Salı, 28 Ramazan 1447 | 2026/03/17
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

El-Vakiye TV: Anayasa Müzakereleri Programı -Halaka 12- [Hilafet, Adil ve Merhametli Bir Devlettir]

  • Kategori El Vakiye TV
  •   |  
El-Vakiye Televizyonu
Anayasa Müzakereleri Programı
 
-Halaka 12-
[Hilafet, Adil ve Merhametli Bir Devlettir]
İslami Anayasa İle İnsan Yapımı Anayasalar Arasındaki Anayasal Ayrılıklar
 
Müh. Usame Es-Suveynî ile Üstad Ahmed El-Kasas Arasında “Anayasa Mukaddimesi veya Esbab-ı Mucibesi” Kitabı Hakkındaki Diyalog Programı
 
Bu Bölümde Anayasa Mukaddimesi’nin 12. Maddesi Ele Alınmıştır:
Madde-13: Asıl olan, beraat-i zimmettir. Bir kimse ancak mahkeme kararıyla cezalandırılır. Kim olursa olsun, herhangi bir kimseye işkence yapmak kesinlikle caiz değildir. Her kim bunu yaparsa cezalandırılır.

H. 29 Cumade’l Ûla 1441 El-Muvafık M. 24 Ocak 2020

El Vakiye sitesindeki diğer bölümler için TIKLAYINIZ
Websitemizdeki diğer bölümler için TIKLAYINIZ

 

Devamını oku...

El-Vakiye TV: Anayasa Müzakereleri Programı

  • Kategori El Vakiye TV
  •   |  

El-Vakiye TV Programı: Anayasa Müzakereleri Programı

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi takipçilerine ve ziyaretçilerine yeni TV kanalı El-Vakiye TV'de yayınlanan "Anayasa Müzakereleri Programı" programını duyurmaktan mutluluk duyar. İslami Anayasa İle İnsan Yapımı Anayasalar Arasındaki… Anayasal Ayrılıkların konuşulduğu programda, Müh. Usame Es-Suveynî ile Üstad Ahmed El-Kasas arasında “Anayasa Mukaddimesi veya Esbab-ı Mucibesi” Kitabı hakkındaki diyaloglar yer alıyor. Takipte kalınız.

El-Vakiye TV

No.
BÖLÜM
İZLE
12

[Hilafet, Adil ve Merhametli Bir Devlettir]

Sunan: Müh. Usame Es-Suveynî
Hizb-ut Tahrir / Kuveyt Vilayeti Üyesi

Konuk: Ahmed el-Kasas

Hizb-ut Tahrir / Lübnan Vilayeti Üyesi

H. 29 Cumade’l Ûla 1441 - M. 24 Ocak 2020

Hilafet, Adil ve Merhametli Bir Devlettir
11

[İslam'da Devlet: Bir Risalet Taşıyıcısı Mı, Yoksa Gözetici Bir Otorite Mi?]

Sunan: Müh. Usame Es-Suveynî
Hizb-ut Tahrir / Kuveyt Vilayeti Üyesi

Konuk: Ahmed el-Kasas

Hizb-ut Tahrir / Lübnan Vilayeti Üyesi

H. 15 Cumade’l Ûla 1441 - M. 10 Ocak 2020

İslam'da Devlet: Bir Risalet Taşıyıcısı Mı, Yoksa Gözetici Bir Otorite Mi
10

[İslam, “Din Adamları” Mefhumunu Tanır Mı?]

Sunan: Müh. Usame Es-Suveynî
Hizb-ut Tahrir / Kuveyt Vilayeti Üyesi

Konuk: Ahmed el-Kasas

Hizb-ut Tahrir / Lübnan Vilayeti Üyesi

H. 23 Rabiu’l Ahir 1441 - M. 20 Aralık 2019

10 Anayasa Muzakereleri Programi Islam Din Adamlari Mefhumunu Tanir Mi
09

[İçtihat, Ümmetin Aklının Tacıdır]

Sunan: Müh. Usame Es-Suveynî
Hizb-ut Tahrir / Kuveyt Vilayeti Üyesi

Konuk: Ahmed el-Kasas

Hizb-ut Tahrir / Lübnan Vilayeti Üyesi

H. 16 Rabiu’l Ahir 1441 - M. 13 Aralık 2019

İçtihat, Ümmetin Aklının Tacıdır
08

[Arapça Hilafet Devleti’nin Resmi Dilidir]

Sunan: Müh. Usame Es-Suveynî
Hizb-ut Tahrir / Kuveyt Vilayeti Üyesi

Konuk: Ahmed el-Kasas

Hizb-ut Tahrir / Lübnan Vilayeti Üyesi

H. 25 Rabiu’l Evvel 1441 - M. 22 Kasım 2019

Arapça Hilafet Devleti’nin Resmi Dilidir
07

[Şeriatın, İslam Devleti’nin Tabiiyetini
Herkese İnfaz Etme Keyfiyeti]

Sunan: Müh. Usame Es-Suveynî
Hizb-ut Tahrir / Kuveyt Vilayeti Üyesi

Konuk: Ahmed el-Kasas

Hizb-ut Tahrir / Lübnan Vilayeti Üyesi

H. 04 Rabiu’l Evvel 1441 - M. 01 Kasım 2019

Şeriatın, İslam Devleti’nin Tabiiyetini Herkese İnfaz Etme Keyfiyeti
06

[Hilafet Devleti’nde İslami Tâbiiyeti Taşımak]

Sunan: Müh. Usame Es-Suveynî
Hizb-ut Tahrir / Kuveyt Vilayeti Üyesi

Konuk: Ahmed el-Kasas

Hizb-ut Tahrir / Lübnan Vilayeti Üyesi

H. 26 Saferu’l Hayr - M. 25 Ekim 2019

Hilafet Devleti’nde İslami Tâbiiyeti Taşımak
05

[Halife’nin Benimsemesi ve Kanunlar Haline Getirmesi]

Sunan: Müh. Usame Es-Suveynî
Hizb-ut Tahrir / Kuveyt Vilayeti Üyesi

Konuk: Ahmed el-Kasas

Hizb-ut Tahrir / Lübnan Vilayeti Üyesi

H. 12 Saferu’l Hayr 1441 - M. 11 Ekim 2019

05 Anayasa Muzakereleri Programi Halifenin Benimsemesi ve Kanunlar Haline Getirmesi
04

[Dâru’l İslam ve Dâru’l Küfür]

Sunan: Müh. Usame Es-Suveynî
Hizb-ut Tahrir / Kuveyt Vilayeti Üyesi

Konuk: Ahmed el-Kasas

Hizb-ut Tahrir / Lübnan Vilayeti Üyesi

H. 05 Saferu’l Hayr 1441 - M. 04 Ekim 2019

 El Vakiye TV Anayasa Müzakereleri Programı Bolum 04
03

[İslam Akidesi Devletin Temelidir – İkinci Bölüm]

Sunan: Müh. Usame Es-Suveynî
Hizb-ut Tahrir / Kuveyt Vilayeti Üyesi

Konuk: Ahmed el-Kasas

Hizb-ut Tahrir / Lübnan Vilayeti Üyesi

28 Muharrem 1441 H. - 27 Eylül 2019 M.

 El Vakiye TV Anayasa Müzakereleri Programı Bolum 03
02

[İslam Akidesi Devletin Temelidir – Birinci Bölüm]

Sunan: Müh. Usame Es-Suveynî
Hizb-ut Tahrir / Kuveyt Vilayeti Üyesi

Konuk: Ahmed el-Kasas

Hizb-ut Tahrir / Lübnan Vilayeti Üyesi

21 Muharrem 1441 H. - 20 Eylül 2019 M.

 El Vakiye TV Anayasa Müzakereleri Programı Bolum 02
01

[Neden Anayasa]

Sunan: Müh. Usame Es-Suveynî
Hizb-ut Tahrir / Kuveyt Vilayeti Üyesi

Konuk: Ahmed el-Kasas

Hizb-ut Tahrir / Lübnan Vilayeti Üyesi

14 Muharrem 1441 H. - 13 Eylül 2019 M.

 El Vakiye TV Anayasa Müzakereleri Programı Bolum 01
Devamını oku...

Ramazan Serisi: İslam Tarihinin Aydınlatıcı Anları | Sekizinci Bölüm | Medine Vesikası: Bir Devlet Nasıl İnşa Edilir?

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Ramazan Serisi: İslam Tarihinin Aydınlatıcı Anları

Sekizinci Bölüm

Medine Vesikası: Bir Devlet Nasıl İnşa Edilir?

Medine Vesikasını düşündüğümüzde, sadece siret kitaplarında geçen tarihi bir belgeyle değil, aksine kendini tanıyan, referansını belirleyen ve tebaası ve diğerleriyle olan ilişkisini açık ve net bir şekilde düzenleyen bir devletin bilinçli olarak tesis edildiği bir anla karşı karşıya olduğumuzu görürüz. Medine'de kurulan devlet, geçici bir coşkudan ortaya çıkmadığı gibi siyasi boşluğun sonucu da değildi; aksine belirli kaideler üzerine kurulmuştu, bu yüzden bu yeni varlığın kendini tanımlaması gerekiyordu: Kim yönetecek? Egemenlik kime ait ve referans ne olacak? Toplum içindeki ilişkiler nasıl yönetilecek?

Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem geldiğinde Medine, boş bir arazi değildi. Aksine geçmişten beri aralarında çatışmalar yaşayan Evs ve Hazrec kabilelerinin yanı sıra ekonomik ve askeri nüfuza sahip olan Yahudi kabilelerini de içeriyordu. Bu çeşitlilik, işler nezaket kurallarına veya geçici dengelere bırakılsaydı, kaosa yol açan bir reçete olabilirdi. Ancak meydana gelen şey bunun tam tersiydi: Zira toplumun bileşenleri arasındaki ilişkileri düzenleyen, liderliğin konumunu belirleyen ve egemenlik mefhumunu tesis eden bir belge hazırlanmıştı.

Medine Vesikası, yönetim çerçevesi olmayan “sembolik bir arada yaşama” olmamış, aksine egemenliğin şeriata ait olduğunu ve anlaşmazlık durumlarında referansın Allah ve Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in olduğunu açıkça belirtmiştir. Bu da egemenliğin sayısal çoğunluğa veya kabile ittifaklarına değil, aksine belirli bir referansa ait olduğu anlamına gelmektedir. Aynı zamanda vesika, devlet sözleşmesine bağlı kaldıkları sürece Yahudilerin din ve mal konusundaki haklarını garanti ediyordu. Yani şerî egemenlikte netlik ve gözetimde de adalet mevcuttu.

Bir devlet, duygularla veya “birlikte yaşama” gibi genel sloganlarla inşa edilmez. İşte vesika, Medine'yi ortak olarak savunma, düşmanlara yardım etmeme ve genel nizama bağlı kalmak gibi hakları belirlediği gibi görevleri de belirlemiştir. Dolayısıyla vesikada, her bir tarafın “maslahatı” istediği şekilde yorumlamasına izin veren yasal bir boşluk yoktu. Aksine netlik, istikrarın bir unsuru olmuştu.

Çağdaş gerçekliğimize baktığımızda, birçok siyasi krizin, egemenliğin ortadan kalkması, bağımlılığın varlığı ve referansın belirsizliğinden kaynaklandığını görürüz. Anayasalar genellikle gevşek, dahası yanıltıcı bir dille yazılmış olup sanki gerçekten yöneten halkmış ve sanki kapitalistler ve elitler gerçek yöneticiler, karar vericiler ve kanun ve yasaları formüle edenler değillermiş gibi, “halkın otoritenin kaynağı olduğunu” ilan etmektedir. Dolayısıyla uluslararası dengelerin değişmesi ve ekonomik baskılarla birlikte yasalar da değişmektedir. Sonuç; sürekli kargaşa durumunun ve devletin sabit bir pusulası olmadığına dair genel hislerin ortaya çıkmasıdır.

Medine Vesikası, esnek bir şekilde idari olarak bir arada yaşama modeli olarak sunulmamıştır, aksine belirli bir kimliğe sahip olan ve açık bir akideden kaynaklanan bir devletin kuruluş bildirgesi olarak sunulmuştur. Vesikadan çıkarılacak temel ders, istikrarın geçici dengelere veya dahili güçleri ya da harici tarafları razı etmeye dayalı olmadığı, aksine ilk andan itibaren egemenlik meselesinin çözülmesine dayalı olduğudur. Medine'de, devletin kimliği belirsiz bırakılmadığı gibi tarafsız idari bir varlık olarak da sunulmamıştır; aksine İslam'a dayalı, iç ve dış ilişkileri şerî hükümlere göre düzenleyen tek bir liderlik tarafından yönetilen bir devlet olarak sunulmuştur.

Nitekim liderlik, hakkında tartışma olmayacak şekilde belirlenmiş olup egemenlik ise, kaprislere veya değişen geleneklere değil, şeriata aittir. Ayrıca siyasi, güvenlik ve mali yükümlülükler, genel akide çerçevesinde tanımlanmıştır. Dolayısıyla bu açıklık sayesinde devlet çevresinden ayrışmış ve geçici uzlaşmalara dayalı kırılgan bir istikrar değil, gerçek bir istikrar inşa edebilmiştir. Zira siyasi kimliğin netliği, istikrarlı bir devletin kurulmasının ilk şartıdır; çünkü belirsizlik çatışmalara kapı aralar ve kararı hak ve batıl ölçütüne göre değil, güç dengesine bağlı bir hale getirir. Dolayısıyla kimin yönettiği ve egemenliğin kime ait olduğu sorusunu çözmek, herhangi bir gerçek kalkınma projesinin başlangıç noktasıdır.

Aynı şekilde vesika, devlet içindeki ırkların ve mezheplerin çeşitliliğinin otoritenin zayıflaması anlamına gelmediğini de ortaya koymaktadır. Nitekim Yahudiler ilk İslam Devleti’nin gölgesinde inançlarını koruyarak yaşamışlar ancak devletin egemenliğiyle çatışan paralel bir varlık olmamışlardır. Ama bugün birçok ülke, iç çatışmaların acısını çekmektedir; zira egemenlik mefhumu sarsılmıştır; çünkü dış güçler kararları etkilemekte, iç güç merkezleri hukukun üstündeymiş gibi davranmakta ve uluslararası anlaşmalar siyasi iradeyi kısıtlamaktadır.

İdeolojik bir devlet, kimliğini açıklamaktan korkmaz. Nitekim belirsizlik, çatışmadan kaçınmak için bazen uygun görünebilir ama uzun vadede daha büyük çatışmalara kapı aralar. Medine'de, egemenliğin şeriata ait olması meselesinin çözümü, “aşamanın hassasiyeti” gerekçesiyle ertelenebilirdi ancak bu olmamıştır; çünkü ilk andan itibaren beri hedef, geçici bir krizi aşmak değil, uzun vadeli istikrarı sağlamak olmuştur.

Başka bir açıdan vesika, adaletin atılan bir slogan değil, uygulanan bir sistem olduğunu göstermektedir. Nitekim bazı Yahudi kabileleri antlaşmayı bozup kritik zamanlarda devletin düşmanlarıyla ittifak kurduğunda, bu durum bir görüş ayrılığı olarak değil, aksine siyasi bir antlaşmanın ihlali olarak değerlendirilmiştir. Zira sözleşmeye saygı duymak, devlet içinde kalmanın temeli olup sözleşmeyi ihlal etmenin net sonuçları vardı. Bu da devletin, yükümlülükleri olmayan açık bir alan değil, aksine kaidelerin yönettiği siyasi bir bağ olduğunu yansıtmaktadır.

Bugün dünyada, ülkelerin egemenlik ilkelerini ilan ettiklerini ancak kararlarını dış odakların ipoteği hale getiren ekonomik veya askeri anlaşmalarla bağlantılı olduklarını görmekteyiz. Yani anayasalar yazılıyor ancak istisnai yasalar veya mali baskılar yoluyla içerikleri boşaltılıyor. Burada, imajı süslemek için yazılmış bir metin ile yönetim için gerçek bir temel olması istenen bir metin arasındaki fark ortaya çıkmaktadır.

Medine Vesikası, genel ilişkiler vesikası değil, fiili egemenliğe sahip devletin kurulduğuna dair bir beyan olmuştur. İstikrar arayan her ümmetin ihtiyacı olan şey şudur: Egemenlik mefhumunda netlik, uygulamada adalet ve bağlılıkta kararlılık. Zira kaos, sloganların yokluğundan dolayı değil, sabit bir temele dayanmadan hak ve görevleri açıkça tanımlayan bir yönetim çerçevesinin yokluğundan dolayı başlar.

Bugün Medine Vesikasını hatırlamak, geçmişe dair bir nostalji değildir, aksine standart hakkındaki bir arayıştır. Yani açık temele dayalı bir devlet nasıl inşa edilebilir? Cinsiyet, mezhep, ırk, hatta inançlar açısından çeşitlilik, kimlik çatışmasına dönüşmeden bir devlet içinde nasıl korunabilir? Egemenlik, ipotek olmadan nasıl korunabilir? Cevap, tarihi kelimesi kelimesine kopyalamakta değil, aksine onun ruhunu anlamakta ve şeriatın vacip kıldığı ve sünnetin açıkladığı hususlara bağlı kalmakta; yani temelinin ne olduğunu, meşruiyetini nereden aldığını, kimin çıkarları için çalıştığını ve hangi standarda göre yönettiğini bilen bir devlette yatmaktadır. İşte ancak o zaman gerçek istikrar başlayabilir ve devlet, çatışma alanından toplumu koruyan ve ona huzur sağlayan birleştirici bir çerçeveye dönüşebilir.

Allah'tan bize, Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafeti bir an önce geri vermesini diliyoruz.

Hizb-ut Tahrir Mısır Vilayeti Medya Bürosu

Devamını oku...

Yahudi Varlığı İle Barış Yoktur, Ey Selam!

Haber-Yorum

Yahudi Varlığı İle Barış Yoktur, Ey Selam!

 

Haber:

Lübnan Başbakanı Nevvaf Selam, Lübnan'a karşı şiddetli bir savaşın ve Yahudi varlığı tarafından aşağılayıcı bir teslimiyet talep edildiği koşulların gölgesinde Lübnan'ın Yahudi varlığıyla doğrudan müzakerelere hazır olduğunu açıkladı.

Yorum:

Nevvaf Selam’ın, gâsıp Yahudi varlığının saldırılarının, ülkenin tamamen ihlal edilmesinin, halkının katledilmesinin ve korkutulmasının ve onları aşağılamaya çalışılmasının gölgesinde yaptığı açıklama, adam gibi yöneticilerin yokluğunu açıkça ortaya koymaktadır; zira mevcut yöneticiler, Lübnan halkının aşağılanmasına, küçük düşürülmesine, katledilmesine, yerinden edilmesine ve aç bırakılmasına razı gelmektedirler. Bundan önce Gazze ve Batı Şeria'daki halkımıza, ondan önce de Suriye, Mısır ve Irak'taki halkımıza aynı şeyi yaptıkları gibi şimdi de İran'daki halkımıza aynı şeyi yapmaktadırlar.

İslam'ın ve Müslümanların düşmanı olan Amerika, hiçbir hesap verme ve gözetim olmaksızın her yerde Müslümanları öldürmekte; hatta bazı Müslümanların başındaki yöneticilerin destek vermesi ya da en iyi haliyle diğer bazılarının sessiz kalması sayesinde bunu yapmaktadır.

Ey Nevvaf Selam, Lübnan'daki Müslümanların gaspçı Yahudi varlığını kabul edip tanıyabileceklerini nasıl düşünebilirsin?! Dahası yeryüzündeki tüm Müslümanların bunu kabul edebileceğini nasıl aklına getirebilirsin?!

Şunu kesin olarak söyleyebiliriz ki; Acem olan (Arap olmayan) Müslümanlar, yöneticileri ne kadar uğraşırsa uğraşsın bu mutant varlığı tanımayı reddetme konusunda Arap Müslümanlardan daha az değillerdir; ama sizler onlara, Yahudi varlığıyla normalleşmenin barış içinde yaşamak için gerekli olduğu yanılsamasını aşılamaya çalışıyorsunuz.

Eğer düşmana karşı bu teslimiyet ve boyun eğmeyi reddedenler, sizin yerinizde olsaydı ne yaparlardı diye soruyorsanız biz de deriz ki:

Birincisi: Eğer sizin yerinizde biz olsaydık, bizden tüm dünyayı yönetmemiz talep edilmiş olsaydı bile Allah'ın indirdiğinden başkasıyla yönetmeyi kabul etmez ve razı olmazdık; çünkü bu, alemlerin Rabbinin her Müslümandan talep ettiği şeylere aykırıdır.

İkincisi: Buna rağmen iktidarda senin yerinde olsaydım, zayıflığımızın nedenlerini araştırmakla başlardım ki bu nedenlerin en önemlisi, çok sayıda varlıkların olması ve Amerika'nın, Allah'ın dışında emrettiğinde itaat edilen bir Rabb olarak benimsenmesidir.

Üçüncüsü: Eğer sizin yerinizde olsaydım, ordudan tüm imkanlarıyla düşmana karşı koymasını ve sadece Lübnan’da değil, aksine Suriye, Ürdün, Irak ve Mısır’da ülkeyi savunmak için halkı silahlandırmasını talep ederdim ki böylece Amerika’nın karar alma bağımsızlığını engelleyen tek bir cephe olsun.

Lübnan, Filistin ve İran’daki ümmetimize karşı yürütülen bu şiddetli savaşı, Müslümanların, aralarında ayrım gözetmeden topraklarını, kanlarını ve namuslarını koruyacak, gasp edilmiş toprakları geri alacak ve ümmetin izzetini geri kazandıracak tek bir siyasi varlık altında birleşmelerini engellemek için Amerika’nın planladığı ve istediği şeylerden bağımsız bir şekilde düşünmemiz caiz değildir; Kaviy ve Aziz olan Allah'ın izniyle bu yakında gerçekleşecektir.

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Dr. Muhammed Cabir - Lübnan

Devamını oku...

İran ve Lübnan’a Yönelik Saldırı, Tüm İslam Ümmetine Yönelik Bir Saldırıdır

Haber-Yorum

İran ve Lübnan’a Yönelik Saldırı, Tüm İslam Ümmetine Yönelik Bir Saldırıdır

 

Haber:

İran'ın resmi tahminlerine göre, ABD ve Yahudiler tarafından İran'a karşı yürütülen savaşın ilk on gününde çoğu sivil olmak üzere yaklaşık 1.250 kişi hayatını kaybetti. Aynı dönemde Lübnan'da, hükümet istatistiklerine göre çoğu sivil olmak üzere yaklaşık 700 kişi öldü ve resmi tahminlere göre ise ABD'den sadece 7 asker ve Yahudi varlığından da 19 kişi hayatını kaybetti. Buna ek olarak İran ve Lübnan'da binlerce hayati öneme sahip tesis ve yapı tahrip edildi, bu sayının kat kat fazlası kadar ev ve sivil altyapı da yıkıldı, ayrıca milyonlarca insan kasabalarından, köylerinden ve evlerinden tehcir edildi.

Yorum:

Amerika ve Yahudi varlığının İran ve Lübnan’a yönelik gerçekleştirdiği bu açık saldırı, gerçekte tüm İslam ümmetine yönelik bir saldırıdır; zira Peygamberimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in de açıkladığı gibi Müslümanlar diğer insanların dışında tek bir ümmettir. Dolayısıyla Müslümanların, kendilerine yönelik bu alçakça saldırı nedeniyle isabet eden sıkıntı ve zarara çözüm bulmaları gerekir.

Yöneticilerinin kim olduğuna bakılmaksızın İran İslami bir belde olduğu gibi Lübnan da İslami bir belde olup, halklarının çoğunluğu Müslümandır ya da kendilerini savunmanın farz olduğu zimmidirler.

Eğer Amerika ve Yahudi varlığının saldırısı durdurulmazsa bu saldırı İran ve Lübnan sınırlarında durmayacak, aksine tüm Müslüman ülkeleri kapsayacak şekilde yayılacak ve genişleyecektir; zira Netanyahu, bu saldırıyla Ortadoğu'nun çehresini değiştireceğini ve Müslümanları boyun eğdirip ülkelerine zorla el koymak yoluyla kendi varlığını bölgenin her yerinde büyük bir bölgesel güç ve diğer konularda da küresel bir güç haline getireceğini açıkça söylemiştir. Peki bunun ardından Müslümanlar daha neyi beklemektedirler?!

Düşmanların ağzından çıkan açıklamalar, bölgeye hegemonya dayatma, bölge ülkelerini güç yoluyla kontrol etme ve onları kendi çıkarlarına uygun şekilde yeniden düzenleme konusunda gayet açıktır.

Bu saldırı sırasında Batı'ya ne kadar bağlı olduklarını ne kadar zayıf, alçak ve aşağılık olduklarını kanıtlayan bu yöneticileri artık kaldırıp atmanın zamanı gelmiştir; zira onların, efendilerinin sadece küçük memurları oldukları ve onların adına vekaleten yönetimi yürüttükleri ortaya çıkmıştır.

Bu, ümmetin düşmanlarının ülkesine yönelik gerçekleştirdiği ve kan döküp canlarını aldıkları, kadınları ve çocukları öldürdükleri, evlerini ve yaşam alanlarını yıktıkları, insanları yerinden edip sürgün ettikleri, namuslarına ve onurlarına tecavüz ettikleri ilk saldırı değildir; ama özellikle bu faziletli ayda, huzur ve onurlu bir yaşamın tüm anlamları onların elinden alınmıştır.

Evet, bu ilk saldırı değildir ve sömürgeci kafire tabi olan bu yöneticiler iktidarda kaldıkları ve insanlar da onlara boyun eğip ihanetlerine karşı sessiz kaldıkları sürece sonuncusu da olmayacaktır.

Bu nedenle -hangi ülkede olursa olsun- her Müslümanın en büyük kaygısının ve en önemli önceliklerinin, bu suçlu yöneticilerden kurtulmak, İslam’ın yönetimini en önemli talep haline getirmek için çalışmak ve mevcut yönetim sistemlerini devirmek ve bunların enkazı üzerine İslam Devleti'ni, yani Raşidi Hilafeti kurmak için çaba sarfetmek olması gerekir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ahmed El-Hutvânî

Devamını oku...

Amerika ve Yahudi Varlığının İran’a Yönelik Savaşı Devam Ediyor

Haber-Yorum

Amerika ve Yahudi Varlığının İran’a Yönelik Savaşı Devam Ediyor

Haber:

Amerika ve Yahudi varlığının İran’a yönelik savaşı devam ediyor.

Yorum:

ABD ve Yahudi varlığının İran'a karşı başlattığı savaş 15. gününe girdi ama Müslüman ülkelerdeki mevcut varlıkların tutumları hâlâ değişmedi. İran ile Filistin arasında bulunan ülkelerdeki Ruveybida yöneticilerin tutumları da aynı şekilde değişmemiş olup sözlü ve fiili olarak ABD ve Yahudi varlığının yanında durmaktadırlar; zira İran'a saldırmaları için ABD ve Yahudi varlığının topraklarını ve hava sahalarını kullanmalarına izin veriyorlar; hatta Yahudi varlığına yönelen İran füzeleri ve insansız hava araçlarının önünde aşılmaz bir set gibi durarak onun için ilk savunma hattını oluşturuyorlar.

Irak, Ürdün, Suudi Arabistan, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar ve Bahreyn, ABD’nin İran’a yönelik saldırılarını düzenlendiği Amerikan askeri üsler barındırmaktadırlar ama İran bu üslere saldırdığında, söz konusu ülkelerin yöneticileri buna karşı çıkarak bu saldırıları kınamakta ve bunları kendi topraklarına yönelik saldırılar olarak nitelendirmektedir! Bu ahmaklar nasıl bir mantıkla konuşuyorlar Allah aşkına?!

Müslümanların savaşı tek olduğu gibi onların barışları da tektir; tıpkı Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in emrettiği gibi; dolayısıyla Müslümanlarda asıl olan, diğer insanların dışında tek bir ümmet olmaları ve ülkelerinin herhangi bir saldırıya maruz kalmasına izin vermemeleridir yani asıl olan, saldırganın karşısında tek bir adam gibi dikilip harekete geçmeleridir.

Nitekim ümmet, artık yöneticilerinin gerçekliğini ve onların ümmete karşı düşmanlarının safında durduklarını öğrendiği gibi bu yöneticiler başlarına musallat oldukları ve ümmetin Allah Subhanehu'nun Kitabı ve Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in sünneti ile yönetecek tek bir Halifenin olduğu tek bir devleti olmadığı sürece, bu zillet ve aşağılanma durumunun devam edeceğini de idrak etmiştir; o halde bu yöneticileri kaldırıp atmak ve Nübüvvet Minhacı üzere Hilafet projesi olan Hizb-ut Tahrir'e nusret vermek için acele edin.وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ * بِنَصْرِ اللَّهِ O gün Allah’ın zafer vermesiyle müminler sevinecektir.” [Rum 4-5]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Halife Muhammed – Ürdün

Devamını oku...

Tunus Vilayeti: "Ramazan, Kuran'ın Ayıdır ve Kuran Bir Yaşam Tarzıdır"

  • Kategori Tunus
  •   |  

Tunus Vilayeti:

Ramazan Akşam Semineri

“Uluslararası Antlaşmalar — Bir Örnek Olarak Hudeybiye Antlaşması”

Hizb ut Tahrir Tunus Vilayeti Merkezi İletişim Komitesi, “Uluslararası Antlaşmalar — Bir Örnek Olarak Hudeybiye Antlaşması” başlıklı bir Ramazan akşam semineri düzenledi. Etkinlik, 8 Mart 2026 Pazar günü saat 16.00’da (Tunus saati) başkent Tunus’taki Konferans Merkezi’nde gerçekleştirildi. Program, Kur’an-ı Kerim’den ayetlerin güzel bir tilavetiyle başladı.

Ardından Üstad Abdulrauf el-Amri bir konuşma yaptı. Konuşmasına, Müslüman beldelerinde siyasetin ve kamu işlerinin yönetiminin artık İslami şer’î hükümlere göre yürütülmediğini açıklayarak başladı. Müslüman Ümmetin şu anda kendi akidesinden kaynaklanan İslami ilkeye değil, ondan farklı bir ilkenin hâkimiyeti ve kontrolü altında bulunduğunu belirtti.

Ayrıca Müslüman dünyasındaki her bir ülkenin uluslararası ilişkilerini, tamamen dış güçlerin dayattığı çıkarlar doğrultusunda düzenlediğini ifade etti. Uluslararası düzende meydana gelen değişimlere de değinerek, artık ne Güvenlik Konseyi’nin, ne Birleşmiş Milletler’in ne de insan hakları kavramının gerçek bir ağırlığı ya da otoritesi kaldığını söyledi. Bunun yerine bugün Amerika Birleşik Devletleri’nin, küresel hâkimiyetini pekiştirmek amacıyla Çin, Rusya ve Avrupa Birliği gibi diğer büyük güçleri kendi politikaları çerçevesine dâhil etmeye çalıştığını ileri sürdü.

Müslüman beldelerindeki yöneticilerin ise bu jeopolitik denklem içerisinde ne bağımsız bir görüşe, ne bir duruşa ne de gerçek bir karar alma gücüne sahip olduklarını vurguladı. Bunun açık bir örneği olarak da “Filistin meselesi”ni gösterdi. Ona göre Başkan Trump bu meseleyi adeta kendi masasına koymuş, kararlar ve hükümler verirken diğer herkes onun emirlerine boyun eğmiş durumdadır.

Ayrıca Müslüman yöneticilerin, “Sykes-Picot kafesleri” (yani ulus-devlet sistemi) içinde büyük küresel güçlerle yaptıkları açık veya gizli tüm anlaşmaların, yalnızca ümmeti boyunduruk altına almak ve sömürgeci kâfirin hâkimiyetini dayatmak için yapıldığını ifade etti. Daha da tehlikelisi, Müslüman topraklarının Amerika için stratejik bir rezerv hâline gelme riskiyle karşı karşıya olduğunu söyledi. Yani doğal zenginlikler, askeri üsler, garnizonlar, limanlar, havaalanları ve diğer güç unsurlarının tamamının Amerikan dış politikasına hizmet edecek şekilde kullanılabileceğini belirtti.

Konuşmasının sonunda ise Müslümanlarla gayrimüslimler arasında yapılacak her türlü anlaşmanın mutlaka Allah’ın Kitabı ve Resulü’nün Sünneti’nden çıkarılan İslami şer’î hükümlere göre düzenlenmesi gerektiğini vurguladı. Bu bağlamda, etkinliğin de ana konusu olan Hudeybiye Antlaşması’nı örnek gösterdi. Bu antlaşma, hicretin altıncı yılında Allah’ın Resulü’nün (Sallallahu aleyhi ve sellem) liderliğindeki İslam Devleti ile onun muhatapları olan Kureyş kâfirleri arasında yapılmış uluslararası bir anlaşmaydı.

Bu antlaşmanın şartları İslami hükümlere aykırı değildi ve uzun vadede İslam’ın ve Müslümanların çıkarlarına hizmet eden sonuçlar doğurdu. Bunlar arasında Kureyş’in yeni kurulan İslam devletini tanıması —ki bu durum daha sonra büyük güçlerle mücadele edebilmesini sağlamıştır— ve Allah’ın Müslümanlara nasip ettiği zaferler yer almaktadır. Bunlara Mekke’nin fethi, Arap Yarımadası’ndaki Yahudi varlıklarının yenilgiye uğratılması ve Müslümanların elde ettiği diğer başarılar örnek olarak verilebilir.

Dolayısıyla bugün Müslümanlarla kâfirler arasında yapılan antlaşmaları İslam hukukunun terazisinde tarttığımızda, bunların geçersiz antlaşmalar olduğunu ve iptal edilip reddedilmeleri gerektiğini görürüz. Ancak bunun gerçekleşmesi, Müslümanları birleştiren bir imamın varlığıyla mümkündür; yani kendisine biat edilen ve İslam ümmetini yeniden “insanlık için çıkarılmış en hayırlı ümmet” konumuna yükselten bir liderle.

Pazar, 19 Ramazan 1447 H - 8 Mart 2026 M

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Temsilcisi

İlgili Linkler:

Hizb-ut Tahrir / Tunus Vilayeti Resmi Websitesi
Hizb-ut Tahrir / Tunus Vilayeti Tahrir Dergisi Resmi Sitesi
Hizb-ut Tahrir / Tunus Vilayeti Tahrir Dergisi Facebook Sayfası

Devamını oku...

Ramazan Serisi: İslam Tarihinin Aydınlatıcı Anları | Yedinci Bölüm | Peygamberin Davetten Devlete Hicreti

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Ramazan Serisi: İslam Tarihinin Aydınlatıcı Anları

Yedinci Bölüm

Peygamberin Davetten Devlete Hicreti

Peygamberin hicreti, mevsimlerde hatırlanan tarihi bir olay olmadığı gibi Kureyş'in zulmünden bir kurtuluş yolculuğu da değildir; aksine hicret, kesin bir geçişin ilanıdır: Yani sırf davet aşamasından devlet kurma aşamasına, zayıflık ve eziyetlere karşı sabır aşamasından otorite kurma ve İslam'ı toplumda canlı bir gerçeklik olarak tatbik etme aşamasına geçişin ilanıdır. Yani hicret, risaletin gidişatında bir dönüm noktası ve büyük fikirlerin, sadece kalplerle iman etmenin yeterli olmadığı, aksine onları koruyan ve yayan bir devlet tarafından taşınması gerektiği konusunda derin bir siyasi bilinç anıdır.

Mekke'de çalışma on üç yıl sürmüştür. Bu çalışma spontane veya doğaçlama olmamıştır. Aksine güçlü bir mümin kitle oluşturulmuş, akide üzere terbiye edilmiş, kişiler vahiy okulunda eritilmiş, cahil bir toplumla fikri olarak çatışmaya girilmiş ve tüm yamalı çözümleri reddedilmiştir. Nitekim Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e mal, mülk ve prestij teklif edildi, ancak o reddetti. Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e bir yıl onların ilahlarına ibadet etmesi ve onların da bir yıl onun ilahına ibadet etmesi teklif edildi, ancak onun cevabı şu oldu: لَكُمْ دِينُكُمْ وَلِيَ دِينِSizin dininiz size, benim dinim de banadır.” [Kâfirun 6] Dolayısıyla hedef, cahili sistem içindeki yaşam şartlarını iyileştirmek olmamıştır, aksine onu kökten değiştirmek olmuştur.

Ancak değişim, bilinmeyene doğru bir sıçrama olmamıştır. Nitekim eziyetler şiddetlendiğinde, çalışma duygusal bir tepkiye dönüşmemiş ve hesap edilmemiş silahlı bir çatışmaya da sürüklenmemiştir. Aksine çalışma, nusret hakkında, yani daveti koruyacak ve onu siyasi bir varlığa dönüştürebilecek bir güç hakkında arama yapmaya başlamıştır. Zira Hac mevsimlerinde kabilelere İslam'ı arz etmiş ve liderleriyle uzun görüşmeler yapmıştır. Yani soru açıktır: Bu daveti kim taşıyacak ve bir devlet kurabilmek için davete kim koruma sağlayacak?

Birinci, sonra da ikinci Akabe biati, sadece ruhani biatler olmamıştır, aksine tam bir siyasi sözleşme olmuştur. Akabe'deki ikinci Akabe biatinde Ensar, kendi eşlerini ve çocuklarını korudukları gibi Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'i de koruyacaklarına dair söz vermiştir. Bu, askeri olarak korumaya dair bir sözdür, yani Medine'de bağımsız bir varlık kurmaya hazır olunduğunun bir beyanıdır. İşte burada, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem Yesrib topraklarına ayak basmadan önce devletin özellikleri şekillenmeye başlamıştır.

Hicret, zamanlama seçimi, kamuflaj, mağarada geceleme, Ali Radıyallahu Anh, Esma bint Ebu Bekir, Abdullah ibn Ebu Bekir ve rehber Abdullah bin Uraykıt arasında rollerin dağılımı gibi titizlikle planlanmıştı. Sebeplere tam olarak bağlanılmıştı ancak güçlü bir şekilde tevekkül de mevcuttu. Zira Ebu Bekir Radıyallahu Anh şöyle dediğinde: “Eğer onlardan biri ayaklarının altına baksaydı bizi görürdü. ” Cevap şu olmuştur: مَا ظَنُّكَ بِاثْنَيْنِ اللهُ ثَالِثُهُمَاÜçüncüleri Allah olan iki kişiyi ne sanıyorsun?” İşte hazırlık ile Allah'a güven arasındaki bu denge, bu metodun özüdür.

Medine'de Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem sadece bir dava toplumu kurduğunu ilan etmemiş, aksine bir devlet kurduğunu da ilan etmiştir: Zira farklılıkları ortadan kaldırmak için Muhacirler ile Ensar arasında kardeşlik bağı kurmuş, toplumun bileşenleri arasındaki ilişkileri düzenlemek için Medine Vesikası'nı hazırlamış, Yahudilerin ekonomik hegemonyasını kırmak için pazar kurmuş, ordular hazırlamış ve krallara mektuplar göndermiştir. Nitekim sadece birkaç yıl içinde İslam, zayıf bir kitle olmaktan çıkıp tüm yarımadada varlığını hissettiren siyasi bir varlığa dönüşmüştür.

Bu dönüşüm, çağdaş gerçekliğimiz hakkında acil bir soruyu gündeme getirmektedir:Davetin, vaaz ve hatırlatma sınırından kalması yeterli midir yoksa doğası gereği İslam, onu uygulayan bir devletle tamamlanabilecek kamil bir yaşam biçimi ve gerçek bir proje midir? Nebevi deneyim, açık bir şekilde İslam'ın siyasetten kopuk ruhani bir fikir olmadığı gibi kişisel eğilime terk edilmiş bireysel bir ritüel olmadığını da söylemektedir. Yani yönetimi, ekonomiyi, toplumu ve uluslararası ilişkileri düzenleyen kapsamlı bir sistem olup yasaları başkasından alınan sistemlerin gölgesinde tam olarak uygulanması imkansızdır.

Bugün ümmetin gerçekliğinde, İslam'ın ritüellere indirgenirken, yönetim ve ekonomi işlerinin ise Batı'nın materyalist kanunlarına göre yönetildiğini görmekteyiz. Ayrıca servetler, kapitalist kâr mantığına göre yönetilmekte ve politikalar, vahiy temelli kanunları tanımayan uluslararası dengelere göre çizilmektedir. Sonuç; tekrarlayan krizler, siyasi bağımlılık, servet dağılımında dengesizlik ve sosyal parçalanma. Bu kaçınılmaz bir kader değildir, aksine İslam'ı var olması ve uygulanması gereken bir yönetim sistemi olarak taşıyan siyasi bir varlığın yokluğunun semeresidir.

Hicret bize, gerçek değişimin ani tepkilerle başlamadığını, aksine net külli bir fikir üzerine bilinçli bir kitle kurmakla başladığını öğretmiştir ki böylece fikir kitlede somutlaşsın, sonra da bu fikri koruyacak bir güce sahip olmak için bilinçli bir çaba sarf edilsin. Yani gelişigüzellik yok, aciliyet yok ve mevcut gerçekliğin içinde erime yok. Zira Mekke'de Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem, otoriteden bir pay elde etmek için fikrin aslı üzerinde pazarlık yapmamış ve Medine'de de siyasi tedricilik-aşamacılık gerekçesiyle hükümlerin uygulanmasını geciktirmemiştir.

Belki de bazıları, büyük güçlerin ve karmaşık uluslararası sistemlerin hakim olduğu bir dünyada İslam'a dayalı bir devlet kurmanın zor bir şey olduğunu düşünebilir. Ancak bizzat hicret de, o dönemin güç dengesi içinde imkansız ve cesur bir adımdı. Ayrıca Kureyş, yarımadadaki en etkili bir güçtü ama dönüşümün gidişatını engelleyemedi. Dolayısıyla farkı oluşturan şey, maddi üstünlük değildir, aksine projenin netliği, ona iman eden kitlenin sağlam olması ve fikir üzerinde sebat ederek güç nedenlerine sahip olmak için ciddiyetle çalışmaktır.

Ramazan, hicret ve büyük zaferler ayı olup ümmete, tarihi dönüşümlerin temennilerle değil, net bir vizyon ve düzenli bir çalışmayla gerçekleştiğini hatırlatmaktadır. Yani davetten devlete giden yolun uzun ama imkansız olmadığını hatırlatmaktadır. Dolayısıyla bu sürecin İslam'ı kapsamlı bir yaşam biçimi olarak anlamakla başladığını, bu temelde siyasi bir bilinç oluşturmaktan geçtiğini ve İslam’ı taşıyan ve koruyan bir varlıkla son bulduğunu hatırlatmaktadır.

Hicret, anlatılacak bir yıldönümü değildir, aksine takip edilecek bir değişim metodudur. Bu yüzden her Müslüman için askıda kalan soru şudur: Duygusal ve vicdani aidiyetle yetinmeli miyiz yoksa Mekke'den Medine'ye bilinçli bir adımla başlayan ve tarihin akışını değiştiren hadari rolü geri kazanmak için ciddi bir araştırma mı yapmalıyız?

Hizb-ut Tahrir Mısır Vilayeti Medya Bürosu

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER