Cuma, 03 Ramazan 1447 | 2026/02/20
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Basın Toplantısına Davet

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti olarak biz, değerli medya mensuplarını, siyasetçileri ve kamu meselelerine ilgi duyan tüm kardeşlerimizi, Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Resmî Sözcüsü’nün şu başlık altında düzenleyeceği basın toplantısına davet etmekten mutluluk duyarız:

“El-Ubeyd’deki Hizb-ut Tahrir Gençlerinin Yargılanması, İslam’a Karşı Yürütülen Savaşın Bir Devamı Niteliğindedir”

Saat: 04 Ramazan 1447 / 21 Şubat 2026 Cumartesi Saat: 13.00

Yer: Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Port Sudan Bürosu, El Azama Mahallesi, Stadın Doğu Tarafı.

Katılımınız tartışmaya zenginlik katacaktır.

Devamını oku...

Mübarek Ramazan Ayı Tebriği

Mübarek Ramazan Ayı Tebriği
Birlik ve Kurtuluşun Ramazanı… Mısır Halkına ve Ümmete Hilafetin Şafağının Yaklaştığı Müjdesi

Bizi oruç ayına ulaştıran, Ramazan’ı itaatler mevsimi, nefislerin tezkiyesi için bir meydan ve Allah Subhânehu ve Teâlâ’ya işitmek ve itaat etmek üzere verilen sözün yenilendiği bir eğitim ocağı kılan Allah’a hamdolsun. Salât ve selâm ise İslâm Devletini kuran, Ramazan’ı fetih, izzet ve zafer ayı kılan Allah’ın Rasûlü’nün üzerine olsun.

Hizb-ut Tahrir / Mısır Vilayeti olarak biz; Mısır (Kinane) halkımızın ve tüm İslam Ümmetinin mübarek Ramazan ayını en içten dileklerimizle tebrik ediyor, Yüce Allah’tan bu ayı hayır, bereket ve rahmet ayı kılmasını; Müslümanların halinin zayıflıktan kuvvete, tefrikadan birliğe, sömürgeciye bağımlılıktan İslam’ın egemen olduğu bir hale dönüştürmesini niyaz ediyoruz.

Ey Mısır halkı! Ey toprakları tarih boyunca İslam’ın kalesi ve Ümmetin kalkınmasının dayanaklarından biri olanlar! Kuşkusuz Ramazan ayı sadece bireysel ibadetlerin ayı değildir, aksine oruç, yönetim, ibadet, siyaset, dua ve Allah’ın şeriatını hayat vakıasında ikame etme gibi hayatın her alanında Allah’a olan kapsamlı kulluğun manasının tazelendiği bir aydır. Nitekim Büyük Bedir Gazvesi Ramazan ayında olmuştur, Mekke’nin fethi de bu ayda gerçekleşmiştir. Müslüman orduları, İslam mesajını dünyaya bir nur, hidayet ve adalet meşalesi olarak taşımak üzere Ramazan ayında harekete geçmişlerdir.

Bugün Ümmet siyasi parçalanmışlık, çok sayıda suni devletçik ve Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyen rejimlerin tahakkümü altında Ramazan’ı karşılamaktadır. Büyük güçlerin Ümmetin üzerine çullandığı, kutsallarının çiğnendiği ve servetlerinin yağmalandığı bir dönemden geçiyoruz. Bu mübarek ayda zihnimizde en çok yer etmesi gereken husus; orucun bizi takva üzere terbiye ettiğidir. Takva ise İslam’ı; yönetimde olduğu gibi davranışlarımızda da ekonomide olduğu gibi toplumsal hayatta da içeride olduğu gibi dışarıda da eksiksiz ve bütüncül bir hayat sistemi kılmamızı gerektirir.

Ey Mısır halkı! Şüphesiz Allah Subhânehu ve Teâlâ, orucu sadece camilerde etkisi görülsün diye farz kılmamıştır; bilakis diniyle izzet bulan, onun hükümlerini ikame etmek için çalışan ve onun mesajını taşımak için seferber olan bir Ümmet inşa etmek için farz kılmıştır. Ümmetin birliği bir hayal değil; şer’i bir farz ve hayati bir zorunluluktur. Ümmetin birliği ancak Ümmeti tek bir sancak altında birleştirecek ve İslam’ı dünyaya taşıyacak olan Nübüvvet Metodu üzere Raşidi Hilafet devletinin ikame edilmesiyle mümkündür.

Bizler Hizb-ut Tahrir olarak Ramazan ayınızı tebrik ederken, Hilafeti kurmak için çalışmanın sadece soyut siyasi bir mesele olmadığını, bilakis Allah’a yaklaştıran bir ibadet olduğunu da vurguluyoruz. Çünkü bu ibadet, İslami hayatın yeniden başlatılmasıdır ve iman edip salih amel işleyenlere Allah’ın vaat ettiği yeryüzünde iktidar ve temkin (halifelik) vaadinin gerçekleşmesidir. Ramazan, hasenatın katlandığı, duaların icabet bulduğu bir aydır. Öyleyse bu ay, Allah’ın dinine nusret vermek, O’nun hükmünü tesis etmek ve Ümmetin “Lâ İlahe İllallah Muhammed’un Rasûlullah” sancağı altında birleşmesi için çalışmak üzere Allah’a verilen sözlerin tazelendiği bir ay olmalıdır.

Allah Subhânehu ve Teâlâ’dan bu ayı Ümmetin bilincinde bir dönüm noktası kılmasını; Mısır halkına ve tüm Müslümanlara basiret ve sebat vermesini; bu ümmete, itaat ehlinin izzet bulduğu, masiyet ehlinin hidayete erdiği, marufun emredilip münkerin nehyedildiği ve Müslümanları toplayan, İslam yurdunu koruyan, insanların işlerini adalet ve rahmetle güden Raşidi Hilafetin geri döndüğü hayırlı bir çıkış yolu nasip etmesini niyaz ediyoruz.

Ramazanınız mübarek olsun. Allah oruç ve namazlarınızı kabul etsin. Bizleri ve sizleri, O’nun rızasına kavuşana dek kelimesini yüceltmek için çalışanlardan eylesin.

Devamını oku...

Küresel Ekonomik Enflasyon, Bir Dünya Savaşına Veya Büyük Bir Çatışmaya Yol Açacak Mı?

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Küresel Ekonomik Enflasyon, Bir Dünya Savaşına Veya Büyük Bir Çatışmaya Yol Açacak Mı?

Dünya her şiddetli enflasyon dalgası yaşadığında, zihinlere endişe verici tarihsel sorular geliyor: Ekonomi sadece rakamlar ve piyasalarla ilgili bir dizi krizlerden mi ibarettir, yoksa büyük savaşları ateşleyen gizli bir kıvılcım mıdır? Küresel enflasyonun yükselmesi, bireysel gelirlerin erimesi ve uluslararası güçler arasındaki gerilimin artmasıyla birlikte bu soru her zamankinden daha önemli bir hale gelmiştir.

Savaşlardan önce topların atılmadığı, aksine paraların basıldığı ve faiz oranlarının yükseltildiği bir zamanda, dünya şu tehlikeli sorunun eşiğinde duruyor: Ekonomik enflasyon, 21. yüzyılın en ölümcül dürtüleri haline mi gelmiştir?

Devletler halkını ekmekle ikna etmekten aciz kaldıklarında, onları düşmanla ikna etmeye başlarlar. Ayrıca elitlerin ve hakim ideolojinin prestiji zedelendiğinde, savaşlar, hafızayı silmek ve mümkün olduğunca geçmişin pisliklerini temizlemek için kullanılır ki böylece hafıza sıfırlanarak yeniden başa dönmeye yönelik bir zemin hazırlanabilsin.

Bir para biriminin değeri aşındığında, onunla birlikte politikaların meşruiyeti de aşınır mı? Haritalar sadece müzakere masalarında değil de, enerji, gıda ve döviz piyasalarında da mı yeniden çiziliyor?

Tarihin tekerrür ettiğini söylemeyeceğiz; çünkü yeryüzünde eşi benzeri olmayan nadir bir dönemde, yani dünya sıkıntılarının bir araya geldiği ve fitnelerin birbirini izlediği bir dönemde yaşıyoruz. Ancak bu bizim kulağımıza şunu fısıldıyor; her derin ekonomik çalkantı her zaman daha büyük bir siyasi çalkantının öncüsü olmuş ve her kontrolden çıkmış enflasyon da bünyesinde iç veya dış çatışmanın tohumlarını barındırmıştır.

Bugün tüm dünyayı vuran bu enflasyon dalgasıyla birlikte, soru artık şu değildir: Ekonomi siyasete müdahale edecek mi? Aksine soru şudur; ekonomi siyaseti ne ölçüde yeniden şekillendirecek ve bunun bedeli ne olacak?

Dolayısıyla yaklaşan savaşın nedenlerinin, silah diline çevrilmeden önce sayılar diliyle yazıldığı tarihi bir anla karşı karşıyayız.

Enflasyon, ekonomik bir olgudan daha fazlasıdır; zira enflasyon, sadece fiyat artışı değildir, aksine devlet ile toplum arasındaki toplumsal sözleşmenin derinden bozulmasıdır. Toplumsal sözleşme ise, özünde, kapitalist sistemdeki bireyin vergileri, yasaları ve otoriteyi kabul etmesi karşılığında devletin onun onurlu yaşama gücünü koruma ve asgari düzeyde ekonomik ve sosyal istikrarı garanti etme taahhüdünde bulunduğu yazılı olmayan bir anlaşmadır. Enflasyon devleti olumsuz etkilemeye başladığında, bu sözleşme birdenbire çökmez, aksine içten içe aşınmaya başlar:

Devletin değeri koruma işlevinin çökmesi; devlet, değerin, yani para, ücret, tasarruf ve gelecek değerinin koruyucusudur. Dolayısıyla fiyatlar eşi benzeri görülmemiş bir şekilde artış gösterdiğinde, çalışma bir güvenlik kaynağından günlük bir yüke, tasarruf ise bir erdemden kesin bir kayba dönüşmekte, böylece devletin en basit vaadinde, yani emeğin meyvelerini koruma konusunda başarısız olduğu ortaya çıkmaktadır. İşte burada enflasyona, teknik bir olgu olarak değil, aksine sessiz bir ihanet olarak bakılmalıdır.

Beyan edilmeyen servet yeniden dağıtımı: Enflasyon, sabit gelirli kişileri soyup orta sınıfı yok eden gizli bir vergi haline gelirken, spekülatörler, nüfuz sahipleri ve sağlam varlıklara sahip olanlar bundan faydalanarak derin bir zulüm duygusu yaratmaktadırlar.

Güvenin aşınması: Güven, sosyal sözleşmenin bel kemiği olduğu için enflasyonun en tehlikeli sonucudur. Para birimine, resmi söylemlere, hükümetin vaatlerine ve hatta ortak bir gelecek fikrine olan güven kaybolur, bu da insanları mal, hazine ve gayrimenkul biriktirmeye ve piyasadan kaçmaya sevk eder, böylece devlet ile toplum arasındaki ilişki kopar.

Enflasyonun bir meşruiyet krizine dönüşmesi: Devlet ikna gücünü kaybeder, güvenlik söylemi ekonomik söylemle yer değiştirir ve güven korkuya dönüşür.

Burada soru, “enflasyon oranı nedir?” sorusundan, “neden artık kimseyi korumayan bir sözleşmeye hala bağlıyız?” sorusuna dönüşmektedir. Bu noktada enflasyon, sadece piyasanın bir kusuru değil, aksine yönetimin meşruiyetindeki bir kusur haline gelmiştir. Bu yüzden enflasyon ne kadar uzun süre devam ederse etsin, ekonomik bir gösterge olmaktan çıkıp sadakat krizine, ardından da istikrar krizine dönüşmektedir. Bu nedenle tarih boyunca keskin enflasyon dönemlerinin rejimlerin çöküşüne, aşırılıkçı akımların yükselişine veya içeriden kaçmak için dış çatışmaların patlak vermesine öncülük ettiğini görüyoruz. Bu yüzden geçim kaynaklarını korumada başarısız olan bir devlet, daha sonra kendini kendi halkından korumak zorunda kalır.

Tarihten çıkarılacak derslerden bazıları: 1929 Büyük Buhranı, Nazizm ve faşizmin yükselişine zemin hazırlamış ve II. Dünya Savaşı'na yol açan en önemli faktörlerden biri olmuştur. 1923'te Almanya'da yaşanan hiperenflasyon, orta sınıfı perişan etmiş ve siyasi aşırıcılık için verimli bir zemin oluşturmuştur. Gıda ve yakıt krizleri, yirminci yüzyılda birçok bölgesel çalkantılarda ve savaşlarda önemli bir rol oynamıştır.

Bu örnekler açıkça, enflasyonun savaşa neden olmadığına, ancak savaş için zemin hazırladığına işaret etmektedir.

Bugünkü küresel enflasyon: Neden öncekilerden daha tehlikelidir? Çünkü bu, geçici değil yapısal bir durum olup sınırsız para basımı, tefecilik, paranın gerçek üretimden kopması ve yıkıcı kapitalist araçlarda ısrar edilmesi gibi kapitalist sistemin özünden kaynaklanmaktadır. Küresel ekonomi birbiriyle iç içedir; dolayısıyla büyük bir ülkedeki kriz, küreselleşme nedeniyle anında dünyanın geri kalanına yayılmaktadır. Paranın bir araç olmaktan çıkıp bir metaya dönüşmesi; zira para, spekülasyon, faiz ve hayali piyasalar aracılığıyla, emek veya değerle gerçek bir bağlantısı olmadan para üretmekte olup böylece kaybeden toplum, kazanan ise finansal sermaye olmaktadır. Ülkelerin ekonomik egemenliklerini kaybetmeleri; zira merkez bankaları piyasaların rehinesi haline gelmiş olup hükümetler kredi derecelendirmelerine tabi olmakta ve kararlar parlamentolarda değil, finans odalarında formüle edilmektedir. Böylece sabit ücretler, kontrolden çıkmış fiyatlar ve eriyen tasarruflar yüzünden orta sınıf yavaş yavaş yok olmaktadır. Kapitalist sistem köklü bir çözüm sunmaktan acizdir; zira onun faiz oranlarını yükseltmek, kemer sıkma önlemleri uygulamak ve krizin maliyetini bireylere yüklemekten başka bir seçeneği yoktur; çünkü sorunun kökenlerini kabul etmediğinden dolayı modelinin başarısızlığını da itiraf etmemektedir.

Enflasyon nasıl savaşa yol açabilir? Ani bir ilanla değil, aksine iç halk baskısı, milliyetçi veya düşmanca söylemler, silahlanma yarışı, bölgesel gerilimler, vekalet savaşları ve ardından büyük ölçekli bir çatışmanın patlak vermesi gibi birikmiş bir yolla savaşa yol açabilir.

Buna rağmen özellikle herkes için felaket boyutunda bir maliyete yol açabilecek nükleer caydırıcılık ve büyük güçlerin doğrudan bir savaşın kapitalist sistemin sonu anlamına gelebileceğinin farkına varmasıyla birlikte bir dünya savaşı kaçınılmaz değildir.

Böylece büyük güçler kendilerini iki acı seçenek arasında bulmaktadır: Çekiç; ya büyük bir savaş ya da kontrolden çıkabilecek geniş çaplı bir tırmanış. Örs ise; Ekonomik, sosyal ve ardından da siyasi olarak aşamalı bir iç çöküş ve devletin meşruiyetinin de içeriden tükenmesidir.

Bu çıkmaz, sadece fikri bir teori değil, bir gerçektir; çünkü büyüme modeli, yavaşlama, şişen borçlar ve etkinliğini yitirmiş paranın basılması gibi sınırlarına kadar ulaşmıştır.

İç çöküş, elitler için savaştan daha tehlikelidir; çünkü onların kontrolünü ve radikal hareketlerin yükselişini tehdit ederken, savaş ise hesap vermeyi ertelemekte ve öfkeyi dışa doğru yönlendirmektedir. Jeffrey Epstein sızıntılarıyla birlikte küresel elitlerin yozlaşmışlığı ortaya çıktığına göre, artık "herkes için ölüm" seçeneği uzak bir olasılık değildir. Dünya yolunu bilmediğinden dolayı bilinmeyene doğru kaymıyor; aksine yolu biliyor ama sonunu kabul etmekten kaçınıyor.

Bugün para birimini yiyip bitiren enflasyon, hakikatte güven ve meşruiyeti kökünden yok ediyor. Rejimler çökmüş toplumsal sözleşmeyi onarmaktan aciz kaldıklarında, içgüdüsel olarak kısa vadede daha az maliyetli ancak uzun vadede daha yıkıcı olan alternatifleri ararlar.

Savaş rasyonel bir seçim değildir; ancak iç çöküşle yüzleşmekten kaçınmak için sıklıkla son çare olarak görülmüştür. Bu ani bir olay değildir, aksine krizlerin çözülmek yerine yönetildiği ve çıkarlar ile sermayenin insanın ve istikrarın önüne geçirildiğinde yavaşlayan bir süreçtir.

Bu nedenle bugün, bu kokuşmuş kapitalizmle rekabet edecek alternatif bir proje sunmak için en uygun günlerdir: bu ise ekonominin değerlere tabi olduğu, paranın bir emanet olduğu ve insanın bir araç değil amaç olduğu Rabbani bir metottur. Zira bu metot, faizi, aldatmayı, hayali spekülasyonları ve ihtikarı haram kılmakta ve (altın ve gümüşü) sabit para birimi haline getirmekte, zekatı sadaka değil bir rükün haline getirmekte ve ekonomik döngüyü korumak için kenzi/istifçiliği haram kılmaktadır. Bu ise sihirli bir çözüm değildir, aksine Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in lisanı üzerinden bir vaat ettiği değişim için şart olan Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafet Devleti'nin temsil ettiği mütekamil ideolojik bir çerçevedir. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: إِنَّ اللّهَ لاَ يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتَّى يُغَيِّرُواْ مَا بِأَنْفُسِهِمْŞüphesiz ki bir kavim, kendini nefsini değiştirmedikçe; Allah da onları değiştirmez.” [Rad 11]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nebil Abdulkerim

Devamını oku...

Endonezya Kuvvetlerinin Gazze'ye Konuşlandırılması: Barışın Korunması Mı Yoksa Siyasi Bir Hata Mıdır?

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Endonezya Kuvvetlerinin Gazze'ye Konuşlandırılması: Barışın Korunması Mı Yoksa Siyasi Bir Hata Mıdır?

Haber:

Endonezya, Başkan Trump'ın Barış Kurulu girişimi kapsamında Gazze'ye 8.000'e kadar   asker göndermeye hazır olduğunu açıkladı; bu, misyona yönelik ilk ve en büyük genel taahhütlerinden birini temsil ediyor.Tuğgeneral Donny Pramono, Cumhurbaşkanı Prabowo Subianto'nun nihai onayı beklenirken ilk etapta 1.000 askerin Nisan ayı başında konuşlandırılabileceğini açıkladı.Hükümet, bu konuşlandırmanın tamamen sivil nitelikte olacağını ve Gazze'de insani yardımı, istikrarı ve yeniden inşayı hedeflediğini vurguladı.Bu taahhüt, Washington'daki Barış Kurulu'nun açılış zirvesinden birkaç gün önce gerçekleşmiştir.Ancak bu girişim, Barış Kurulu'nu, Trump'ın Birleşmiş Milletler'e rakip olacak bir kurum kurma girişimi olarak gören ABD müttefikleri arasında şüpheler uyandırdı.Başlangıçta Gazze'de ateşkesi denetlemek amacıyla kurulan Barış Kurulu’nun tüzüğü, ona geniş bir küresel yetki vermekte ve bu da meşruiyeti, hesap verebilirliği ve siyasi motivasyonları konusunda endişelere yol açmaktadır. (New York Times)

Yorum:

Endonezya'nın, Barış Kurulu girişimi kapsamında Gazze'ye 8.000'e kadar asker gönderme planı, dış politikada cesur ancak tartışmalı bir adım olarak değerlendiriliyor.Cakarta bu görevi, -yeniden yapılanma, istikrar ve sivillerin korunmasını desteklemek gibi- tamamen insani bir çaba olarak nitelendirirken daha geniş olan siyasi bir yapı, göz ardı edilemeyecek endişe verici soruları gündeme getirmiştir.

Barış Kurulu, tartışmanın merkezinde yer almaktadır. Trump tarafından kurulan bu kurul, geniş yetkileriyle barışı teşvik etmekten ziyade, onaylı çok taraflı çerçevenin dışında Amerikan nüfuzunu pekiştirmeyi amaçlayan paralel bir küresel güvenlik organı olarak işlev görmeye çalışmaktadır.Analistler, doğru bir şekilde Barış Kurulu'nun Birleşmiş Milletler'e rakip olma riski taşıdığını işaret etmişlerdir; zira Barış Kurulu, Birleşmiş Milletler gibi aynı denetimlere, uzlaşma mekanizmalarına veya insan haklarıyla ilgili yükümlülüklerine tabi olmayan bir birliktir.Bu tür bir yapı altında yürütülen herhangi bir barışı koruma misyonu, temel meşruiyet endişeleri taşımaktadır.

Filistin'in kendi kaderini tayin hakkını destekleme ve işgali reddetme konusunda uzun bir geçmişe sahip olan Endonezya’nın Barış Kurulu çatısı altında yer alması ise, çelişkili sinyaller gönderme riski taşımaktadır.Cakarta, güçlerinin savaşa katılmayacağı ve misyonun Filistin’in egemenliğine saygı duyacağı konusunda ısrar ediyor.Ancak bu, daha büyük bir ikilemi çözmüyor: Zira Endonezya, Trump'ın liderlik ettiği Gazze'deki istikrar planına katılarak, Filistin otoritesini uzaklaştıran ve Yahudilerin, Gazze, onun güvenliği ve insani yardımlar üzerindeki kontrolünü pekiştiren bir düzenlemeye meşruiyet kazandırabilir.

Operasyonel etkinlik meselesi de söz konusudur. Zira binlerce asker konuşlandırılmış olsa bile Endonezya, Yahudilerin askeri operasyonlarını kısıtlayamayacak veya yardımlara yönelik kısıtlamaların devam etmesini engelleyemeyecektir.Bombardımanları, baskınları veya insanların yerinden edilmesini durduramayan bir barışı koruma gücü, sembolik veya düşük riskli bölgelere hapsedilme tehlikesiyle karşı karşıya kalacaktır; bu ise Filistinlilere sınırlı koruma sağlarken Yahudilere ise siyasi koruma sağlayan bir düzenlemedir.

Sonuç olarak Endonezya'nın niyetleri dayanışma ve insani kaygılara dayanıyor olabilir ancak iyi niyetler, yozlaşmış siyasi planları ortadan kaldırmaz. İşgali meşrulaştırdığı veya uluslararası hukuku ihlal ettiği şeklinde düşünülen bir çerçeve içinde yürütülen bir misyon, Endonezya'nın ahlaki duruşunu ve Filistin'in kurtuluşuna yönelik uzun süredir devam eden taahhüdünü zedeleyebilir.

Endonezya Filistin'e yönelik desteğini güçlendirmek istiyorsa, Filistin'deki soykırım ve sömürgeci projenin döneminin uzamasına katkıda bulunan siyasi temellere sahip olduğu konusunda yaygın olarak şüphelenilen bir girişime katılmak yerine, Yahudilerin ihlallerinden hesap sorulmasını talep etmeye yönelik çabalarını yoğunlaştırması daha iyi olacaktır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdullah Asvar

Devamını oku...

Destekçisi İşgalci Kafir Olan Bir Hükümette Hiçbir Hayır Yoktur

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Destekçisi İşgalci Kafir Olan Bir Hükümette Hiçbir Hayır Yoktur

Haber:

Yeniden Yapılanma ve Kalkınma: Cumhurbaşkanlığı sorununun çözümündeki gecikme, devletin tüm mafsallarını felç etti. (Irak Haber Ajansı (INA))

Şarkul Awsat gazetesi de 9 Şubat'ta Koordinasyon Çerçevesi Güçleri'nden bir liderin şu sözlerine yer veren bir makale yayınladı: "Amerika ile İran arasındaki gerilim, Irak hükümetinin kurulması sorununu çözmeye yardımcı olmuyor."

Yorum:

Irak'ta başbakan atama veya iç politikaları kontrol etme süreçlerini kontrol edenin Amerika olduğu son derece açıktır; zira bu tür eylemler, hükümetin egemenliğinin kaybolduğunun ve onun uluslararası ve bölgesel güçler tarafından manipüle edilen piyonlardan başka bir şey olmadığının kanıtıdır; dolayısıyla Washington ve Tahran arasındaki siyasi gerilimler Irak'taki bu iç politikaları etkilediğinde, Irak hükümetinin kırılganlığı ve kendisine hiçbir faydası olmayan çatışmalar yaşadığı ortaya çıkmaktadır.

Bu gerçeklik, seçmenlerin seslerinin siyasi gerçekliği değiştirebileceği yalanının yanı sıra seçimler yalanının da apaçık bir kanıtıdır; zira seçimler ister Amerika olsun, isterse Irak'taki Müslümanlar üzerindeki kontrolünü sıkılaştırmak için kullandığı güçler olsun sadece sömürgeci güçlerin kontrolünün pekişmesine hizmet etmektedir.

Bugün Irak'ın bölünmesinde başarısız olunduğu Amerika için açığa çıktıktan sonra İran ve yandaşlarının rolünü etkisiz hale getirmeye çalışmakta; bu da hükümetin ve kurumlarının oluşumunda gecikmelere yol açmaktadır.

Bu dış siyasi çatışmalardan gerçek kurtuluş, Irak'taki Müslümanların, insanın sorunlarını çözen Allah'ın hükmü altında ülkeyi birleştirmek için çalışan ve Allah'ın kelimesini yüceltmeyi kendileri için ölüm kalım meselesi haline getiren İslam davetçilerinin etrafında birleşmeleridir; aksi takdirde siyasi durum ve buna eşlik eden ekonomik, sosyal ve kültürel etkiler, sürekli olarak düşüşe ve gerilemeye devam edecektir. Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَالْعَصْرِ * إِنَّ الْإِنسَانَ لَفِي خُسْرٍ * إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَتَوَاصَوْا بِالْحَقِّ وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِAndolsun zamana ki, insan gerçekten ziyan içindedir. Bundan ancak iman edip iyi ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler müstesnadır..” [Asr 1-3]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Vail Sultan – Irak

Devamını oku...

Bizi Sadece Hedef Olarak Gören Birini Memnun Edebilir Miyiz?

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Bizi Sadece Hedef Olarak Gören Birini Memnun Edebilir Miyiz?

Haber:

Suriye Dışişleri Bakanı Esad Şeybani, Şam'ın ABD'nin arabuluculuğunda Yahudi varlığıyla doğrudan müzakerelere girmesinin, 8 Aralık 2024'ten sonra işgal ettiği topraklardan güçlerini çekmeyi ve hava ve kara ihlallerini durdurmayı hedeflediğini vurguladı ve bu yolun ülkenin yeni bir iç savaştan kurtulmasına katkı sağladığını belirtti.Şeybani, Münih Güvenlik Konferansı'na katıldığı sırada, Suriye içindeki yerlerin hedef alınarak binlerce hava saldırısına maruz kaldığını, bununla birlikte bazı bölgelerin işgal edildiğini ve bazı kişilerin de tutuklandığını açıkladı; ayrıca istikrarı tehdit eden askeri operasyonların devam etmesi konusunda uyarıda bulunarak gelişmelere yönelik rasyonel bir yaklaşımın, tüm bölgenin güvenliğine hizmet edeceğini vurguladı.Mülteci konusunda Şeybani, BM tahminlerine göre yaklaşık 1,7 milyon kayıtlı Suriyeli mülteci olduğunu belirterek, yatırıma kapı açacak, mültecilerin sürdürülebilir dönüşünü zemin hazırlayacak ve Suriye'nin uluslararası sisteme yeniden entegrasyonuna katkıda bulunacak yeniden inşa konferansı düzenlenmesi çağrısında bulundu.(Şam News Network, uyarlanmıştır)

Yorum:

Biraz geriye dönüp yakın geçmişi hatırlayalım; devlet adamları, Yahudilerin Gazze'de yaptıklarına, Suriye'nin kurtuluşundan sonra yaptıklarına, Dera'da ve Şam kırsalında işlediklerine ve büyük miktarda para harcanan ordu birliklerinin ve teçhizatının hedef alınmalarına şahit oldular...

Bugün iktidarı teslim alanların fikri geçmişini hatırladım ve kendime şöyle dedim: Onlar, Yahudilerin tarihsel gerçekliğini ve onların Müslümanlarla olan çatışmalarının vakıasını kesinlikle biliyorlar; ayrıca onlar, Yahudilerin Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e karşı tutumları hakkında sirette geçenleri ve edebiyatların onlara karşı uyarılar hakkında aktardıkları şeyleri de biliyorlar. Onların savaşları hakkında marşlar yazdıklarını ve yüzleşmeleri hakkında tereddüt etmeden konuştuklarını da biliyorlar. 

Ey insanlar, onların gerçekliğiyle ilgili tüm bu bilgilerden ve onların korkaklıklarını ve zayıflıklarını ve yaptıkları şeylerin sadece kendilerine karşı gerçekleşebilecek güçten korktukları için bir önlem olduğunu bilmenizin ardından hala onların istedikleri yolda mı yürüyeceksiniz?!Onları güvende tutan ve bekalarının süresini uzatan bir yolda yürümeye devam edip onlara kartlarını düzenlemeleri için yeni bir fırsat daha mı vereceksiniz?Peki kimi korudukları için? Despotluğu destekleyen, tiranların suçlarını örtbas eden, çocuklarımızı öldürenleri ve ülkemizi yok edenleri destekleyen sapkın ve anormal Trump'ı mı?!

Ey insanlar, bu faydalı olabilecek bir hatırlatmadır.İhanetleriyle tanınan kişilerden istikrar talep eden kişi hatalıdır ve onların kendisini ve işini terk edeceklerini zanneden kişi de yanılsama içindedir.Bugün size güvenenler, yarın güvenmeyecekler ve sizin akıbetiniz sizin dışınızdakilerin akıbeti gibi oluncaya kadar arkanızda olmaya devam edeceklerdir.

Şüphesiz adımlarınız sizi derin bir vadiye doğru götürmekte olup balta başınıza düştüğünde pişmanlık hiçbir fayda sağlamayacaktır. Gözlerinizi açın; zira dünya hayatı ahirette hiçbir fayda sağlamayacak ve o gün gaye, asla aracı haklı çıkarmayacaktır.

Gerçek güvenlik, pusuda bekleyen hain ve kindar bir düşmana güvenmekle ya da düşmanlığı gerçeklerle kanıtlanmış olan kimselerden güç aramakla olmaz, aksine akidemizin bizim için belirlediği ideoloji üzerinde sebat etmekle ve kendisine çağrıda bulunduğunuz şeyin açıklığa kavuşmasıyla olur.

Gerçek şu ki, öldüren, yerinden eden ve işkence eden birinden talep edilen güvenlik, hiçbir temeli olmayan hayali bir güvenliktir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdu ed-Della - Suriye

Devamını oku...

Trump'ın Eski İngiliz Doğu Hindistan Şirketi Modelini Yeniden Canlandırması Avrupa'da Endişelere Yol Açıyor

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Trump'ın Eski İngiliz Doğu Hindistan Şirketi Modelini Yeniden Canlandırması Avrupa'da Endişelere Yol Açıyor

Haber:
Guardian gazetesinin haberine göre, AB Dış Politika Şefi Kaja Kallas, 13 Şubat 2026'da Münih Güvenlik Konferansı'nda Trump'ın Gazze için kurduğu "Barış Kurulunun" Birleşmiş Milletler'in temellerinden saptığı konusunda uyarıda bulunarak şunları söyledi: “Güvenlik Konseyi tarafından yayımlanmış bir karar var ama Barış Kurulu bunu yansıtmıyor.” Ayrıca İspanya Dışişleri Bakanı Jose Manuel Albares de Trump'ı BM'nin asıl yetkisini hiçe saymaya çalışmakla suçladı ve "Filistin otoritesinin başlıca finansörlerinden biri olan" Avrupa'nın "süreçten dışlandığını" söyledi.

Yorum:
Avrupalılar ve Trump yönetiminin üzerinde ihtilaf ettiği Gazze için kurulan sözde "Barış Kurulu", Amerikan hegemonyasının yeni bir aracına işaret etmekte olup kötü şöhretli İngiliz Doğu Hindistan Şirketi'nde utanç verici bir tarihi karşılığı bulunmaktadır.Şirket servetini artırıp ticaretinin tekelleşmesiyle birlikte, kendi ordusu olan yarı bağımsız bir devlet haline gelmiş ve Hindistan ve Çin'de milyonlarca insanın ölümüne neden olmuştur; bu ise kapitalizmin dünyaya en açık ve en bariz suretiyle yayılması mesabesindedir. Nitekim bu şirketin başarısı, çay ticaretindeki tekelleşmesi aracılığıyla Amerikan sömürgelerini kurutmaya çalışması yoluyla nihayetinde çöküşüne yol açmıştır; bu da Amerikan bağımsızlık savaşına ve Amerika'nın süper bir güç olarak yükselişine ve İngiltere'nin de nüfusunun gerilemesine yol açmıştır.O zamandan beri kapitalistler geri çekilmek zorunda kalmışlar ve nüfuzlarını dolaylı olarak politikacılar aracılığıyla uygulamışlar ve bunu da rüşvet, siyasi baskı ve seçim kampanyası finansmanı yoluyla yapmışlardır.

20. yüzyıla, kurallara dayalı uluslararası bir sistem fikri egemen olmuş ama bu sistemde kurallar, uygulayıcı tarafa uygun olduğunda uygulanmış ve uygun olmadığında ise reddedilmiş olup bu taraf ise Amerika'dır.Trump dönemi, daha önce hegemonya planlarına hizmet eden uluslararası standartları ve kurumları tamamen hiçe sayarak, tek taraflı gücün mutlak bir şekilde kullanımına doğru bir kaymaya tanık olmuştur. Ancak Trump'ın despotluğu Amerika'yı izole etme tehdidi oluşturmakta olup eski Avrupalı ​​müttefiklerinin daha az işbirliği yapması durumunda Amerika çok daha zayıf olacaktır. Ayrıca Münih zirvesinde ABD Dışişleri Bakanı Rubio, yeni bir konuşmayla Avrupalıları büyük ölçüde rahatlatmıştır: “Biz Amerikalılar için evimiz Batı Yarım Küre'de olabilir ancak her zaman Avrupa'nın bir çocuğu olacağız.”

Çin'in artan etkisi ve yeni ittifakların oluşmasıyla birlikte, küresel arena daha rekabetçi bir hale gelmiş ve Amerika, kendisine çok verimli bir şekilde hizmet etmiş eski kurumların gidişatını her zaman engelleyemeyeceğini, geciktiremeyeceğini veya saptıramayacağını fark etmiştir.Bu nedenle şu anda ihtiyaçlarını daha iyi bir şekilde karşılayacak yeni modeller denemeyi ve yeni araçlar geliştirmeyi arzulamaktadır.Kallas'ın itirazı özellikle bu değişiklik üzerine odaklanmaktadır:BM'nin çalışmasının çerçevesi Gazze'ye özgü olup süresi sınırlı ve (en azından resmi olarak) Filistinlilerin katılımına dayanıyordu; ancak Barış Kurulunun gelişen yapısı tüm bu temellerden sapmakta ve Avrupa, yüzyıllar süren kanlı savaşların ardından Avrupa'da istikrarı sağlayan önceki dünya düzeninin çökmesinden korktuğu için endişelenmektedir.Albares'in Filistin hükümetinin başlıca finansörü olan Avrupa'nın dışlanmasına ilişkin şikayeti, çok önemli bir ayrıntıyı beraberinde getirmektedir: Yani yeniden yapılanmanın bir baskı aracı olarak yeniden düzenlenmesi ve bu gücün herhangi bir kısıtlama olmaksızın Amerikan yönetimi etrafında odaklanmasıdır.Böylece Amerika Barış Kurulunu kontrol edecek, hangi ülkelerin kurula katılmaya ehil olduğuna karar verecek ve bu ayrıcalığa mukabil onlara bir milyar Dolarlık bir ücret uygulayacaktır.

Burada Doğu Hindistan Şirketi'nin tarihi, mevcut duruma ışık tutmaktadır. Zira şirket, resmi bir yetki ve ticari ayrıcalıklarla faaliyete başlamıştı ancak zorlamayı büyük gelirlere dönüştürmeyi başardığında ise siyasi dönüşümü hız kazanmıştır. Daha sonraki İngiliz devlet denetimi, devlet ve şirket arasındaki bu çakışmayı ortadan kaldırmak bir yana, daha da artırmıştır. Zira denetleme kurulunun oluşturulması, şirketin mekanizmalarının kendi işlerini yönettiği ve parlamentonun ise jeopolitik yönlendirmeyi üstlendiği bir sistemin pekişmesine yol açmıştır. Emperyal yenilik işte budur: Yani kendisini idari bir zorunluluk olarak sunan, ticareti, finans sistemini ve "güvenliği" düzenleyen, ancak sömürgeci çıkarlar, kayırmacılık ve sömürüyle yapısal uyumluluğu koruyan bir yönetimdir.

Gazze'deki “Barış Kurulu” çatışması da bu kalıba uymaktadır; çünkü o, esas olarak güvenlik, fon akışı ve geçiş sürecinin tanınması gibi üç konuyu kimin kontrol edeceği etrafında dönmektedir.Özel sektörün bu güç dengelerinin yeniden şekillendirilmesindeki rolü ikincil değil, aksine temel şartlardan biridir. Zira modern ABD dış politikası, savaşı, işgali ve istikrarı defalarca sözleşmeye dayalı sistemlere dönüştürmüştür. Nitekim 2011 yılında Irak'ta, Savunma Bakanlığı ile sözleşmeli olarak çalışanların sayısı askeri personel sayısını aşmıştı.Ayrıca Irak ve Afganistan'da sözleşmeli olarak çalışanların sayısı yüz binlere ulaşmış olup çoğu zaman da asker sayısını aşmıştı; bu da kâr amacı güden teşviklerin yönetimin ve asker desteğinin temel işlevlerine entegre olmasına yol açmıştır.Bu son derece önemlidir, çünkü sözleşme yapmak siyasi bir araçtır;zira bu, sorgulamayı zayıflatmakta, karşılıklı bağımlılık oluşturmakta ve kamu mallarını, kalıcı istikrar için popüler bir temel haline gelebilecek özel ağlara dönüştürmektedir.

Bizler, uluslararası sistemin dönüşümlerinden bahsederken, savaş alanının soykırım ve ihanete maruz kalmış, öldürme ve yıkımın hala devam ettiği Gazze'nin değerli toprakları olduğunu unutmamalıyız. Nitekim Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: يُوشِكُ الْأُمَمُ أَنْ تَدَاعَى عَلَيْكُمْ كَمَا تَدَاعَى الْأَكَلَةُ إِلَى قَصْعَتِهَا» فَقَالَ قَائِلٌ: وَمِنْ قِلَّةٍ نَحْنُ يَوْمَئِذٍ؟ قَالَ: «بَلْ أَنْتُمْ يَوْمَئِذٍ كَثِيرٌ وَلَكِنَّكُمْ غُثَاءٌ كَغُثَاءِ السَّيْلِ وَلَيَنْزَعَنَّ اللَّهُ مِنْ صُدُورِ عَدُوِّكُمْ الْمَهَابَةَ مِنْكُمْ وَلَيَقْذِفَنَّ اللَّهُ فِي قُلُوبِكُمْ الْوَهْنَ» فَقَالَ قَائِلٌ: يَا رَسُولَ اللَّهِ، وَمَا الْوَهْنُ؟ قَالَ: «حُبُّ الدُّنْيَا وَكَرَاهِيَةُ الْمَوْتِ Aç insanların yemek kabına üşüştükleri gibi yakında diğer milletler de sizin başınıza üşüşeceklerdir." Dediler ki: Bu o gün bizim azlığımızdan dolayı mı olacak ey Allah’ın Resulü? Dedi ki: “Bilakis sizler o gün çok olacaksınız, fakat sizler sel üzerinde akıp giden çer çöp gibi olacaksınız. Allah düşmanlarınızın kalbinden sizden korkma duygusunu çekip alacak, sizin de kalbinize vehn sokacaktır.” Dediler ki; "Vehn nedir, ey Allah’ın Rasulü? Dedi ki: “Dünyayı sevmek ve ölümü kerih-kötü görmektir."

Dünyayı aşırı bir şekilde sevenler, tiranların yalanlarına inananlar ve sözde uluslararası kurumlara sımsıkı sarılanlar, aldatma denizinden susamış olarak geri döneceklerdir.Zira onlar, yüz yıldır uluslararası sisteme başvurdular, onun tüm ihanetlerini görmezden geldiler ve şimdi de tiranların, kutsal saydıkları kurumları nasıl yıktıklarını dehşetle izlemek zorunda kalacaklardır.Mübarek Ramazan ayının gelmesiyle birlikte gelin Allah'ın şu kelamını uluslararası bağlamda düşünelim:وَمَن يَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ فَهُوَ حَسْبُهُ إِنَّ اللَّهَ بَالِغُ أَمْرِهِ قَدْ جَعَلَ اللَّهُ لِكُلِّ شَيْءٍ قَدْراً Kim Allah’a tevekkül ederse, O kendisine yeter. Şüphesiz Allah, emrini yerine getirendir. Allah, her şeye bir ölçü koymuştur.”  [Talak 3]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Dr. Abdullah Rubin

Devamını oku...

Tanzanya'da Altın Rezervlerinin Satışına Kapsamlı Bir Bakış

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Tanzanya'da Altın Rezervlerinin Satışına Kapsamlı Bir Bakış

Haber:

Tanzanya Merkez Bankası, son günlerde likiditeyi yönetmek ve dış ekonomik şoklara karşı koymak amacıyla altın rezervlerinin bir kısmını satmayı planladığını duyurmuş ve bu karar geniş çaplı tartışmalara yol açmıştır.

Yorum:

Tanzanya Merkez Bankası'na göre, birikmiş altın rezervlerinin mevcut değeri 3,24 milyar ABD Doları iken, yıllık hedef 2 milyar ABD Dolarına ulaşmış olup bu da 1,2 milyar ABD Doları fazlalık anlamına gelmektedir.Mevcut toplam döviz rezervleri yaklaşık 6,52 milyar Dolar olup, bunun 1,2 milyar Doları altın, 3,8 milyarı Dolar ve 735 milyon Doları ise Çin Yuanıdır.

Tanzanya Merkez Bankası, ithalatı karşılamak için ABD doları sağlamak amacıyla altın rezervlerini satıyor.Mevcut 6,52 milyar Dolarlık tutar, sadece 4,9 aylık ithalatı karşılamaya yeterlidir.

Tanzanya Merkez Bankası'nın kararı iki acı gerçeği ortaya çıkarmıştır:

Birincisi: Küresel ekonomi ve özellikle gelişmekte olan ülkelerin ekonomileri, ekonomik ve finansal işlemlerinde tamamen ABD Dolarına bağımlıdır. Bu da 1944 Bretton Woods Anlaşması'ndan bu yana Amerika Birleşik Devletleri için ekonomik ve sömürgeci bir sömürü sayılmaktadır. Nitekim bu anlaşmanın iki önemli sonucu olmuştur:

A- Altın standardından vazgeçip dalgalanmalara maruz kalan kağıt para standardına geçmek, ekonomileri ve finans sistemlerini istikrarsızlaştırabilir ve onların çöküşlerine yol açabilir.

B- Amerika Birleşik Devletleri'nin, uluslararası arenada en güçlü ve en etkili para birimi olarak kabul edilen kendi para birimi aracılığıyla ona küresel ekonomileri yönetme ve kontrol etme gücü kazandırarak konumunu güçlendirmesi.

Batılı sömürgeci güçler, özellikle de Amerika, para birimlerini zayıf ülkeleri sadece ekonomik ve siyasi olarak boyun eğdirme ve sömürgeleştirme aracı olarak kullanmaktadır;yoksul gelişmekte olan ülkelerin ithalatlarını yönetmek için altın rezervlerinden vazgeçip sömürgeci bir kağıt parayı kabul etmek zorunda kalmaları hem üzücü hem de iğrenç bir durumdur!
ABD şu anda dünyanın lideri konumundaki kapitalist bir ülke olduğundan dolayı, bu ekonomik statüsünü kendi çıkarları için korumaya çalışmakta ve bunu ideolojisini korumanın temel taşı olarak görmektedir; bunu da parasal egemenliği yoluyla diğer ülkeleri sömürmek ve tüm dünya ekonomisini kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmek yoluyla yapmaktadır.

İkincisi: Bu olayda, özellikle Tanzanya'nın en önde gelen altın üreticilerinden biri olduğu gözlemlenmekte ve Tanzanya Merkez Bankası'nın elinde bulunan altın miktarının hâlâ az olduğu açıkça görülmektedir.

Dahili yolsuzluğun varlığı açık olup bu inkar edilemez bir husustur; ancak bu gerçek sorunun sadece bir parçasıdır; asıl sorun, Tanzanya'nın diğer gelişmekte olan ülkeler gibi altınlarına fiilen sahip olmaması, aksine sömürgeci sömürü güçlerinin, yabancı yatırımcılar kisvesi altında çokuluslu şirketleri aracılığıyla bu altınlara el koymasıdır.Böylece Tanzanya, diğer gelişmekte olan ülkeler gibi resmi belgelerde önde gelen altın üreticilerinden biri olarak sınıflandırılırken, aşırı yoksulluğun acısını çekmektedir!

İslami ekonomik sistem, para biriminin, bugünkü Amerikan hegemonyası altında olduğu gibi kağıt paraya bağlı olmasını değil, altın standardına bağlı olmasını gerektirmektedir. İşte bu, ekonomik istikrarın temellerini atacak ve onu çöküş ve dalgalanmalardan koruyacaktır.

Ayrıca İslam, açgözlülüğünü kendi çıkarlarına göre kasten mülkiyet meselesini boğmaya sevk eden tehlikeli kapitalist ekonomik sistemden çok ama çok uzaktır.Nitekim İslam, kamu mülkiyeti, ferdi mülkiyet ve devlet mülkiyeti mefhumunu açıkça belirlemiştir; buna göre altın gibi tüm maden servetleri kamu mülkiyeti olarak kabul edilmektedir; ayrıca su kaynakları, otlaklar ve benzerleri gibi yokluğu halinde insanların bu kaynakları talep etmek için dağılmak zorunda kaldıkları kamu tesisleri de kamu mülkiyeti olarak kabul edilmektedir.

Kapitalizm, dünyanın tüm sistemlerinde başarısız olmuş, siyasi kaos, sosyal ve ahlaki değerlerin parçalanmasına neden olmuş ve her yerde ekonomik sömürüye yol açmıştır.Bu nedenle insanlığın yapması gereken şey, insanın tüm sorunlarına pratik ve ilahi çözümler sunan alternatif İslami düşünceyi benimsemesidir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Said Bitumva - Tanzanya

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER