Perşembe, 19 Recep 1447 | 2026/01/08
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Suudi Arabistan ve BAE: Nüfuz Ajanları ve Uluslararası Çıkarların Hizmetkarlarıdır

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Suudi Arabistan ve BAE: Nüfuz Ajanları ve Uluslararası Çıkarların Hizmetkarlarıdır

On yılı aşkın bir süredir devam eden Yemen çatışmasının merkezinde, uluslararası denklemin olduğu net bir şekilde görünmektedir; dolayısıyla Yemen, iç çatışmanın yaşandığı bir alan değil, aksine uluslararası nüfuzun kesiştiği bir bölge olup bu karmaşık sahnede Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri, Amerika ve İngiltere gibi büyük güçlerin çıkarlarına hizmet eden ana araçlar rolünü oynamaktadır.

Suudi Arabistan'ın rolü Amerikan nüfuzunu korumada kendini göstermektedir; zira onun rolü, doğrudan askeri müdahaleden krizlerin yönetimine ve istikrarın kontrol edilmesine dönüşmüştür. Böylece siyasi ve askeri yükleri üstlenirken, Amerika ise çatışmanın bataklığına doğrudan karışmadan Bab El-Mendeb'deki stratejik çıkarları ile enerji ve deniz nakliye rotalarını korumaktadır.

Öte yandan ise Birleşik Arap Emirlikleri, Yemen'de İngiliz nüfuzunun ekonomik ve siyasi ajanı rolünü oynamaktadır; zira limanlar ve deniz çıkışları üzerindeki kontrolünü genişletmeyi başarmış olup güneydeki grupları destekleyerek, nüfuzunu doğrudan kontrol etmek yerine yerel ajanları aracılığıyla yönetmeyi alışkanlık edinen İngiliz politikasının geleneksel hedefi olan Yemen devletinin parçalanmasını sağlamıştır.

Bu bağlamda Yemen çatışması, uluslararası nüfuzun bir test alanı olarak anlaşılabilir: Yani Suudi Arabistan, Amerikan lehine güvenlik ve askeri bir rol oynarken, BAE ise İngiltere lehine ekonomik ve siyasi hegemonyasını pekiştirmeye çalışmaktadır.

Yemen’deki gruplara gelince, yerel önemlerine rağmen bağımsız projeleri yoktur; aksine sahnenin uluslararası kontrol çemberi içinde kalmasını ve böylece çatışmanın çözümsüz bir şekilde devam etmesini sağlamak için birer araçlar olarak kullanılmaktadırlar.

Binaenaleyh Yemen'deki savaş, sadece yerel veya bölgesel bir çatışma değil, aksine bölgesel ajanlar aracılığıyla uluslararası nüfuzun yeniden dağıtılması için bir sahadır. Dolayısıyla Yemen artık sadece bir çatışma sahnesi değil, aksine ABD'nin bölgedeki stratejisinin fiili bir testine dönüşmüştür.

Özellikle şu anda Washington, Yemen dosyasını, insani dürtülerle değil, aksine sahadaki bir uygulama aracı olarak Suudi Arabistan'dan yararlanarak bölgeyi yeniden yapılandırmak ve stratejik çıkarlarını korumak hedefiyle sonlandırmaya çalışmaktadır. Dolayısıyla yıllardır savaşın yükünü omuzlayan Suudi Arabistan, Amerika'ya hizmet edecek şekilde Yemen'deki grupları yönlendirmek ve baskı altına almak için kullanılırken, Amerika ise doğrudan her türlü çatışmadan uzak kalmaya devam etmektedir.

Nitekim savaş herkesi yıpratmış olup küresel deniz güvenliği için gerçek bir tehdide veya nüfuz sisteminin kendisini tehdit eden bir yüke dönüşmeden önce bu dosyanın tasfiye edilmesinin zamanı gelmiştir. Dolayısıyla Amerika’nın hamlesi, bir tesadüf ürünü değil, aksine daha geniş bölgesel bir stratejinin parçasıdır: Yani Suudi Arabistan sahayı yönetmekte ve Yemen'deki gruplar da onun baskısı altında hareket etmekte olup böylece doğrudan çatışmanın bedelini ödemeden, deniz yollarını koruyan ve İran'ın etkisini sınırlayan siyasi bir gerçeklik şekillendirmektedir.

Bu denklemde kazanan, sahada savaşanlar değil, aksine uzaktan plan yapanlardır; en büyük kaybeden ise, kan, yıkım, servetlerinin yağmalanması ve uluslararası denizcilikteki hayati coğrafi konumlarının sömürülmesi şeklinde bedel ödeyen Yemen halkı olmaya devam etmektedir.

Yemen halkı ve diğer tüm parçalanmış Müslüman halklar için gerçek kurtuluş, beklemek veya geride durmak değil, aksine devleti, onuru ve izzeti yeniden tesis etmek için yorulmak bilmeden çalışmakla mümkündür. İşte halkına asla yalan söylemeyen bu lider, sizleri harekete geçmeye ve kaybedilen onuru geri kazanmak için çalışmaya davet etmektedir. Haydi o zaman kurtuluş gemisine

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Munis Hamid – Irak

Devamını oku...

Adaletin, Sömürgecinin Bir Aracına Dönüşmesiyle Venezuela Devlet Başkanının ABD'de Yargılanması Maskaralığı

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Adaletin, Sömürgecinin Bir Aracına Dönüşmesiyle Venezuela Devlet Başkanının ABD'de Yargılanması Maskaralığı

Haber:

New York'ta bir yargıç, tutuklu Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro'yu yaklaşık yarım saat dinledikten sonra duruşmayı erteledi ve 17 Mart'ta yapılacak duruşma için mahkemeye gelmesi yönünde karar verdi.Maduro, ABD'deki uyuşturucu kaçakçılığıyla bağlantılı terör davası konusunda kendisine yöneltilen suçlamaları reddederek suçsuz olduğunu iddia etti. (El Cezire)

Yorum:

Hukuka değil de hegemonyaya dayalı Amerikan politikasının özünü yansıtan bir sahnede, zaman zaman Amerika'nın egemen devlet başkanlarını yargılamak veya takip etmek için girişimlerde bulunduğunu görmekteyiz ve bunların en sonuncusu ise, Venezuela devlet başkanının Amerikan mahkemelerinde yargılanmasına yönelik yapılan propagandadır.Bu, adalet veya sözde uluslararası hukuka saygı çerçevesinde değil de, siyasi şantaj ve hesaplaşmaların tasfiye edilmesi şeklinde anlaşılması gereken bir adımdır.

Bu sözde yargılama, tam anlamıyla hukuki maskaralıktan başka bir şey değildir; zira ülkelerin egemenliğine saygı duyduğunu iddia eden bir ülke, nasıl olur da başka bir ülkenin devlet başkanına yargıçlık yapabilir?!Hangi hukuki mantık, mahkemelerin, kendi coğrafi ve egemenlik alanları dışındaki ülkelerin liderlerini yargılamasına izin vermektedir?!Dolayısıyla bu, kendini hukukun üstünde gören ve dünyayı eşit devletlerden oluşan bir sistemden ziyade kendisinin nüfuz alanı olarak gören bir imparatorluğun zihniyetidir.

Bu olayda dikkat çeken husus, sadece Venezuela'nın egemenliğinin ihlali değil, aynı zamanda ABD'nin davranışlarına hakim bariz çifte standartlardır.Zira Amerika, üvey evladı Yahudi varlığının durumunda olduğu gibi müttefiklerinin suçlarına göz yummakta, dahası onları koruyup eylemlerini haklı çıkarırken, mesele kendisine boyun eğmeyi reddeden ülkelerle ilgili olduğunda ise insan hakları ve demokrasi sloganı atmaktadır.

Eğer Amerika adalet iddialarında samimi olsaydı, Irak ve Afganistan'ı yok eden savaşlardan, darbelere ve dünyadaki baskıcı rejimlere destek vermelerinden dolayı kendi liderlerini yargılardı.Ancak bu, sadece kendi hegemonyasına karşı çıkanları gören ve çıkarları etkilendiğinde harekete geçen seçici bir adalettir.

Venezuela devlet başkanının hedef alınması, özgür halkların iradesini kırmayı ve ABD'ye itaat evinden çıkan herkesi suçlu ilan etmeyi hedefleyen daha geniş bir projenin parçasından başka bir şey değildir.Sahip olduğu doğal kaynakları ve bağımsız siyasi duruşuyla Venezuela, sadece itaatkar yöneticileri ve bağımlı ekonomileri kabul eden zalim küresel sistemin nazarında kabul edilemez bir modeli temsil etmektedir.

Yaptırımlar, ablukalar ve halkları boyun eğdirme konusunda başarısız olduğunda Amerika, siyasallaştırılmış yargı silahına başvurmakta ve tamamen siyasi bir çatışmaya sahte hukuki bir kılıf sağlamaya çalışmaktadır.

Bugün yaşananlar, çağdaş uluslararası sistemin iflasının ve insanlığın, güç dengelerine boyun eğmeyen ve güçlülerin zayıflar aleyhine bir sopa olarak kullanılmadığı gerçek adil bir modele ihtiyaç duyduğunun bir başka kanıtıdır.

Venezuela devlet başkanının ABD'de yargılanması, hukukun savunulması değil, aksine hegemonyanın çıkarlarıyla çeliştiğinde hukukun çöktüğünün açık bir beyanıdır; bu ise tüm halklara, kendilerinin türettiği uluslararası sistemin yalnızca güçlüleri koruduğuna dair bir mesajdır.

Bu maskaralık karşısında, siyasi bilinç, hak olana bağlı kalmak ve daha adil bir dünya düzenini aramak, siyasi bir tercih olmaktan önce şerî bir vacip olarak kalmaya devam etmektedir; bu ise ancak Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafet Devleti'nin temsil ettiği İslam'ı yeniden tesis etmek için ciddi bir çalışma ile başarılabilir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdulazim Haşlemon

Devamını oku...

Osman Hadi'nin Ölümü ve Batı'nın Demokrasi Disiplini Konusundaki Favori Efsanesi!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Osman Hadi'nin Ölümü ve Batı'nın Demokrasi Disiplini Konusundaki Favori Efsanesi!

Haber:

Şerif Osman Hadi'nin öldürülmesi, Bangladeş'i 2014'teki dramatik siyasi geçişten bu yana en çalkantılı dönemlerinden birine sürüklemiştir.Protestoların ikinci gününe girilirken, yollar kapatılmış ve büyük gazetelerin ofisleri de dahil olmak üzere binalar ateşe verilmiştir; bu da ülkeyi, kamuoyunun öfkesi, siyasi hesap verebilirlik ve demokratik öz denetim arasında hassas bir denge kurmakla karşı karşıya bırakmıştır. Bu trajedi, Hasina sonrası siyasi sahnede derin çatlakları ortaya çıkararak adalet, egemenlik ve siyasi ifadenin geleceği hakkında kritik soruları gündeme getirmiştir. (Eurasia Review)

Yorum:

"Demokratik Disiplin İçin" başlıklı makaledeki, 2024 devrimini ateşleyen kitle hareketini koruma çağrısı, yalnızca gerçekliğin yanlış okunması değil, aynı zamanda ideolojik bir aldatmacadır.Burada ithal edilip tekrarlanan bu anlatı, devrimi, insanların kendisine karşı ayaklandığı aynı yozlaşmış seküler rejimle ilişkilendirerek etkisiz hale getirmeye çalışmaktadır.Hadi, şekli demokrasi için öldürülmedi; aksine demokrasinin eliyle öldürüldü. Zira o gücünü, perde arkasından yabancıları destekleyen laik bir elitin yönettiği bir oyun olan siyasetimizin boş özünü ortaya çıkarmasından almaktaydı. Nitekim başlatmış olduğu darbe platformu, İslami adalete, insafa, Hindistan hegemonyası karşısında egemenlik onuruna ve kapitalist açgözlülüğün ve politikacı elitlerin tamamen reddedilmesine dayalı bir toplum gibi köklü tasavvurları yeniden tesis etmek için milyonlarca insanı seferber etmiştir.

Onun görevinin, kendisini susturan kurumların korumasına ihtiyaç duyduğu iddiası saçma bir şeydir; peki hangi kurumlar?!Hasina'nın ayrılmasından sonra bile mazlumları hayal kırıklığına uğratmaya devam eden yargı sistemi mi?! Yoksa siyasi sahne aynı seküler palyaçoların elinde olup da Batı tarafından mı finanse ediliyor?!Ya da Müslüman çoğunluğun akidesini dışlamak için tasarlanmış laik bir çerçeve mi, yoksa bizzat İslam, Bangladeş için bu “yeni çağda” sürekli saldırı hedefi olmaya devam mı ediyor?

Hadi'nin tasfiye edilmesi, demokrasiyi korumada bir başarısızlık değil, aksine bu kurumların statükoyu koruma konusundaki bir başarısı olmuştur.Gerçek ders, bu bağlamda Batı demokratik modelinin iflasıdır; bizim gerçekliğimizde demokrasi, çoğu zaman sadece bir görünüşten ibaret olup yabancı çıkarlara ve yerel zenginlere hizmet eden rejimlerin meşrulaştırılmasına izin vermek için kullanılırken, akideye dayalı halk hareketlerini bastırmak için de kullanılmaktadır.Adalet, bu yozlaşmış sütunlara başvurarak gerçekleşmeyecektir.Hadi'nin egemenlik onurunu, İslami adalet ve yabancının egemenliğinden kurtuluşu elde etme davası, ancak Batı'nın desteklediği siyasi sistemin sonsuza dek ortadan kaldırılmasıyla gerçekleştirilebilir.Onun anısını onurlandırmak, bu seküler demokrasi oyununun kurallarına uymaya yönelik aldatıcı çağrıları reddetmek anlamına gelmektedir.Zira onun savaşı, insanları ezmek için tasarlanmış bir sistemi reform etmek için değil, köklü devrimler için bir çağrıydı.İnsanları köleleştirmek ve onları ezmek için tasarlanmış bu sahte demokrasiden kurtuluş, doğal sistemimize, yani Nübüvvet Minhacı üzere Hilafete geri dönmektir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
İrtiza Çaudrî – Bangladeş

Devamını oku...

Mübarek Toprak - Filistin Kadın Kolları: Hilafetin Yıkılışının 105. Yıldönümünü Anma Etkinlikleri

  • Kategori Filistin
  •   |  

Hizb-ut Tahrir/ Mübarek Toprak Filistin Kadın Kolları:

Hilafetin Yıkılışının 105. Yıldönümünü Anma Etkinlikleri

Bu sayfada, Hizb ut Tahrir'in Mübarek Toprak Filistin'de, Hilafet devletinin 28 Receb 1342 Hicri'de yıkılışının 105. Hicri yıldönümünü anmak için düzenlediği etkinlikleri yer vereceğiz.

Cuma, 13 Receb 1447 Hicri - 2 Ocak 2026 Miladi

filistin

Hizb-ut Tahrir/ Mübarek Toprak Filistin Kadın Kolları:
Hilafetin Yıkılışının 105. Yıldönümü Mesajları!

Resullerin Efendisi Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem ve onun asil ve celil Sahabeleri (Allah onlardan razı olsun) tarafından kurulan İslam Devleti'nin Arap ve Türk hainleri tarafından yıkılışının 105. elim yıldönümü münasebetiyle, Hizb-ut Tahrir Mübarek Toprak (Filistin) Kadın Kolları, İslam ümmetini, Peygamberimiz Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in hak olarak müjdelediği “خلافة راشدة على منهاج النبوة” Nübüvvet minhacı üzere Raşidi Hilafet'i yeniden kurmak için, Hizb-ut Tahrir ile birlikte gayretle çalışmaya teşvik etmek amacıyla bir dizi mesaj sunmaktadır.

filistin

Hilafetin yıkılışının 105. yıldönümünde,
Herkesi bu fırsatı değerlendirmeye çağırıyoruz! Cevap veren ve önderlik edenlere ne mutlu!

Cuma, 13 Receb 1447 Hicri - 2 Aralık 2026 Miladi

Hilafetin yıkılması en büyük trajedilerden biriydi ve bu, Mübarek Toprak Filistin'den bir mesajdır... Bu eylemsizlik devam edecek mi? Yoksa Allah Resulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in Roma'nın fethiyle ilgili müjdesi yaklaştı mı? Gelecek şanlı tarihte iz bırakmak isteyen herkes için alan açıktır...

filistin

Etiketler

#أقيموا_الخلافة

#في_ذكرى_هدم_الخلافة

ReturnTheKhilafah#

#YenidenHilafet

#خلافت_کو_قائم_کرو

#TurudisheniKhilafah

filistin

İlgili Bağlantılar:

 

Devamını oku...

Tunus Vilayeti: "Devrim Devam Ediyor..." Semineri

  • Kategori Tunus
  •   |  

Tunus Vilayeti: Seminer;

"Devrim Devam Ediyor..."

Devrimin yıldönümünde, Hizb-ut Tahrir / Tunus Vilayeti, Sidi Bu Zeyd bölgesinde Mühendis Abdullah Ahmedi ve Üstad Ali Saidi tarafından sunulan "Devrim Devam Ediyor..." başlıklı bir seminer düzenledi.

Çarşamba, 26 Cumade'l Ahir 1447 - 17 Aralık 2025

İlgili Linkler:

Hizb-ut Tahrir / Tunus Vilayeti Resmi Websitesi
Hizb-ut Tahrir / Tunus Vilayeti Tahrir Dergisi Resmi Sitesi
Hizb-ut Tahrir / Tunus Vilayeti Tahrir Dergisi Facebook Sayfası

Devamını oku...

Hilafetin Yıkılışının 105. Yıldönümünde... Yeryüzü Yeniden Onun Geri Dönüşüne Hazırlanıyor

Dünya genelinde ve İslam ülkelerinde yaşanan son gelişmeleri izleyen biri, İslam Ümmeti için tablonun giderek daha karamsar ve karanlık hâle geldiğini; kalkınma ve izzetini geri kazanma umudunun solduğunu ya da yok olmaya yüz tuttuğunu düşünebilir. Ancak bu gelişmelere derinlemesine bakıldığında; her geçen gün umudun kökleşip yeşerdiği, kalkınma yolunda adım adım ilerlendiği görülecektir.

Batı ve küfrün İslam ve Müslümanlara yönelik saldırıları hız kesmeden devam etse de, azı dişlerini gösteren sömürgeciler dünyanın dört bir yanında Müslümanlara karşı tek bir vücut gibi hareket etseler de, kendisini temsil eden bir siyasi nizamdan ve başındaki İmamdan yani Hilafet Devleti ve Halife’den yoksun olmasına rağmen ümmet, yine de birbirine kenetlenmiş, daha fazla direniş sergileyerek bu saldırılara göğüs germiş ve sömürgeci kâfir Batı’yı aciz bırakan bir meydan okumayla bu saldırılara karşılık vermiştir. Hatta bu direniş, pek çok kez Batı’nın İslam coğrafyasındaki sömürgeci hayallerini yerle bir edecek bir seviyeye ulaşmıştır.

Dahası Ümmetin bu direnişi, Batı’nın tamamında, ümmetin kimliğinin yok edilemeyeceği ve Batı uygarlığında asimile edilemeyeceği yönünde bir kanaat oluşturmuştur. Bu yüzden Batı, İslam ülkelerindeki seküler hayatın ve sömürgeci statükonun ancak baskı ve zorbalıkla ayakta kalabileceğinin bilincindedir. Nitekim Ümmet, orada burada ayağa kalkıp kendisine dayatılan bu gayr-i tabii şartları üzerinden silkip atmaya çalıştıkça, Batı baskısını daha da artırmakta, ajanlarını ve araçlarını kullanarak şehirleri varil bombalarıyla vurmakta, çocuk, kadın ve yaşlıları katletmek için ölüm mangalarını devreye sokmaktadır. Hatta artık rahatlıkla sömürgeci kâfir Batının, İslam beldelerinde kamuoyunu bombaladığını.” söyleyebiliriz.

Kuşkusuz İslam Ümmetinin bu kararlı direnişi ve bitmek bilmeyen intifadası, Batı’da genel bir umutsuzluk dalgası yaratmıştır. Hatta düşünürleri ve medya mensupları, kendi ilkelerini çiğnemeye ve özgürlük iddialarına darbe yapmaya mecbur kalmışlardır. Müslümanları diğer tüm insanlardan ayırarak, sadece onların siyasi görüşlerini ifade etmelerini, hatta iffetli İslami hayatlarını açıkça yaşamalarını bile yasaklama çağrıları yapmaya başlamışlardır. Batıda, Batı’nın tamamından Müslümanların kovulması ve hatta kendi ülkelerinde Müslümanlara karşı işlenen katliamlara bile itiraz etmenin suç sayılması çağrısında bulunan sesler yükselmiştir.

Batı’nın İslam Ümmeti hakkındaki bu genel umutsuzluk hissi, kuşkuya ve siyasi anlamsızlık kaygılarına yol açmıştır. Ülkelerinin dış politikasından şüphe eder hale gelmişler; İslam beldelerindeki varlıklarını, faydadan çok zarar getiren bir siyasi beyhudelik olarak görmeye başlamışlardır. İşte bu ruh halinden; “Önce Amerika” ve “Amerika’yı Yeniden Büyük Yap” gibi kendi içine kapanma çağrıları doğmuştur. Ayrıca, daha önce “insan sermayesi” çekmek için kullanılan sığınma ve göç kurumları, her yabancıya zulmeden ve kapıları insanların yüzüne kapatan bir siyasi polis teşkilatına dönüşmüştür.

Bütün bunlar, aslında bir uygarlık başarısızlığın ifadesidir. Yani Batı, artık kendisini diğer halkları kendi uygarlık potasında eritebilen bir güç olarak görmemekte; aksine uygarlığını dünyanın geri kalanından izole etmek istemektedir. Tüm bunlar, İslam Ümmetinin uygarlığına ve kimliğine sımsıkı sarılmasının ve otoritesini geri isteme kararlılığının bir sonucudur.

İşte bu yüzden, sadece tüm dünyanın, İslam ümmetini İslami hayatına dönme kararlılığından vazgeçiremeyeceği ümitsizliğine kapılmış olmasının bir göstergesi olarak, Hilâfetin yıkılışının 105. Yıldönümünde, yeryüzünün onun geri dönüşüne hazırlandığını söylüyoruz.

Ümmet ise bugün Hilafetin kurulmasının, sadece ümmet içinde güç ve kuvvet ehli olan orduların saatler içinde evet, sadece saatler içinde alacağı bir karara baktığının farkına varmalıdır. Zira ümmetin evlatları, aralarındaki sınırların kaldırılmasını, ülkelerinin yeniden tek bir yurt olmasını, gençlik enerjilerinin tek bir sancak altında toplanmasını, böylece düşmanlarıyla açıkça hesaplaşmayı, mukaddesatlarını geri almayı ve yer altı–yer üstü zenginliklerini çıkarmayı arzulamaktadırlar. Onları bundan alıkoyan tek şey; acziyet ve zayıflık pompalayan yalanlar, asılsız efsaneler ve uydurma hikâyelerdir. Bu vehimlere, yalanlara ve efsanelere verilecek en basit cevap şudur: İslam Ümmeti atılgan, hızlı ve tek bir iradeye sahiptir. Bir işi başarabileceğini idrak ederse, göz açıp kapayıncaya kadar onu gerçekleştirir. Nitekim biz bu Ümmetin, yıkılmaz ve sarsılmaz denilen en azgın diktatörleri ve en baskıcı rejimleri ansızın gafil avladığına ve onları tarihin çöplüğüne attığına bizzat tanık olduk!

Dolayısıyla bugün İslam beldelerini kaplayan bu zifiri karanlığın ardında, aslında büyük bir umut ve Allah’ın izniyle yakın bir kurtuluş saklıdır. Bu, Allah’ın kâinattaki sünnetidir ve ve O’nun şu kavlinin tecellisidir:

إِن يَمْسَسْكُمْ قَرْحٌ فَقَدْ مَسَّ الْقَوْمَ قَرْحٌ مِّثْلُهُ وَتِلْكَ الأيَّامُ نُدَاوِلُهَا بَيْنَ النَّاسِ وَلِيَعْلَمَ اللهُ الَّذِينَ آمَنُواْ وَيَتَّخِذَ مِنكُمْ شُهَدَاء وَاللهُ لاَ يُحِبُّ الظَّالِمِينَ“Eğer siz (Uhud’da) bir yara aldıysanız, şüphesiz o topluluk da (Müşrikler de Bedir’de) benzeri bir yara almıştı. İşte günleri insanlar arasında (böyle) döndürür dururuz. Allah, sizden iman edenleri ayırt etmek, sizden şahitler edinmek için böyle yapar. Allah, zalimleri sevmez.” [Ali İmran 140]

Bu sebeple biz, Hilâfetin yıkılışının 105. yıldönümünü, ne hâlimize ağıt yakmak ne de musibetimize ağlamak için değil, aksine İslam ümmetine, yeniden ihyası gereken şanlı geçmişini ve geri alınma zamanının geldiği yitik izzetini hatırlatmak adına anıyoruz. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurdu:

وَنُرِيدُ أَنْ نَمُنَّ عَلَى الَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا فِي الْأَرْضِ وَنَجْعَلَهُمْ أَئِمَّةً وَنَجْعَلَهُمُ الْوَارِثِينَ“Biz ise, o yerde güçsüz düşürülenlere lütufta bulunmak, onları önderler yapmak ve onları (mukaddes topraklara) vâris kılmak istiyorduk.” [Kasas 5]

Hizb-ut Tahrir Merkezî Medya Ofisi olarak biz, Hizbin bu yıldönümünü ihya etmek amacıyla dünya çapında düzenleyeceği faaliyetlerini takip edip aktaracağız. Umulur ki Allah, bu yılı Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafetsiz geçirdiğimiz son yıl eyler.

Bu; şahit olup kulak veren herkese açık bir davettir. Gelin, İslam’ın muazzam piramidini yeniden inşa etmek için omuz omuza verelim; onu, gök ve yeryüzü sakinlerinin razı olacağı Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafet olarak yeniden kuralım.

Mühendis Selâhaddin Adada
حزب التحرير

Hizb-ut Tahrir
Merkezî Medya Ofisi Müdürü

Devamını oku...

Yöneticiye Bağlı Kalmaya Ruhsat Verilmesi ve “Şayet Onun Yerinde Siz Olsaydınız Ne Yapacaktınız?” Gerekçesiyle Münkerlerin ve Aşağılanmanın Kabul Edilmesi!

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Yöneticiye Bağlı Kalmaya Ruhsat Verilmesi ve “Şayet Onun Yerinde Siz Olsaydınız Ne Yapacaktınız?” Gerekçesiyle Münkerlerin ve Aşağılanmanın Kabul Edilmesi!

İslami değişim için çalışanlar arasında, Beşar Esad'ın devrilmesinden sonra Suriye'deki yeni rejimin yöneticileri hakkında tartışmalar devam ediyor. Bir grup, onları bir zamanlar savundukları İslami hedeflerden vazgeçip, bu hedefleri gerçekleştirmek için çalışanlara karşı çıkan Amerika ve müttefiklerinin izinden giden ajanlar olarak görüyor. Diğer grup ise bu rejimi ve yöneticilerini savunuyor, politikalarını zayıflık ve güç dengesi gerekçesiyle haklı çıkarıyor, tutumlarını akıllıca olarak nitelendiriyor ve ilk grubu, İslam'a düşman olan uluslararası durum ve küresel sistemi ve Suriye'nin bugün bir devletin kalıntısı olduğunu ve bir devlet olmadığını göz ardı ederek, hilafet kurmayı ve İslam'ı uygulamayı hayal eden idealistler olmakla suçluyor.

Beşar rejiminin devrilmesi Müslümanlar için büyük ve benzersiz bir sevinç kaynağı olmuştu; çünkü bu rejim, dünyadaki en baskıcı ve en zalim rejimlerden biriydi.Birçok kişi, daha önce cihadi geçmişi ve Selefi İslami yaklaşımıyla meşhur olan Ahmed Şara'nın liderliğindeki yeni rejimin, Suriye'de İslam'ı uygulayacağını ve Lübnan, Gazze gibi çevresindeki Müslümanların davalarını benimseyeceğini bekliyordu.Özellikle Şara'nın açıklamaları, İslami ılımlılık veya orta yol olarak adlandırdığı şeyi ve bu yaklaşımı benimseyenleri kınamasıyla biliniyordu ve bu yaklaşımı, bölgeyi hakim olan Batı'yı yatıştırmak için İslam'dan sapma olarak görüyordu.

Ancak daha sonraki olaylar, kendisinin içinde bulunduğu veya liderlik ettiği tüm gruplarda bilinenlere aykırı olan bir politika izlediğini ortaya koymuştur. Onun tutumlarında ve yeni rejiminin politikasında sürprizler yaşanmaya devam etti ve bunlarla birlikte, siyasi tutumlarında İslam'ın herhangi bir etkisinin görünmemesine ek olarak, birbirini takip eden zelil ve aşağılayıcı tutumlar nedeniyle destekçileri ve muhalifleri arasında sorular ve tartışmalar artmaya başladı.Bu ise Suriye'yi işgal eden, daha fazla topraklarını ele geçiren, buralarda askeri kontrol noktaları kuran, başkent Şam'ı bombalayan ve istediği gibi öldüren Yahudi güçlerinin devam eden saldırılarına ilişkin kışkırtıcı sessizlik gibi sayılamayacak tutumlarda ortaya çıkmıştır... Ayrıca isyan eden, saldıran ve öldüren mezhepler veya etnik gruplara karşı alınan zayıf tutumlar devam ederken Ahmed Şara bu tutumları bir hikmet olarak tasvir etmiştir.İslam'ı uygulamaya yönelik herhangi bir eğilimin görünmemesi de cabası. Ayrıca -şu anda- Trump ve elçilerinin yanı sıra Suudi Arabistan ve Türkiye yöneticileri gibi diğerlerinden aldığı olağanüstü memnuniyet de vardır...

Bu ve benzeri gerçeklikler, gözlemciler ile İslam Devleti kurmak ve Müslümanları düşman olan kâfirlerin hegemonyasından kurtarmak isteyenler arasında anlaşmazlığa neden oldu. Onlardan bazıları bu sistemden dolayı büyük hayal kırıklığına uğrayıp onu aldatma ve sapma ile suçlarken, bazıları da iç ve dış durumları ve güç dengelerini gerekçe göstererek mazeretler uydurmaya çalışmaktadır.Her iki grubun çoğunluğu arzularında samimi olup gerçeklik ve şeriata yönelik görüşler ve anlayışlarda ihtilaf etmiş olsalar da, sorunun hakikatinin ve hatalı durumun anlaşılması için her iki grubun argümanlarını da incelemek gerekmektedir.

Birinci grup argümanlarında; yeni rejim, Amerika ile birlikte yürümekte ve onun ajanlarının, küresel sisteme ve yasalarına boyun eğme konusundaki olağan yaklaşımını benimsemesinin yanı sıra kamu özgürlükleri ve insan haklarıyla ilgili Birleşmiş Milletler yasalarına uygun olarak kamusal yaşamda artan ahlaksızlığın tezahürlerini sergilemekte ve Yahudi varlığıyla normalleşemeye hazırlanmaktadır; bu inkar edilemez bir gerçeklik olup rejimi ve başkanını savunan ikinci grup tarafından da kabul edilmektedir.

İkinci grubun argümanlarına gelince; bugün Suriye zayıf, dahası bir devletin kalıntıları olup Yahudi varlığına karşı koyamamakta, tüm toprakları üzerinde nüfuzunu dayatamamakta, çevresine otoritesini yayamamakta ve uluslararası düzene karşı isyan edememektedir; aynı şekilde bu da doğru olup bunu inkar etmek kibir olur.Bu grup, Suriye'deki koşullar altında Hilafeti kurmanın veya İslam'ı devletin iç ve dış politikalarında uygulamanın gerçekliğe aykırı olduğunu ve bunun gerçekleşmesinin mümkün olmadığını eklemektedir.Bu anlayış veya sözde herhangi bir sorun yoktur; ancak sorun, daha doğrusu kafayı karıştıran şey, bu anlayışın küfrün uygulanmasını meşrulaştırmak için kullanılması, bu konuda şerî bir ruhsatın olduğu vehmine kapılmak ve zayıflık ve büyük kötülüklerden korkmak gerekçeleriyle küfür yasalarının uygulanmasının meşrulaştırılmasıdır; bu da Suriye'deki yeni rejimin, Hilafete ve İslam'ın tatbik edilmesi çağrısına karşı koymasına yol açmaktadır.

Bu ihtilafa doğru bir şekilde yaklaşabilmek için, her şeyden önce gerçekleri olduğu gibi ortaya koymak gerekir. Bu gerçeklerden biri de, Suriye’deki yeni rejimin yaptıklarının kesinlikle şerî olmadığıdır; zira rejim, küfür kanunlarını uygulamakta ve küfür politikalarını takip etmekte olup buna izin veren herhangi bir şerî ruhsat bulunmamaktadır. Öte yandan, bugün Suriye'de kelimenin tam anlamıyla bir İslam Devleti kurulmamıştır. Burada bu rejimi savunan grup, İslam'ı ve bu konudaki hükümlerini anlamadığından dolayı büyük bir hata yapmaktadır.Yani orada bir İslam Devleti kurma imkanı yoksa, o halde bu, bir küfür devleti kurmak için bir mazeret veya gerekçe olabilir mi? Eğer yönetici veya yönetimi ele geçirmek isteyen kişi İslam'ı uygulamaya muktedir değilse, o halde bu, küfrün uygulanmasına yönelik ruhsatın sebebi olabilir mi?

Bu sistemi savunan grup, bu konuda herhangi bir delil sunmamış ve sunamaz da.Çünkü Kuran'da, İslam ile hükmetmenin vacip olduğu ve İslam dışında hükmetmenin haram olduğu konusunda çok sayıda ve kesin nasslar vardır ve bu konuda hiçbir istisna veya özel durum söz konusu değildir.Bu grubun sunduğu tek şey, tiran ve facir yöneticilerin değişmesine yönelik duyulan özlem ve destektir. Bunlar, İslami nefsiyeti ifade eden arzular ama şerî hüküm için bir delil olmadığı gibi şerî bir ruhsat da değildir.Küfür rejiminin devrilmesi ve ondan intikam almak için duyulan bu özlem ve destek, İslami duygular ve İslami bir tutum olup bu da onu ortadan kaldıranları desteklemeyi ve onları savunmayı gerektirir.Bu nedenle bu rejimin, yanlış uygulamalarının ruhsat olduğu şeklindeki tutumlarını savunanlar, zaruretler gibi, bunun da öncesinde baskıcı koşullar ve güç dengeleri gibi yanlış olsa bile eğilim ve arzularının dürtüsüyle bu tutumlara sımsıkı sarılmaktadırlar;dolayısıyla onlar, bu koşulların değişeceğini ve yeni rejimin, tutumlarının doğruluğunu kanıtlamak için onurlu tutumlarıyla kendilerine yardımcı olacağını ümit ettikleri gibi bu rejimin, Yahudi varlığıyla normalleşme yönündeki eğilimi ve İbrahim Anlaşmalarının imzalanması gibi kendilerini umut ettikleri şeylerden hızla uzaklaştırdığını da düşünmektedirler.

Burada şu soru ortaya çıkıyor: Mevcut gerçeklikte Suriye'de Hilafetin kurulması veya İslam'ın tam olarak uygulanması mümkün değilse ve aynı zamanda küfre boyun eğmek veya Allah'ın indirdiklerinden başkasıyla yönetmek caiz değilse ve bu konuda hiçbir ruhsat da yoksa, o zaman ne yapılmalıdır?

Burada, muhlis bir şekilde çalışanların çoğunun gözden kaçırdığı bir husus yatmaktadır; işte bu husus, zaruretler, güç yetirme, genişlik ve tavizler hakkında konuşma dürtüsünün ve nassların zaten karar verdiği durumlarda, daha büyük mefsedetleri küçük mefsedetle def etmek kaidesi veya ehveni şerreyn (iki şerden en hafif olanı) kaidesini delil getirmek gibi özel nassların bulunduğu durumlarda genel kaideler hakkındaki hatalı istidlalin sebebidir.

Bu vakıa hakkında şerî hüküm; bir Müslümanın, küfür sistemleriyle olan yönetimden veya küfür kanunlarından kaçınmaya güç yetiremiyorsa, yönetime boyun eğmemesi veya yönetime teslim olmamasıdır.Eğer şöyle denilse: Bu meseleyi facir ya da kafir olan falanca kişiye mi bırakalım?Cevap şudur; facir, kâfir veya İslam'a kin besleyen başka biri münkeri işlemesin diye bir münkeri işlemek caiz değildir.Eğer bu diğer kişi bir günah işlemek isterse, kendi günahının yükünü kendisi taşıyacaktır.Vacip olan, küfrü yönetime ulaştırmak için değil, İslam'ı yönetime ulaştırmak için çalışmak ve mücadele etmektir ama bu, İslam'ı ve onun uygulanmasını seven bir çalışanın eliyle olmalıdır!

Bu konu hakkında birçok delil var ama burada ben, bu delillerden biriyle yetineceğim; Mekke'deki kâfirler Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e bir yıl boyunca Allah'a ibadet edeceklerini, O'nun da bir yıl onların ilahlarına ibadet etmesini, yani Mekke'nin benzer bir süre boyunca küfür yönetimine tabi olup boyun eğmesi karşılığında o süre boyunca İslam ile hükmedilmesini teklif ettiklerinde, Sallallahu Aleyhi ve Sellem bu teklifi kesin olarak reddetmiş ve bu konuda dünyanın tüm kâfirlerine yönelik bir hitap nazil olmuş ve burada bu reddi üç kez tekrarlanmış olup bu da devletin yönetimi hakkında tüm insanlara yönelik küresel bir bildiri olmuştur.قُلْ يَا أَيُّهَا الْكَافِرُونَ * لَا أَعْبُدُ مَا تَعْبُدُونَ* وَلَا أَنْتُمْ عَابِدُونَ مَا أَعْبُدُ * وَلَا أَنَا عَابِدٌ مَا عَبَدْتُمْ * وَلَا أَنْتُمْ عَابِدُونَ مَا أَعْبُدُ * لَكُمْ دِينُكُمْ وَلِيَ دِينِDe ki: Ey kâfirler! Ben sizin taptıklarınıza tapmam.Siz de benim ibadet ettiğime ibadet edecek değilsiniz.Ben de sizin taptıklarınıza tapacak değilim. Siz de benim ibadet ettiğime, ibadet edecek değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim banadır.” [Kafirun 1-6]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Dr. Mahmud Abdulhâdî

Devamını oku...

Trump, Venezuela'yı Kendisinin Yöneteceğini Söylüyor ve İran, Küba ve Kolombiya'yı Tehdit Ediyor!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Trump, Venezuela'yı Kendisinin Yöneteceğini Söylüyor ve İran, Küba ve Kolombiya'yı Tehdit Ediyor!

Haber:

ABD Başkanı Trump, Maduro'nun tutuklanmasının ardından, Venezuela'da “işleri yönetenin” ABD olduğunu vurguladı, Kolombiya cumhurbaşkanına karşı sert tehditlerde bulundu, Küba'daki yönetimin çöküşünün yakın olduğunu söyledi ve İran'a, protestocuları öldürmesi halinde saldırılar düzenleyeceği uyarısında bulundu. (El Arabiya, 4/1/2026)

Yorum:

Amerika Birleşik Devletleri, herhangi bir caydırıcı olmadan uluslararası arenada açıkça zorbalık yapıyor, Venezuela gibi Amerikan şirketlerinin kaynaklarını sömürmesine karşı çıkan devlet başkanlarını tutuklama hakkına sahip olduğuna inanıyor, diğerlerini tutuklamakla tehdit ediyor, Meksika'nın Amerikan güçleriyle birlikte Meksika içindeki uyuşturucuyla mücadeleye katılmasını talep ediyor, Küba ile İran'ı da tehdit ediyor...

Venezuela Devlet Başkanı'nın tutuklanmasının ardından Çin, şok olduğunu ve dünyanın polisi rolünü reddettiğini dile getirirken, Rusya ise üzüntüsünü ve kınamasını ifade etti; doğal olarak her iki ülke de Amerika'ya karşı söylemlerden başka herhangi bir somut eylemde bulunmaya cesaret edemedi. Zira Çin, Amerika ile ticaretinden elde ettiği ekonomik getirileri düşünüyor ve bunları kaybetmek istemiyor. Rusya'nın ise Trump'ın Ukrayna konusunda önerdiği çözümden dolayı ağzı sulanıyor ve Avrupa ülkeleri de Maduro'nun Venezuela'daki siyasi sahneden çekilmesinden duydukları memnuniyeti dile getiriyorlar.

En güçlü tepkinin, silah üretimini iki katına çıkaracağını açıklayan Kuzey Kore'den geldiğini söyleyebiliriz; ama bu veya diğer tepkilerin hiçbirisi Amerika’yı korkutmuyor ve onu azgınlığından vazgeçirmiyor; zira dünyada yükselme peşinde olan bir devlet yok ki Amerika’ya meydan okusun, kendi çıkarları konusunda Amerika’yı taciz etme yolunu izlesin ve zorbalığı durdurmanın, onun çıkarlarına yönelik sıcak takibi durdurmanın bir şartı olduğunu açıklasın. Tabi böyle bir devletin, savaşmaya hazır olması gerekir.

ABD Dışişleri Bakanı, Monroe Doktrini uyarınca herhangi bir yabancı ülkenin Latin Amerika'da büyük çıkarlar oluşturmak için yaklaşmasının yasak olduğunu açıkladı; çünkü Batı Yarımküre Amerika'ya ait olup hiçbir ülke buna tepki göstermiyor ve Amerika'nın Doğu Yarımküredeki, yani Afrika, Asya ve Avrupa'daki önemli çıkarlarından mahrum bırakılacağını ilan etmiyor ve bu ülkelerdeki kendi çıkarlarını takip etmeye başlamıyor.Bazıları mevcut durumun normal olduğunu ve Amerika'nın ezici gücünü dayattığını söyleyebilir; her ne kadar bizler Amerika'nın gücünü kabul etsek de ama uluslararası değişimin, ancak savaşlar sırasında meydana geldiğini, dolayısıyla büyük güçlerin çöktüğünü, bir başkasının ortaya çıktığını ve çatışmalara girmekten kaçınan ülkelerin yükselmesinin imkansız olduğunu vurgularız. Örneğin Çin, Amerika'nın Çin topraklarına (Tayvan) yönelik tehditlerini kabul ederken nasıl yükselebilecek ki?Eğer ülkeler, güçlerini kendi topraklarında veya çevrelerinde kullanamayacaklarsa, güçlerini neden inşa ediyorlar ki?Bazıları, Amerika'nın gücü nedeniyle birçok savaşa girmeye hazır olduğu şeklinde hatalı düşünüyor; bu hatadır; zira Amerika, Irak ve Afganistan bataklıklarından zar zor kurtulmuş ve Trump, Amerika'yı Irak ve Afganistan savaşlarına sürükleyen önceki başkanların stratejik hatalarından bahsetmiştir; ama Amerika, Venezuela'da meydana geldiği gibi ülkeleri tehdit etmeye ve zorbalık yapmaya devam ediyor; zira Amerika, bu ülkelerin korkak olduklarından ve bir tepki veremeyeceklerinden emindir. Bu yüzden milletinin statüsünü yükseltmek isteyen bir ülke sürekli olarak gücünü inşa etmeli, korkaklıktan sıyrılmalı ve savaşlara girmelidir. Aksi takdirde rakipsiz süper bir devlet konumunda olan Amerika'nın, herhangi bir ülkeye kendisiyle aynı uluslararası bir statü vermesi için bir alan olmayacaktır.İşte bu yüzden Amerika, tüm uluslararası politikayı tek başına belirlemeyi sürdürmekte ve dünya ülkelerini korkutmak için haydutluk biçiminde olsa bile, savaş dışı tüm araçları benimsemektedir.

Amerika'ya meydan okuyacak olan sadece Hilafet Devleti'dir; çünkü İslam ümmeti, savaşçı ve mücahit bir ümmettir; bu yüzden savaşa girmekten çekinmez ve Amerika'nın sözünü değil, Allah'ın sözünü yüceltmek için çalışır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Bilal Et-Temimi

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER