Cuma, 17 Ramazan 1447 | 2026/03/06
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

İslam, Kapitalizmin Ateşinden ve Onun Kötülüklerinden İnsanlık İçin Rahmet ve Kurtuluştur.

  • Kategori Makaleler
  •   |  

İslam, Kapitalizmin Ateşinden ve Onun Kötülüklerinden İnsanlık İçin Rahmet ve Kurtuluştur.

Allah Subhanehu ve Teala, alemler için rahmet olarak Efendimiz Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e İslam risaletini göndermiştir. وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ Biz seni ancak âlemlere rahmet olsun diye gönderdik.” [Enbiya 107] Bu da insanları karanlıklardan nura kavuşturmak, insanlığın hayatında bir değişim meydana getirmek, insanlığın karşılaştıkları sorunlara çözümler ve çareler sunmak ve İslam'ın hükümleri ve yasaları aracılığıyla insanlık için adaleti, güvenliği ve onurlu bir yaşamı sağlamak içindir. Ribi' bin Amir Radıyallahu Anh, Rüstem ile yaptığı konuşmada bunu birkaç özlü sözle özetlemiştir; zira şöyle demiştir: “Allah bizleri, insanları kula ibadet etmekten kulun Rabbine ibadet etmeye döndürmek ve dinlerin zulmünden İslam’ın adaletine ve dünyanın darlığından dünya ve ahiretin genişliğine kavuşturmak için gönderdi; kim bizden bunu kabul ederse biz de onu kabul ederiz, kim kabul etmezse ondan cizye alırız, şayet reddederse Allah bize zafer verinceye kadar onunla savaşırız.”

Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in gönderildiği topluma baktığımızda, onun cahili bir toplum olduğunu, halkının Allah'a şirk koştuğunu, kendi elleriyle tahtadan, taştan ve hatta hurmadan oydukları putlara ve heykellere taptıklarını, kız çocuklarını diri diri toprağa gömdüklerini, tartıda hile yaptıklarını, faizle muamele ettiklerini, aralarında zina ve ahlaksızlıkların yaygınlaştığını, aralarındaki güçlülerin zayıfları ezdiklerini, aralarında asabiyet, kabilecilik ve taifecilik naralarının da yaygınlaştığını, hiçbir önemi olmayan, aksine sadece iğrenç kabilecilik yüzünden birbirlerinin kanlarının döküp kendi aralarında savaştıklarını görürüz. Örneğin kırk yıl boyunca bir inek için savaştıkları gibi onlardan (uygar olanlar) da çoğu zaman o dönemdeki büyük güçlerin önemsediği çıkarlar için savaşmışlardır. O vakit Irak’taki
Lahmiler Perslere, Şam’daki Gassaniler ise Romalılara tabiydi; dolayısıyla Romalılar Perslerden veya Persler Romalılardan rahatsız olduklarında, Gassaniler ve Lahmiler birbirleriyle savaşıyorlar, dolayısıyla parçalanıyorlar ama onları birleştirecek hiçbir şey olmadığı gibi işledikleri birçok kötülükleri de hiç kimse engellemiyordu.

Nitekim Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem, İslam akidesi ve hükümleri aracılığıyla birkaç yıl içinde hem bireysel hem de toplumsal düzeyde insanların hayatlarında niteliksel bir değişim meydana getirmeyi başarmıştır; nitekim Cafer ibn Ebu Talib, Necaşi’nin "Bu din nedir?" sorusuna şöyle cevap vermiştir: “Biz cahiliye karanlıkları içinde yüzen bir kavimdik. Putlara tapar, ölü hayvan eti yer, günah işlerdik. Akrabalarla ilişkiyi keser, komşulara kötü davranırdık. Aramızda güçlü olanlar zayıfları ezerdi. Allah bize aramızdan soyunu, doğruluğunu, güvenirliğini ve iffetini bildiğimiz bir elçi gönderinceye kadar bu şekilde yaşamaya devam ettik. Allah’ın elçisi, bizi Allah’ı birlemeye, O’na ibadet etmeye, bizim ve atalarımızın O’nun dışında ibadet ettiğimiz putları ve taşları terk etmeye davet etti. Bize doğru söylemeyi, emaneti yerine getirmeyi, akrabaları ziyaret etmeyi, komşulara iyi davranmayı; haramlardan sakınmayı ve insanları öldürmemeyi emretti. Bize kötü ve günah fiiller işlemeyi, kötü söz söylemeyi, yetimlerin malını yemeyi, iffetli kadına iftira etmeyi yasakladı. Allah’a ibadet etmeyi ve O’na herhangi bir şeyi ortak koşmamayı, namaz kılmayı, zekat vermeyi ve oruç tutmayı emretti. Onu tasdik ettik, ona inandık ve Allah’tan getirdiği mesajlar doğrultusunda ona uyduk. Böylece sadece Allah’a ibadet ettik ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmadık. Bize haram kıldığını haram, helal kıldığını helal kabul ettik.” Böylece İslam Arapları, koyun çobanlarından milletlerin efendisine dönüştürmüş ve onların arasından, dava sahipleri ve hayır ve adalet risaletini dünyaya taşıyacak ve bu yolda eziyet ve işkencelere tahammül edecek kişiler çıkarmıştır. 

İslam davetinin etkisi sadece Araplarla veya Arap Yarımadası ile sınırlı kalmamıştır; zira İslam daveti evrensel bir davettir; çünkü Allah, Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e bu daveti tüm insanlara iletmesi için göndermiştir; nitekim Rabbimiz Azze ve Celle şöyle buyurmuştur: وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا كَافَّةً لِّلنَّاسِ بَشِيراً وَنَذِيراًBiz seni bütün insanlara ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik.” [Sebe 28] Nitekim İslam yayılmış, farklı cins, ırk ve renkten insanlar akın akın İslam'a girmiş, ardından Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in Medine'de İslam Devleti'ni kurmasıyla İslam'ın hükümleri sahada pratik olarak tatbik edilmiş, devletin tebaasından olan Müslümanlar ve gayrimüslimler onurlu bir hayat yaşamışlar, yeryüzü Rabbinin nuruyla aydınlanmış, o dönemin en güçlü iki imparatorluğu olan Pers ve Roma yok olmuş, Müslümanlar tarihin akışını değiştirene kadar fetihlerine devam etmişler ve İslam yayılmıştır; dolayısıyla Hilafet Devleti'nin yıkılmasına kadar durum bu şekilde kalmaya devam etmiştir.

Sonra Hilafet Devleti yıkılmış, İslam'ın hükümleri hayat sahasında artık uygulanmaz bir hale gelmiş, zulüm tüm dünyaya yeniden hakim olmuş, sadece Müslümanlar değil tüm insanlık, dini hayattan ayıran kapitalist sistem ve onun yozlaşmış ve ifsat edici medeniyetinin altında sıkıntılı ve zorlu bir hayat yaşamışlardır; zira kapitalist sistem, sömürgeciliğe, halkların kanlarını emmeye, onların servetlerini çalmaya ve onları yoksulluk, açlık ve hastalık içinde bırakmaya dayalı bir sistem olduğu gibi kâr ve maddeyi her şeyden daha değerli olarak gören ve altındaki her şeyi, hatta Allah'ın şerefli kıldığı insanı bile alınıp satılabilir bir hale getiren bir ideolojidir! Oysa Allah insanın nefsini, malını ve ırzını koruyan hükümler koymuş ve bir Müslüman saldırıya uğradığında ordusunu seferber edecek devlet aracılığıyla bu hükümlerin uygulanmasını sağlamıştır. Zira İslam'da siyaset, işlerin gözetilmesi olup İslam Devleti de gözetici bir devlettir; yani İslam Devleti, kapitalist devletler ve koltuklarını insanların geçim kaynaklarını yağmalamak, talan etmek ve çalmak için bir araç olarak kullanan ülkemizdeki yöneticilerden onların tabiilerinin yaptıkları gibi vergi toplayan bir devlet değildir; ülkemizdeki bu yöneticilerin, başlarında Amerika olmak üzere sömürgeci efendilerinin çıkarlarını ve projelerini uyguladıkları sürece iktidarda kalabileceklerini de unutmamak gerekir. Sosyal (içtimai) yöne gelince; Batı medeniyetinin bireylere içgüdülerini istedikleri gibi tatmin etme özgürlüğü vermesinden bu yana meydana gelen ahlaki çürüme ve yozlaşmadan bahsetmeye bile gerek yoktur. Nitekim bu durum, haram olan ilişkilerin yayılmasına, eşcinselliğin yasallaştırılmasına ve fıtrata aykırılığın saygı duyulması gereken bir özgürlük haline gelmesine yol açmıştır!Epstein'ın adasıyla ilgili sızdırılan belgeler, bilgiler ve tanıklıklar, belki de Batı medeniyetinin yozlaşmasını ve bunun altında ezilen insanlığın sefaletini özetlemektedir; zira dünya, yozlaşmış pislikler tarafından yönetilmekte ve Batı medeniyeti ve özgürlükleri, başkalarından önce kendi halkına yıkım getirmektedir.

Bugün insanlığın, kendisini kapitalist medeniyetten kurtaracak birine ihtiyacı olduğu gibi yine insanlığın, kendisini sömürgecilikten ve orman kanunlarından kurtaracak, güvenli ve onurlu bir yaşam sağlayacak birine ihtiyacı vardır. Bunu yapmaya muktedir olan ise sadece İslam ve onun hükümleri olup bu hükümleri de hayat sahasında pratik olarak uygulayacak olmasının yanı sıra insanlığı güvenli bir limana götürmeye muktedir olan da sadece Hilafet Devleti'dir.

Bu nedenle Müslümanların görevi, İslam risaletini taşıma konusunda rollerini yerine getirmeleri ve Nübüvvet Minhacı üzere İkinci Raşidi Hilafeti kurmak için ciddiyetle çalışmalarıdır; zira dünyayı kapitalizmin kötülüklerinden ve onun altındaki sıkıntı ve sefaletten kurtaracak olan Hilafet Devleti'dir. Bakın azimlerimizi bilemek, Allah ile olan ahdimizi yenilemek, O'nun şeriatını uygulamak için çalışmak ve bu kerim ayda indirilen Kitabı'nı da, Müslümanlar için bir anayasa ve yaşam biçimi olarak tatbik konumuna ve tüm insanlar için ise bir can simidi haline getirmek için Ramazan ayı en büyük fırsatlardan biridir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Beraa Munasıra

Devamını oku...

Müslümanlar, Diğer İnsanlar Dışında Tek Bir Ümmettir

Haber-Yorum

Müslümanlar, Diğer İnsanlar Dışında Tek Bir Ümmettir

Haber:

İran'ın, savaşın sona erdirilmesi konusunda Washington'a yönelik dolaylı mesajları; henüz müzakereler yok. (Lübnan en-Nehar Gazetesi, 4 Mart 2026)

Yorum:

CNN'e göre Lübnan en-Nehar gazetesi, İran istihbarat teşkilatlarının ABD'ye dolaylı mesajlar ileterek savaşı sona erdirmek için görüşmelere başlamaya yönelik olası bir hazırlığı ifade ettiğini yayınlamıştır. Gazeteye göre, bu mesajlar üçüncü bir ülke aracılığıyla ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı'na (CIA) iletildi, ancak bu durum henüz savaşı sona erdirme veya net bir müzakere süreci başlatma mekanizması hakkında ciddi tartışmalara yol açmamıştır.

Kayda değerdir ki iki milyarlık bir ümmet, İran'ı, Trump ve onun yeryüzünde fitne ve fesat saçan ve herhangi bir caydırıcı olmaksızın uçakları ve füzeleriyle İslam ülkelerinde arbedeler çıkaran üvey evladı Yahudi varlığına karşı tek başına bırakmıştır. Bilakis İslam ümmetinin, Siyonist-Amerikan saldırganlığını sadece İran'a değil, hepsine yönelik bir saldırganlık olarak görmesi gerekir; çünkü İran ile diğer İslam ülkeleri arasındaki fikhi farklılıklar, Amerika ve gaspçı varlığın İslam ülkelerine yönelik saldırısı karşısında hareketsiz kalmayı haklı çıkarmaz; zira dinin zaruretlerinden birinin de, bir Müslümanın, Müslüman kardeşine yardım etmesinin vacip olduğu bilinmektedir. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَإِنِ اسْتَنْصَرُوكُمْ فِي الدِّينِ فَعَلَيْكُمُ النَّصْرُSizden din konusunda yardım istediklerinde yardıma icabet etmeniz sizin üzerinize vaciptir.” [Enfal 72]Burada İran'daki Müslümanlara yardım etmekten bahsetmek, İslam ümmetinin davalarına yardım etmeyi terk eden İran rejimine yardım etmek anlamında değildir; zira Amerikan füzeleri ve Yahudi uçakları orada Müslümanları öldürmekte ve İslam ülkelerini yok etmektedir. Bu yüzden onlara yardım etmeyi terk etme durumu caiz değildir; tıpkı Filistin, Sudan ve diğer İslam ülkelerindeki halkımızı desteklemeyi terk etmenin caiz olmaması gibi.

Fıkhi ihtilaflar konusuna gelince; kurulduğunda İslam Devleti ve Müslümanların Halifesi, bu sorunları çözecek ve ihtilafı ortadan kaldıracaktır ama şu anda İran'daki Müslümanları desteklemekten daha önemli bir şey yoktur. Eğer İran'a komşu olan Müslümanların başındaki yöneticiler, kafir Batı'ya olan bağlılık ve ajanlıklarından kurtulmuş olsalardı, bu çok kolay olurdu; zira ne Amerika ne de Yahudi varlığı, bu ülkelerin yöneticilerinin işbirliği olmadan bu ülkelerin hava sahasına veya sularına giremezdi ama bu yöneticiler, saldırı karşısında destek almak için ümmetlerine başvurmak yerine, tahtlarını korumak için kafir Batı'dan yardım istiyorlar. Örneğin Körfez devletçikleri, kendilerini korumak için Avrupa Birliği ülkeleriyle bir toplantı düzenlenmesi çağrısında bulunmuşlardır!

Sonuç olarak İslam ümmeti, özellikle de aralarındaki nüfuz sahibi olanların üzerlerine düşen, yöneticilerinin İslam ümmetinin sorunlarına karşı birbiri ardına olan eylemsizliği ortaya çıktıktan sonra, İran'daki Müslümanlara yardım etmek ve onları vahşi saldırılar karşısında yalnız bırakmamak için rejimlere baskı yapmak amacıyla kamuoyunu harekete geçirmeleridir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdulaziz El-Hamid – Yemen

Devamını oku...

Kardeşlerinden Yana Taraf Olan Biri, Onlarla Birlikte Sömürgeci ve Gaspçı Ülkelere Karşı Savaş Açar Ey Erdoğan!

Haber-Yorum

Kardeşlerinden Yana Taraf Olan Biri, Onlarla Birlikte Sömürgeci ve Gaspçı Ülkelere Karşı Savaş Açar Ey Erdoğan!

Haber:

Cumhurbaşkanı Erdoğan “Biz kardeşlerimiz ve komşularımızın huzurunu bozan hadiselerde tarafsız değiliz. Tüm dünyanın geleceğini tehdit eden konularda tarafsız değiliz. Türkiye olarak sulh ve sükunun tarafındayız. Huzurun ve istikrarın, dayanışmanın ve işbirliğin tarafındayız. Evrensel değerler, adalet ve kalkınmanın tarafındayız.” (2026.03.04 Haber7)

Yorum:

Erdoğan’ın yukarıdaki ifadeleri, hakikatten uzak, sömürgeci kâfirlerin lügatinden devşirilmiş, genel olarak Ümmetin, özel olarak ise İran halkının dertlerine derman olmaktan uzak acizane bir söylemdir, İslam ümmetinin celladı olan Batılı sömürgeci güçlerin dayattığı ulus-devlet mantığı ve anlayışının tipik bir tezahürüdür ve zehirli bir dildir. Zira Erdoğan’ın, zorba Amerika ve ucube Yahudi varlığının saldırdığı İranlıları ve Lübnanlıları tek bir vücudun azaları gibi görüp kendisine yapılmış bir saldırı olarak kabul etmemesi, sömürgeci kâfir Sykes-Picot’un çizdiği suni sınırları derinliklerine kadar kabul edip özümsediği anlamına gelir. Çünkü bir Müslümanı diğerinden “sınır” ve “pasaport” ile ayıran, ardından ona bir yabancıymış gibi komşu diyen bir anlayış, Ümmetin birliğini parçalayan laik kapitalist ideolojinin bir ürünüdür. Hakiki bir İslami liderlik, sınırların ötesini komşu değil, kendi toprağı ve oradaki Müslümanı da kendi canı olarak görür. Dolayısıyla ona yapılan saldırıyı kendisine yapılmış bir saldırı olarak kabul edip gasıp saldırgana yanıt vermek ve onu tarihin derinliklerine gömmek için ordularını ve tüm imkanlarını seferber eder.

İslam’a göre Müslümanlar coğrafi olarak komşu değil, akidevi olarak tek bir vücuttur. Müslüman ülkeleri arasındaki sınırlar, ümmeti parçalamak için çizilmiş Sykes-Picot mirası habis çizgilerdir. Yahudi varlığının Filistin ve Gazze’de katliam ve soykırım yapmasına ses çıkarılmamasını, Amerika ve Yahudilerin İran’a düzenlemekte oldukları barbar ve acımasız saldırılara sessiz kalmamızı ve ölü sessizliğine bürünmemizi sağlayan işte bu habis sınırlardır. Bir Müslüman için Suriye, Irak veya Filistin ve İran bir dış mesele veya komşu meselesi değil, bizzat evin içi meselesidir.

Madem tarafsız değilseniz ey Erdoğan! Gazze’de soykırım işlenirken, Doğu Türkistan’da zulüm arşa çıkarken, Myanmar’da Müslümanlar yerlerinden yurtlarından edilirken, Suriye’de Müslümanlar şebbihalar tarafından kıyım kıyım doğranırken neredeydiniz? Şu an İran ve Lübnan bombalanırken ordular neden hala kışlalarında bekletilmektedir? Peygamber ocağı kabul edilen bu devasa ordulara, Peygamberin ümmetini ve topraklarını mı yoksa Erdoğan ve benzeri Ruveybida ajan yöneticilerin koltuk ve tahtlarını korumak için mi yıllardır milyarlarca dolar harcanmaktadır?

O yüzden Erdoğan’ın “Tarafsız değiliz” iddiası, içi boş bir hamasetten ibarettir. Zira İslam hukukunda ve siyasetinde tarafsız olmamak; kınama mesajları yayınlamak veya insani yardım kolileri göndermek değildir. Kaldı ki Müslümanlara veya İran dahil olmak üzere bir Müslüman ülkesine kafirler tarafından bir saldırı düzenlendiğinde tarafsız kalınamaz. Aksine orduları harekete geçirip o kâfirlerin bölgedeki nüfuzunu kökten kazıması ve başta Filistin olmak üzere işgal altındaki toprakları kurtarması kendisini Müslüman gören her yöneticinin en öncelikli görevidir. Tarafsız olmadığını söyleyip sömürgeci kurumların (BM, NATO vb.) çizdiği sınırlar içinde kalmak ümmeti kandırmaktan, “Evrensel değerler, adalet ve kalkınma” gibi ifadelerden de dem vurmak, Batı’nın kokuşmuş kapitalist sistemini ve laiklik dayatmasını şirin gösterme çabasından başka bir şey değildir ve Batı’nın demokrasi ve hürriyet ambalajlı zehrini Müslümanlara enjekte etmek demektir. Müslümanların katledildiği, topraklarının işgal edildiği, ülkelerine saldırı düzenlendiği ve mukaddesatlarının çiğnendiği bir dönemde sükunetten bahsetmek; Evrensel değerler ve adaletten dem vurmak, zalime yol vermek, mazluma ise “ölürken sessiz ol” demektir.

Bu söylemler, Ümmetin duygularını uyuşturmaya yönelik diplomatik bir afyondur. Müslümanların ihtiyacı olan şey; laik demokratik sistemin “sulh ve sükûn” masalları değil, kâfirlerin kökünü kazıyan, Müslümanlar arasındaki yapay sınırları ortadan kaldıran, işgal altındaki toprakları kurtaran, Müslüman ülkelere saldıran sömürgeci kafir ve gaspçı varlıktan intikam alan Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet’tir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ercan Tekinbaş

Devamını oku...

Savaşları Alevlendiriyorlar, Sonra Da Çocuklar İçin Ağlıyorlar!

Haber-Yorum

Savaşları Alevlendiriyorlar, Sonra Da Çocuklar İçin Ağlıyorlar!
Tıpkı Birini Öldürüp Sonra Da Onun Cenazesine Katılan Kimse Gibi

Haber:

3/3/2026 Salı günü, Melania Trump, Orta Doğu'da ABD ve Yahudi varlığının İran'a yönelik saldırılarının gölgesinde askeri olarak gerginliğe tanık olunan bir zamanda, çatışma bölgelerindeki çocukları korumanın yollarını tartışmak üzere New York'ta BM Güvenlik Konseyi toplantısına başkanlık etti. Melania konuşmasında, zorlu koşullar altında toplantıya başkanlık ettiğini vurguladı, Washington'un dünya çapındaki çocukların yanında olduğunu belirtti ve barışın teşvik edilmesi, çocukların eğitim ve modern teknolojiye erişim haklarının korunması çağrısında bulundu. Ayrıca bilginin yayılmasının, karşılıklı anlayış ve çeşitliliğe saygı temelinde sürdürülebilir barışın inşasına katkıda bulunduğunu ifade ederek çocukları yapay zeka teknolojileriyle buluşturmanın bilginin artırılması ve eğitim ufkunun genişletilmesi açısından önemini vurguladı. (Russia Today)

Yorum:

Amerika ve Yahudilerin İran'daki bir kız ilkokulunu hedef alan ve 165 öğrencinin ölümüne neden olan saldırısından birkaç gün sonra, Melania Trump çatışma bölgelerindeki çocukları korumak için alınabilecek önlemleri tartışmak üzere bir toplantı düzenledi. Oysa bu çatışmalar ve savaşlar, çıkarlarını elde etmek, kontrolünü dayatmak ve halkların kaynaklarını ve servetini yağmalamak için başlarında kötü ve suçlu Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere sömürgeciler tarafından alevlendirilmektedir. Böylece masumların kanları dökülmekte, ülkeler yok edilmekte ve insanlar evlerinden edilmektedir. Tıpkı Sudan, Gazze, Suriye, Yemen, Lübnan ve İran'ın durumda olduğu gibi ki liste uzayıp gitmektedir. Sonra da dünyanın dört bir yanındaki çocukların yanında olduklarını iddia ediyorlar yani onlar bizzat birini öldürüp sonra da cenazesine katılan kimse gibidirler!

Sömürgecilerin doğrudan ya da ajanları yoluyla vekaletle yürüttüğü savaşlar, özellikle Müslüman ülkelerde çocukların acı çekmesine neden olmaktadır. Bu savaşlarda çocuklar zincirin en zayıf halkası olup onların masumiyetleri ve yaşlarının küçük olması onları aklamaz; zira onların arasından öldürülen ve yaralananlar olduğu gibi açlık, yoksulluk, yoksunluk ve ilaç eksikliği yaşamalarının aynı sıra yetim ve kayıp durumu yaşamışlar, evlerinden edilmişler ve eğitimden mahrum kalmışlardır. Dahası çoğu zaman, ailelerini geçindirmek için çalışmak zorunda kalmışlardır. Böylece küçük bedenlerine yetişkinlerin yükünü ve sorumluluklarını yüklemişlerdir.

Batılı ülkelerin uyguladığı çifte standartlar net bir şekilde ortaya çıktığı gibi çocuk hakları, insan hakları ve çatışmalarda ve savaşlarda masumların korunması ile ilgili sloganların bir yalan olduğu da açığa çıkmıştır; zira bunlar, acıktıklarında yedikleri hurma putundan ve İslam'ın hükümlerine saldırmak istediklerinde kullandıkları bir karttan başka bir şey değildir. Bu da Müslümanların evlatlarını dinlerinden ve kimliklerinden koparmak ve onların aralarında yozlaşma ve ahlaksızlığı yaymak içindir. Bu yüzden Batılı ülkeler, yöneticilerden oluşan ajanlarına CEDAW ve Çocuk Hakları Sözleşmesi gibi ilgili uluslararası anlaşmaları imzalamalarını emrediyorlar ve bunlara uymak için yasalar çıkarmalarını ve okul müfredatlarını değiştirmelerini talep ediyorlar, bunu da şartlı finansman ve yardım almalarıyla ilişkilendiriyorlar; ama  mesele Müslüman ülkelerde çocuklara karşı işlenen zulüm ve suçlarla ilgili olduğunda, ya seyirci kalıp kabir sessizliğine bürünüyorlar, ya da çoğu zaman suçlulara ortaklık yapıyorlar; Gazze'deki soykırım savaşı bunun en iyi kanıtıdır.

Çocukların ve tüm insanlığın kapitalist sistem ve onunla hükmeden sömürgeci devletlerin gölgesinde güvenlik, emniyet ve onurlu bir yaşam sürmesinin mümkün olmadığı şüphe götürmez bir gerçektir. Belki de Epstein Adası skandalları ve orada çocuklara ve reşit olmayanlara karşı işlenen zulümler, suçlar ve saldırılar bu konuda söylenmesi gerekenlerin çoğunu özetlemektedir. Bu yüzden tüm insanlık için, İkinci Raşidi Hilafetin gölgesinde İslam'ın hükümlerini uygulamaktan başka bir kurtuluş yoktur; Allah'tan bize, Hilafetin bir an önce kurulmasını bahşetmesini diliyoruz.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Beraa Munasıra

Devamını oku...

Pakistan Müslümanları Öldürüyor ve Yahudiler ve Haçlıların Komşusuna Yönelik Saldırılarına Göz Yumuyor

Haber-Yorum

Pakistan Müslümanları Öldürüyor ve Yahudiler ve Haçlıların Komşusuna Yönelik Saldırılarına Göz Yumuyor

Haber:

1 Mart 2026'da El Cezire kanalı, Pakistan'da kalabalıkların ABD konsolosluğuna baskın düzenlemeye çalışmasının ve güvenlik güçlerinin de onları dağıtmak için ateş açmasının akabinde en az dokuz kişinin öldüğünü bildirdi. Bir hastanenin yetkilisi, çatışmanın ardından “En az dokuz cesedin Karaçi Sivil Hastanesine götürüldüğünü” söyledi.

Yorum:

Pakistan'ın generalleri, Müslümanların egemenliklerinin ve ulusal güvenliklerinin koruyucuları olduğuna inanmasını istiyorlar ama eylemleri, Washington’ın liderlik ettiği bölgesel düzene hizmet etmek için Müslümanlara karşı baskı uygulayan bir rejim ortaya koyuyor. Zira İran liderinin suikastı ve Amerika'nın savaştaki rolüne öfkelenen insanlar Karaçi sokaklarına döküldüğünde, devlet kurşunlarla karşılık vermiştir. Pakistan kendi halkını korumamış, aksine topraklarındaki Amerikan kalesinin çevresini korumuş ve bunu da Pakistan elitlerini iktidarda tutan imparatorluğu protesto eden Müslümanları öldürerek yapmıştır.

Birkaç gün önce Pakistan ordusu Afganistan'a hava saldırıları düzenlemiş ve Afgan yetkililer de aralarında kadın ve çocukların da bulunduğu onlarca sivilin öldürüldüğünü bildirmiştir. Yani Pakistan, Müslüman ülkelerine sınır ötesi şiddet yayabiliyor ancak Amerika’nın İran'a karşı savaşı tırmandırdığında, Pakistan rejimi Amerika ile yüzleşme konusunda kör ve sağır sağır kesilirken içerideki Müslümanların öfkesini bastırmada oldukça ustadır.  

Bu körlük bir tesadüf değildir. Pakistan'ın jeopolitik yapısı, İslam beldesini yönetilebilir birimlere bölmek için tasarlanmış bir sömürgeci ürünü niteliğindedir. Nitekim İngiltere, 1893 yılında, kontrolü altındaki Hindistan'ı Afganistan'dan ayırmak için sömürgeci sınırlar olarak Durand Hattı'nı dayatmıştır. Ayrıca Pakistan ile İran'ı ayıran Goldsmid Hattı (1870-1872) ise, sömürge sınırlarını ve tampon bölgeleri güvence altına almayı hedefleyen ve İngilizlerin liderliğinde yürütülen bir sınır belirleme süreci mesabesinde olmuştur. Bu sınırlar Müslümanlara hizmet etmek için değil, aksine İngiltere'ye hizmet etmek için çizilmiş olup İslam onlara birleşmelerini emretmesine rağmen hala Müslüman halkları siyasi olarak parçalanmış halde tutan bir bölünme yapısı oluşturmaya devam edilmektedir.

Karaçi'deki protestocuların öldürülmesini ve Durand Hattı'nın ötesindeki bombalamaları meşrulaştırmak için milliyetçi eğilimi kullanan aynı devlet, Amerika'nın bölgenin ana damarları üzerindeki nüfuzunu temel alan Amerikan güvenlik coğrafyasına dayanmaktadır. ABD Deniz Kuvvetleri Merkez Komutanlığı, operasyon bölgelerini Umman Körfezi ve kuzey Arap Denizi olarak tanımlamış olup bu sular Pakistan kıyılarının açıklarında yer almakta ve Amerikan silahlarının menzili içindedir.   Pakistan ordusu liderliği televizyon ekranlarında övünebilir ancak bölgeyi deniz ve hava gücü, askeri üsler ve ajan rejimlerle çevreleyen Amerika'nın saldırgan ve terör makinesi karşısında aciz kalmıştır. Peki neden? Çünkü Pakistan'ın yönetici sınıfı para, silah, diplomatik koruma ve iç güvenlik elde etmek için bu sisteme güvenmektedir.

Bu nedenle rejim öfkesini aşağıya doğru yöneltiyor: Yani Afganlara, göstericilere, generalleri ve politikacıları yerinde tutan istikrarı tehdit eden herkese yöneltiyor; bu ise Allah'ın şu kavline aykırıdır: مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللَّهِ وَالَّذِينَ مَعَهُ أَشِدَّاءُ عَلَى الْكُفَّارِ رُحَمَاءُ بَيْنَهُمْMuhammed Allah'ın elçisidir. Beraberinde bulunanlar da kâfirlere karşı çetin, kendi aralarında merhametlidirler.” [Fetih 29]

İslam ülkelerinde durum ne yazık ki böyledir; zira onların yöneticileri sadece Müslümanlara karşı cesurdurlar ama kafirlere karşı korkaktırlar; böylece Müslümanlar, kuralları dışarıda yazılan satranç tahtasında hareket eden piyonlar haline gelmişlerdir.

Ciddi bir İslam siyasetinin şu gerçeği kabul etmesi gerekir: Sömürgeci sınırları, milliyetçi efsaneleri ve Amerika ile güvenlik ortaklıkları, İslam'dan çok kapitalizmi tercih eden yönetici bir sınıf ortaya çıkarmıştır. Çözüm, egemenliği ihlal eden yapılara ev sahipliği yaparken egemenlik hakkında başka bir konuşma yapmak değildir, aksine çözüm, yeniden İslam esasına dayalı siyasi bir birlik inşa etmektir; bu ise Müslümanların kanını kutsal sayan, Batı'nın zorba elinde bir araç olmayı reddeden ve sömürgeci Batılı güçler tarafından çizilen aşağılık sınırlara son veren tek bir otoritedir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Dr. Abdullah Rubin

Devamını oku...

Ramazan Serisi - İslam Tarihinin Aydınlatıcı Anları| Üçüncü Bölüm| Zafer Sadece Bir Slogan Değildir! İkinci Akabe Biati

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Ramazan Serisi - İslam Tarihinin Aydınlatıcı Anları

Üçüncü Bölüm

Zafer Sadece Bir Slogan Değildir

İkinci Akabe Biati

İkinci Akabe biati, anlatılacak bir hikayede geçip giden bir olay değildi, ne de kalabalık dağılmadan önce gözyaşlarının övgü çığlıklarıyla karıştığı duygusal bir an değildi. Aksine, zayıflık ve güçlenme arasındaki bir dönüm noktasıydı ve bu proje, üzerinde durulacak bir temel ve güvenilecek bir otorite arıyordu. Bu, ne kadar saf ve büyük olursa olsun, bir fikrin gerçeğe dönüşmesi için onu koruyacak bir otoriteye ihtiyaç duyduğunu açıkça ortaya koyan bir beyandı.

Kabilelerin bir araya geldiği ve sadakatlerin çoğaldığı hac mevsiminde Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem kendini insanlara arz eder ve şöyle derdi: مَنْ يُؤْوِينِي؟ مَنْ يَنْصُرُنِي حَتَّى أُبَلِّغَ رِسَالَةَ رَبِّي؟Rabbimin risâletini tebliğ edebilmem için beni kim barındırır, bana kim yardım eder?” Yani kişisel koruma talebinde bulunmamıştır, aksine projeyi kamil bir şekilde kucaklayacak siyasi bir ortam arıyordu. Yüksek düzeyde iman ve bilince sahip erkek ve kadınlardan oluşan Mekke'deki davet, on yıl boyunca devam etti ancak daveti koruyacak siyasi bir varlık yoktu. Dolayısıyla her ne zaman eziyet şiddetlense, güç dengesini değiştirmek için bireysel fedakarlıkların tek başına yeterli olmadığı net bir şekilde açığa çıkıyordu.  

Peygamberimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Yesrib'den gelen Ensar heyetiyle görüştüğünde, bu görüşme tamamen duygusal bir görüşme değildi. Nitekim Birinci Akabe biatinde iman ve ahlaka odaklanılmıştır. Ama İkinci Akabe biatinde, nusrete ve tam bir korumaya odaklanılmıştır: أُبَايِعُكُمْ عَلَى أَنْ تَمْنَعُونِي مِمَّا تَمْنَعُونَ مِنْهُ نِسَاءَكُمْ وَأَبْنَاءَكُمْKadınlarınızı ve çocuklarınızı kendisinden koruduğunuz şeylerden beni korumanız üzere beyatlaşıyor musunuz?” Bu, sadece bir sempati değil, aksine nusretin açık bir tanımıdır. Ensar, bunun tüm Araplarla bir savaşa sürükleyeceğini ve bir vaizi değil, aksine Arap Yarımadası'nın ve hatta tüm dünyanın haritasını değiştirecek bir projenin liderini ağırlayacaklarını anlamışlardı.

Bera bin Ma’rur, Sa’d bin Ubade ve Ensar’dan diğerleri hiç tereddüt etmediler. Zira açıkça şöyle dediler: Evet, sizin lehinize olan bizim de lehimizedir, sizin aleyhinize olan bizim de aleyhimizedir. Ancak onlar, biatin, kan, kılıçlar ve Kureyş ile çatışma anlamına geldiğini idrak ediyorlardı. Bu nedenle semeresini sordular: “Biz bunu kabul ettiğimizde, bunun karşılığında bize ne var?” Ve hemen cevap geldi: الْجَنَّةُ “Cennet.” Dolayısıyla anlık siyasi ve dünyevi kazanımlar için bir vaat olmamıştır; aksine nusret ile akıbeti-semeresi arasında bir bağlantı olmuştur. Nitekim bu denklemde, projenin zatı itibariyle bir otorite olmadığı, aksine hak olanın ikame edilmesi olduğu ortaya çıkmaktadır.
O geceden itibaren gidişat değişti. Zira davet artık sadece bireyleri korumayla ilgili bir arayış değildi, aksine bir varlık haline gelmenin eşiğindeydi. Bu yüzden biatin akabinde gerçekleşen hicret, bir kaçış değildi; aksine devleti kabul etmeye hazır olan bir toprağa bilinçli bir intikal olduğu gibi davetin ifade edilmesi ve devletin kurulması için nefislerini ve canlarını bir köprü olarak ortaya koyan güç ve kuvvet ehliyle bir araya gelmekti. Eğer Müslümanlar Mekke'de bir destek olmadan kalmaya devam etselerdi, yıpranma devam edecekti. Nusret eksik veya şartlı olsaydı, o zaman proje ilk sınavda tökezleyecekti. Ancak koruma, itaat ve fedakarlığa hazırlık da dahil nusret tamdı.

Gerçekliğimize baktığımızda, sempati ile destek/nusret arasındaki farkı görürüz. Birçok insan, ümmetin karşı karşıya olduğu sorunlar için acı duyar, tepki gösterir, bağış yapar ve sloganlar atar. Bu önemlidir, ancak Akabe’de somutlaştırdığı anlamda bir destek değildir. Destek, açık bir siyasi taahhüttü: çatışmanın sonuçlarına katlanmaya, etkili koruma sağlamaya ve kapsamlı bir değişim projesine katılmaya istekli olmak. Bu, mevsimlik bir slogan ya da etkinlikle sona eren bir coşku dalgası değildi.

Daha derin bir ders ise; bir sisteme ve yaşam tarzına dönüştürmek istediğiniz her fikrin, onu koruyacak bir güce ihtiyacı olmasıdır. Ama bu, sadece şiddet anlamında bir güç değildir; aksine hükümleri uygulamaya, saldırıları püskürtmeye ve taşımış olduğu vizyona göre toplumu yönetmeye muktedir olan bir Sultan-otorite anlamında bir güçtür. Bu otorite olmadan, fikir havada asılı kalacağı gibi kuşatmaya veya baskıya da maruz kalacaktır. Peygamberimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in açıkça üzerinde çalışmış olduğu şey işte budur; bu nedenle uygun bir ortam oluşmadan Mekke'de çatışmaya girme konusunda acele etmemiştir.

Çağdaş devletlerin gerçekliğinde, güç merkezlerinde gerçek desteğe sahip olmadıklarından dolayı birçok projenin nasıl da çöktüğünü görmekteyiz. Bir fikir kendi zatında doğru olabilir ancak nusretin yokluğu, fikrin kurumlara ve yasalara dönüşmesini imkansız bir hale getirmektedir. Tersi de olabilir: Yani net bir fikir olmadan güç elde edilebilir ve sultan-otorite, dar çıkarlar için bir araca dönüşebilir. Bu yüzden Akabe bize, gerekli olanın denge olduğunu öğretmiştir: Net bir fikir + tam nusret.

Biat, Ensar tarafından gerçekleştirilen bilinçli bir eylemdi. Yani Ensar, sloganlarla aldatılmadılar ve geçici duygularla hareket ettirilmediler. Aksine dinlediler, anladılar, riskleri değerlendirdiler, sonra da tercihlerini yaptılar. Bizim gerçekliğimizde birçok hayati kararlar, hiç sonuçları düşünülmeden anın baskısı altında veya duygusal bir tepkiyle alınmaktadır. Bu yüzden Akabe, tercih ettiği şeyin sorumluluğunu üstlenen kolektif bilince dair bir modeldir.

Ramazan, bireysel düzeyde biatin anlamını yeniden canlandırmaktadır. Zira biat, bir tokalaşma değil, aksine pratik bir taahhüttür. Dolayısıyla bir kişi “İşittik ve itaat ettik” dediğinde, kendini külfetli bir yola bağlamış olur. Aynı şekilde en geniş anlamıyla nusret, bir slogan değildir, aksine değişimin yükünü üstlenmeye yönelik bir hazırlıktır.

Mekke ile Yesrib-Medine arasında ve zayıflık ile iktidar arasında, İkinci Akabe gecesi gerçek bir köprü olmuştur. Devlet, sadece söylemle ya da sadece kılıçla kurulmamıştır, aksine imanı kamil bir siyasi bağlılığa dönüştüren bilinçli bir biatle kurulmuştur. İşte bu anı anlayan bir kimse, kalkınmanın sadece duygularla ya da yüce sloganlarla değil, aksine vaat edilen devlet, yani Nübüvvet Minhacı üzere İkinci Raşidi Hilafet Devleti yeryüzünde kurulana kadar sonuna kadar sonuçlarına tahammül edecek samimi bir nusretle gerçekleşeceğini de anlar.

Hizb-ut Tahrir Mısır Vilayeti Medya Bürosu

Devamını oku...

İspanya, ABD'nin İran'a Karşı Savaşta Kendi Üslerini Kullanmasına İzin Vermeyi Reddediyor

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

İspanya, ABD'nin İran'a Karşı Savaşta Kendi Üslerini Kullanmasına İzin Vermeyi Reddediyor

Haber:

Flightradar24'ün navigasyon verileri, Pazartesi günü Madrid'in, ABD'nin İran'a saldırı düzenlemek için iki üssü kullanmasına izin vermemesi üzerine 15 ABD askeri uçağının İspanya'nın güneyindeki Morón de la Frontera ve Rota üslerinden ayrıldığını ortaya çıkarmıştır. (El Cezire Net)

Yorum:

Ortaya çıkan bir başka savaş ise, yerle bir edilen Gazze'ye karşı Yahudilerin savaşı olup Gazze halkının bombalanma, açlık, soğuk ve hastalıklar nedeniyle ölmesidir. Amerika ve Yahudi varlığının İran'a karşı savaşı ve olaylar, yöneticilerin kendi ciltlerinden olan evlatlarını yardımsız bıraktığını ortaya koymuştur. İnsan kapasitesini aşan vahşi savaşlar ve Müslümanların başındaki yöneticiler kınama, karşı çıkma ve eleştiriyle yetinirlerken İspanya, ister İran’a karşı savaşı reddetmesi, isterse ülkesindeki üslerin kullanımı için şartlara bağlı kalması şeklinde olsun Amerika’ya karşı çıkmış ve onun kararlarına “hayır” demiştir. Yani eğer Amerika aralarındaki anlaşmaya aykırı bir şey talep ederse, Amerika'nın size dayatmalarını reddedebilirsiniz; bizim yöneticilerimizde eksik olan işte budur; çünkü gerek Gazze'deki Yahudilere karşı savaşta gerekse İran'a karşı savaşta takdire şayan bir tavır sergilediklerini görmedik.

Birçok Müslüman ülkede Amerika’nın askeri üsleri bulunmaktadır; bu nedenle bu ülkelerin yöneticileri bu üsleri sınır dışı etmeleri, üsleri kapatmaları ve petrolü Amerika ve Batı'dan engellemeleri gerekir; çünkü petrol onların can damarıdır. Ancak daha önce de belirttiğimiz gibi, hiçbiri Gazze, İran, Suriye veya Lübnan'da Müslümanlara karşı yürütülen savaşları reddeden bir tutum sergilememiştir; dahası ülkelerinde sömürgeci kafirlerin baştan askeri üslerinin olmaması daha iyi olurdu. Ancak bu üslerin Müslüman bir ülkeye saldırmak için fırlatma rampası olması ise büyük bir felakettir; çünkü bu, büyük bir ihanet ve sömürgeci kafirlerle birlikte komplo kurmaktır. Bu yüzden ümmetin, bu Rüveybida yöneticilerin karşısında durması, onlardan kurtulması, Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafeti kurması ve Müslümanlara yardım etmek ve Müslüman ülkelere saldıran kafirlere karşı koymak için ordular hazırlaması gerekir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Suzan el-Mücerrat – Mübarek Toprak (Filistin)

Devamını oku...

Modi, Müslümanlara Karşı Netanyahu'dan Daha Az Suçlu Değildir!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Modi, Müslümanlara Karşı Netanyahu'dan Daha Az Suçlu Değildir!

Haber:

Hindistan Başbakanı Narendra Modi, Yahudi varlığının Başbakanı Netanyahu tarafından sıcak bir şekilde karşılanan iki günlük bir Yahudi varlığı ziyareti gerçekleştirdi; Modi, Knesset'te yaptığı konuşmada Hindistan'ın Yahudi varlığına olan sarsılmaz ve kararlı desteğini dile getirdi; ayrıca Yahudi varlığının acısı ve üzüntüsünü hissettiğini de ifade etti, Hindu ve Yahudi değerlerinin ortak olduğunu ve ortak düşmanların varlığını da vurguladı. Yine Modi, Yahudi ve Batı'nın terör mefhumunu da benimsemiştir; zira Knesset'te yaptığı konuşmada Modi, ülkesini “dini özgürlüğün vahası” olarak takdim etmiş ve ülkedeki Müslümanlara karşı uygulanan baskıları görmezden gelmiştir. Ayrıca, “Hindistan'ın bu topraklarla olan bağının da kan ve fedakarlıkla yazıldığını” iddia etmiştir.Birinci Dünya Savaşı sırasında bu bölgede dört binden fazla Hint askeri hayatını kaybetmiştir. Ayrıca Eylül 1918'deki Hayfa'ya yapılan süvari saldırısı, askeri tarihte önemli bir bölüm olarak kalmıştır” ifadesi, tarihi kaynaklara göre Hayfa'ya saldıran ve Osmanlı ve Alman kuvvetleriyle karşı karşıya gelen İngiliz Ordusu'nun Hint süvari tugaylarına atıfta bulunmaktadır.

Netanyahu ile düzenlediği ortak basın toplantısında Modi, teknoloji ve enerji de dahil olmak üzere çeşitli alanları kapsayacak şekilde Yahudi varlığı ile gelecekteki iş birliği planlarına değindi ve şunları söyledi: “Birlikte, ortak kalkınma, ortak üretim ve teknoloji alışverişi yönünde ilerleyeceğiz; aynı zamanda barışçıl nükleer enerji ve uzay gibi alanlarda da işbirliğimizi güçlendirmek için çalışacağız.”Basın toplantısı sırasında, tarım, eğitim, jeofizik keşif ve yapay zeka alanlarında 16 mutabakat zaptı imzalanmıştır. (Ajanslar)

Yorum:

Birincisi: Hindistan, Müslümanlara karşı Yahudi varlığından daha az suçlu değildir; zira onun modern tarihi, soykırım ve etnik temizliğe varan büyük olaylar ve İslami belde Keşmir'in işgali de dahil olmak üzere Müslümanlara karşı yüzlerce, hatta binlerce saldırı olayını kaydetmiştir.

İkincisi: Bu ziyaret, İslam ümmetine karşı açık bir düşmanlık beyanı niteliğinde olup, Yahudiler ve Hinduların Müslümanlara karşı ittifak kurduğu anlamına gelmektedir; ayrıca bu ziyaret, dünya çapında birçok onurlu insanın Gazze halkına karşı işlediği suçlar nedeniyle Yahudi varlığını boykot ettiği bir dönemde, Hindistan'ın Müslümanlara karşı işlediği suçlarda Yahudi varlığına verdiği desteği ifade etmektedir.

Üçüncüsü: İslam ümmeti, kendisine düşmanlık besleyen ve kendisine karşı suç işleyenleri hafızasına kaydetmekte olup Allah'ın izniyle yakında Hilafet Devleti kurulduğunda, her suçluyu işlediği suçlarından dolayı muhasebe edecektir.

Dördüncüsü: Çok yakında Allah'ın izniyle Nübüvvet Minhacı üzere kurulacak olan Raşidi Hilafet, Filistin'i Yahudilerin pisliğinden, Keşmir'i Hinduların pisliğinden temizleyecek ve yüzyıllar boyunca Müslümanlar tarafından yönetilen Hint topraklarını geri alacak, onları Hinduların pisliğinden temizleyecek ve Allah'ın izniyle onlara İslam'ın adil yönetimini geri getirecektir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Halife Muhammed – Ürdün

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER