El-Raye Gazetesi Sayı 593 Öne Çıkanlar
- Kategori Video
- |
El-Raye Gazetesi Sayı 593 Öne Çıkanlar
Daha fazla bilgi için TIKLAYINIZ
Çarşamba, 14 Şevval 1447 H. | 1 Nisan 2026 M.
El-Raye Gazetesi Sayı 593 Öne Çıkanlar
Daha fazla bilgi için TIKLAYINIZ
Çarşamba, 14 Şevval 1447 H. | 1 Nisan 2026 M.
Kaybedilen Stratejik Silah; Hürmüz Boğazı
Kaybedilen Stratejik Boğazlarımıza ve Silahlarımıza Yönelik Bir Bakış!
ABD’nin İran’a yönelik savaşı, savaşların ortaya çıkardığı gerçeklerden birini gün yüzüne çıkarmıştır; zira savaş, gerçeğin çıplak bir şekilde ortaya çıktığı bir andır; bu gerçek ise Hürmüz Boğazı’nın hayati bir geçit ve boğucu ve ölümcül bir kilit olduğu gerçeği olup savaş, bu boğazın şu anda neredeyse İran’ın elindeki en güçlü stratejik silah olduğunu ortaya koymaktadır!
Hürmüz Boğazı, enerji ticareti için en önemli ve en büyük hayati ve stratejik su yollarından birini oluşturmaktadır; zira coğrafi boyutları ona son derece büyük bir stratejik önem kazandırmaktadır. Örneğin gemi trafiği için fiili deniz yolu her iki yönde de ancak 3 kilometreye ulaşan çok dar bir alandır ki bu durum, Hürmüz Boğazı’nı son derece hassas bir darboğaz ve sıkı bir kilit haline getirmektedir. Bu da ideolojik bakış açısına ve egemen siyasi karara sahip olan birine boğaz üzerinde tam kontrol sağlamakta olup alternatiflerin olmaması ise onun stratejik önemini daha da artırmaktadır.
Hürmüz Boğazı'ndan, dünya çapında deniz yoluyla taşınan ham petrolün üçte birinden fazlası (%38) geçmektedir; buna ek olarak sıvılaştırılmış petrol gazının %29'u, sıvılaştırılmış doğal gazın %19'u, rafine petrol ürünlerinin %19'u ve gübreler dahil kimyasal madde ticaretinin %13'ü de buradan geçmektedir. Küresel gübre sevkiyatlarının üçte biri de buradan geçtiği gibi alüminyum hammaddeleri, konteynerler ve diğer malların yanı sıra "Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Irak, İran ve Kuveyt'ten gelen dünya petrol talebinin yaklaşık beşte biri bu boğazdan geçtiği gibi dizel, uçak yakıtı, benzin, hammaddeler ve diğer ürünleri taşıyan tankerler de buradan geçmektedir.” (Reuters).
Bu durum, Hürmüz Boğazı’nı, kapitalist ekonominin ciğeri ve fabrikalarını çalıştırmak için gerekli olan enerji tedarik zincirleri ile aynı şekilde kapitalist tarım pazarı için gerekli olan gübreler aracılığıyla da kapitalist sanayinin can damarı haline getirmektedir; yani Hürmüz Boğazı sadece bir su yolu değil, aksine neredeyse nükleer caydırıcı silahla eşit veya onu da aşan stratejik caydırıcı bir silahtır; çünkü kapitalist ekonomiye ölümcül bir darbe vurmakta olup bunun etkisi ise kapitalist sistemin özüne, yani Batı'daki ekonomiye, devlete ve topluma kadar uzanmaktadır.
Hürmüz Boğazı'ndan günde yaklaşık 20 milyon varil petrol geçmekte olup boğazın kapatılması, nakliye ve sigorta maliyetlerinin artmasına ve petrol fiyatlarının yükselmesine neden olmuş ve küresel ekonomiye yansımaları konusunda endişelere yol açmıştır; bu da Wall Street Journal gazetesinin haberine göre “Exxon Mobil, Chevron ve ConocoPhillips” gibi büyük Amerikan petrol şirketlerinin başkanlarını, Trump yönetimini, Hürmüz Boğazı'nın kapalı kalmaya devam etmesi halinde enerji krizinin daha da kötüleşeceği konusunda uyarmaya itmiştir. Ayrıca gazete, bilgili kaynaklara dayanarak, üç şirketin başkanlarının Beyaz Saray'da bir toplantıya katıldıklarını ve Hürmüz Boğazı'nın kapatılmasının sonuçlarını değerlendirmek üzere Enerji Bakanı ve İçişleri Bakanı ile bir dizi görüşme yaptıklarını aktarmıştır.
Hürmüz Boğazı, ahmak Trump’ın Amerika’sı için en büyük düğüm ve çıkmazdır; zira gerçekte onun kibir ve küstahlığını yerle bir eden şey, Körfez’deki üslerinin ve askeri tesislerinin vurulması değil, boğazın kapatılması olmuştur; çünkü boğazın kapatılması onu, Hürmüz Boğazı’nın kapatılması ikilemini ve düğümünü çözmek için Çin’den, Avrupa ülkelerinden ve NATO’dan yardım dilenmeye zorlamıştır. Trump, Mart 2026'nın ortasında Hürmüz Boğazı'nı açmak ve buradaki deniz trafiğini güvence altına almak için NATO müttefikleri ve Avrupa'dan askeri ittifaka katılmalarını talep etmiş ve Trump, Çin, Fransa, Japonya, Güney Kore ve İngiltere'nin isimlerini zikretmiştir. Nitekim Trump Pazar günü yaptığı açıklamada, “Orta Doğu petrolüne bağımlı yaklaşık 7 ülkeden, dünya petrol ticaretinin yaklaşık beşte birinin geçtiği Hürmüz Boğazı'nda güvenliği sağlamak üzere bir koalisyona katılmalarını talep ettiğini” belirtmişti ancak herkes onun talebine çekinceli yaklaşmış olup aslında bu, örtülü bir reddi ifade etmektedir. Hatta Washington Post gazetesinin yayın kurulu, ABD yönetimini İran ile devam eden çatışmadaki stratejisini yeniden değerlendirmeye çağırarak, Hürmüz Boğazı’ndaki çıkmazı kırmanın tek yolu olarak “zafer ilan edip geri çekilme” seçeneğini önermiştir.
Batı'nın ölümü, ordularının ve teçhizatının parçalanmasında değil, kapitalist Batı'nın ölümünde, kapitalist ekonomisinin parçalanmasında yatmaktadır; zira kapitalist ekonomi, kapitalist ideolojinin kalbi olup Batı'nın siyasi sistemiyle stratejik vizyonunda etkin ve etkili itici bir güçtür. Yani Batı'nın kalbi ve ciğeri, kapitalist ekonomisi olup kapitalizmin özü ise, kapitalist kâr ve servetin kaynağı olan kıtalararası ticarettir; bu yüzden onu yok etmek, hareketini felç etmekten geçmektedir. İşte boğazlar, devlet ne zaman ideolojik bir vizyona ve egemen bir siyasi karara sahip olursa Batı'yı dizginlemek ve onun haçlı barbarlığı ile sömürgeci vahşetine karşı koymak için stratejik caydırıcı bir silahtır. Tüm bunlar, boğazları saldırıyı önleyen caydırıcı bir silah olarak değil de manevra, müzakere ve takas aracı olarak kullanan İran Cumhuriyeti'nde yoktur.
İşte burada, ölümcül kilitler ve yüksek yıkım gücüne sahip stratejik silahlar olması vasfıyla boğazların hayati geçitler olarak stratejik önemi yatmaktadır; zira su boğazları, (petrol, gaz, madenler, silahlar, hammaddeler, mallar ve ürünler...) gibi kıtalararası kapitalist ticaretin damarlarıdır; hatta kapitalist ekonominin, devletlerinin ve toplumlarının da yaşam damarlarıdır. Dolayısıyla bu boğazları kontrol etmek ve yönetmek, kapitalist Batı ekonomisi üzerinde fiili ve güçlü bir kontrol anlamına gelmektedir. Bu ise ancak ideolojik olan bir devlet ve onun ideolojik vizyonundan kaynaklanan egemen siyasi bir karar ne zaman ortaya çıkarsa, Batı ve onun toplumları üzerinde baskı unsuru ve etkisi olacaktır; zira boğazın, devletin egemenliğinin ve hayati alanının bir parçası olduğu bilinmektedir.
Acı olan ironi şu ki, Hürmüz Boğazı İslam coğrafyasının bir parçası olup stratejik önemi ise, İslam’a ve ümmetinin davalarına hizmet eden bir stratejik silah olması gerekirken, sadece dar ulusal çıkarlar için savaş zamanında bir baskı, manevra, pazarlık ve araçsallaştırma unsuru haline getirilmiştir. Nitekim Malezya ile Endonezya’nın Sumatra Adası arasında bulunan Malakka Boğazı, Hint Okyanusu’nu Güney Çin Denizi üzerinden Pasifik Okyanusu’na bağlamakta ve Asya ülkeleri ile büyük ekonomileri (Çin, Japonya, Güney Kore) için enerji damarları sayılmaktadır; bu da onun üzerinde kontrol ve hâkimiyet kurmanın büyük Asya ülkeleri üzerinde etkili bir nüfuz sağlamayı gerektirdiği anlamına gelmektedir. İstanbul Boğazı , İstanbul'un kalbinde yer alan bir su geçidi olup Asya ile Avrupa'yı birbirine bağlayan ve kapalı denizleri açık denizlere bağlayan tek su yolu olması nedeniyle büyük bir stratejik öneme sahiptir. Karadeniz ülkeleri için tek çıkış noktası olan Boğaz, (Rusya, Ukrayna, Gürcistan, Romanya ve Bulgaristan) gibi ülkelerin nefes aldığı bir akciğer görevi görmekte olup bu ülkelerin Akdeniz'in sıcak sularına ve dünya okyanuslarına ulaşmasını sağlamaktadır. Kısacası İstanbul Boğazı, Rusya ve Karadeniz havzasındaki ülkeler üzerinde etki sahibi olmak isteyen egemen siyasi karar vericilerin elindeki etkili bir stratejik koz ve Avrasya'nın hayati ve kritik bir parçasıdır. Ayrıca, Yemen ile Cibuti ve Doğu Afrika arasında yer alan ve Asya ile Afrika'yı birbirine bağlayan Bab el-Mendeb Boğazı, aynı zamanda Mısır'daki Süveyş Kanalı'nın güney kapısı olarak kabul edilmekte olup yıllık dünya ticaret hacminin %10 ila %12'sini oluşturan küresel kapitalist ticaretin hayati bir can damarıdır. Dolayısıyla bu boğazı kontrol etmek, dünya ticaretinin akışına ve bununla bağlantılı politikalara etkili bir şekilde müdahale etmek anlamına gelmektedir. Nitekim bu, Gazze Savaşı sırasında Kızıldeniz ve Bab el-Mendeb Boğazı'nı da etkisi altına alan çatışmaların Süveyş Kanalı'nın güney kapısını kapatmasıyla açıkça ortaya çıkmış olup bu da, büyük kapitalist deniz taşımacılığı şirketlerini rotalarını Güney Afrika'daki Ümit Burnu üzerinden değiştirmeye zorlamıştır ki bu, çok daha uzun bir mesafe olduğu için nakliye ve sigorta maliyetlerini ikiye katlamıştır...
İşte bunlar, bazı kaybolan stratejik boğazlarımız ve kaybolan jeostratejik önemidir; bunlar gerçekten de dünyanın anahtarları ve kilitleridir; bunun da ötesinde İslam topraklarının ve hayati coğrafyasının bir parçasıdır.
Şu anda İran'a karşı devam eden savaş, bu hayati ve stratejik önemi ortaya çıkarmıştır; zira Hürmüz Boğazı'nın kapatılacağı tehdidi ortaya çıkar çıkmaz deniz taşımacılığı sigorta şirketleri, aralarında anlaşarak ve oy birliğiyle, savaş riskleri nedeniyle boğazdan geçen gemi ve tankerler için teminat ve sigorta kapsamını geri çektiklerini açıklamışlardır. Nitekim Reuters ajansı, Gard, Skuld, NorthStandard, London P&I Club ve Tazminat Kulübü ile American Club gibi büyük sigorta şirketlerinin 1 Mart tarihli bildirimlerde, iptallerin 5 Mart'tan itibaren geçerli olacağını duyurduğunu aktarmıştır; ayrıca Maersk ve Hapag-Lloyd gibi büyük konteyner nakliye şirketleri de Hürmüz Boğazı üzerinden yapılan nakliye faaliyetlerini askıya almıştır. Bu durum petrol tankerlerinin hareketini felç etmiş, enerji ve hammadde tedarikinde aksaklıklara yol açmış ve boğaz üzerinden ticari trafiği de felç etmiş, Avrupa hükümetleri üzerinde baskı oluşturmuş ve onları, sermaye sistemlerine ve kapitalist piyasalarına uygun olarak sükunet çağrısında bulunmaya ve Trump ile ittifakının savaşına karışmamaya sevk etmiştir. Dolayısıyla Hürmüz Boğazı'nın kapatılmasının kapitalist maliyeti çok yüksektir ve Batı kapitalizminin meşhur bir atasözü “sermaye korkaktır” der.
Müslümanların sahip olduğu kayıp stratejik güç kozlarının gerçeğini ortaya koyan şey, Müslümanların yaşadığı devlet boşluğu nedeniyle Müslümanların düşmanları kâfir Batı'nın bunları istismar edip onlara karşı kullanmasında ortaya çıkmaktadır. Zira devlet boşluğu, ümmetin ve İslam coğrafyasının acısını çektiği, ümmetin canlı enerjilerini, hayati güçlerini ve stratejik güç kartlarını kaybettiği jeostratejik ve stratejik bir kara deliktir; dahası ümmetin güç kartları, bu kartları alan ve onları İslami aslına geri döndüren devlet boşluğundan dolayı, bizim için değil de bize karşı kullanılan bir lanete, bir kötülüğe ve bir silaha dönüşmüştür.
Bunlar bizim, İslam Devleti'nin kaybolduğu zamanda kaybettiğimiz stratejik boğazlarımız ve silahlarımız olup sadece bunları, sömürgeci gerçekliği yıkıp onun enkazı üzerine İslam Devleti'ni kurduğumuzda geri elde edeceğiz.
﴿وَاللَّهُ غَالِبٌ عَلَى أَمْرِهِ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ﴾
“Allah emrine galiptir. Ancak insanların çoğu bilmezler.” [Yusuf 21]
Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Münâci Muhammed
Haber-Yorum
Kurmuk'un Düşüşü, Hızlı Destek Güçleri'ni Güçlendirme Halkalarından Diğer Bir Halkadır
Haber:
Koalisyon güçleri, Sudan Ordusu ve müttefikleriyle saatler süren şiddetli çatışmaların ardından, Etiyopya sınırına yakın stratejik öneme sahip Kurmuk şehri de dahil olmak üzere Mavi Nil Eyaleti'ndeki Kurmuk bölgesi üzerinde tam kontrol sağladığını ilan etti. Sudan ordusunun, Sudan'ın iç kesimlerine doğru insansız hava araçlarının fırlatılması da dahil olmak üzere Etiyopya yetkililerini Hızlı Destek Güçleri'ne destek vermekle suçlamalarının artmasının ortasında Hızlı Destek Güçleri, şehir içinde ve 14. Piyade Tümeni'ne bağlı 16. Tugay karargahındaki unsurlarının konuşlandığını gösteren video görüntüleri yayınladı. (Şarkul Avsat, 24/3/2026)
Yorum:
Kurmuk şehrinin düşüşü herhangi bir şehrin düşüşü gibi değildir; zira Kurmuk, sınır konumu nedeniyle stratejik bir bölge olarak kabul edilmektedir; ayrıca Etiyopya ve Güney Sudan'a doğru uzanan karayolları arasındaki hayati bir bağlantı noktasını temsil etmektedir ki bu, şehrin kontrolünü ele geçiren tarafa, tedarik hatlarını ve askeri iletişimi kontrol etme gücü verdiği gibi bölgenin dağlık yapısı da onu gözetleme ve izleme için ideal bir nokta haline getirmektedir; bu da Mavi Nil eyaleti ve komşu bölgelerdeki güç dengelerine doğrudan yansıyan bir durumdur.
İşin garip tarafı, Kurmuk şehri ve çevresine yapılan bu işgalin aniden ortaya çıkmamasıdır; aksine aylar öncesinden itibaren tüm göstergeler, Etiyopya topraklarındaki Hızlı Destek Güçleri'nin ve Kuzey Halk Hareketi’ne bağlı Joseph Tuka güçlerine ait kampların bulunduğuna işaret etmektedir. Ayrıca hükümet, Arap ve Batı kaynaklı pek çok raporda bahsedilen bu kampların varlığından haberdar olmasına rağmen tüm bu raporlara kayıtsız kalmış, dahası stratejik şehir düşene kadar Sudan Dışişleri Bakanlığı'ndan yapılan açıklamalar da hiçbir işe yaramamıştır. Hatta hükümet, Etiyopya'yı ikinci, üçüncü ya da dördüncü kez kınamasına ve Kurmuk'u içeriden işgal eden bu güçlerin harekete geçtiğinden bahsetmesine rağmen Kurmuk'un düşüşünden sonra dahi, ciddiyetini göstermek anlamında bile olsa Etiyopya'ya karşı ciddi bir eylemde bulunmamıştır. En azından Birleşik Arap Emirlikleri'ni Hızlı Destek Güçleri'ni desteklemekle suçladığında yaptığı gibi Etiyopya büyükelçisini çağırabilir ya da Birleşmiş Milletler'e şikayette bulunabilirdi; ancak görünen o ki hükümet, Hızlı Destek Güçleri'ni yenilmez bir güç olarak göstermek için bu konuda suç ortaklığı yapmaktadır! Bu nedenle onunla müzakere etmesi, onu tanıması, Darfur'u parçalamasına izin vermesi, dahası Mavi Nil bölgesini Sudan'ı parçalama konusunda bir sonraki senaryo için hazırlaması gerekir.
Ey Sudan halkı: Amerika’nın hükümet içindeki araçları, isyancı hareketler ve Sudan’ın komşuları aracılığıyla parçalamadan önce ülkenizin farkına varın. Bu ise ancak ülkenin birliğini koruyacak ve bu birliği bozmak isteyenlerin ellerini kesecek Nübüvvet Minhacı üzere İkinci Raşidi Hilafetin olduğu İslam Devleti’ni kurmak için Hizb-ut Tahrir ile birlikte ciddiyetle çalışmakla gerçekleşebilir.
Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
İbrahim Osman (Ebu Halil) - Sudan
Haber-Yorum
Trump'ın İran'daki “Ezici” Galibiyeti, Ruveybida Yöneticilerin Mazeretlerini Ortaya Çıkarıyor
Haber:
Trump Perşembe günü, ABD'nin İran'a karşı yürüttüğü askeri operasyonun belirlenen takvimin çok ilerisinde olduğunu söyledi. Savaşın başlamasından bu yana 28 Şubat'ta yapılan ilk kabine toplantısı sırasında şunları ekledi: “Görevimizin dört ila altı hafta süreceğini bekliyorduk ama sadece 26 gün sonra, belirlenen takvimin çok ama çok ilerisindeyiz.” İran'a atıfta bulunarak, “Anlaşma için yalvaranlar onlar, ben değilim” diye vurguladı. İran'ın ateşkes hayalini kurduğu eklemesinde de bulundu.
İranlı yetkililer, ABD ile herhangi bir müzakere yürütüldüğünü reddederek, “Bu müzakereler hiç olmadı ve şu anda da yok” iddiasında bulundular.
Özel Temsilci Steven Witkoff, İran ile bir anlaşmaya varılabileceğine dair “ciddi işaretler” olduğunu belirtti. Witkoff 'a göre, Washington 15 maddelik bir planı Pakistan üzerinden Tahran'a iletti. (Ajanslar)
Yorum:
Bu ABD Kabine toplantısı, Amerika’nın acziyetinin bir kanıtından başka bir şey değildir; aslında bizler, dünyanın lideri olan büyük bir gücün, bir İslam beldesine yaptığı askeri müdahalenin esiri olarak kendini bir çıkmazın içinde bulmasıyla karşı karşıyayız.
Trump'ın bu toplantıda yaptığı neredeyse tüm açıklamalar, mevcut durum karşısında ne kadar aciz ve şaşkın olduğunu ortaya koymaktadır.
Trump'ın İran'ın ateşkes talep ettiği yönündeki ilk açıklamalarının ardından İran Devrim Muhafızları yetkilileri bu iddiaları yalanlayarak, ABD başkanının kendi kendisiyle müzakere ettiğini söylediler.
Bu toplantıda, ABD'nin Orta Doğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff, Trump'ın açıklamalarını çürüttü. Zira “İran ateşkes için yalvarıyor” ile “İran ile bir anlaşmaya varılabileceğine dair ciddi işaretler var” ifadeleri arasında büyük bir uçurum olduğu üzerinde hemfikir olundu.
Ardından Trump, NATO üyelerine hitap ederken, konuşma metninin sayfalarını gergin bir şekilde çevirerek şöyle dedi: “Bu yüzden NATO’ya karşı büyük bir hayal kırıklığı hissediyorum. Çünkü bu onun için gerçek bir sınavdı. Bize yardımcı olabilirsiniz. Bunu yapmak zorunda değilsiniz, eğer bunu yapmazsanız unutmayacağız. Bunu birkaç ay sonra hatırlayacaksınız. Sözlerimi iyi hatırlayın.”
Şu soru akla geliyor: İran'da ezici bir zafer gerçekleştirdiyseniz, neden bu tehditlerle başa çıkmak için NATO ittifakından yardım dileniyorsunuz?! Herhangi bir kazanan tarafın başkalarının son aşamalara katılmasına izin vermeyeceği herkes için açıktır; çünkü bu, onları zaten garanti olduğu varsayılan bir zaferin meyvelerini paylaşmaya zorlayacaktır.
"Özel operasyonun belirlenen zamandan önce başarıya ulaşması" ifadesine gelince; Trump’ın dostu olan Rusya Devlet Başkanı Putin’den de benzer açıklamaları defalarca işitmiştik; zira onun temsilcileri de Rus ordusunun Ukrayna’daki ilerleyişine ilişkin benzer açıklamalarda bulunmuşlardı.
Bugün, Amerikan askeri makinesinin planlanandan önce İran bataklığına saplandığını güvenle söyleyebiliriz.
Burada, İslam beldelerindeki Ruveybida yöneticilerden çıkarılan dersleri ayrı bir şekilde zikretmemiz gerekir; zira onlar halklarını, ülkelerinin dış politikalarında hatta iç politikalarında bile Amerika’ya tam anlamıyla boyun eğmekten başka bir seçenek olmadığına ikna etmektedirler.
On yıllardır Amerika’nın Orta Doğu, Irak, Afganistan, Lübnan ve Suriye’deki çıkarlarını gerçekleştirmesine yardımcı olan İran rejimi, ABD’nin artık ona ihtiyaç duymadığını hissettiğinde tarihin çöplüğüne atılmıştır.
İran yönetiminin Ruveybidaları gibi sizlerin de efendilerinize sağladığınız faydalar tükendiği anda değiştirileceksiniz.
İran liderliği tek örnek değildir. Zira Pakistan’da da, ABD’nin iki ajanı olan Nevaz Şerif ve Pervez Müşerref, yıllarca ABD’nin sevgisini kazanmak için birbiriyle çatışmıştı. Mısır'da ise, Mısır ordusunun komutanları, Hüsnü Mübarek'in varlığı ABD'nin çıkarları için bir tehdit haline geldiğinde, ABD'nin emriyle ona ihanet ettiler.
Beşar Esad, Amerika ile uzun süreli işbirliğine rağmen, zamanını Rusya'da geçirmektedir. Bugün Ahmed Şara da, Suriye’de ABD’nin çıkarlarının yeni koruyucusu haline gelmiş ve Esad ailesinden hiçbir ders çıkarmamıştır.
Unutmayın ki İslam ümmeti, ne kadar onun çıkarlarının ve Filistin halkının yanında olduğunuzu söylerseniz söyleyin, ne kadar camilerde Kuran'ı güzelce okursanız okuyun ve ne kadar toplantılarınızda ayetleri ve hadisleri alıntılarsanız alıntılayın, sizin ihanetinizin farkındadır.
Buna ek olarak bugün İran’da yaşananlar, Müslümanların başındaki Ruveybida yöneticilerin, İslam ümmetinin İslam’a göre yönetilemeyeceği ve Amerika’nın baskılarına karşı koyamayacağı yönündeki eski mazeretlerini ortaya koymaktadır.
İran rejiminin, İslami olmadığı, aksine otoriter bir rejim olduğu açıktır; nitekim Amerika'yı razı etme politikasından ayrılmış ve ona bağımlı kalmanın tehlikesini fark eder etmez gerçek bir direniş sergilemeye başlamıştır. Sonuç olarak bugün Amerika, NATO müttefiklerine yardım talebi için adeta yalvardığı gibi müzakere sürecine girmeleri için İran liderliğine de yalvarmaktadır.
İran da dahil olmak üzere Orta Doğu'daki askeri açıdan en güçlü 10 Müslüman ülkesini dikkate alırsak, İran'ın gücünün, insan gücünün dörtte birini, askeri bütçe harcamaları açısından %6'sını ve uçak sayısı açısından ise onda birini aşmadığını göreceğiz.
Böylece ABD’nin İran’a yönelik saldırısı, Türkiye, Mısır ve Pakistan’ın yöneticilerinin ABD’nin kontrolünden ayrılıp İslam’ı tam anlamıyla uygulamaya başlarlarsa hayatta kalamayacakları şeklindeki mazeretin sahte olduğunu ortaya koymaktadır.
Bugün İran'da yaşananlar, o ülkenin Müslümanları açısından bir trajedi olsa da, önemli gerçekleri ortaya çıkarmıştır; bu gerçekleri anlamadan Müslüman ülkelerde Allah'ın dininin ikame edilmesi mümkün değildir. إِنَّ فِي ذَلِكَ لَعِبْرَةً لِّمَن يَخْشَى “Şüphesiz bunda, (Allah’tan) korkan kimse için (alınacak) büyük bir ibret vardır.” [Naziat 26]
Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Fazıl Hamzaev - Ukrayna
Yahudi varlığı (Knesset’i), 30 Mart 2026 Pazartesi günü Filistinli esirlerin idam edilmesini öngören bir yasayı onayladı. Ardından mücrim Itamar Ben-Gvir ve yandaşları, bu yasayı kutlamak için içki kadehleri tokuşturarak büyük bir sevinç gösterisinde bulundular.
Bu yasa; esirlerin mücrim varlığın zindanlarında işkence, açlık, soğuk ve tıbbi tedaviden mahrumiyet gibi envaiçeşit çile çektiği, o zindanlara girenin adı kayıp, çıkanın ise yeniden doğmuş sayıldığı bir döneme denk gelmiştir.
Mücrim varlığın cürümleri Gazze’de, Batı Şeria’da, Lübnan’da, Suriye’de ve diğer yerlerde ufku kaplamıştır. Buna ek olarak, bir ayı aşkın süredir Mescid-i Aksa’yı ibadete kapatmış ve müminlerin oraya ulaşmasını engellemiştir. Böylece Mescidi Aksa da esir düşmüş; Yahudi varlığının aşırılık yanlılarının gece gündüz açıkça ifade ettikleri gibi yıkım ve idam kararıyla tehdit edilen bir esir haline gelmiştir. İşte böylece esirler ve İsra mekânı (Mescid-i Aksa), iman edenlere en şiddetli düşmanlık besleyenlerin eline geçmiştir!
Ne bir kınama ve lanetleme bildirisi, ne de Mescidi Aksa yıkılmadan veya esirler idam edilmeden önce halkı sokağa çağıran bir alimin feryadı esirleri ve Aksa’yı kurtarabilir. Zira asıl cürüm, idam kararıyla başlamamıştır! Asıl cürüm Filistinli bir Müslümanın elinin kolunun bağlanmasına izin verildiği ve İslam Ümmeti’nin ordularının bu esiri kurtarmak için harekete geçmediği gün başlamıştır.
Asıl cürüm, mücrimlerin Mescid-i Aksa’yı yıkmakla tehdit ettikleri veya Allah’ın kullarını Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in İsra mekânına girmekten menettikleri gün de başlamamıştır. Bilakis asıl cürüm bu ucube varlığın onu işgal ettiği ve prangalarını onun surlarına vurduğu gün başlamıştır. Ajan rejimlerin genel olarak Filistin’i, özel olarak da onun incisi Mescid-i Aksa’yı Yahudi varlığına teslim etmek için komplo kurdukları, Filistin’i işgal eden, canları katleden, kadın-erkek demeden esir alan ve Gazze halkının kanında yüzen o ucube varlıkla barış çağrıları yaptıkları gün başlamıştır.
Yahudi varlığı ve onun büyük mücrimleri (elebaşları), Mescid-i Aksa’yı işgal edemeyecek kadar küçük ve önemsizdirler. Zira Allah Subhânehu ve Teâlâ onlar hakkında şöyle buyurmuştur:
وَضُرِبَتْ عَلَيْهِمُ الذِّلَّةُ وَالْمَسْكَنَةُ “Onların üzerine zillet ve meskenet (yoksulluk/eziklik) damgası vuruldu.” [Bakara 61]
لَنْ يَضُرُّوكُمْ إِلَّا أَذًى وَإِنْ يُقَاتِلُوكُمْ يُوَلُّوكُمُ الْأَدْبَارَ ثُمَّ لَا يُنْصَرُونَ “Onlar incitmekten başka size bir zarar veremezler. Sizinle savaşa koyulurlarsa, geri dönüp kaçarlar. Sonra kendilerine yardım da edilmez.” [Ali İmran 111]
وَلَتَجِدَنَّهُمْ أَحْرَصَ النَّاسِ عَلَى حَيَاةٍ “Andolsun ki sen onları, insanların hayata en düşkünü olarak bulursun.” [Bakara 96]
Şüphesiz Allah doğru söylemiştir. Ümmetin ordularıyla veya o orduların bir kısmıyla, günün bir saatinde Filistin’i denizden nehre kadar kurtaramayacağını ve İsra mekânını Yahudilerin pisliğinden temizleyemeyeceğini söyleyenler kuşkusuz yalan söylemiştir.
Esirleri kurtarmak İslam Ümmeti ve orduları üzerine farzdır, kendileri için darağaçları kurulan esirleri ölümden kurtarmak çok daha büyük farzdır. Mübarek toprağın işgal edilmesine sessiz kalınması bir suçtur, Mescid-i Aksa’nın kapatılmasına ve yıkım tehditlerine sessiz kalınması ise çok daha büyük bir suçtur. Filistin’i kurtarmaktan geri durmak büyük bir günahtır; Filistin halkının oluk oluk kanı akıtılırken, Mescidi Aksa kapatılıp yıkımına zemin hazırlanırken Filistin’in kurtarılmasından geri durmak büyük günahların anasıdır.
Tıpkı dün olduğu gibi bugün de İslam Ümmeti’nin görevi, kınamak ve lanetlemek değildir; bilakis ordularını iman hararetiyle ateşlemek, Allah yolunda cihat meşalesini yakmak ve yöneticilerinin tahtlarını devirmek için harekete geçmektir. Özgürleştirmek üzere tekbirlerle Mescid-i Aksa’ya doğru yönelmektir.
وَلِيَدْخُلُوا الْمَسْجِدَ كَمَا دَخَلُوهُ أَوَّلَ مَرَّةٍ وَلِيُتَبِّرُوا مَا عَلَوْا تَتْبِيراً “İlk defa girdikleri gibi yine Mescid’e girsinler ve ele geçirdikleri her şeyi darmadağın etsinler.” [İsra 7]
Bu farzın dışındaki her türlü hareket; Allah’a, Rasûlü’ne, Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem ’in İsra mekânına, Filistin halkı ve esirlerinin kanına ihanettir. Şüphesiz biz Allah’a aitiz ve O’na döneceğiz.
Ortadoğu’daki savaşın, Hürmüz Boğazı’ndaki gerilimlerin ve küresel petrol fiyatlarındaki artışın ardından Malezya hükümeti; halkın kaynaklarını sömürmeye yönelik devam eden politikası çerçevesinde akaryakıt fiyatlarına zam yaptı. Başbakan Datuk Seri Anwar İbrahim, Malezya yarımadasında dizel fiyatının 80 sent artırılarak litre başına 5,52 Ringgit’e (RM) çıkarıldığını, Sabah, Sarawak ve Labuan’da ise fiyatın 2,15 RM’de sabit kaldığını duyurdu.
Ayrıca 26 Mart - 1 Nisan tarihleri arasında 97 oktan benzinin fiyatının 60 sent artırılarak 5,15 RM’ye, sübvansiyonsuz (desteksiz) 95 oktan benzinin fiyatının 60 sent artırılarak 3,87 RM’ye yükseltildiğini, buna karşılık “Budi Madani 95” programı kapsamındaki sübvansiyonlu 95 oktan benzinin fiyatının ise 1,99 RM’de sabit tutulduğunu belirtti.
Hükümetin öne sürdüğü savaş gerekçeleri hakkında yorum yapmak istemiyoruz; zira savaş olmasaydı bile akaryakıt fiyatlarını keyfi bir şekilde zam yapacaklardı. Hiç şüphe yok ki, halkın servetini sömürmek istediklerinde her zaman bir bahane uyduracaklardır.
Burada halkın öfkesini asıl artıran şey; şu anda Malezya’nın başında, muhalefetteyken akaryakıt fiyatları her yükseldiğinde hükümete saldıran ve ağır eleştiriler yönelten bir Başbakanın bulunmasıdır. Muhalefetteyken başbakan olması hâlinde akaryakıt fiyatlarını düşüreceğine dair içi boş vaatlerde bulunmuş, o dönemin yöneticilerini ekonomiyi yönetememekle suçlamıştı.
Malezya, tıpkı çoğu İslam beldesi gibi, uzun zamandır Kapitalist sistemin hükmü altındadır. Bu sistem, kökeni itibarıyla Batılı bir ekonomik sistemdir; özü itibarıyla İslam’la çelişir ve helal-haram gözetmeksizin sadece kâr hırsıyla hareket eder. Kapitalizmde devlet, kendi ceplerini doldurmak için ülkenin servetlerini yağmalayan yöneticilerin arzularına göre yönetilir ve idare edilir.
Başbakan, bakanlar ve çevrelerindeki kodamanlar büyük servetler içinde yüzerken, halk her geçen gün daha fazla sömürülmektedir. Kapitalist ekonominin gerçeği budur. Kapitalizm, seçkin azınlığı sürekli zenginleştiren, halk kitlelerini ise yoksullaştıran bir sistemdir!
Oysa petrol, diğer tüm doğal kaynaklar gibi İslam’a göre Müslümanların ortak malıdır. Bu tür kaynaklar kamu mülkiyeti kategorisindendir; devletin bunlara el koyması, tebaasıyla bunlar üzerinden ticaret yapması, kârından pay alması veya bunları herhangi bir şahsa, şirkete, özellikle de yabancı şirketlere peşkeşe çekmesi asla caiz değildir.
Devletin bu kamu malı üzerindeki yegâne görevi, bu kaynakları tebaanın maslahatına hizmet edecek şekilde yönetmek ve elde edilen her bir kuruşluk kârı adıl bir şekilde halka dağıtmaktır.
Bu vesileyle İslam Ümmeti’ne şunu hatırlatmak isteriz ki yöneticiler ülkeyi kapitalist kanunlarla yönettikleri sürece, halk zulüm görmeye ve kanı emilmeye devam edecektir. Küfür sisteminin ve ona tutunan yöneticilerin tabiatı budur.
Oysa Allah Subhânehu ve Teâlâ, İslam ülkelerine bol miktarda petrol ve diğer doğal servetler bahşetmiştir. Şayet bu kaynaklar İslam Şeriatı’na göre yönetilseydi, tek bir can bile darlık ve sıkıntı çekmezdi.
Bu zenginliklere sahip İslam beldeleri, Allah’ın Kitabı ve Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem ’in Sünneti’ni uygulayan bir yönetim altında (halife) birleştiğinde, ortaya çıkacak güç ve refahın boyutu hayal dahi edilemeyecektir. Allah’ın izniyle İslam Ümmeti sadece refah dolu bir hayata kavuşmakla kalmayacak; bilakis bundan çok daha önemlisi, Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın rızasını elde edecektir.
Muhakkak ki tercih tamamen Müslümanların elindedir: Ya sömürgecilikten miras kalan Kapitalist nizamın gölgesinde zulüm ve acıların cenderesi altında yaşamaya devam edecekler; ya da ayağa kalkıp Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem ’den miras kalan, İslam Ümmeti’nin tüm kaynaklarını onun hayrı için yönetecek ve işletecek olan Hilâfet’i yeniden ikame etmek için Hizb-ut Tahrir ile birlikte çalışacaklardır.
Allah’ın izniyle yakında kurulacak Hilafet Devleti; Ümmet’i koruyacak, ona kapsamlı bir kalkan olacak, Müslümanların işlerini güdecek ve onları dünya ve ahirette nihai kurtuluşa ve zafere ulaştıracaktır.
Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Kadın Kolları olarak biz, büyük bir hüzün ve derin bir teessürle, değerli kız kardeşimiz, seçkin davet taşıyıcısı ve onu tanıyan herkesin gönlünde müstesna bir yere sahip olan Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Kadın Kolları üyesi Gamze Gürsoy’un (Zehra Malik) H. 09 Şevval 1447, M. 27 Mart 2026 Cuma günü hakkın rahmetine kavuştuğunu duyuruyoruz.
وَبَشِّرِ الصَّابِرِينَ الَّذِينَ إِذَا أَصَابَتْهُمْ مُصِيبَةٌ قَالُوا إِنَّا للهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ “Sabredenleri müjdele. O sabredenler, kendilerine bir belâ geldiği zaman: Biz Allah’ın kullarıyız ve biz O’na döneceğiz, derler.” [Bakara 155-156]
Kız kardeşimiz Gamze, hayatının yaklaşık çeyrek asrını; derin bir kavrayış ve hak üzerinde sarsılmaz bir sebatla, insanları Allah Subhânehu ve Teâlâ ve Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e itaate davet etmeye ve İslam nizamı olan Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilâfet’i ikame etmeye adamıştır. Erdemli şahsiyeti, Yaratıcısına ve dinine olan eşsiz sevgisi ve derin sadakatiyle onu tanıyan herkes üzerinde derin bir iz bırakmıştır. Dünyanın dört bir yanındaki Müslümanların meselelerine karşı daima duyarlı olmuş ve nerede bulunursa bulunsun zulmün ve haksızlığın her türlüsüne karşı hakkın amansız bir savunucusu olmuştur. Sevgili eşinin ani vefatıyla çocuklarını tek başına büyütüp gözetme yükümlülüğünü büyük bir ihlasla üstlenmiş; karşılaştığı meşakkat ve imtihanlara rağmen azminden, kararlılığından ve heyecanından asla ödün vermemiştir. Hayatının her evresinde karşılaştığı zorluklara rağmen davaya olan bağlılığı ve kararlılığı sarsılmamış, etrafındaki herkese adeta ilham kaynağı olmuştur.
Gamze kardeşimiz hakkı söylemekten çekinmeyen, kınayıcının kınamasından korkmayan, Allah yolunda davetini taşıyan ve Allah’ın kaza ve kaderine razı olan parlak bir meşale gibiydi. Birçok yerel ve uluslararası konferansta konuşmalar yapmış, saha çalışmalarında ve dijital platformlarda sayısız münazaraya katılmış, davası uğruna sayısız makale kaleme almıştır. Müslüman kadının vasıflarının canlı bir timsali olmaya gayret etmiştir. Sabırlı, sevgi dolu bir anne ve eş, fedakâr ve cömert bir kız kardeş, dinde her zaman Rabbine yakınlaşmaya ve kendini geliştirmeye çalışan müstesna bir mürşide ve muallime olmaya büyük özen göstermiştir. Onu tanıyan herkes onun yokluğunu derinden hissedecektir.
Yüce ve Kadir olan Allah Subhânehu ve Teâlâ’dan; bu kıymetli kız kardeşimize geniş rahmeti ve mağfiretiyle muamele etmesini, makamını âli kılmasını, onu Peygamberler, Sıddıklar, şehitler ve Salihlerle beraber Firdevs cennetiyle rızıklandırmasını niyaz ediyoruz. Onlar ne güzel dostturlar. Yine Allah Subhânehu ve Teâlâ’dan; ailesine ve sevdiklerine sabrı cemil ihsan etmesini ve bu musibet karşısında ecirlerini katbekat artırmasını diliyoruz. Allahım Âmin.
مِنَ الْمُؤْمِنِينَ رِجَالٌ صَدَقُوا مَا عَاهَدُوا اللَّهَ عَلَيْهِ فَمِنْهُم مَّن قَضَى نَحْبَهُ وَمِنْهُم مَّن يَنتَظِرُ وَمَا بَدَّلُوا تَبْدِيلاً “Müminlerden öyle adamlar vardır ki, Allah’a verdikleri söze sadık kaldılar. İçlerinden bir kısmı verdikleri sözü yerine getirmiştir. Bir kısmı da beklemektedir. Verdikleri sözü asla değiştirmemişlerdir.” [Ahzab 23]