amerika tarafından pek çok nedenden ötürü reddedilmiştir ki bu nedenlerden biri de, on yıllardır boyun eğdirilemeyen ve kontrol altına alınamayan siyasi İslam’ın yayılmasıdır. Hatta bu durum artık Amerika’nın nüfuzu için, her an patlak verebilecek bir tehdit oluşturmaya başlamıştır. ABD ile İran arasındaki stratejik anlaşmazlık 2018 yılında başlamış ve ne kadar ertelenirse ertelensin çözülemeyecek bir çatışmaya dönüşmüştü; zira bu, ABD’nin yeni Ortadoğu projesi ile İran’ın Velayet-i Fakih projesi gibi iki kader belirleyici proje arasındaki bir çatışmadır. Bu yüzden tarafların hiçbirinin hedeflerinden hiçbir ödün vermediği bir savaş patlak vermiştir. Ancak tarihi bir kırılmanın ardından bölgedeki düzen, ardından da uluslararası durum ve dünya düzeni galip gelenin lehine değişecektir.

-Allah korusun- eğer Amerika ve onun beslemesi galip gelirse, büyük olasılıkla yeni Ortadoğu projesi dayatılacak, Müslümanlara karşı şiddetli ve kin dolu bir savaş başlatılacak ve Batı ile tüm kâfirlerin rızasıyla, Yahudi varlığı tarafından Müslümanlara karşı şirk, ahlaksızlık ve cehalet stratejileri uygulanacaktır. Bu da Amerika için, Çin ve Rus rakiplerine karşı üstünlüğünü geri kazanma ve pekiştirme fırsatı olacaktır.

Eğer savaş bir aydır sürdüğü gibi devam ederse, ABD’nin bölgedeki hakimiyetinin zayıflaması ve etkisinin kademeli olarak azalması beklenmektedir; bu da boyutları, potansiyelleri ve bölgenin jeopolitik özellikleri sayesinde onları büyük devletler safına yükselmeye uygun hale getirecek İran ve Türkiye’nin lehine olacaktır. Yahudi varlığının kaderi ise zayıflama, umutsuzluk ve ardından yok olmak olacaktır. Amerika, küresel olarak bir boşluk bırakacak ve bu boşluğu da başta Rusya ve Çin olmak üzere, bu fırsatı kollayan diğer kutuplar dolduracaktır. Bölgedeki boşluğu İran ve Türkiye dolduruyor; aralarında ne tür bir işbirliği ya da çekişme olduğunu ise ancak Allah bilir. Küresel boşluğu ise Çin ve Rusya doldurmaktadır.

Yukarıda belirtilenlere göre bu savaş, kader belirleyici ve varoluşsal bir savaştır. Zira İran ve Amerika için kader belirleyici, Yahudi varlığı için ise varoluşsal bir savaştır. Dolayısıyla bu, bölge ve Müslümanlar için hayati bir önem taşımaktadır. İslam'ın ve Müslümanların maslahatı, şüphesiz Amerika ve Yahudilerin yenilgisi, Batı'nın nüfuzunun gerilemesi ve Müslüman ülkelerden tamamen sökülüp atılmasında yatmaktadır. Ancak bu durumda yeni ortaya çıkan durum, bazı endişe ve uyarıları beraberinde getirecektir; zira İran ve Türkiye gibi rejimler, Müslümanlar için güvenli bir ortam oluşturmadığı gibi İslam’ın arzuladığı bir durumda da değillerdir. Rusya ve Çin de Batı ülkeleri gibi İslam’a karşı savaşıyor olsa da, bu ülkelerin oluşturduğu tehlike, İslam dünyasının kalbinde yer alan Yahudi varlığından çok daha azdır; zira Amerika ve Batı ülkeleri, Müslüman ülkeleri, onların güçlü ve zayıf yanlarını çok iyi bilmekte, Müslüman ülkelerde ve toplumlarında kök salmış durumdadırlar; hatta Müslüman ülkelerde sayısız ajanları, siyasi, bilimsel, kültürel, medyatik ve askeri kurumları ile sayısız örgütleri bulunmaktadır.

Son olarak üç noktaya değinmek istiyorum:

Birincisi: Bir Müslümanın, bizim bu savaşla hiçbir ilgimiz yok diyerek bunun zalimler arasındaki bir savaş olduğu ve her birinin kan dökme, kutsalları ihlal etme ve suç işleme konusunda bir geçmişi olduğu bahanesi uydurması caiz değildir. Çünkü bu, Müslümanlar ile saldırgan kâfirler arasındaki bir savaştır. Zira kâfirler galip gelirse, bunun Müslümanlar için felaketle sonuçlanacağı açığa çıkmıştır. Daha önce de belirtildiği gibi İran'ın kazanması, tüm Müslümanlar için olumlu olacaktır. Aklı başında veya siyasi bakış sahibi hiçbir Müslüman, bunun bizi ilgilendirmediğini söyleyemez.

İkincisi: Bu, savaşların sonuçlarının, hazırlıkları ve gidişatı hakkında ne kadar bilgili olursa olsun, insanlardan hiçbirinin elinde olmadığına dair bir uyarıdır. Zira gidişatlar değişmekte olup sonuçlar yalnızca Allah Subhanehu'nun elinde ve O’nun ilmindedir. Bu nedenle Müslümanların, zaferin sebeplerini artırmak için çağrıda bulunması ve çalışması gerekir.

Üçüncüsü: Ümmeti kurtarmayı ve İslam’ın otoritesini yeniden tesis etmeyi arzulayan herkes, bu savaşın yol açabileceği sonuçları göz önünde bulundurması gerekir; bunun için de Müslümanların çıkarlarına hizmet edecek, onların zaferini ve kâfirlerin yenilgisini sağlayacak ve Müslümanlar arasında işbirliğine ve vahdete teşvik edecek bir strateji ve planlar geliştirmesi gerekir. Bu da kâfirlerin zaferi gibi zararlı sonuçları önlemek ve düşmanların, örneğin Sünniler ile Şiiler arasında ya da Türkiye ile İran arasında çatışmalar çıkarma planlarını boşa çıkarmak içindir. Siyasi amel işte böyle olmalıdır.

وَقَاتِلُواْ الْمُشْرِكِينَ كَآفَّةً كَمَا يُقَاتِلُونَكُمْ كَآفَّةً وَاعْلَمُواْ أَنَّ اللهَ مَعَ الْمُتَّقِينَ

Müşrikler nasıl sizinle topyekün savaşıyorlarsa siz de onlara karşı topyekûn savaşın ve bilin ki Allah (kötülükten) sakınanlarla beraberdir.” [Tevbe 36]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Dr. Mahmud Abdulhâdi

Devamını oku...

Pakistan, Görüşmelere Ev Sahipliği Yapmaya Yani Ulaşılması Güç Bir Köprü Olmaya Hazırdır

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Pakistan, Görüşmelere Ev Sahipliği Yapmaya Yani Ulaşılması Güç Bir Köprü Olmaya Hazırdır

Haber:

Pakistan Dışişleri Bakanlığı, ABD Başkanı Donald Trump'ın Washington ile Tahran arasındaki müzakerelerin devam edeceğine dair açıklamalarının akabinde, Pakistan'ın ABD ile İran arasında yapılacak görüşmelere ev sahipliği yapmaya hazır olduğunu açıkladı.

Yorum:

Pakistan'ın İran ile Amerika arasında arabuluculuk yapma konusundaki son girişimi, kuruluşundan bu yana alışık olduğu bir tarzı yansıtmaktadır. Bu rol nadiren tamamen kendi seçimiyle olup sürekli olarak uzun vadeli çıkarlarına hizmet etmemektedir. Yıllar boyunca Pakistan, önce Soğuk Savaş sırasında Sovyet genişlemesine karşı bir engel olarak, sonra 1970’lerde Amerikan-Çin ilişkilerinin açılımında bir köprü olarak ve daha sonra İslam’a karşı savaşta ön saflarda bir ortak olarak Güney Asya’da Amerika’nın önemli bir müttefiki rolünü oynamıştır. Her aşamada Pakistan, Amerika’nın ihtiyacı olduğunda lojistik ve istihbarat desteği sağlamış ve bu hizmetlerin karşılığında hain liderleri büyük servetler kazanmıştır. Amerika’ya verilen tüm bu destek aşamaları, İslam ümmetinin kanına ve kaynaklarına mal olmuştur.

Görünen o ki Pakistan'ın davranışları, ABD ile İran arasındaki uçurumu kapatmaktan daha çok, ABD'nin çıkarlarıyla uyumlu hareket etmeyi ve sivil ve askeri liderlerinin birkaç yıl daha iktidarda kalmasına yardımcı olma olasılığını hedeflemektedir. Pakistan'ın izlediği dış politika, İran'ın izlediği dış politika gibi, açıkça sömürgeci amaçlara hizmet etmektedir. Pakistan'ın tutumu bu sorunu çözmeyecektir. Zira bu süregelen çatışma, yakın tarihin en büyük petrol arzı kesintilerinden birine yol açmış olup eğer çatışma uzarsa, bu savaş Pakistan sınırları için bir tehdit oluşturacaktır. Ayrıca yakıt sıkıntısı ve Afgan hükümetiyle süren savaş da bir tehdit oluşturmaktadır.

Mevcut durumu İslami dış politika perspektifinden ele alırsak, onunla tamamen farklı bir yaklaşımla muamele edeceğiz. Öncelikle İslam, Müslümanların, kendi vatanlarında savunmasız Müslüman kardeşlerinin hedef alınması ve öldürülmesi karşısında eli kolu bağlı durmasına izin vermez; oysa Pakistan hükümeti on yıllardır bunu yapmayı alışkanlık edinmiştir. Ayrıca İslam Müslümanlara, kendilerine zarar vermiş olan ve şimdi kendi işlerinde yardıma ihtiyaçları olan kafirlere dostluk beslemelerine de izin vermez. Şu tarihi örnekte, Sıffin Savaşı'nın ardından Müslümanlar içten bölündüğünde, Bizans İmparatoru Sezar, Muaviye'nin lehine müdahale ederek İslam Devleti'ni zayıflatmak için bir fırsat görmüştü. Efendimiz Ali'ye kârlı bir yardım teklifinde bulununca, bunun üzerine Muaviye ona şunları yazmıştı: “Ey mel’un! Yemin ederim ki eğer durup kendi topraklarına geri dönmezsen, amcamın oğluyla uzlaşıp sana karşı birleşerek seni tüm topraklarından kovacağım! Peşini bırakmayacağım ve ne kadar geniş olursa olsun dünya sana dar gelecektir.” İşte o zaman Bizans İmparatoru korkmuş ve planlarından vazgeçmişti; nitekim barış antlaşması talep eden bir mektup göndermiştir.

İşte bunlar, Ashabımızın Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’den öğrendikleri derslerdir; zira Allah Subhanehu Teala, Müslümanlara açıkça ve alenen zarar veren ABD gibi düşmanlardan yardım almayı açıkça haram kılmıştır. يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لاَ تَتَّخِذُوا عَدُوِّي وَعَدُوَّكُمْ أَوْلِيَاء تُلْقُونَ إِلَيْهِم بِالْمَوَدَّةِ وَقَدْ كَفَرُوا بِمَا جَاءكُم مِّنَ الْحَقِّ يُخْرِجُونَ الرَّسُولَ وَإِيَّاكُمْ أَن تُؤْمِنُوا بِاللَّهِ رَبِّكُمْ إِن كُنتُمْ خَرَجْتُمْ جِهَاداً فِي سَبِيلِي وَابْتِغَاء مَرْضَاتِي تُسِرُّون إِلَيْهِم بِالْمَدَّةِ وَأَنَا أَعْلَمُ بِمَا أَخْفَيْتُمْ وَمَا أَعْلَتُمْ وَمَن يفْعَلْهُ مِنكُمْ فَقَدْ ضَلَّ سَوَاء السَّبِيلِ “Ey iman edenler! Eğer benim yolumda savaşmak ve rızamı kazanmak için çıkmışsanız, benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanlara sevgi göstererek, gizli muhabbet besleyerek onları dost edinmeyin. Oysa onlar, size gelen gerçeği inkâr etmişlerdir. Rabbiniz Allah'a inandığınızdan dolayı Peygamber'i de sizi de yurdunuzdan çıkarıyorlar. Ben, sizin saklı tuttuğunuzu da, açığa vurduğunuzu da en iyi bilenim. Sizden kim bunu yaparsa (onları dost edinirse) doğru yoldan sapmış olur.” [Mümtehine 1]

İslam ümmetinin acilen Allah Subhanehu ve Teala'nın hükümleriyle yönetecek adil bir yöneticiye ihtiyacı vardır. Zira Hilafet sisteminin gölgesinde Müslümanlar devletlere bölünmeyecektir. Müslümanlar dünyanın farklı bölgelerinde yaşayıp farklı yerel dilleri konuşacaklar ama kimliklerini, milliyetçilik diktesi değil, İslam belirleyecektir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ahlak Cihan

Devamını oku...

Amerika Savaşları Kazanamıyor

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Amerika Savaşları Kazanamıyor 

Haber:

İbrani Kanal 13'te verdiği röportajda dikkat çeken açıklamalarda bulunan eski Ordu Komutanı ve Başbakan Ehud Barak, mevcut gerginlikle ilgili olarak masadaki askeri ve siyasi seçeneklerin zorluğu konusunda uyarıda bulundu. Hürmüz Boğazı ile ilgili olarak, boğazın yeniden açılmasının iki Amerikan firkateyninin konuşlandırılmasını ve aylarca orada kalmasını gerektireceğini belirterek, bunun Vietnam, Irak ve Afganistan savaşlarının senaryolarını tekrarlayabileceği konusunda uyardı. Savaşların genellikle hızlı başarılar ve büyük hasarlarla başladığını, daha sonra tereddüt aşamasına girdiğini açıkladı ve bu aşamanın çoktan başladığını da vurguladı.

Ayrıca Barak, devam eden müzakerelerin veya operasyonların, başlamadan önceki durumdan daha kötü sonuçlarla ya da hatta bir yenilgiyle sonuçlanmasından duyduğu endişeyi dile getirerek, “ABD, çoğu savaşlarda üstünlük sağlamasına rağmen son 60 yıl içinde hiçbir savaşta galip gelememiştir” eklemesinde bulundu. (Ajanslar)

Yorum:

Barak yaptığı açıklamalarda, Amerika’nın savaş başlatabilecek ve gerçekten ciddi zararlar verebilecek askeri kapasiteye sahip olduğu gerçeğini ifade ederek gerçekliği tanımlamanın ötesine geçmemiştir. Ancak bu, savaşı sürdürme yeteneğini garanti etmez. Özellikle de yıpratıcı bir duruma girmek, savaşların dönüşebileceği en kötü senaryo olup bu ise özellikle akidelerin, coğrafyanın, demografinin ve tarihsel sabır ve dayanma gücünün etkili faktörler olduğu ülkelerde Amerika gibi büyük devletlerin korktuğu bir şeydir.

Ayrıca savaşların başlarında ölümcül saha başarılarıyla başlayan askeri yetenekler, savaşların sonunda meyvelerini hasat etmeyi mutlaka garanti etmez. Aksine bizzat çıkış yolları bile çıkmazlara dönüşebilir. Siyasetçi, askeri ve istihbaratçı bir adam olan Barak, Amerika ve Yahudi varlığının İran'a karşı savaşında bu konuda endişesini dile getirmek istemiştir; zira bu askeri gerçekleri, özellikle son yıllarda Irak, Afganistan ve Somali'de olduğu gibi Amerika'nın İslam beldelerindeki savaş tarihi de desteklemektedir.

Ancak tekrarlanan bir paradoks şudur: Ehud Barak’ın da işaret ettiği gibi Amerika savaşları kazanamasa da sonuçları hasat etmekte, çıkış yolları bulmakta ve nüfuzunu korumaktadır. Tıpkı savaştan neredeyse feci bir yenilgiyle çıkmak üzere olduğu Irak Savaşı’nda olduğu gibi ki paradoks, savaş aşamasından sonraki aşamaya geçiş ve dönüşümde yatmaktadır. Özellikle de müzakere ve arabuluculuk yoluyla ya da yerel güçleri kontrol altına alıp kullanarak ve onları parçalamaya çalışarak sonuçları Amerika'nın lehine çevirmeye çalışan ajanların temsil ettiği tam bir yürütme ekibinin varlığında yatmaktadır.

Amerika’nın bölgemizde açtığı herhangi bir savaş, onu oradan çıkarabilecek ve o bölgenin bağımsız bir merkez haline gelmesini sağlayabilecek niteliktedir ki böylece Amerika’nın nüfuzundan ve sömürüsünden sonsuza dek kurtulmak için bir fırsat oluşturmaktadır. Dolayısıyla Müslümanlarla yapılacak herhangi bir savaş da, eğer bunun için gerçekten bir irade ortaya konulmuş olsa ve bu mesele hayati olarak görülmüş olsa, Amerika’yı bölgeden çıkarabilecek niteliktedir. Ancak yöneticilerin kanına işlemiş olan ajanlık öyle bir noktaya gelmiştir ki onlar varlıklarını ve bekalarını sömürgecilikle bağlantılı olmadan hayal edemez bir hale gelmişlerdir.

Ancak buna rağmen bu savaşta belki de en tehlikeli olan şey, bir siyasetçinin ifade ettiği gibi “Amerika’nın gerçek gücünün açığa çıkmasıdır”; zira onun efsanevi olduğu yanılsaması çökmüş, bölge halkları için onun yenilebileceği ya da ona karşı direnmenin mümkün olduğu açık hale geldiği gibi, kapasitesi ne kadar abartılsa da bölgede sınırlı ve geçici olduğu ve ona zarar verilebileceği de açık hale gelmiştir; şüphesiz bu büyük işin, daha sonrası da vardır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdurrahman El-Leddavi

Devamını oku...

Saliha Bacılardan Gamze Gürsoy Kurnaz’ın Vefatını Duyurur

Saliha ve mümine bir hanım olarak ömrünü İslami hayatı yeniden başlatmaya adayan Gamze Gürsoy Kurnaz, bugün ruhunu rahmet-i Rahman’a teslim etti.

إِنَّا لِلَّهِ وإِنَّآ إِلَيْهِ راجِعُونَ

“Şüphesiz biz Allah'a aidiz ve elbette O'na döneceğiz.” [Bakara Suresi 156]

Gamze kardeşimizin hem davet çalışmalarında hem de ailesine karşı fedakâr bir Müslüman olduğuna şahidiz. Rabbimizden, değerli kardeşimizi rahmetiyle kuşatmasını, ailesine sabr-ı cemil ihsan etmesini niyaz ediyor, yakınlarına, sevenlerine ve dava arkadaşlarına başsağlığı diliyoruz.

اِنَّمَا يُوَفَّى الصَّابِرُونَ اَجْرَهُمْ بِغَيْرِ حِسَابٍ

“Şüphesiz sabredenlere mükafatları hesapsız ödenecektir. [Zumer Suresi 10]

Devamını oku...

Hizb-ut Tahrir / Türkiye Vilayeti 2026 Ramazan Ayı Faaliyetleri Tamamlandı

Allah Subhanehu ve Teâla Müslümanlar olarak bizleri diğer insanlardan ayırmış ve tek bir ümmet kılmıştır. Rabbimiz şöyle buyurmuştur: اِنَّ هٰذِه۪ٓ اُمَّتُكُمْ اُمَّةً وَاحِدَةًۘ “İşte bu sizin ümmetiniz bir tek ümmettir.[Enbiya Suresi 92]

Bu sebeple Hizb-ut Tahrir / Türkiye Vilayeti olarak her sene olduğu gibi bu sene de mübarek Ramazan ayına bir isim verdik ve “Ramazan Ümmet Olma Zamanı” dedik. Bir asırdan fazladır bölünmüş ve parçalanmış halde olan Müslümanların yeniden tek bir ümmet olmaları için çağrı yaptık ve bütün faaliyetlerimizi bu başlık altında gerçekleştirdik.

Ramazan ayı boyunca Türkiye genelinde 15 ayrı ilde; STK, siyasi parti ve medya temsilcileri, âlim ve kanat önderleri, gazeteci yazar ve akademisyenlere yönelik iftar programları düzenledik. İstanbul, Ankara, Antalya, Aksaray, Niğde, Kırıkkale, Diyarbakır, Van, Batman, Bursa, Kocaeli, Düzce, Konya, Şanlıurfa ve Mersin’de yapılan bu iftar programlarında davetliler ile birlikte yuvarlak masa toplantıları yaptık. Hasbihal şeklinde yapılan bu toplantılarda Müslümanların son yüzyılda yaşadığı işgal, soykırım ve sömürünün sebeplerine, ulus devletlere bölünmüş olmanın sonuçlarına ve yeniden tek bir çatı altında ümmet olmanın yolu üzerinde yoğunlaştık. İran’a karşı haçlı ve Siyonist ittifakının başlattığı savaşın sebeplerini ve bu savaşta Müslümanların duruşunun ne olması gerektiğini konuştuk. Yine Türkiye genelinde çalışma yaptığımız bölgelerdeki bütün illerde Ramazan ayının manevi atmosferinde iftar programları gerçekleştirdik. Bazı bölgelerde kadın kollarımız ve gençlerimiz de bu iftar programlarına ev sahipliği yaptılar.

Hilafetin kaldırıldığı tarih olan 3 Mart’ta Türkiye genelinde tam 50 ayrı yerde panel ve seminerler gerçekleştirdik. “Hilafet Tercih Değil Şer’i Bir Zorunluluktur” başlıklı bu programlarda İslam Ümmetinin yaşadığı kabul edilemez durumu ve Hilafete olan ihtiyacın önemini vurguladık. Dünyanın içinde bulunduğu durum sebebiyle Hilafetin sadece bir tercih olmadığını şeri ve siyasi bir zorunluluk olduğunu delilleriyle ortaya koyduk.

Düzenlediğimiz iftar programlarına iştirak eden, panel ve seminerlere katılan, davet ve sohbet meclislerimizde bulunan bütün Müslümanlardan Rabbimiz razı olsun. Doğusundan batısına, güneyinden kuzeyine Türkiye’nin her bölgesinde, işgal ve zulümlerin bitmesi için Müslümanların ümmet olmayı gündeme getirmeleri ve Hilafete olan ihtiyacı konuşmaları onlardaki hayrın göstergesidir. Çünkü bu ümmet seçkin, adil ve şahit bir ümmettir. Bu ümmet hayrın yayıcısı, şerrin karşısında durandır. Hilafetin ikamesinde de hayrın öncüsü olacaktır inşaAllah…

Rabbimiz bu ayı Hilafetsiz geçirdiğimiz son Ramazan kılsın, Amerika başta olmak üzere bütün kâfirleri zelil kılsın. Rabbimiz Gazze ve Filistin’in işgalden kurtulduğu, Kudüs’ün özgürleştiği günleri yakınlaştırsın. Amin.

Devamını oku...

Davetçileri Zindanlara Atan, Limanlarını Ümmetin Düşmanlarına Açan Bu Rejim Nasıl Bir Rejimdir!

İslam’ın hayatın her alanına tatbik edilmesi için davet yüklenenlerin zindanlara ve hapishanelere atıldığı, hiçbir suç işlemedikleri ve hiçbir saldırıda bulunmadıkları halde sırf “İslam hayata hâkim olmalı ve Ümmet Rabbinin şeriatı ile yönetilmeli” dedikleri için rızıklarının daraltıldığı, rızıklarıyla tehdit edildiği, ağızlarının mühürlendiği ve fikirlerinin kuşatıldığı bir dönemden geçiyoruz.

Bir tarafta bunlar yaşanırken diğer tarafta ümmetin düşmanlarına limanların ardına kadar açıldığını, yollardan geçişlerinde kolaylık sağlandığını, gücüne güç katacak her türlü kolaylığın ümmetin düşmanlarına altın tepside sunulduğunu görüyoruz!

Bu ne yaman bir çelişkidir ki İslam’a daveti suç sayarken, İslam düşmanlarına giden yardımları kolaylaştırmayı kabul edilebilir bir iş olarak görmekte ya da sessiz kalmaktadır! Bu nasıl bir terazidir ki hak sözü söylemeyi suç sayarken, Müslümanları katledenleri ve topraklarını işgal edenleri güçlendiren eylemlere göz yummaktadır!

Kuşkusuz İslam davetçilerinin maruz kaldığı tutuklamalar, işkenceler ve baskılar istisnai bir durum değildir; aksine İslam’ı bir yönetim sistemi olarak kendisi için bir tehdit gören ve onu yeryüzünden kazımaya çalışan mevcut rejimin doğasını yansıtan değişmez bir metottur.

Rejim, uluslararası bir düzenin parçası olmaktan zerre kadar utanmamakta; Yahudi varlığı ile siyasi koordinasyon ve güvenlik işbirliği yaparak ve hatta askeri sanayisinde kullanılan malzemelerin geçişine izin vererek ve lojistik kolaylıklar sağlayarak Yahudi varlığının emrine amade olmaktadır.

Bu bağlamda MSC DANIT gemisi meselesi, bu utanç verici gerçeğin en somut tablosudur. Yahudi varlığındaki askeri şirketlere çelik yükü taşıdığı ifade edilen bu gemi, mühimmat ve silah üretiminde kullanılan tedarik zincirinin bir parçasıdır. Bu geminin geçişini kolaylaştırmak veya onu limanlarda ağırlamak; Filistin, Lübnan, Suriye ve İran’daki Müslümanların üzerine ateş kusan o sanayiye ve tedarik zincirine doğrudan destek vermek demektir. Bu durum, meselenin sadece ticari bir sevkiyat olmadığını, rejimin Yahudi varlığı tarafından dayatılan mevcut statükoyu koruma görevini yerine getirdiğini göstermektedir.

Ey Mısır Kinane halkı! Ey yüzyıllar boyu İslam’ı taşıyan, onun kalesi ve dayanağı olanlar! Yaşananlar münferit olaylar değildir, aksine derin bir anlayış gerektiren bütüncül bir tablodur ve bütünleşik bir gerçekliktir. Sorun şu ya da bu kararda değil; bizzat sizi yöneten nizamda ve onun üzerine kurulu olduğu temeldedir.

Gerçek değişim, mevcut enkazı yamamakla veya sadece öfkelenmekle olmaz. Aksine İslam’ın sadece ritüellerden (ibadetlerden) ibaret olmadığını idrak etmekle olur. Zira İslam, tatbik edilmesi gereken ve yönetimde, siyasette, ekonomide ve hayatın diğer tüm işlerinde yegâne temel alınması gereken eksiksiz bir hayat nizamıdır. Dolayısıyla bu hakikatin bilincinde olun, rejimin sahte sloganlarına sakın aldanmayın. Bilin ki bu hakikati idrak etmek, gerçek değişime doğru atılan ilk adım olacaktır.

Ey Kinane askerleri! Sizler güç ve kuvvet ehlisiniz. Şüphesiz Allah bu gücü nerede kullandığınızı ve kime yönelttiğinizi size mutlaka soracaktır. Sizin asli göreviniz, akidenize aykırı bir gerçekliği korumak veya Ümmetinize düşmanlık edenlerin çıkarlarını güvence altına almak değil; bilakis dininize yardım etmek, Ümmetinizin yanında durmak ve ondan zulmü defetmektir.

Bugün gördüğümüz hadiseler ve bu gemi meselesi; mevcut vakıanın içeriden ıslah edilemeyeceğinin yeni bir kanıtıdır. Aksine mevcut durum, işleri kendi asli mecrasına döndürecek ve Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet Devleti’nin gölgesinde İslam’ı iktidara taşıyacak köklü bir değişimi gerektirmektedir.

أَفَحُكْمَ الْجَاهِلِيَّةِ يَبْغُونَ وَمَنْ أَحْسَنُ مِنَ اللَّهِ حُكْماً لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ“Onlar hâlâ cahiliye devrinin hükmünü mü istiyorlar? Kesin olarak inanacak bir toplum için, kimin hükmü Allah’ınkinden daha güzeldir?” [Maide 50]

Devamını oku...

Mısır’ın Bir İslam Devleti Olduğunu İddia Eden Biri, İslam’a Davet Edenleri Takip Edip Zindanlara Atmaz!

Cumhurbaşkanı Abdül Fettah es-Sisi, Mısır’ın ibadet özgürlüğünü güvence altına alan “bir İslam devleti” olduğunu iddia etti; oysa sahadaki gerçekler bu iddiayı tamamen ve külliyen yalanlamaktadır. Zira İslam’a davet eden dava taşıyıcılarını takip eden, onları zindanların karanlıklarına atan, geçim kaynaklarını daraltan ve Allah’ın emrini tebliğ etmelerine engel olan bir devlet nasıl İslam devleti olabilir?! Bu çelişki, salt bir ifade bozukluğu değildir; aksine mefhumları bulanıklaştırmaya, uyanıklığı tahrif etmeye ve Ümmeti asıl projesinden saptırmaya dayalı bütüncül bir metodun dışa vurumudur.

Mesele, “İslami” lafzının kullanılıp kullanılmaması meselesi değildir; mesele bu lafızla neyin kastedildiği meselesidir. İçeriğine bağlı kalmadan kavramları kullanmak, siyasi dezenformasyonun en tehlikeli yöntemlerinden biridir. Zira bu yöntem, batıla hak elbise giydirmekte ve gerçekte dini hayattan ayıran ve egemenliği Allah’ın şeriatına değil insanlara veren beşerî sistemlerin boyunduruğu altında inim inim inlediği bir halde bile Ümmet’e İslam’ı yaşadığı yanılgısını vermektedir. Bu büyük paradoks sıradan bir ayrıntı değildir; bilakis mevcut rejimin doğasını ve İslam beldelerinde süregelen çatışmanın doğasını anlamanın bir anahtarıdır. Bu çatışma, İslam’ı sadece ritüeller dairesinde tutmak isteyen bir proje ile onu kapsamlı bir hayat sistemi olarak yeniden hayat vakıasına döndürmeye çalışan birbirine zıt iki proje arasındadır.

Es Sisi’nin Mısır’ı bir “İslam devleti” olarak tanımlaması, kavramı tahrif etmekte, İslam’ı belli bir alana hapsetmekte, onu yönetimden ve yasamadan dışlamaktadır. Ancak bundan daha tehlikelisi ise, bu iddiayı yalanlayan rejimin uygulamalarıdır. Eğer devlet, gerçekten bir İslam Devleti ise, o halde neden İslam’ın hâkim kılınmasına davet edenler kovuşturuluyor? Silah taşımayan, şiddete başvurmayan, sadece İslam’ın tam olarak uygulanmasını ve Nübüvvet Minhacı üzere Hilafet’in kurulmasını isteyen gençler neden zindanlara atılıyor, neden hayatlarına ve geçim kaynaklarına baskı uygulanıyor?! Gerçeklik, sistemin sadece İslam devletini reddetmekle kalmayıp, onun için çalışanları da hedef aldığını, Şeriatın hâkim kılınmasını talep eden veya beşerî sistemlerin sahteliğini ifşa edenleri zindanları attığını gösteriyor.

Geçtiğimiz günlerde Mısır; ellerine silah almamış, şiddete başvurmamış, sadece İslam’ı bir bütün olarak uygulamaya ve Nübüvvet Metodu üzere Raşidi Hilâfet’i kurmaya davet eden, beşerî sistemlerin yozlaşmışlığını ve uyduluğunu ortaya koyan gençlere ve adamlara yönelik bir tutuklama furyasına sahne olmuştur. Bu insanlar maddi eylemlerinden dolayı değil; fikirlerinden ve İslami siyasi bir projeyi benimsemelerinden dolayı tutuklanmışlardır. Peki bir “İslami” devletin İslam’ın yönetim sistemi olarak uygulanmasını savunanları hapse atması mantıklı mı?

Bu paradoks, sorunun iddia edildiği gibi “aşırılık” değil; bizzat İslam’ın hâkim olması fikri olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Rejim, namaz veya orucu kendisi için bir tehlike olarak görmez; hatta kendi otoritesinin özüne dokunmadıkları için bunları himaye ediyor ve destekliyor gibi görünebilir. Ancak İslam; egemenliğin Şeriat’a ait olmasını, beşerî kanunlarla yönetimin son bulmasını, siyasi kararların bağımlılıktan kurtarılmasını ve Ümmet’in tek bir sancak altında birleşmesini isteyen bir yönetim projesine dönüştüğünde, o zaman rejim tüm birimlerini seferber etmekte, işte o zaman gerçek düşmanlık ortaya çıkmaktadır; çünkü o zaman rejim, bu projenin kendi varlığını kökünden kazıyacağını ve üzerine kurulu olduğu yapıyı kökten yıkacağını çok iyi bilir.

Bu tutum, Beyaz Saray’daki karar merkezlerinden yönetilen politikalara olan bağımlılıktan ayrı düşünülemez. Zira bu tutum, İslam’ın yönetime dönmesini, her ne pahasına olursa olsun engellenmesi gereken stratejik bir tehlike olarak görmektedir. Dolayısıyla Hilâfet davetiyle savaşmak, bu fikri karalamak ve Hilafeti kurmak için çalışanları tutuklamak; ümmeti bölünmüş ve bağımlı tutmayı amaçlayan, kendi kararına sahip olmayan uşak rejimler altında köle olarak kalmasını isteyen uluslararası yaklaşımın bir parçasıdır.

Kavramı silinmek ve unutturulmak istenen İslam Devleti, bir yanılsama veya bir slogan değildir. Bilakis o, hatları belirgin siyasi bir varlıktır. Müslümanların genel başkanlığıdır. Onları tek bir sancak altında birleştirir, hayatın tüm işlerinde İslam’ın tam olarak uygulanmasını dayanır, egemenliğin beşerî kanunlara değil şeriata, otoritenin de Ümmete ait olmasını sağlar. Ümmet kendi yöneticisini kendi seçer, İslam ile hükmetmesi üzere ona biat eder. Bu sistemde yönetici, İslam’ı tatbik etmede Ümmetin vekilidir ve yönetime sahih, şer’i bir biat yoluyla gelir. İşte bu model, belirsiz olduğu için değil, aksine çok net olduğu için; sömürgeci sınırlara, beşerî yasama sistemlerine, siyasi ve ekonomik bağımlılığa dayalı mevcut ulus-devlet vakıasına kökten zıt olduğu için hedef alınmaktadır. Bir yandan devletin “İslami” olduğunu söyleyip diğer yandan İslam’a davet edenleri zindanlara atmak, bir ikiyüzlülüktür. Bu ikiyüzlülük deşifre olmadan fazla sürdürülemez. Ya İslam yöneten olacaktır ve ona davet edenlere kapılar açılacaktır ya da İslam yönetimden dışlanacak ve davetçileriyle savaşılacaktır. İkisini bir arada toplamak, Ümmet’i aldatma çabasından başka bir şey değildir.

Ey Kinane halkı! Gönüllerinizdeki İslam, sadece ibadetlere indirgenemeyecek kadar yüce ve sadece inanç özgürlüğüne hapsedilemeyecek kadar kapsamlıdır. O, Allah’ın hayatın en kritik alanlarından dışlanması için değil, hayatın tamamına hükmetmesi için indirdiği bir dindir. Sizin, İslam’ı yarım yamalak tanımlayanlara veya Allah’ın indirdikleriyle yönetilmediğiniz halde yaşadığınız vakıanın İslam olduğuna sizi ikna etmeye çalışanlara ihtiyacınız yoktur. Kimlerin hapse atıldığına ve kimlerin el üstünde tutulduğuna bir bakın; o zaman hakikati göreceksiniz. İslam’a davetle savaşılan bir ümmetin, o dinin gölgesinde yaşadığı söylenemez.

Ey Kinane askerleri! İslam’a davet ettiği için ailesinin arasından koparılıp alınanları kendi gözlerinizle görüyorsunuz; bu mu adalet? Onurla taşıdığınız vazifeniz bu mudur? Elinizdeki kuvvet bir emanettir; bu emanet ya hakkın zaferi için ya da batılın bekası için kullanılır. Ümmetinize yapacağınız en büyük yardım, İslam’la savaşanların yanında değil, savaş açılan İslam’ın yanında yer almaktır.

Ey Kinane askerleri! Sizler Ümmetin nusret için bel bağladığı bir güçsünüz; o yüzden sakın onu ezmenin bir aracı olmayın. Ailelerinden koparılan o insanlar bu Ümmetin evlatlarıdır, düşmanları değil. Rabbinizin huzuruna çıktığınızda sorulacağınız en büyük soru; hak size arz edildiğinde ona yardım mı ettiniz yoksa karşısında mı durdunuz olacaktır? İslam’ın yanında yer alın ki dünyada ve ahirette izzete kavuşasınız.

Şunu bilin ki; hiçbir güç, İslam’a davet edenleri zindana atan bir devletin “İslam devleti” olamayacağı gerçeğini örtemez. İslam’a davet edenleri hapse atan bir devlet, vasıflar ne kadar değişirse değişsin, unvanlar (isimler) ne kadar farklılaşırsa farklılaşsın, asla bir İslam devleti olamaz. İslam, Allah’ın indirdiği gibi hayatın kapsamlı sistemi olarak kalmaya devam edecektir. Belli alanlara hapsedilemez, pazarlık konusu yapılamaz, tahrif edilemez. İslam Devleti Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafeti, savaşanlar ve inat edenler hoşlansa da hoşlanmasa da yakında geri dönecektir. Zulüm ve zorbalıkla dolduktan sonra yeryüzünü adaletle dolduracaktır.
 أَفَحُكْمَ الْجَاهِلِيَّةِ يَبْغُونَ وَمَنْ أَحْسَنُ مِنَ اللَّهِ حُكْماً لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ  “Onlar hâlâ cahiliye devrinin hükmünü mü istiyorlar? Kesin olarak inanacak bir toplum için, kimin hükmü Allah’ınkinden daha güzeldir?” [Maide 50]

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER