Pazartesi, 23 Shawwal 1443 | 2022/05/23
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Asaleten (Bizzat Kendiliğinden) Olan Mecaz Sadece Cins İsimlerde Olur

(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin “Fıkhî” Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Soru-Cevap

Asaleten (Bizzat Kendiliğinden) Olan Mecaz Sadece Cins İsimlerde Olur

Tarık Ebu Ariban Ebu Ali’ye

Soru:

Esselamu Aleyke ey Şeyhimiz! Allah size, Allah ve Rasulü’nün sevdiği şey üzere yardım etsin.

İçinde bulunduğunuz şarta rağmen size bir soru sormama izin verin; ancak bana göre cevap için en güvenilir yer sizsiniz. Soru şudur:

Şahsiyet kitabının 3. cildinde, mecazın harflerde olmadığı geçiyor. Ayrıca mecazın alakalarının birinin de ziyade (fazlalık) olduğu geçiyor. Örnek olarak da Allahu Teala’nın şu kavli verilmiştir: لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌHiçbir şey Onun benzeri gibi değildir.” [Şura 11] Burada Kaf ziyadedir. Peki bu da harflerde mecaz kabilinden değil midir?

Sorunu açıklığa kavuşturmanızı rica ediyorum. Allah sizi hayırla mükafatlandırsın.

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

İslam Şahsiyeti Kitabında, kesinlikle mecazın harflerde olmadığı geçmiyor. Bilakis asaleten olan mecazın, sadece cins isimlerde olduğu, harflerde, kısımlarıyla birlikte fiilde, kısımlarıyla birlikte müştakta ve özel isimde olmadığı geçmektedir. Çünkü bunların hepsinde, asaleten mecaz olmaz. Bilakis tâbilik yoluyla olurNitekim kitapta, mecazın bu hususa asaleten girmemesinin, bilakis sadece tâbilik yoluyla girmesinin nedeni açıklanmıştır… Şimdi sana, İslam Şahsiyeti   Kitabının üçüncü cildinin “Hakikat ve Mecaz” bölümünde bu hususla ilgili geçen yeri aktarıyorum:    

(…Söze mecazın dahil olması, bazen bizzat (kendiliğinden), yani asaleten olur, bazen de tâbilik yoluyla olur. Bizzat (kendiliğinde) olan mecaz, sadece cins isimde olur.O kişinin kendisine uygun olana delâlet edendir. Çünkü vasıflardan bir vasıf olmasına itibar etmeksizin birçok şeye uygun düşer. “Cesaret” için “aslan” denilmesi gibi, “şiddetli darp” için “öldürmek” denmesi gibi, başkasına dahil olmayan husustur. Bizzat (kendiliğinden) olan mecazın dahil olmadığı birkaç husus şunlardır:

Birincisi: Harf: harfte mecaz olmaz. Çünkü o tek başına manasını ifade etmez. Çünkü kendisi ile alakalı olan zikredilmedikçe manasını ifade etmez. Harf tek başına ifade edilmediğinden ona mecaz dahil olmaz. Çünkü mecazın dahil olması, sözün ifade eden oluşundan bir türevdir. Mecazın, harfe dahil olmasının açıklanması “tâbilik yolu” iledir. Zira onunla alakalı olanların mecaz olarak kullanılması ile olur. Mecaz yapmak, o kelime ile alakalandırılmış hususlardan çıkmaktadır. Allahu Teala’nın şu kavlinde olduğu gibi: فَالْتَقَطَهُ آلُ فِرْعَوْنَ لِيَكُونَ لَهُمْ عَدُوًّا وَحَزَنًا“Nihayet Firavun ailesi onu yitik çocuk olarak (nehirden) aldı. O, sonunda kendileri için bir düşman ve bir tasa olacaktı.” [Kasas 8] الإلتقاط –“Almanın”, “düşman” olma sonucu ile illetlendirilmesi madem ki mecazdır, illet lâmının dâhil edilmesi de bir mecazdır. Dolayısıyla mecaz harfte kendisi ile alakalı olana “tâbilik yoluyla” gelmektedir. Fakat bizzat (kendiliğinden) olan mecaz, harfte olmaz.

İkincisi: Kısımları ile birlikte fiil, kısımlarıyla birlikte müştak: ضارب–“Darp eden/döven” ve benzerleri gibi. Çünkü fiil ve müştaktan (türevden) her biri hakikat veya mecaz oluşunda mastar olan aslına tabidir. Mesela, darbın bitiminden sonra veya önce darp eden kullanılması ancak bir mecazdır; çünkü darp etmenin kullanılması ve bu durum, darp sahibi sözümüz gibi mecaz olup hakikat değildir.

Üçüncüsü: İlim:Çünkü eğer doğaçlama ya da alakasız bir şekilde nakledilen olursa, onun mecaz olmadığı hususunda bir sorun yoktur. Eğer hamileliğinin veya doğumunun berekete bağlanmasından dolayı çocuğunu Mübarek diye adlandıran kimse gibi bir alaka için nakledilirse, aynı şekilde bu da mecaz değildir; çünkü mecaz olmuş olsaydı, alaka ortadan kalkınca bu isimlendirmeden imtina ederdi. Oysa durum, bu şekilde değildir. Bu da onun mecaz olmadığına delalet eder.) Bitti.  

Bu metinde, mecazın harflerde olduğu ancak bizzat (kendiliğinden) olmadığı, yani asaleten olmadığı gayet açıktır. Çünkü harf “tek başına manasını ifade etmez. Bilakis kendisi ile alakalı olan zikredilmedikçe manasını ifade etmez. Harf tek başına ifade edilmediğinden ona mecaz dahil olmaz; çünkü mecazın dahil olması, sözün ifade eden oluşundan bir türevdir.” Ancak şayet harfle alakalı olanlar mecaz olarak kullanılırsa o zaman mecaz yapmak, o harf ile alakalandırılmış olanlardan çıkmaktadır. Dolayısıyla harfte mecazkendisi ile alakalı olana tâbilik yoluyla gelmektedir…

Şimdi soruda, mecazın harfe dahil olması hakkında işaret ettiğiniz örneğe gelelim. Bu da İslam Şahsiyeti Kitabının üçüncü cildinin “Hakikat ve Mecaz” bölümünde mecazın alakaları ve türleri hakkında bahsedilirken geçmektedir. Zira dokuzuncu türden bahsedilirken şöyle geçmiştir:  

(Dokuzuncu tür: Ziyade (fazlalık): bu, sözün, kelimenin düşmesiyle düzenlenmesidir. Zira o kelimenin ziyade olduğuna hükmedilir. Allahu Teala’nın şu kavli gibi: لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌHiçbir şey O’nun benzeri gibi değildir.” [Şura 11] Çünkü bu, mecazen ziyade olarak adlandırılır. Yani ليس مثله شيءOnun benzeri bir şey yoktur” demektir. Burada ك –“Kaf”, ziyadedir. Zira kast olunan, benzer olanın nefyedilmesidir. المثل –Benzer olanın bir benzerinin nefyedilmesi değil. Çünkü ك –Kaf “benzer” manasındadır. O zaman Allahu Teala’nın bir benzerinin ispatı gerekirdi ki bu imkânsızdır. O halde “Kaf”ın tekit için ziyade olması gerekir.) Bitti.

Bu örnekte, Allahu Teala’nın كَمِثْلِهِO’nun benzeri gibi” kavlindeki mecaz, “Kaf” harfinde olmamıştır. Dolayısıyla Mecaz, bizzat (kendiliğinden), yani asaleten olmamıştır. Bilakis tâbilik yoluyla olmuştur.Çünkü “Kaf” harfi, mecaza dahil olan alakalardandır. Böylece onlardan, “Kaf” harfine geçmiştir. Zira “Kaf” harfi, hakikat üzere teşbih ifade eder. Ancak bu cümledeki Kaf harfi hakikat üzere kullanılırsa, o zaman cümle doğru olmaz. Çünkü o zaman cümle, Allah Subhanehu’nun bir benzeri olduğu, bu benzerliğin O’nun benzeri bir şey olmadığı, yani hiçbir şeyin O’na benzemediği anlamına gelecektir. Ancak ayetten kastedilen bu değildir. Bilakis ayetten kastedilen, Allah’ın bir benzerinin olmamasıdır. Dolayısıyla ayetin manası, “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur” demektir. O halde ayetin bu anlamı, “Kaf” harfini teşbih ifade edenden uzaklaştırılmasını ve teşbih ifade edenin dışında kullanılmasını, dahası tekit ifade eden olmasını gerektirir… Yani terkip nedeniyle yani illet nedeniyle hakikatten mecaza sarf edilmiştir. Dolayısıyla “O’nun benzeri gibi” lafzı, gerçekte “benzer olanın bir benzerine” delalet eder. Ancak o, ziyade alakasından dolayı, yani “Kaf” harfinin ziyade olması itibariyle mecaz olarak sadece “bir benzeri” olana delalet eder. Dolayısıyla “O’nun benzeri gibi” lafzının bu mecazi anlamı, “Kaf” harfine ziyade olarak itibar edilmesini gerektirir. Yani ona ziyade olarak itibar edilmesi, mecazdır. Çünkü o, teşbih olan asli manasından, tekide delalet eden teşbihin dışında olana sarf edilmiştir…Dolayısıyla cümlenin tamamının içinde olan “O’nun benzeri gibi” lafzındaki mecaz, “Kaf” harfine geçmiştir. Yani harfin alakalarından, harfe geçmiştir…  

Sonuç olarak: لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌHiçbir şey Onun benzeri gibi değildir” ayetindeki söz konusu mecaz, “Kaf” harfinin ziyade olması itibariyle harflere dahil olan tâbilik yoluyla olan mecazdır. Çünkü Kaf harfinin ziyade olması, cümlenin (Hiçbir şey Onun benzeri gibi değildir) şeklinde olmasını gerektirir. Dolayısıyla Kaf harfi, Kaf harfinin içine konulduğu terkib nedeniyle teşbih ifadesinden uzaklaşmış, yani içine konulduğu cümle nedeniyle mecaz hasıl olmuştur… 

Umarım mesele açıklığa kavuşmuştur.

Selamlarımı kabul edin.

Kardeşiniz                                                                                                                          H. 28 Rabiu’l Evvel 1441

Ata İbn Halil Ebu Raşta                                                                                                      M. 25/11/2019

Cevaba, emirin (Allah onu korusun) aşağıdaki web sitesinden bağlanabilirsiniz:

http://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/4003/

Devamını oku...

Bize Kur’an Ayetlerinin Tilavetinin Nakledilmesi İle Kur’an Ayetlerinin Yazılışının Nakledilmesi Arasındaki Fark

(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin “Fıkhî” Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Soru-Cevap

Bize Kur’an Ayetlerinin Tilavetinin Nakledilmesi İle Kur’an Ayetlerinin Yazılışının Nakledilmesi Arasındaki Fark

Bekir eş-Şâmî’ye

Soru:

Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh

Aşağıdaki hadisi bana açıklar mısınız? Zira bana karışık geldi. Hatta alimlerin sözlerine bakmama rağmen karışıklık gitmedi:

İbn Şihab, Harice İbn Zeyd İbn Sabit’in, Zeyd İbn Sabit’den şöyle derken işittiğini rivayet etmiştir:Mushafı çoğaltırken Ahzab suresinden bir ayeti bulamadım. Oysa Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in o ayeti okuduğunu işitmiştim. Bu yüzden onu aradık. Nihayet o ayeti ensardan Huzeyme İbn Sabit'in yanında bulduk. (Söz konusu ayet şuydu:) مِنْ الْمُؤْمِنِينَ رِجَالٌ صَدَقُوا مَا عَاهَدُوا اللَّهَ عَلَيْهِMüminler içinde Allah’a verdikleri sözde duran nice erler vardır.” [Ahzab 23]

Tevatür derecesine ulaşmayan bir kişi olmasına rağmen sahabenin onun rivayetini nasıl kabul ettiğini hala anlamıyorum. Diyelim ki onun şahitliğinin iki şahitliğe denk olduğunu kabul edelim, o zaman yine tevatür derecesine ulaşmamış olmuyor mu?!!

Allah sizi mübarek kılsın Şeyhimiz.

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Görünen o ki; Kur’an ayetlerinin tilavetinin bize Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’den nakledilmesi ile Allah’ın ayetlerinin Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in huzurunda yazıldığı gibi nakledilmesi arasındaki mesele sizin kafanızı karıştırmış. Ayetlerinin tilavetinin nakledilmesine gelince; bu, sahabe Radıyallahu Anhum’dan bir cemaat tarafından Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’den mütevatir olarak nakledilmiş ve bize mütevatir olarak ulaşmış olup Allah’ın şu tevkifi kavliyle kıyamet gününe kadar da Allah tarafından korunacaktır: إِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَإِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَŞüphesiz Kur’an’ı biz indirdik; elbette onu yine biz koruyacağız.” [Hicr 9] 

Ayetlerin yazılışının nakledilmesine gelince; sahabeler, ayetlerin ezberlerinden yazılmasını kabul etmemişler, bilakis Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in gözleri önünde yazıldığı şekilde toplamak istemişler ve sahabeler tarafından yazılan sahifeleri toplamakla yetinmişlerdir. Ancak Radıyallahu Anhum, her bir sahifenin Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in gözleri önünde yazıldığına dair iki şahidin şahitlik etmesine aşırı hırs göstermişlerdir. Bu, Allah Subhanehu’nun, batılın yaklaşamadığı Kerim Kitabı’nı korumaya dönük bir başarıdır: لَا يَأْتِيهِ الْبَاطِلُ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَلَا مِنْ خَلْفِهِ تَنْزِيلٌ مِنْ حَكِيمٍ حَمِيدٍOna önünden de ardından da batıl yaklaşamaz. O, hikmet sahibi, çok övülen Allah’tan indirilmiştir.” [Fussilet 42] Mesele işte budur ve işte size açıklaması:

Birincisi: Kur’an’ın toplanması konusu:

Kur’an’ı Kerim’in toplanması konusunu, İslam Şahsiyeti Kitabı’nın birinci cildinde geçen “Kur’an’ın Toplanması” bölümünde açıklamıştık ve aynı şekilde bunu, Teysîr-ul Vusûl ile'l Usûl kitabında geçen “Kur’an’ın İndirilmesi ve Yazılması” ve “Kur’an’ın Toplanması” başlığı altında da açıkladık. Dolayısıyla soru soran kişi, meselenin ayrıntılarına ve bununla ilgili ayrıntılı delillere vakıf olmak için atıfta bulunulan iki kitaba başvurabilir… Allah’ın izniyle meseleyi güzel bir şekilde anlamanıza yardımcı olmak için kitaplarımızda geçenlerin bir kısmını size aktaracağım:

1- Şimdi size, “Teysîr-ul Vusûl ile'l Usûl” adlı kitabımın Kur’an’ın toplanması bölümünden aktarımda bulunuyorum:

(…Mürtetlerin savaşları nedeniyle Ebu Bekir Radıyallahu Anh, Kur’an’ı Kerim’i ezberleyenlerin birçoğunun -ki onlar, Kur’an’ın ayetlerini surelerindeki tertibiyle ezberlemişlerdir- şehit olmasından korkmuş ve her surenin yazılı ayetlerinin, Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in onayladığı şekilde tek bir yerde toplanıp tertip edilmesini emretmiştir. Dolayısıyla üzerine her bir surenin yazılı olduğu kağıtlar, bu yazılanların Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in gözleri önünde yazıldığı şekilde teyit edilmesinin ardından birbiri ardına tertip edilerek toplanmıştır. Nitekim her bir ayetin sahabeden bir grup tarafından mütevatir olarak ezberlendiği bilinmesine rağmen ezberlenen ayetlerin yazılmasını kabul etmekle yetinmemişler, bilakis sahabeden, yazılı olan her bir kağıdın Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in gözleri önünde yazıldığı şeklinde olduğuna şahitlik yapacak iki şahit talep etmişlerdir. Bu nedenle Tevbe suresinin sonunun “sadece Huzeyme tarafından yazıldığını” ve Huzeyme Radıyallahu Anhın Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in gözleri önünde yazıldığına şahitlik ettiğini öğrendiklerinde, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in Huzeyme’nin şahitliğinin iki adil Müslümanın şahitliğine denk olduğunu onayladığına dair bir beyyine (delil) buluncaya kadar ayetin toplanmasını durdurmuşlardır. İşte o zaman Huzeyme’nin bu ayeti kesin olarak ezberlediğini bilmelerine rağmen Huzeyme’nin şahitlik ettiği bu yazılı kağıdı da toplamışlardır. Dolayısıyla bu, sahabe Radıyallahu anhum tarafından pekiştirilmesine bir ziyade olmuştur. Çünkü onlar, sahifelerin tamamının ezberledikleri şekilde yazarak değil Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in gözleri önünde yazıldığı şekilde toplamak istemişlerdir.  

Bu nedenle Ebu Bekir Sıddîk, üzerinde ayetlerin yazılı olduğu kağıdı ve surelerindeki tertibini, Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in ikrar ettiği şekilde toplamıştır. Yani üzerinde tüm surelerin ayetlerinin yazılı olduğu kağıtları arka arkaya tek bir yere yerleştirmiş ve Kur’an’ın tüm sureleri için de böyle olmuştur.) Bitti.

2- Şimdi size, Ebu Bekir’in üzerinde surelerdeki ayetlerin yazılı olduğu kağıdın Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem gözü önünde yazıldığı gibi toplamasının ardından Şahsiyetin birinci cildinden aktarımda bulunacağım:

(… Bu nedenle Ebu Bekir’in Kur'an'ın toplanmasında yaptığı iş Kur'an'ın tek bir mushafta yazılması işi olmayıp bilakis Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in gözleri önünde yazılmış olan sayfaların bir yerde toplanması işidir… Bu sahifeler hayatı boyunca önce Ebu Bekir’in yanında, sonra Ömer’in yanında sonra da Ömer'in vasiyeti üzere kızı ve müminlerin annesi Hafsa’nın yanında muhafaza edildi…

Buraya kadar yapılan açıklama Ebu Bekir’in Kur'an'ın toplanması açısından yapılan açıklamalardı. Osman’ın Hilafetinin ikinci veya üçüncü yılında gerçekleştirdiği Kur’an’ı toplama işine gelince: Hicretin 25. yılında Şam halkıyla beraber Ermenistan'da ve Irak halkıyla beraber de Azerbaycan'da savaşan Huzeyfe İbn el Yemân, insanların Kur'an'ı okumadaki ihtilaflarından korkmuştu… Bunun üzerine Osman’ın yanına geldi. İbn Şihab Enes İbn Malik'den şunu rivayet etti: "Ermenistan ve Azerbaycan fethinde Suriye ve Iraklılarla beraber savaşan ve onların Kur'an-ı farklı şekillerde okumalarından korkan Huzeyfe İbni el-Yeman Osman Radıyallahu Anha’ya gelerek; ‘Ey Mü'minlerin emiri; bu ümmet, Yahudi ve Hıristiyanların kitaplarında ihtilaf ettikleri gibi kitaplarında ihtilaf etmeden, helak olmadan onlara yetiş, işin icabına bak.’ dedi. Bunun üzerine Osman, Hafsa’ya haber göndererek elinde bulunan mushaftan başka nüshalar çıkartacağını ve çoğaltma işi bittikten sonra da asıl nüshayı kendisine iade edeceğini söyleyerek elindeki nüshayı istedi.Hafsa nüshayı Osman’a gönderdi. Osman, Zeyd İbn Sabit, Abdullah İbn Zübeyr, Said İbn As ve Abdurrahman İbn Haris İbn Hişam'dan oluşan heyete Kur’an’ı çoğaltmalarını emretti… (Heyet) mushaflardaki sayfaları çoğalttıktan sonra Osman (asıl nüshayı) Hafsa’ya iade etti. Ve çoğaltılan nüshaların her birinden önemli merkezlere birer nüsha gönderdi ve çoğaltılan nüshaların dışındaki bütün sayfaların veya mushafın yakılmasını emretti. Çoğaltılan nüshalar yedi taneydi. Bu yedi mushaf, Mekke’ye, Şam’a, Yemen’e, Bahreyn’e, Basra’ya ve Kufe’ye gönderildi ve bir nüsha da Medine’de bırakıldı.

Bu nedenle Osman’ın yaptığı iş Kur'an'ın toplanması işi değil, bilakis Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’den nakledildiği şekilde Kur’an’ı olduğu gibi aynen nakletmek ve çoğaltmak işidir. Osman, müminlerin annesi Hafsa’nın yanında muhafaza edilmekte olan nüshadan yedi adet çoğaltmaktan başka hiçbir şey yapmamıştır. Bütün insanları sadece bu çizgide toplamış ve bunun dışında herhangi bir hat veya imla ile yazılmasını yasaklamıştır. Böylece yazı ve imla olarak bu nüshada karar kılındı. Bu hat ve imla, vahiy indiği zaman Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in gözleri önünde yazılan sahifelerdeki hattın ve imlanın ve Ebu Bekir’in topladığı nüshanın da aynısıydı.Sonra da Müslümanlar sadece bu nüshadan çoğaltmaya başladılar. Böylece ortada yalnızca Osman’ın mushafının yazı şekli kaldı. Matbaa icat edildiğinde ise aynı hat ve imla ile bu nüshaya göre Mushaf basılmaya başlandı…)

3- Gördüğünüz gibi mesele, Kur’an’ın tilavetinin nakledilmesi, Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in sahabesinden bir grup tarafından kesin olarak mütevatir olarak nakledilmesiyle olmamış, bilakis Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in gözleri önünde yazıldığı şekliyle de nakledilmiştir…Bu nedenle mushafın bu yazılışı, sadece kendisine uyulması gereken tevkifi bir yazıdır ve mushafın bu yazının dışındaki bir yazıyla yazılması yasaklanır. Dolayısıyla bunun terkedilmesi kesinlikle caiz değildir…Bu yüzden Kur’an’ın Osman tarafından yazıldığı şekle bağlı kalmak, tüm mushafların yazılması için temel olmuştur. Kur’an’ın tanımak için yazılmasına veya eğitim veya benzerleri için levhalar üzerine mushaflarda geçenin dışında başka bir şekilde yazılmasına gelince; başka bir imla yoluyla yazılması caizdir. Tıpkı Kur’anda geçen (الرِّبَوا) kelimesinin eğitim için levha üzerine (الربا) şeklinde yazılması gibi. Çünkü Rasul ve sahabenin icması tarafından, başkası değil sadece Kur’an’da yer alanlar ikrar edilmiştir ve ona kıyas yapılmaz. Zira o, illetsiz bir şekilde tevkifi bir husustur. Dolayısıyla ona kıyas dahil edilmez. 

İkincisi: Hakkında sormuş olduğunuz hadisin konusu, bunu Buhari aşağıdaki şekilde rivayet etmiştir:

(4604- حَدَّثَنَا مُوسَى حَدَّثَنَا إِبْرَاهِيمُ حَدَّثَنَا ابْنُ شِهَابٍ أَنَّ أَنَسَ بْنَ مَالِكٍ حَدَّثَهُ أَنَّ حُذَيْفَةَ بْنَ الْيَمَانِ قَدِمَ عَلَى عُثْمَانَ وَكَانَ يُغَازِي أَهْلَ الشَّأْمِ فِي فَتْحِ إِرْمِينِيَةَ وَأَذْرَبِيجَانَ مَعَ أَهْلِ الْعِرَاقِ فَأَفْزَعَ حُذَيْفَةَ اخْتِلَافُهُمْ فِي الْقِرَاءَةِ فَقَالَ حُذَيْفَةُ لِعُثْمَانَ يَا أَمِيرَ الْمُؤْمِنِينَ أَدْرِكْ هَذِهِ الْأُمَّةَ قَبْلَ أَنْ يَخْتَلِفُوا فِي الْكِتَابِ اخْتِلَافَ الْيَهُودِ وَالنَّصَارَى فَأَرْسَلَ عُثْمَانُ إِلَى حَفْصَةَ أَنْ أَرْسِلِي إِلَيْنَا بِالصُّحُفِ نَنْسَخُهَا فِي الْمَصَاحِفِ ثُمَّ نَرُدُّهَا إِلَيْكِ فَأَرْسَلَتْ بِهَا حَفْصَةُ إِلَى عُثْمَانَ فَأَمَرَ زَيْدَ بْنَ ثَابِتٍ وَعَبْدَ اللَّهِ بْنَ الزُّبَيْرِ وَسَعِيدَ بْنَ الْعَاصِ وَعَبْدَ الرَّحْمَنِ بْنَ الْحَارِثِ بْنِ هِشَامٍ فَنَسَخُوهَا فِي الْمَصَاحِفِ وَقَالَ عُثْمَانُ لِلرَّهْطِ الْقُرَشِيِّينَ الثَّلَاثَةِ إِذَا اخْتَلَفْتُمْ أَنْتُمْ وَزَيْدُ بْنُ ثَابِتٍ فِي شَيْءٍ مِنْ الْقُرْآنِ فَاكْتُبُوهُ بِلِسَانِ قُرَيْشٍ فَإِنَّمَا نَزَلَ بِلِسَانِهِمْ فَفَعَلُوا حَتَّى إِذَا نَسَخُوا الصُّحُفَ فِي الْمَصَاحِفِ رَدَّ عُثْمَانُ الصُّحُفَ إِلَى حَفْصَةَ وَأَرْسَلَ إِلَى كُلِّ أُفُقٍ بِمُصْحَفٍ مِمَّا نَسَخُوا وَأَمَرَ بِمَا سِوَاهُ مِنْ الْقُرْآنِ فِي كُلِّ صَحِيفَةٍ أَوْ مُصْحَفٍ أَنْ يُحْرَقَ. “Bize, Musa, İbrahim ve İbn Hişam Enes İbn Malik’in şöyle dediğini rivayet etmiştir: Ermenistan ve Azerbaycan fethinde Suriye ve Iraklılarla beraber savaşan ve onların Kur'an-ı farklı şekillerde okumalarından korkan Huzeyfe İbni el-Yeman Osman Radıyallahu Anha’ya gelerek; ‘Ey Müminlerin emiri; bu ümmet, Yahudi ve Hıristiyanların kitaplarında ihtilaf ettikleri gibi kitaplarında ihtilaf etmeden, helak olmadan onlara yetiş, işin icabına bak.’ dedi. Bunun üzerine Osman, Hafsa’ya haber göndererek elinde bulunan mushaftan başka nüshalar çıkartacağını ve çoğaltma işi bittikten sonra da asıl nüshayı kendisine iade edeceğini söyleyerek elindeki nüshayı istedi.Hafsa nüshayı Osman’a gönderdi. Osman, Zeyd İbn Sabit, Abdullah İbn Zübeyr, Said İbn As ve Abdurrahman İbn Haris İbn Hişam'dan oluşan heyete Kur’an’ı çoğaltmalarını emretti.Osman Kureyşli üç kişilik heyete; Kur'an hakkında Zeyd İbn Sabit ile ile herhangi bir şeyde ihtilafa düşerseniz Kureyş lehçesi ile yazınız. Çünkü Kur'an, Kureyş lehçesiyle nazil olmuştur dedi. Onlar da Osman'ın dediği gibi yaptılar. (Heyet) mushaflardaki sayfaları çoğalttıktan sonra Osman (asıl nüshayı) Hafsa’ya iade etti. Ve çoğaltılan nüshaların her birinden önemli merkezlere birer nüsha gönderdi ve çoğaltılan nüshaların dışındaki bütün sayfaların veya mushafın yakılmasını emretti.

İbn Şihab, Harice İbn Zeyd İbn Sabit’in, Zeyd İbn Sabit’den şöyle derken işittiğini rivayet etmiştir:"Mushafı çoğaltırken Ahzab suresinden bir ayeti bulamadım. Oysa Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in o ayeti okuduğunu işitmiştim. Bu yüzden onu aradık. Nihayet o ayeti ensardan Huzeyme İbn Sabit’in yanında bulduk. (Söz konusu ayet şuydu:) مِنْ الْمُؤْمِنِينَ رِجَالٌ صَدَقُوا مَا عَاهَدُوا اللَّهَ عَلَيْهِMüminler içinde Allah'a verdikleri sözde duran nice erler var.” [Ahzab-23] Sonra bu ayeti, geçtiği surenin içine koyup Mushafa ilave ettik.)

Hadisin, Osman Radıyallahu Anh dönemindeki mushafların nüshası olayından bahsettiği gayet açıktır. Zira Osman, Zeyd İbn Sabit ile birlikte diğer üç kişiyi, mushafları Ebu Bekir döneminde toplanan ve Hafsa Radıyallahu Anha’nın evinde olan sayfalardan çoğaltmakla görevlendirmiştir. Yani Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in gözü önünde yazılandan çoğaltılması hakkındaki hadis, tilavetin nakledilmesi hakkında değil, bilakis mushaflardaki Kur’an’ın Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in gözü önünde yazılanla aynı şekilde yazılması için Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in gözü önünde yazılan sayfalarda yazılı olandan çoğaltılması hakkındadır. Bunun mütevatir olmasına gerek yoktur. Bilakis sahih haber olması yeterlidir. Ancak onlar Radıyallahu Anhum, yazılması için bile iki şahidin olmasına aşırı hırs ve ihtimam göstermişlerdir… Kur’an ayetlerinin tilavetine gelince; dediğimiz gibi Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in sahabesinden bir grup tarafından nakledilmiştir.

Hakeza sorunuzun cevabı, şu kavliyle Kitabı’nı koruyan Allah’ın izniyle açıklığa kavuşmuştur: إِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَإِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَŞüphesiz Kur’an’ı biz indirdik; elbette onu yine biz koruyacağız.” [Hicr-9]

Üçüncüsü: Geriye açıklanması gereken iki mesele kalmıştır:

Birincisi: Sadece Huzeyme ile birlikte yazılı olan ayetler hangileridir…

İkincisi: Huzeyme’nin yanında mıydı yoksa Ebu Huzeyme’nin yanında mıydı …

Bunun cevabı şöyledir diyoruz ve başarı Allah’tandır:

1- Ayetlerle ilgili birinci meseleye gelince; Buhari, 4311 ve 4604 sayılı iki rivayette bulunmuştur:

Birincisi: (4311 حدثنا أَبُو الْيَمَانِ أَخْبَرَنَا شُعَيْبٌ عَنْ الزُّهْرِيِّ قَالَ أَخْبَرَنِي ابْنُ السَّبَّاقِ أَنَّ زَيْدَ بْنَ ثَابِتٍ الْأَنْصَارِيَّ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ وَكَانَ مِمَّنْ يَكْتُبُ الْوَحْيَ قَالَ أَرْسَلَ إِلَيَّ أَبُو بَكْرٍ مَقْتَلَ أَهْلِ الْيَمَامَةِ وَعِنْدَهُ عُمَرُ فَقَالَ أَبُو بَكْرٍ إِنَّ عُمَرَ أَتَانِي فَقَالَ إِنَّ الْقَتْلَ قَدْ اسْتَحَرَّ يَوْمَ الْيَمَامَةِ بِالنَّاسِ وَإِنِّي أَخْشَى أَنْ يَسْتَحِرَّ الْقَتْلُ بِالْقُرَّاءِ فِي الْمَوَاطِنِ فَيَذْهَبَ كَثِيرٌ مِنْ الْقُرْآنِ إِلَّا أَنْ تَجْمَعُوهُ وَإِنِّي لَأَرَى أَنْ تَجْمَعَ الْقُرْآنَ قَالَ أَبُو بَكْرٍ قُلْتُ لِعُمَرَ كَيْفَ أَفْعَلُ شَيْئاً لَمْ يَفْعَلْهُ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَقَالَ عُمَرُ هُوَ وَاللَّهِ خَيْرٌ فَلَمْ يَزَلْ عُمَرُ يُرَاجِعُنِي فِيهِ حَتَّى شَرَحَ اللَّهُ لِذَلِكَ صَدْرِي وَرَأَيْتُ الَّذِي رَأَى عُمَرُ قَالَ زَيْدُ بْنُ ثَابِتٍ وَعُمَرُ عِنْدَهُ جَالِسٌ لَا يَتَكَلَّمُ فَقَالَ أَبُو بَكْرٍ إِنَّكَ رَجُلٌ شَابٌّ عَاقِلٌ وَلَا نَتَّهِمُكَ كُنْتَ تَكْتُبُ الْوَحْيَ لِرَسُولِ اللَّهِفَتَتَبَّعْ الْقُرْآنَ فَاجْمَعْهُ فَوَاللَّهِ لَوْ كَلَّفَنِي نَقْلَ جَبَلٍ مِنْ الْجِبَالِ مَا كَانَ أَثْقَلَ عَلَيَّ مِمَّا أَمَرَنِي بِهِ مِنْ جَمْعِ الْقُرْآنِ قُلْتُ كَيْفَ تَفْعَلَانِ شَيْئاً لَمْ يَفْعَلْهُ النَّبِيُّفَقَالَ أَبُو بَكْرٍ هُوَ وَاللَّهِ خَيْرٌ فَلَمْ أَزَلْ أُرَاجِعُهُ حَتَّى شَرَحَ اللَّهُ صَدْرِي لِلَّذِي شَرَحَ اللَّهُ لَهُ صَدْرَ أَبِي بَكْرٍ وَعُمَرَ فَقُمْتُ فَتَتَبَّعْتُ الْقُرْآنَ أَجْمَعُهُ مِنْ الرِّقَاعِ وَالْأَكْتَافِ وَالْعُسُبِ وَصُدُورِ الرِّجَالِ حَتَّى وَجَدْتُ مِنْ سُورَةِ التَّوْبَةِ آيَتَيْنِ مَعَ خُزَيْمَةَ الْأَنْصَارِيِّ لَمْ أَجِدْهُمَا مَعَ أَحَدٍ غَيْرِهِ: ﴿لَقَدْ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ أَنْفُسِكُمْ عَزِيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَرِيصٌ عَلَيْكُم﴾ إِلَى آخِرِهِمَا وَكَانَتْ الصُّحُفُ الَّتِي جُمِعَ فِيهَا الْقُرْآنُ عِنْدَ أَبِي بَكْرٍ حَتَّى تَوَفَّاهُ اللَّهُ ثُمَّ عِنْدَ عُمَرَ حَتَّى تَوَفَّاهُ اللَّهُ ثُمَّ عِنْدَ حَفْصَةَ بِنْتِ عُمَرَ... “4311- Ebu el-Yemân ve Şuayb, Zühri’nin şöyle dediğini rivayet etmiştir; İbn es-Sebbak bana vahiy katiplerinden Zeyd İbn Sabit'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Ebu Bekir Yemame'de kurraların öldürülmesinin ardından bana haber yollayıp (beni çağırdı). Yanına vardığım zaman, Ömer de oradaydı. Ebu Bekir dedi ki: Ömer bana gelip Yemame Savaşı’nda Kur’an okuyan pek çok kimse şehit oldu. Ben diğer yerlerde de, kurraların öldürülmesinden ve Kur’an’ın bir çok kısmının kaybolmasından endişe ediyorum. Bu yüzden Kur’an’ın toplanmasını emretmen gerektiğini düşünüyorum dedi. Ona Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in yapmadığı bir şeyi nasıl yaparız? diye itiraz ettim. Ömer, Allah’a and olsun ki, bu hayırlı bir iştir dedi. Ve nihayet Allah Subhanehu ve Teala benim göğsümü bu işe açıncaya kadar Ömer bu görüşünde ısrar etti, birkaç defa tekrarladı ve ben de Ömer'in görüşünü uygun buldum. Zeyd olayı anlatmaya şöyle devam etti: Ömer'in yanında sessizce oturduğu bir sırada Ebu Bekir bana, sen genç ve akıllı birisin. Hiç seni itham etmedik. Sen Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in vahiy kâtipliğini yapıyordun. O halde, Kur’an’ı inceleyip topla! dedi. Allah’a and olsun ki, beni dağlardan birini taşımakla sorumlu tutsaydı, bu görev, bana emrettiği Kur’an’ı toplama görevinden daha ağır gelmezdi. Ebu Bekir'e Allah Resulü’nün yapmadığı bir şeyi sizler nasıl yaparsınız? diyerek itiraz ettim. O da, Allah’a and olsun ki, bu hayırlı bir iştir, dedi. Nihayet, Allah Teala, Ebu Bekir ve Ömer'in aklına yatanı, benim de aklıma yatırıncaya kadar Ebu Bekir’e itirazlarımı sürdürdüm. Sonunda Kur’an’ı bir araya getirmek için, hurma dallarından, yassı taşlardan ve insanların hafızlarından Kur’an’ı araştırdım. لَقَدْ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ أَنْفُسِكُمْ عَزِيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَرِيصٌ عَلَيْكُم “And olsun size kendinizden öyle bir Nebi gelmiştir ki, sizin sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir” [Tevbe 128] şeklindeki iki ayetinden itibaren Tevbe suresinin sonuna kadar olan kısmı sadece Ebu Huzeyme el-Ensari’nin yanında buldum. Onun dışında başka birinde bulamadım. İçinde Kur’an’ın toplandığı sahifeler, vefat edinceye kadar Ebu Bekir'in yanında kaldı. Sonra vefat edince Ömer’de kaldı. Daha sonra ise Ömer’in kızı Hafsa’ya geçti…”) Ayrıca hadisin metninde geçtiği üzere, onun Ebu Bekir Radıyallahu Anh döneminde olduğu ve Huzeyme’nin yanında buldukları yazılı olan hurma dallarında Tevbe suresinin son iki ayetinin olduğu gayet açıktır. لَقَدْ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ أَنْفُسِكُمْ عَزِيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَرِيصٌ عَلَيْكُم “Andolsun size kendinizden öyle bir Nebi gelmiştir ki, sizin sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir” [Tevbe 128]

İkincisi: (4604- حَدَّثَنَا مُوسَى حَدَّثَنَا إِبْرَاهِيمُ حَدَّثَنَا ابْنُ شِهَابٍ أَنَّ أَنَسَ بْنَ مَالِكٍ حَدَّثَهُ أَنَّ حُذَيْفَةَ بْنَ الْيَمَانِ قَدِمَ عَلَى عُثْمَانَ وَكَانَ يُغَازِي أَهْلَ الشَّأْمِ فِي فَتْحِ إِرْمِينِيَةَ وَأَذْرَبِيجَانَ مَعَ أَهْلِ الْعِرَاقِ فَأَفْزَعَ حُذَيْفَةَ اخْتِلَافُهُمْ فِي الْقِرَاءَةِ فَقَالَ حُذَيْفَةُ لِعُثْمَانَ يَا أَمِيرَ الْمُؤْمِنِينَ أَدْرِكْ هَذِهِ الْأُمَّةَ قَبْلَ أَنْ يَخْتَلِفُوا فِي الْكِتَابِ اخْتِلَافَ الْيَهُودِ وَالنَّصَارَى فَأَرْسَلَ عُثْمَانُ إِلَى حَفْصَةَ أَنْ أَرْسِلِي إِلَيْنَا بِالصُّحُفِ نَنْسَخُهَا فِي الْمَصَاحِفِ ثُمَّ نَرُدُّهَا إِلَيْكِ فَأَرْسَلَتْ بِهَا حَفْصَةُ إِلَى عُثْمَانَ فَأَمَرَ زَيْدَ بْنَ ثَابِتٍ وَعَبْدَ اللَّهِ بْنَ الزُّبَيْرِ وَسَعِيدَ بْنَ الْعَاصِ وَعَبْدَ الرَّحْمَنِ بْنَ الْحَارِثِ بْنِ هِشَامٍ فَنَسَخُوهَا فِي الْمَصَاحِفِ وَقَالَ عُثْمَانُ لِلرَّهْطِ الْقُرَشِيِّينَ الثَّلَاثَةِ إِذَا اخْتَلَفْتُمْ أَنْتُمْ وَزَيْدُ بْنُ ثَابِتٍ فِي شَيْءٍ مِنْ الْقُرْآنِ فَاكْتُبُوهُ بِلِسَانِ قُرَيْشٍ فَإِنَّمَا نَزَلَ بِلِسَانِهِمْ فَفَعَلُوا حَتَّى إِذَا نَسَخُوا الصُّحُفَ فِي الْمَصَاحِفِ رَدَّ عُثْمَانُ الصُّحُفَ إِلَى حَفْصَةَ وَأَرْسَلَ إِلَى كُلِّ أُفُقٍ بِمُصْحَفٍ مِمَّا نَسَخُوا وَأَمَرَ بِمَا سِوَاهُ مِنْ الْقُرْآنِ فِي كُلِّ صَحِيفَةٍ أَوْ مُصْحَفٍ أَنْ يُحْرَقَ. “Bize, Musa, İbrahim ve İbn Hişam Enes İbn Malik’in şöyle dediğini rivayet etmiştir: Ermenistan ve Azerbaycan fethinde Suriye ve Iraklılarla beraber savaşan ve onların Kur'an-ı farklı şekillerde okumalarından korkan Huzeyfe İbni el-Yeman Osman Radıyallahu Anh’a gelerek; ‘Ey Müminlerin emiri; bu ümmet, Yahudi ve Hıristiyanların kitaplarında ihtilaf ettikleri gibi kitaplarında ihtilaf etmeden, helak olmadan onlara yetiş, işin icabına bak.’ dedi. Bunun üzerine Osman, Hafsa’ya haber göndererek elinde bulunan mushaftan başka nüshalar çıkartacağını ve çoğaltma işi bittikten sonra da asıl nüshayı kendisine iade edeceğini söyleyerek elindeki nüshayı istedi.Hafsa nüshayı Osman’a gönderdi. Osman, Zeyd İbn Sabit, Abdullah İbn Zübeyr, Said İbn As ve Abdurrahman İbn Haris İbn Hişam'dan oluşan heyete Kur’an’ı çoğaltmalarını emretti.Osman Kureyşli üç kişilik heyete; Kur'an hakkında Zeyd İbn Sabit ile herhangi bir şeyde ihtilafa düşerseniz Kureyş lehçesi ile yazınız. Çünkü Kur'an, Kureyş lehçesiyle nazil olmuştur dedi. Onlar da Osman'ın dediği gibi yaptılar. (Heyet) mushaflardaki sayfaları çoğalttıktan sonra Osman (asıl nüshayı) Hafsa’ya iade etti. Ve çoğaltılan nüshaların her birinden önemli merkezlere birer nüsha gönderdi ve çoğaltılan nüshaların dışındaki bütün sayfaların veya mushafın yakılmasını emretti.

İbn Şihab şöyle dedi: Harice İbn Zeyd İbn Sabit bana, Zeyd İbn Sabit’i şöyle derken işittiğini haber verdi dedi: Mushafı çoğaltırken Ahzab suresinden bir ayeti bulamadım. Oysa Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in o ayeti okuduğu işitmiştim. Bu yüzden onu aradık. Nihayet o ayeti ensardan Huzeyme İbn Sabit'in yanında bulduk. (Söz konusu ayet şuydu): مِنْ الْمُؤْمِنِينَ رِجَالٌ صَدَقُوا مَا عَاهَدُوا اللَّهَ عَلَيْهِ “Müminler içinde Allah'a verdikleri sözde duran nice erler var.” [Ahzab 23] Sonra bu ayeti, geçtiği surenin içine koyup Mushafa ilave ettik.) Hadisin metninde geçtiği üzere onun, Osman Radıyallahu Anhın döneminde olduğu ve o dönemde Huzeyme’nin yanında buldukları yazılı olan hurma kağıdında Ahzab suresinin şu ayeti olduğu gayet açıktır: مِنْ الْمُؤْمِنِينَ رِجَالٌ صَدَقُوا مَا عَاهَدُوا اللَّهَ عَلَيْهِ “Müminler içinde Allah'a verdikleri sözde duran nice erler var.” [Ahzab 23]

Buhari’nin rivayet ettiği (4311) ve (4604) nolu iki hadis, yani bu ikisinin senetlerinin sahih olduğu dikkate alındığında, aşağıdaki husus ortaya çıkar:

a- Başlangıçta bu iki hadisin, ayetlerin mütevatir olması hakkında olmadığını açıklığa kavuşturalım. Zira bu iki rivayetin konusu yazma hakkında olup ezberlemenin mütevatir olması hakkındaki değildir. Çünkü ayetlerin tamamı, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in sahabesinden bir grup tarafından ezberlenmiştir. Ancak sahabe, Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in gözleri önünde yazıldığının aynısını nakletmek istemiştir. Çünkü onlar, harflerinden ihtilaf olabileceğinden dolayı insanların ezberlerinden yazılmasını istemiyorlardı. Bilakis ayetin, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in gözleri önünde yazıldığının bizzat aynısının yazılmasına aşırı hırs göstermek istemişlerdir. Bunu da Aziz ve Hakim olan Allah’ın şu kavlini başarmak için yaptılar: إِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَإِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَŞüphesiz Kur’an’ı biz indirdik; elbette onu yine biz koruyacağız.” [Hicr 9] Bu nedenle mushafın, sadece Osman Radıyallahu Anh’ın mushafına göre basılmasının caiz olduğuna dair şerî hüküm istinbat edilmiştir.

b- Yazılı (hurma dalından) kağıtların toplanması, sahih delillerde geçtiği üzere Ebu Bekir döneminde olmuştur. Ayrıca her yazılı kağıt için iki şahidin getirildiği de aynı şekilde doğrudur… Osman Radıyallahu Anh’ın dönemine gelince; mushaflar, Ebu Bekir döneminde toplanan (ayetlerin yazılı olduğu) kağıtlardan çoğaltılmıştır. Zira o vakit Osman, Hafsa Radıyallahu Anha’nın yanında olan nüshayı talep etmiş ve Zeyd ile birlikte üç kişiyi, bu kağıtlardan birkaç tane çoğaltmakla görevlendirmiştir…

Burada, yani Osman’ın döneminde, yazılı olan (hurma) kağıdının kaybolduğuna dair bir alan yoktur. Bilakis bu, Ebu Bekir döneminde meydana gelen kağıtların toplandığı sırada olmuştur. Yani üzerinde Tevbe suresinin son iki ayetinin yazılı olduğu kağıdın: لَقَدْ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ أَنْفُسِكُمْ عَزِيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَرِيصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِنِينَ رَءُوفٌ رَحِيمٌ * فَإِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِيَ اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِAndolsun, size kendi içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki sizin sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, müminlere karşı da çok şefkatli ve merhametlidir. Eğer yüz çevirirlerse de ki: "Allah bana yeter. O'ndan başka ilah yoktur. Ben O'na tevekkül ettim.O büyük arşın Rabbidir.” [Tevbe 128-129] Osman döneminde çoğaltıldığı vakitteki kağıdın olması mümkün değildir. Çünkü kağıtların toplanması, çoğaltılmış olduğu Osman döneminde değil Ebu Bekir döneminde olmuştur…Bu nedenle 4604 nolu Buhari hadisinin sonu dirayeten redddedilir: (İbn Şihab, Harice İbn Zeyd İbn Sabit’in, Zeyd İbn Sabit’den şöyle derken işittiğini rivayet etmiştir:“Mushafı çoğaltırken Ahzab suresinden bir ayeti bulamadım. Oysa Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in o ayeti okuduğunu işitmiştim. Bu yüzden onu aradık. Nihayet o ayeti ensardan Huzeyme İbn Sabit’in yanında bulduk. (Söz konusu ayet şuydu:) مِنْ الْمُؤْمِنِينَ رِجَالٌ صَدَقُوا مَا عَاهَدُوا اللَّهَ عَلَيْهِMuminler içinde Allah'a verdikleri sözde duran nice erler var.” [Ahzab 23] Sonra bu ayeti, geçtiği surenin içine koyup Mushafa ilave ettik.)

2- İkinci meseleye gelince; Zeyd’in Tevbe suresinin iki ayetini yanında yazılı olarak bulduğu ve başkasının yanında yazılı olarak bulmadığı sahabi, Huzeymi mi yoksa Ebu Huzeyme midir? Bunun cevabı aşağıdaki şekildedir:

- Buhari’nin tahriç ettiği iki rivayet: (4311) ve (4603)…

Daha önce bahsi geçen 4311 nolu rivayete gelince; onda şöyle geçmektedir: [Sonunda Kur’an’ı bir araya getirmek için, hurma dallarından, yassı taşlardan ve insanların hafızlarından Kur’an’ı araştırdım. لَقَدْ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ أَنْفُسِكُمْ عَزِيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَرِيصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِنِينَ رَءُوفٌ رَحِيمٌ * فَإِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِيَ اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِAndolsun, size kendi içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki sizin sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, müminlere karşı da çok şefkatli ve merhametlidir. Eğer yüz çevirirlerse de ki: "Allah bana yeter. O'ndan başka ilah yoktur. Ben O'na tevekkül ettim.O büyük arşın Rabbidir.” [Tevbe 128-129] şeklindeki iki ayeti sadece Ebu Huzeyme Ensari’nin yanında buldum. Onun dışında başka birinde bulamadım.]

- 4603 nolu hadisin metni de şöyledir: [4603 - حَدَّثَنَا مُوسَى بْنُ إِسْمَاعِيلَ عَنْ إِبْرَاهِيمَ بْنِ سَعْدٍ حَدَّثَنَا ابْنُ شِهَابٍ عَنْ عُبَيْدِ بْنِ السَّبَّاقِ أَنَّ زَيْدَ بْنَ ثَابِتٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ قَالَ أَرْسَلَ إِلَيَّ أَبُو بَكْرٍ مَقْتَلَ أَهْلِ الْيَمَامَةِ فَإِذَا عُمَرُ بْنُ الْخَطَّابِ عِنْدَهُ قَالَ أَبُو بَكْرٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ إِنَّ عُمَرَ أَتَانِي فَقَالَ إِنَّ الْقَتْلَ قَدْ اسْتَحَرَّ يَوْمَ الْيَمَامَةِ بِقُرَّاءِ الْقُرْآنِ وَإِنِّي أَخْشَى أَنْ يَسْتَحِرَّ الْقَتْلُ بِالْقُرَّاءِ بِالْمَوَاطِنِ فَيَذْهَبَ كَثِيرٌ مِنْ الْقُرْآنِ وَإِنِّي أَرَى أَنْ تَأْمُرَ بِجَمْعِ الْقُرْآنِ قُلْتُ لِعُمَرَ كَيْفَ تَفْعَلُ شَيْئاً لَمْ يَفْعَلْهُ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَالَ عُمَرُ هَذَا وَاللَّهِ خَيْرٌ فَلَمْ يَزَلْ عُمَرُ يُرَاجِعُنِي حَتَّى شَرَحَ اللَّهُ صَدْرِي لِذَلِكَ وَرَأَيْتُ فِي ذَلِكَ الَّذِي رَأَى عُمَرُ قَالَ زَيْدٌ قَالَ أَبُو بَكْرٍ إِنَّكَ رَجُلٌ شَابٌّ عَاقِلٌ لَا نَتَّهِمُكَ وَقَدْ كُنْتَ تَكْتُبُ الْوَحْيَ لِرَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَتَتَبَّعْ الْقُرْآنَ فَاجْمَعْهُ فَوَاللَّهِ لَوْ كَلَّفُونِي نَقْلَ جَبَلٍ مِنْ الْجِبَالِ مَا كَانَ أَثْقَلَ عَلَيَّ مِمَّا أَمَرَنِي بِهِ مِنْ جَمْعِ الْقُرْآنِ قُلْتُ كَيْفَ تَفْعَلُونَ شَيْئاً لَمْ يَفْعَلْهُ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَالَ هُوَ وَاللَّهِ خَيْرٌ فَلَمْ يَزَلْ أَبُو بَكْرٍ يُرَاجِعُنِي حَتَّى شَرَحَ اللَّهُ صَدْرِي لِلَّذِي شَرَحَ لَهُ صَدْرَ أَبِي بَكْرٍ وَعُمَرَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا فَتَتَبَّعْتُ الْقُرْآنَ أَجْمَعُهُ مِنْ الْعُسُبِ وَاللِّخَافِ وَصُدُورِ الرِّجَالِ حَتَّى وَجَدْتُ آخِرَ سُورَةِ التَّوْبَةِ مَعَ أَبِي خُزَيْمَةَ الْأَنْصَارِيِّ لَمْ أَجِدْهَا مَعَ أَحَدٍ غَيْرِهِ ﴿لَقَدْ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ أَنْفُسِكُمْ عَزِيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ﴾ حَتَّى خَاتِمَةِ بَرَاءَةَ فَكَانَتْ الصُّحُفُ عِنْدَ أَبِي بَكْرٍ حَتَّى تَوَفَّاهُ اللَّهُ ثُمَّ عِنْدَ عُمَرَ حَيَاتَهُ ثُمَّ عِنْدَ حَفْصَةَ بِنْتِ عُمَرَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُBize, Musa İbn İsmail İbrahim, İbn Sa’d’dan, İbn Şihab’dan ve Ubeyd İbn es-Sebbak’dan Zeyd İbn Sabit’in şöyle dediğini rivayet etmiştir: Ebu Bekir Yemâme savaşından sonra beni çağırttı. Yanına vardığımda Ömer de oradaydı. Ebu Bekir Radıyallahu Anh şöyle dedi: ‘Ömer Radıyallahu Anh bana geldi ve ‘Yemame savaşında Kur'an-ı ezberleyenlerin pek çoğunun şehit düştüğünü diğer yerlerde de şehit düşen kurraların artmasıyla Kur'an'ın kaybolmasından korktuğunu ve Kur'an'ın toplanılmasını emretmemi uygun gördüğünü’ söyledi. Bunun üzerine ben de Ömer Radıyallahu Anha; Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in yapmadığı bir şeyi nasıl yaparsın? dedim. Ömer; Allah Subhanehu ve Teala’ya yemin olsun ki bu hayırdır, dedi. Ve nihayet bu işe aklım yatıncaya ve Allah Subhanehu ve Teala benim göğsümü bu işe açıncaya kadar Ömer bu görüşünde ısrar etti, birkaç defa tekrarladı ve ben de Ömer'in görüşüne iştirak ettim, uygun buldum. Zeyd diyor ki; Ardından da Ebu Bekir bana; Sen, genç, akıllı ve doğruluğundan şüphe edilmeyen bir adamsın. Sen Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in vahiy kâtipliğini yaptın. Kur'an-ı incele ve onu topla diye emir verdi. Zeyd İbn Sabit konuşmasına şöyle devam ediyor: Allah Subhanehu ve Teala’ya yemin olsun ki şu dağlardan, bir dağı, taşımakla görevlendirilmek, bana Kur'an-ı toplamakla görevlendirilmekten daha ağır gelmezdi. Bunun üzerine Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in yapmadığı bir işi nasıl yapıyorsunuz diye sorduğumda bunun üzerine o da Vallahi bu hayırdır dedi. Ömer ve Ebu Bekir Radıyallahu Anhumun göğsünü açan, ferahlatan Allahu Teâla bu konuda benim göğsümü de ferahlatıncaya kadar Ebu Bekir Radıyallahu Anh bana müracaat etmeye devam etti ve ben de onların görüşüne uydum. Ardından da Kur’an’ın yazılı bulunduğu hurma dallarından, beyaz ince taşlardan, bez parçaları ve hafızların ezberlerinden toplamak için araştırdım. Tevbe sûresinin son ayetlerinden olan; لَقَدْ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ أَنْفُسِكُمْ عَزِيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ “And olsun ki size kendinizden bir resul gelmiştir. Sıkıntıya düşmeniz kendisine ağır gelir.” [Tevbe 128] ayetinden Tevbe süresinin sonuna kadar olan ayeti, Ebu Huzeyme el-Ensari’nin yanında buluncaya kadar bu işe devam ettim. Bu ayeti ondan başkasında bulamadım. Mushaf; vefat edinceye kadar Ebu Bekir'in yanında, sonra hayatı boyunca Ömer'in yanında, sonra da Ömer Radıyallahu Anh’ın kızı Hafsa’nın yanında kaldı.”]

Onun şu kavli gayet açıktır: [Ardından da Kur’an’ın yazılı bulunduğu hurma dallarından, beyaz ince taşlardan, bez parçaları ve hafızların ezberlerinden toplamak için araştırdım. Tevbe sûresinin son ayetlerinden olan; لَقَدْ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ أَنْفُسِكُمْ عَزِيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْAnd olsun ki size kendinizden bir resul gelmiştir. Sıkıntıya düşmeniz kendisine ağır gelir.” [Tevbe 128] ayetinden Tevbe süresinin sonuna kadar olan ayet, Ebu Huzeyme el-Ensari’nin yanında buluncaya kadar bu işe devam ettim. Bu ayeti ondan başkasında bulamadım.]

Her iki hadiste geçenlere dikkatle bakılıp tedebbür edildiğinde, sahabinin adının Ebu Huzeyme değil, Huzeyme İbn Sabit el-Ensari olduğu ortaya çıkmaktadır. Bunun delili ise; Ebu Bekir Radıyallahu Anh’ın, söz konusu (hurma yaprağından olan) kağıdın üzerine Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in gözü önünde olduğu gibi yazılması için iki şahidin şahitliğini şart koşmasıdır. Nitekim Zeyd’in, Tevbe suresinin son iki ayeti dışında itimat etmiş olduğu yazılı olan her bir ayet için iki şahidin olmasını doğrulamıştır. Zira kağıtta bu iki yazılı olanı sadece bir rivayette Huzeyme’nin yanında diğer bir rivayette de Ebu Huzeyme’nin yanında bulmuş ve sonuç olarak kağıdı kabul etmiştir. O zaman beraberinde kağıdı bulduğu kişinin şahitliğinin, iki kişinin şahitliği olması kaçınılmazdır. Aksi taktirde Ebu Bekir Radıyallahu Anh’ın şart koştuğu gibi (üzerinde ayetin yazılı olduğu) kağıdı kabul etmezdi.

Nitekim Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’den şahitliği, iki kişinin şahitliğine denk olan kişinin, Huzeyme İbn Sabit el-Ensari’nin olduğu doğrulanmıştır. Sanki bu hadis, bu duruma, yani yazılı olan (hurma) kağıdının toplanması durumuna aitmiş gibidir. Kitabı’nı tilavet ve yazı olarak koruyan Aziz ve Hakim olan Allah her şeyden münezzehtir. Huzeyme’nin hadisi de aşağıdaki şekildedir:

Ahmed Müsnedi’nde ve Ebu Davud Süneni’nde tahriç ettiler ve Ahmed’in lafzı şöyledir: (حَدَّثَنَا أَبُو الْيَمَانِ حَدَّثَنَا شُعَيْبٌ عَنِ الزُّهْرِيِّ حَدَّثَنِي عُمَارَةُ بْنُ خُزَيْمَةَ الْأَنْصَارِيُّ أَنَّ عَمَّهُ حَدَّثَهُ وَهُوَ مِنْ أَصْحَابِ النَّبِيِّأَنَّ النَّبِيَّابْتَاعَ فَرَساً مِنْ أَعْرَابِيٍّ فَاسْتَتْبَعَهُ النَّبِيُّلِيَقْضِيَهُ ثَمَنَ فَرَسِهِ فَأَسْرَعَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم الْمَشْيَ وَأَبْطَأَ الْأَعْرَابِيُّ فَطَفِقَ رِجَالٌ يَعْتَرِضُونَ الْأَعْرَابِيَّ فَيُسَاوِمُونَ بِالْفَرَسِ لَا يَشْعُرُونَ أَنَّ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم ابْتَاعَهُ حَتَّى زَادَ بَعْضُهُمْ الْأَعْرَابِيَّ فِي السَّوْمِ عَلَى ثَمَنِ الْفَرَسِ الَّذِي ابْتَاعَهُ بِهِ النَّبِيُّفَنَادَى الْأَعْرَابِيُّ النَّبِيَّفَقَالَ إِنْ كُنْتَ مُبْتَاعَا هَذَا الْفَرَسَ فَابْتَعْهُ وَإِلَّا بِعْتُهُ فَقَامَ النَّبِيُّحِينَ سَمِعَ نِدَاءَ الْأَعْرَابِيِّ فَقَالَ أَوَلَيْسَ قَدْ ابْتَعْتُهُ مِنْكَ قَالَ الْأَعْرَابِيُّ لَا وَاللَّهِ مَا بِعْتُكَ فَقَالَ النَّبِيُّبَلَى قَدْ ابْتَعْتُهُ مِنْكَ فَطَفِقَ النَّاسُ يَلُوذُونَ بِالنَّبِيِّوَالْأَعْرَابِيِّ وَهُمَا يَتَرَاجَعَانِ فَطَفِقَ الْأَعْرَابِيُّ يَقُولُ هَلُمَّ شَهِيداً يَشْهَدُ أَنِّي بَايَعْتُكَ فَمَنْ جَاءَ مِنْ الْمُسْلِمِينَ قَالَ لِلْأَعْرَابِيِّ وَيْلَكَ النَّبِيُّلَمْ يَكُنْ لِيَقُولَ إِلَّا حَقّاً حَتَّى جَاءَ خُزَيْمَةُ فَاسْتَمَعَ لِمُرَاجَعَةِ النَّبِيِّوَمُرَاجَعَةِ الْأَعْرَابِيِّ فَطَفِقَ الْأَعْرَابِيُّ يَقُولُ هَلُمَّ شَهِيداً يَشْهَدُ أَنِّي بَايَعْتُكَ قَالَ خُزَيْمَةُ أَنَا أَشْهَدُ أَنَّكَ قَدْ بَايَعْتَهُ فَأَقْبَلَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم عَلَى خُزَيْمَةَ فَقَالَ بِمَ تَشْهَدُ فَقَالَ بِتَصْدِيقِكَ يَا رَسُولَ اللَّهِ فَجَعَلَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم شَهَادَةَ خُزَيْمَةَ شَهَادَةَ رَجُلَيْنِBize Ebu el-Yeman rivayet etti, bize Şa’b Zühri’den Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in ashabından biri olan amcası Umare İbn Huzeyme el-Ensari’nin kendisine şöyle dediğini rivayet etti: Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem bedevinin birinden bir at satın aldı ve ona bedelini vermek için peşinden gelmesini istedi. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem hızlıca yürürken bedevi ise arkadan yavaşça geliyordu. O esnada bazı adamlar bedevinin etrafında toplanıp elindeki atı satın almak istediler. Fakat onu Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in satın aldığını bilmiyorlardı. Adamın biri ata Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in aldığı fiyattan daha yüksek bir fiyat verince bedevi, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e: Bu atı alacaksan al yoksa satacağım! diye seslendi. Bedevinin bu seslenmesini duyan Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem ona: 'Ben senden bu atı satın almadım mı ki? diye sorunca, bedevi: Hayır! Vallahi onu sana satmış değilim karşılığını verdi. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem de ona: Bilakis ben onu senden satın aldım, dedi. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile bedevinin bu şekilde karşılıklı konuşmalarını duyan insanlar da oraya toplanmaya başladılar. Bedevi: O zaman sana sattığıma dair bana şahit getir deyince orada toplanan Müslümanlar bedeviye: Yazıklar olsun sana! Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem doğrudan başka bir şey söylemez! diye çıkışmaya başladılar. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile bedevinin konuşmaları bu şekilde devam ederken Huzeyme geldi. Bedevi bir daha: Sana sattığıma dair bana şahit getir deyince, Huzeyme: Atı ona sattığına dair ben şahitlik ederim! dedi. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem Huzeyme'ye dönüp: Neye dayanarak şahitlik ediyorsun? diye sorunca, Huzeyme: (Allah tarafından) doğrulanmana dayanarak cevabını verdi. Ondan sonra da Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem Huzeyme’nin şahitliğini iki erkeğin şahitliğine denk saydı.”) Aynı şekilde Hakim, Müstedrek Ale’s Sahîhayn’de tahriç etti ve şöyle dedi: (… Bu, isnadı sahih bir hadistir ve tahriç etmedikleri halde Şeyhayn’in ittifakıyla adamları sikadır.)

Tüm bunlar, Tevbe suresinin iki ayetinin yazılı olduğu bu (hurma) kağıdının beraberinde olan ve onun dışında başka birinde bulunmayan sahabinin, Ebu Huzeyme değil, Huzeyme olduğunu ispatlamaktadır. Çünkü ayeti taşıyanın şahitliği, iki kişinin şahitliği olarak kabul edilmiştir ve bu da Ebu Huzeyme’ye değil Huzeyme’ye intibak etmektedir… Görünen o ki ravilerin adının Huzeyme mi yoksa Ebu Huzeyme mi olduğu arasında bir karışıklık olmuş ki bu bazen olabiliyor… Tüm bunlara rağmen o, yukarıda açıkladığımız gibi Huzeyme İbn Sabit el-Ensari’dir.

Böylece sorunuzun cevabı verilmiş oldu… Aynı şekilde yukarıda iki meselenin cevabı da verilmiştir… Bilen ve hüküm verenlerin en hayırlısı Allah’tır.

Kardeşiniz H. 12 Rabiu'l Evvel 1441
Ata İbn Halil Ebu Raşta M. 9 Kasım 2019

Cevaba, Emir’in (Allah onu korusun) aşağıdaki web sitesinden bağlanabilirsiniz:

http://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/4001/

Devamını oku...

Kur’an’da Sabit Olan Esirlerin Hükmü Ya Karşılıksız ya da Fidye Karşılığı Salıverilmesidir

(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin “Fıkhî” Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Soru-Cevap

Kur’an’da Sabit Olan Esirlerin Hükmü Ya Karşılıksız ya da Fidye Karşılığı Salıverilmesidir

Nebil Ebu el-Abd’e

Soru:

Esselamu Aleykum ve Rahmetullah.

Kur’an’da esirler hakkında geçen kesin hüküm ya karşılıksız ya da fidye karşılığı serbest bırakılmaları olmasına rağmen kitaplarımızda Sa’d İbn Muaz’ın Beni Kurayza Yahudilerinin erkeklerini öldürmesi, mallarına el koyması ve kadınlarını esir almasıyla ilgili hüküm verdiğine dair rivayetler geçmektedir. Sa’d tarafından verilen bu hüküm Kur’an’ın hükmüyle çelişmiyor mu, dolayısıyla bu rivayetin düşmesi gerekmez mi yoksa başka bir çıkış yolu mu vardır?

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Sorunuzun cevabı, kısa ve anlaşılır bir şekilde Şahsiyet kitabının ikinci cildinin “Esirler” bölümünde mevcuttur. Zira orada, Sa’d İbn Muaz Radıyallahu Anhu’nun hüküm vermesiyle ilgili husus aşağıdaki şekilde geçmektedir:

(Müslümanlar düşmanlarından esirler aldıklarında, o esirlerin durumu doğrudan Halife’nin emrine terk edilmiştir. Onları esir alanın, savaş komutanın ya da ordu emirinin bu hususta herhangi bir görüş belirtme hakkı yoktur. Çünkü savaşçı esir olduğunda onun hakkındaki durum Halife’nin görüşüne aittir. Halife bu hususta esirler hakkındaki şerî hükme tâbi olur. Esirler hakkındaki hüküm, Kur’an’ın kesin nâssı ile sabittir. O da; Halife’nin esirleri, ya fidye karşılığı serbest bırakması, ya da karşılıksız serbest bırakması hususunda serbest olmasıdır. Esirler ile ilgili ya karşılıksız, ya da fidye karşılığı serbest bırakma hükmü Allahu Teala’nın şu kavlinden dolayıdır: فَإِذا لَقِيتُمْ الَّذِينَ كَفَرُوا فَضَرْبَ الرِّقَابِ حَتَّى إِذَا أَثْخَنتُمُوهُمْ فَشُدُّوا الْوَثَاقَ فَإِمَّا مَنًّا بَعْدُ وَإِمَّا فِدَاءً حَتَّى تَضَعَ الْحَرْبُ أَوْزَارَهَاKâfirlerle karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun. Nihayet onlara iyice vurup sindirince bağı sıkıca bağlayın (esir alın). Savaş sona erince de artık ya karşılıksız veya fidye karşılığı salıverin.” [Muhammed 4] Bu ayet, esirlerle ilgili hüküm hakkında gayet açıktır…

Bunların hepsi, Halife’nin sadece iki husus arasında serbest bırakılması noktasında gayet açıktır. Bu iki husus ise; ya karşılıksız ya da fidye karşılığı serbest bırakmaktır.Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in Benu Kureyza’nın erkeklerini öldürdüğüne dair rivayetine gelince: Bu, tahkim/hakem tayini yoluyla karar veren hakemin hükmüne binaen olmuştur. Onların savaş esirleri oldukları için değil…

Böylece esirlerin hükmü; Halife’nin onları karşılıksız ya da fidye karşılığı salıvermek arasında serbest olması şeklindedir, başkası değil. Bu hüküm kıyamet gününe kadar geçerlidir. Dolayısıyla İslam Devleti, düşmanları ile savaştığında esirlere, karşılıksız ya da fidye karşılığı serbest bırakma tercihinden birisini seçerek muamele eder…) Bitti.

Ku’an’da sabit olan esirler hakkındaki hüküm, ya karşılıksız ya da fidye karşılığı serbest bırakılmalarıdır: فَإِذا لَقِيتُمْ الَّذِينَ كَفَرُوا فَضَرْبَ الرِّقَابِ حَتَّى إِذَا أَثْخَنتُمُوهُمْ فَشُدُّوا الْوَثَاقَ فَإِمَّا مَنًّا بَعْدُ وَإِمَّا فِدَاءً حَتَّى تَضَعَ الْحَرْبُ أَوْزَارَهَاKâfirlerle karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun. Nihayet onlara iyice vurup sindirince bağı sıkıca bağlayın (esir alın). Savaş sona erince de artık ya karşılıksız veya fidye karşılığı salıverin.” [Muhammed 4] Bu, gayet açık olan bir hükümdür…Ancak bu, Müslümanlar tarafından esir alınan, yani Müslümanların esir olarak aldıkları savaşçıların hükmüdür…

Benu Kureyza ile ilgi meydana gelen hususa gelince; o, bu babtan, yani esirler babından değildir. Bilakis Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in, onlarla savaşmak için Benu Kureyza’yı kuşattığı zaman, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in kendileri hakkındaki hükmünü kabul ettiler, yani Sa’d İbn Muaz Radıyallahu Anhu’nun kendileri hakkında hükmüm vermesi şartıyla Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e teslim olmayı kabul ettiler. Buhari, Ebu Said el-Hudri’den şöyle dediğini rivayet etti: Benu Kureyza Sa’d İbn Muaz’ın vereceği hükme razı olunca Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem haber gönderdi ve kendisine yakın bir yerdeydi. (Sa’d) bir merkebin üzerinde geldi. Nitekim yaklaşınca Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle dedi: قُومُوا إِلَى سَيِّدِكُمْEfendiniz (veya en hayırlınız) için ayağa kalkın.” Bunun üzerine gelip Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in yanına oturunca Sallallahu Aleyhi ve Sellem ona şöyle dedi: إِنَّ هَؤُلَاءِ نَزَلُوا عَلَى حُكْمِكOnlar senin vereceğin hükme razı oldular.” (Sa’d), içlerinden savaşabilecek olanları öldürmene, çoluk çocuklarını da esir almana hükmediyorum deyince Sallallahu Aleyhi ve Sellem ona şöyle dedi: لَقَدْ حَكَمْتَ فِيهِمْ بِحُكْمِ الْمَلِكِOnlar hakkında tek hükümran olan (Allah)’ın verdiği hükmün (aynısını verdin).” Buhari Sahihi’nde Aişe Radıyallahu Anh’ın şöyle dediğini rivayet etti: Sâd Hendek günü, Kureş’ten Hibban İbn el-Arika -ki o, Beni Mais İbn Amir İbn Lüey’den Hibban İbn Kays’tır- denilen bir adam tarafından okla kolundaki can damarından vuruldu. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem onu ziyaret edebilmek için kendisine Mescid’de bir çadır kurdurdu. Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hendek’ten dönüp silahını bırakarak yıkandığı zaman Cibril Aleyhisselam başı toz içinde gelerek: Silahı bıraktın mı? Vallahi daha ben silahı bırakmadım. Onlara karşı çık! Dedi. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem, فَأَيْنَ؟ “Nereye çıkayım” dedi. Cibril, şuraya deyip Beni Kureyza’yı işaret etti. Bunun üzerine onlar (Benu Kureyzalılar) Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in hükmüne razı oldular, Ama Sallallahu Aleyhi ve Sellem, hüküm vermeyi Sa’d’a bıraktı. Sa’d: "Ben onlar hakkında, savaşçılarının öldürülmesi, hanımları ve çocuklarının esir edilmesi ve mallarının paylaştırılması hükmünü verdim, dedi.

Bu hadisler, Benu Kureyza’nın Müslümanlar tarafından esir alınmadığını göstermektedir. Dolayısıyla esir hükümleri onların üzerine intibak etmez. Aynı şekilde hadisler onların, Sâ’d İbn Muaz Radıyallahu Anhu’nun hükmüne veya (Sa’d’ın hüküm vermesi üzerine Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in hükmüne) razı olduklarını, yani karar veren hakemin hükmüne razı olduklarını göstermektedir… Zira onlar hakkındaki hüküm ise, savaşçılarının öldürülmesi, hanımları ve çocuklarının esir edilmesi ve mallarının paylaştırılmasıdır… Dolayısıyla Sa’d Radıyallahu Anhu’nun bu hükmü, Allah Subhanehu’nun onlar hakkındaki hükmüne mutabık olmuştur. 

Binaenaleyh bu olay ile Kur’an’ı Kerim’in nâssıyla sabit olan esirlerin hükmü arasında bir çelişki yoktur. Çünkü bu ikisinden her birinin bölümü, diğer meselenin bölümünden başkadır. Bu yüzden nebevi hadis-i şerifleri dirayeten reddetmeye gerek yoktur. Çünkü onlarla Kur’an’ı Kerim arasında bir çelişki yoktur. 

Umarım mesele, açıklığa kavuşmuştur.

Kardeşiniz H. 3 Rabiu'l Evvel 1441
Ata İbn Halil Ebu Raşta M. 31 Ekim 2019

Cevaba, Emir’in (Allah onu korusun) aşağıdaki web sitesinden bağlanabilirsiniz:

http://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/4000/

Devamını oku...

Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in Abdullah İbn Ebi İbn Selul’un Namazını Kıldığını Söyleyen Hadisler Dirâyeten Reddedilir

(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin “Fıkhî” Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

 

Soru-Cevap

Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in Abdullah İbn Ebi İbn Selul’un Namazını Kıldığını Söyleyen Hadisler Dirâyeten Reddedilir

Nizar Steitieh’e

 

Yorum:

Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

İslam Şahsiyeti Kitabı’nın üçüncü cildinin (usulu’l fıkıh) 32. sayfasında “Şeriat Gelmeden Önce Hüküm Yoktur” bölümündeki şu metni alıntıladım: “Binaenaleyh, insandan sadır olması mümkün olan hiçbir fiil ve insanın fiiline ilişkin hiçbir şey yoktur ki, şeriatta bir hükme mahal olmasın. Hüküm, Şâri’in hitabından bizatihi kendisine delâlet eden bir delilin varlığından sonra ancak vardır. Zira şeriat gelmeden önce hükümyoktur. Dolayısıyla Rasul’ün bisetinden önce hüküm yoktur. Bisetinden sonra ise getirdiği risaletten bizatihi bu hükme delâlet eden bir delilin varlığıyla ancak hüküm vardır.” 

Soru; “Şeriat Gelmeden Önce Hüküm Yoktur” şeklindeki bu kaide ile Kurtubi’nin tefsirinde Tevbe suresinin şu ayetiyle ilgili geçenlerin arasını nasıl uzlaştıracağız: وَلَا تُصَلِّ عَلَىٰ أَحَدٍ مِنْهُمْ مَاتَ أَبَدًا وَلَا تَقُمْ عَلَىٰ قَبْرِهِ ۖ إِنَّهُمْ كَفَرُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَمَاتُوا وَهُمْ فَاسِقُونَOnlardan ölmüş olan hiçbirinin asla (cenaze) namazını kılma; onun kabri başında da durma! Çünkü onlar, Allah ve Resulü’nü inkâr ettiler ve fâsık olarak öldüler.” [Tevbe 84]

Kurtubi aşağıdaki hususları zikretmiştir:

“On bir mesele hakkında:

Birincisi: Bu ayetin, Abdullah İbn Ebi İbn Selul ve Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in onun namazını kılması hakkında indiği rivayet edilmiştir. Bu, Sahihayn ve diğerlerinde varit olmuştur. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in onun namazını kıldığına ve bunun ardından ayetin indiğine dair rivayetler de ortaya çıkmıştır. Enes İbn Malik’den şöyle rivayet edilmiştir: Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem, onun (Abdullah İbn Ebi İbn Selul) namazını kılması için geldiğinde, Cebrail ona geldi, elbisesini çekti ve ona onlardan ölmüş olan hiçbirinin asla namazını kılma ayetini okudu. Bunun üzerine Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem oradan ayrıldı ve onun namazını kılmadı. Bunun aksi sabit olan rivayetler de vardır. Buhari’de İbn Abbas’tan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem onun namazını kıldı, sonra oradan ayrıldı. Çok fazla bir zaman geçmemişti ki Tevbe (Berae) suresinden, onlardan ölmüş olan hiçbirinin asla namazını kılma şeklindeki iki ayet nazil oldu. Bunun bir benzeri Müslim’in tahriç ettiği İbn Ömer’den rivayet edilmiştir: Abdullah İbn Ebi İbn Selul ölünce, oğlu Abdullah Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e gelerek babasını kefenlenmek için gömleğini vermesini istedi, Sallallahu Aleyhi ve Sellem de ona gömleğini verdi, sonra babasının namazını kılmasını istedi. Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem onun namazını kılmak için kalkınca, Ömer de kalktı ve Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in gömleğine yapıştı ve şöyle dedi: Ey Allah’ın Rasulü! Onun namazını kılacak mısın? Allah seni onun (münafıkların) namazını kılmaktan nehyetmedi mi? Bunun üzerine Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Allahu Teala beni (istiğfar etmek veya etmemekte) serbes bıraktı dedi ve şu ayeti okudu: اِسْتَغْفِرْ لَهُمْ اَوْ لَا تَسْتَغْفِرْ لَهُمْۜ اِنْ تَسْتَغْفِرْ لَهُمْ سَبْع۪ينَ مَرَّةً فَلَنْ يَغْفِرَ اللّٰهُ لَهُمْۜ(Ey Muhammed!) Onlar için ister af dile, ister dileme; onlar için yetmiş kez af dilesen de Allah onları asla affetmeyecek.” [Tevbe 80] Ve, o münafıktır dedi. Dolayısıyla Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem, onun namazını kıldı. Bunun üzerine Allah Azze ve Celle, “Onlardan ölmüş olan hiçbirinin asla (cenaze) namazını kılma; onun kabri başında da durma!” ayetini indirdi. Bundan sonra onların namazını kılmayı terk etti. Bazı alimler de şöyle demiştir: Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem, zahiri olarak İslam’ını telaffuz etmesine binaen Abdullah İbn Ebi’nin namazını kılmıştır. Sonra bundan nehyedilmesinden dolayı bunu hiç yapmamıştır.” Kurtubi’nin Tevbe suresinin 84. ayetinin tefsirinden iktibas edilen kısım bitti. 

Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in, Abdullah İbn Ebi İbn Selul’un namazını kılma fiili, ayet-i kerime ile nesih mi edilmiştir? Burada “Şeriat Gelmeden Önce Hüküm Yoktur” şeklindeki genel kaidenin hilafına “Şeriat Gelmeden Önce Şeriatın Varlığı” söz konusu değil midir?

Açıklayabilirseniz çok müteşekkir olurum. Vesselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Siz, Rasul’ün İbn Ebi’nin namazını kılması nesih mi edilmiştir… Ve bu namaz, “Şeriat Gelmeden Önce Hüküm Yoktur” kaidesiyle çelişmiyor mu diye soruyorsunuz?  

Ey kardeşim! Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in Abdullah İbn Ebi İbn Selul’un namazını kılması meselesine İslam Şahsiyeti Kitabının birinci cildinde geçen “Resul'ün Müctehid Olması Caiz Değildir” bölümünde değinmiş ve Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in Abdullah İbn Ebi İbn Selul’un namazını kıldığını söyleyen hadislerin, dirâyeten reddedilen hadisler olduğunu, çünkü bu hadislerin Kur’an’ı Kerim’de geçen daha güçlü nâsslarla çeliştiğini açıklamıştık. Az önce işaret ettiğimiz konu hakkında, 185 ve 188. sayfalarda şöyle geçmektedir: 

(Allahu Teala’nın şu kavline gelince: وَلَا تُصَلِّ عَلَىٰ أَحَدٍ مِنْهُمْ مَاتَ أَبَدًا وَلَا تَقُمْ عَلَىٰ قَبْرِهِ ۖ إِنَّهُمْ كَفَرُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَمَاتُوا وَهُمْ فَاسِقُونَOnlardan ölmüş olan hiçbirinin asla namazını kılma; onun kabri başında da durma! Çünkü onlar, Allah ve Resulü’nü inkâr ettiler ve fâsık olarak öldüler.” [Tevbe 84] Bu ayet şu ayetten sonra gelmiştir: فَإِن رَّجَعَكَ اللّهُ إِلَى طَآئِفَةٍ مِّنْهُمْ فَاسْتَأْذَنُوكَ لِلْخُرُوجِ فَقُل لَّن تَخْرُجُواْ مَعِيَ أَبَدًا وَلَن تُقَاتِلُواْ مَعِيَ عَدُوًّا إِنَّكُمْ رَضِيتُم بِالْقُعُودِ أَوَّلَ مَرَّةٍ فَاقْعُدُواْ مَعَ الْخَالِفِينَوَلاَ تُصَلِّ عَلَى أَحَدٍ مِّنْهُمAllah seni geri döndürüp, onlardan bir toplulukla karşılaştırdığı zaman, senden savaşa çıkmak için izin isterlerse de ki: "Benimle asla çıkamayacaksınız. Benim yanımda hiçbir düşmanla savaşmayacaksınız. Çünkü baştan oturup kalmaya razı oldunuz. Artık geri kalanlarla beraber oturun." Onlardan birinin (cenaze) namazını kılma.” [Tevbe 83-84] Nitekim Allahu Teala’nın: فَإِن رَّجَعَكَ اللّهُ إِلَى طَآئِفَةٍ مِّنْهُمْAllah seni geri döndürüp, onlardan bir toplulukla karşılaştırdığı zaman” ayeti, onların küçümsenmeleri ve ihanetleri sebebiyle cihat şerefine ve Rasul ile beraber savaşa çıkma şerefine nail olmamaları için, Rasul’ün gazvelerinde onlarla arkadaşlık yapmaması gerektiğini açıklamaktadır. Hemen akabinde gelen ayette ise: وَلاَ تُصَلِّ عَلَى أَحَدٍ مِّنْهُمOnlardan birinin (cenaze) namazını kılma.” onların küçük düşürülmeleri hakkında başka bir şeyi açıklamaktadır. Bu da münafıkların yok edilmeleri için yapılan hamle esnasında idi. Bu ayet, önceki ve sonraki ayet, münafıklarla ilgili hükümleri, onlara karşı takınılması gereken tavrın niteliğini, onların küçümsenmelerini ve müminler rütbesinden indirilmelerini açıklamaktadır. Ayette Rasul’ün herhangi bir hüküm hakkında içtihat yaptığına delâlet eden bir şey olmadığı gibi bunun tam tersine delâlet ederek gelmiştir. Bilakis ayet, münafıklar hakkındaki bir teşrî ile (hükümle) başlamıştır. Ayrıca ayet, aynı surede defalarca geçen münafıklarla ilgili diğer ayetlerle uyumlu haldedir. Dolayısıyla ayette, ne saraheten ne delâleten ne mantuken ne de mefhumen bir içtihadın tashihine ve hataya yönelik bir uyarıya dair en ufak bir şüphe olduğuna dair bir işaret vardır. Bu ayetin nüzûlü hakkında geçen haberler ise ahad haberler olup akîdede delil olmaya elverişli değildir. Dolayısıyla Rasul’ün hükümlere yönelik tebliğini sadece vahiy yolu ile gelenlerle ve sadece vahye tabi olmasıyla sınırlayan katî (nasslarla da) çelişemezler. Üstelik bu hadisler, Ömer İbn Hattab’ın, (münafıkların) cenaze namazını kılmaması için Rasul’ü engellemeye çalıştığını belirtmektedir. Dolayısıyla ya Ömer, kendisi ile hüküm konulan bir fiili yerine getirmekten Rasul’ü men etmek istiyordur. Ya da konulmuş olan bir şerî hükme ve Rasul’ün onun hakkında susması ve ayetin indirilmesinin ardından görüşünden geri dönmesine göre ibadet görevini yerine getirmek isteyen Rasul’ü engellemek istiyordur. Böyle bir şey ise Rasul hakkında kesinlikle caiz değildir. Bu hadisle amel etmek, Rasul’ün peygamberliği ile çelişmektedir. Dolayısıyla hadis dirâyeten reddedilir. Yine hadis, Rasul’ün gömleğini Abdullah Bin Übeyy'e verdiğine ve münafıkların lideri olduğu halde onun cenaze namazını kılmak istediğine delâlet etmektedir. Oysa Allahu Teala Beni Mustalık gazvesinden sonra onun halini açığa çıkarmış ve oğlu, Rasul’e gelerek; eğer Rasul babasının öldürülmesine karar vermişse, bu görevi kendisine vermesini istemişti. Allahu Teala Beni Mustalık gazvesinden sonra münafıklarla ilgili sureyi indirerek onlar hakkında Rasul’e şöyle diyordu: هُمُ الْعَدُوُّ فَاحْذَرْهُمْ قَاتَلَهُمُ اللَّهُ أَنَّى يُؤْفَكُونَDüşman onlardır, onlardan sakın. Allah canlarını alsın. Nasıl olup da döndürülüyorlar.” [Münafikun 4] Ve şöyle buyurmuştur: فَطُبِعَ عَلَى قُلُوبِهِمْBu yüzden kalpleri mühürlenmiştir.” [Münafikun 3] Ve şöyle buyurmuştur: وَاللَّهُ يَشْهَدُ إِنَّ الْمُنَافِقِينَ لَكَاذِبُونَAllah, münafıkların şüphesiz yalancılar olduklarına şehadet eder.” [Münafikun 3] Allah böyle buyurmasına rağmen Rasul’ün gömleğini münafıkların reisine vermesi ve onun cenaze namazını kılmaya kalkışmasını Ömer’in engellemesi yukarıdaki ayetlerle çelişmektedir. Tevbe suresindeki ayet Münafıkun suresinden seneler sonra hicretin dokuzuncu yılında inmiş bir suredir. Ömer ve gömlek hakkındaki hadisler ile bunlardan başka konu ile ilgili diğer hadisler, hem Beni Mustalık gazvesinden sonra münafıklara yapılan muamelenin vakıası hem de daha önce münafıklar hakkında inen ayetlerle de çelişmektedir. Bu nedenle bu rivayetler, dirâyeten reddedilir.) Bitti.

Bu hadisler, dirâyeten reddedildiği sürece, bu hadislerin وَلَا تُصَلِّ عَلَىٰ أَحَدٍ مِنْهُمْ مَاتَ أَبَدًا وَلَا تَقُمْ عَلَىٰ قَبْرِهِ ۖ إِنَّهُمْ كَفَرُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَمَاتُوا وَهُمْ فَاسِقُونَOnlardan ölmüş olan hiçbirinin asla namazını kılma; onun kabri başında da durma! Çünkü onlar, Allah ve Resulü’nü inkâr ettiler ve fâsık olarak öldüler.” [Tevbe 84] ayetiyle nesh edilmesinin hiçbir anlamı yoktur. Çünkü bu hadisler dirâyeten reddedildiğine göre, geriye Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in (başta münafıkların başı Abdullah İbn Ebi İbn Selul olmak üzere) münafıkların namazını kıldığını, sonra söz konusu hadislerin delalet ettiği münafıkların cenaze namazını kılmanın caiz olduğuna dair hükmü neshetmek amacıyla ayet-i kerimenin onu bundan nehyetmek için geldiğini kanıtlayacak hiçbir şey kalmamıştır.

Yukarıda bahsetmiş olduklarımızın ışığında İbn Ebi’nin cenaze namazı kılınmadığı gibi şeriat gelmeden önce bir hüküm yoktur ve aynı şekilde nesih de yoktur. 

Sorunuza dair cevabım budur ve bilen ve hüküm verenlerin en hayırlısı Allah’tır.

Kardeşiniz H. 12 Safer 1441
Ata İbn Halil Ebu Raşta M. 11 Ekim 2019

 

Cevaba, Emir’in (Allah onu korusun) aşağıdaki web sitesinden bağlanabilirsiniz:

http://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/3994/

Devamını oku...

Kadının Evlilik Akdini Yerine Getirmek İçin Yetkilendirilmesi Caiz Değildir

(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin “Fıkhî” Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Soru-Cevap

Kadının Evlilik Akdini Yerine Getirmek İçin Yetkilendirilmesi Caiz Değildir

Ummu Mümin Meryem Bedir’e

Soru:

Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Kerim kardeşim, en güzel selamdan sonra;

El-Halil kentinde iki kadın yasal yetkili olarak atandı ve kendilerine evlilik akdi yetkisi verildi…

Kerim kardeşim size sorum şudur; Bir kadının, bir kadını evlendirmesi ve başka bir kadını evlendirmek için akit yapması caiz midir? Bildiğim kadarıyla hadiste şöyle geçmektedir: لا تزوج المرأة المرأة. ولا تزوج المرأة نفسها. فإن الزانية هي التي تزوج نفسهاKadın kadını evlendiremez. Kadın kendi başına da evlenemez. Zâni kadın kendi kendine evlenendir.” [İbn Mace ve İbn Huzeyme Sahihi’nde tahriç etmiştir.] Şayet caiz değilse, kadının yaptığı akit sahih mi yoksa batıl mı olur?

Allah sizi hayırla mükafatlandırsın.

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Bu soruya cevap vermek için kadının kendisini ve bir başkasını evlendirmesi caiz olmadığı hakkındaki şerî hükmün vakıasının açıklanması gerektiği gibi aynı şekilde yetkilendirilen işinin ve yaptığı belgenin vakıasının bilinmesi ve şayet hüküm kadının bir başkasının nikahını kıyması caiz olmadığı şekildeyse kadın olması halinde yetkiliye intibak edip etmediğinin etüt edilmesi gerekir…

Birincisi: Kadının kendi kendini veya bir başkasını evlendirmesi hakkındaki şerî hüküm:

Şerî delillerin delâlet ettiği şerî hüküm, kadının kendi evlilik akdini yerine getirmesinin caiz olmadığı şeklindedir. Yani kadının akdi yerine getirmesi caiz değildir. Bilakis kadın, kendi adına bir veliyi vekil tayin etmeli ya da velinin olmaması halinde kendi adına akdi yapması için onun yerine yapacak birini vekil tayin etmelidir. Aynı şekilde bir kadının kendi dışındaki kadınlar adına onların evlilik akdini yapması da caiz değildir. Yani bir kadın, evlilik akdinde veli olamayacağı gibi başka bir kadının vekili de olamaz. Bilakis fıkıh kitaplarındaki nikâh velayeti konusuna dair fıkhi detaylara göre velinin olması ve vekilin de erkek olması gerekir. Nitekim biz, İçtimai Nizam Kitabı’nda, kadının kendi kendini evlendiremeyeceği veya bir başkasını evlendiremeyeceği meselesini delilleriyle zikrettik. Zira orada şöyle geçmektedir:

(…Evlilik akdi gerçekleştiği takdirde evliliğin sıhhati için üç tane sıhhat şartı vardır:

İkincisi: Nikâh ancak velinin varlığı ile sahih olur. Kadın kendi kendini evlendiremeyeceği gibi bir başkasını da evlendiremez. Evlendirme hususunda, velisinin dışında birisini vekil tayin edemez. Velisinin dışında birisini vekil tayin ederse nikâh sahih olmaz… Velinin izni olmadan nikâhın sahih olmaması, Ebu Musa’nın Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’den rivayet ettiği şu hadise dayanmaktadır: لا نِكاحَ إلا بِوَليّVelinin izni olmadan nikâh yoktur.” [İbni Hibbân, Hâkim tahriç ettiler] Kadının, kendi kendisini veya bir başkasını evlendirme hakkına ve velisi dışındaki bir kimseyi vekil tayin etme hakkına sahip olmamasının delili Aişe Radiyallahu Anhe’nin Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’den rivayet ettiği şu hadistir: أَيُّمَا امْرَأَةٍ نَكَحَتْ بِغَيْرِ إِذْنِ‏ وَلِيِّهَا‏ فَنِكَاحُهَا بَاطِلٌ فَنِكَاحُهَا بَاطِلٌ فَنِكَاحُهَا بَاطِلٌHangi kadın velisinin izni olmaksızın nikâhlanırsa onun nikâhı batıldır. Onun nikâhı batıldır. Onun nikâhı batıldır.” [Hâkim tahriç etti.] Ebu Hureyre ise Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’den şu hadisi rivayet etmiştir: لَا تُزَوِّجُ الْمَرْأَةُ الْمَرْأَةَ وَلَا تُزَوِّجُ الْمَرْأَةُ نَفْسَهَا فَإِنَّ الزَّانِيَةَ هِيَ الَّتِي تُزَوِّجُ نَفْسَهَاKadın kadını evlendiremez. Kadın kendi başına da evlenemez. Zâni kadın kendi kendine evlenendir.”) İçtimai Nizam’dan aktarılanlar bitti. Kurtubi bu hadisi şe şekilde rivayet etmiştir: (… Abdurrahman İbn Muhammed el-Muharibi bize, Abdusselam İbn Harb’dan, Hişam’dan, İbn Sirin’den ve Ebu Hureyra’dan Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’den şöyle dediğini rivayet etmiştir: لاَ تُزَوِّجُ الْمَرْأَةُ الْمَرْأَةَ وَلاَ تُزَوِّجُ الْمَرْأَةُ نَفْسَهَاKadın kadını evlendiremez. Kendi kendini de evlendiremez.” Dolayısıyla biz, kendi kendini evlendiren kadının, facir olduğunu söylüyorduk.) Bitti. Beyhaki’nin rivayetinde şöyle geçmektedir: (Ebu Hureyra Radıyallahu Anhu, biz kendi nikâhını kıyan kadını, zâni olarak kabul ediyorduk dedi.) Albani’ye (Ö: H. 1420) ait İrvau’l Ğalil Fi Tahrici Ehadisi Menari’s Sebil adlı eserde (6/648), bu hadis hakkında şöyle dediği geçmektedir: (Dedim ki: Şeyhayn’in şartı üzere onun isnadı sahihtir.) Hakeza kadının, akit esnasında kendi adına icabı veya kabulü yerine getirmesi ya da nikâh akdinde başka bir kadının velisi olarak veya başka bir kadının vekili olarak icab veya kabulü üstlenmesi caiz değildir… Zira bunların tamamı, şu hadis kapsamındadır: لاَ تُزَوِّجُ الْمَرْأَةُ الْمَرْأَةَ وَلاَ تُزَوِّجُ الْمَرْأَةُ نَفْسَهَاKadın kadını evlendiremez. Kendi kendini de evlendiremez.

İkincisi: Yetkilinin işi ve evlilik akitlerinin belgelenmesi:

1- Yetkili olan kişi, eşler arasındaki icab ve kabul, evlenmeden önce eşlerin uygunluğu, şerî şartları yerine getirip getirmediğini ve şerî engellerin olmadığını kontrol etmesi, aynı şekilde akit esnasında eşlerin, velinin ve şahitlerin kimliğini doğrulaması, karının velisinin ne dediğini (kızımı seninle nikahladım..) ve kocanın nasıl cevap verdiğini (onunla nikahlanmayı kabul ettim) ilgili şerî hükümlere göre telkin etmesi… resmi olarak tanınan bir belge haline gelmesi için yazılı olarak yapılan akdi, iki tarafın üzerinde anlaşmaya vardığı şartları ve muaccel ve müeccel olarak mihrin miktarını belgelemesi bakımından evlilik akdini idare eden devletin bir memurudur…

2- Devlet dairelerinde evlilik akdinin belgelenmesi, evlilik akdinin ne rüknü ne de sıhhatinin şartıdır. Yani evlilik, devlet dairelerinde yazılı olarak belgelenmemiş olsa da evliliğin rükünleri ve şartları yerine geldiği sürece akit gerçekleşmiş ve sahih olmuş olur. Ancak belgelemenin olmaması, çatışma halinde eşlerin ve çocukların hak kaybına ve zarara uğramasına neden oluyorsa, hakların korunması ve zararın ortadan kaldırılması için belgelemek zorunlu olur. Fakat yazılı olarak belgelemenin olmaması, çatışma halinde eşlerin ve çocukların hak kaybına ve zarara uğramasına neden olmuyorsa, o zaman zorunlu olmaz. Dolayısıyla eşler ve çocuklar arasındaki husumet durumlarını birbirinden ayırmak için bunun menatının araştırılması gerekir. Nitekim günümüzde çoğu ülke, devlet dairelerinde belgelenmedikçe evlilik ve evlatlık durumunu onaylamıyorlar.  

Üçüncüsü: Kadının yetkili olarak çalışmasının hükmü:

1- Yetkili olarak çalışma hakkında yukarıda belirtilenlerden açıkça anlaşılmaktadır ki, evlilik akdinde bir taraf değildir, yani yetkili olması vasfıyla, akitte, yani icab ve kabulde karı veya kocanın vekili olamaz. Zira evlilik akdini gerçekleştirmek yetkili kişinin işinden değildir. Bilakis evlilik akdini gerçekleştirmek iki akit tarafı içindir: Bu da karının/nişanlı kadının velisi ve vekili aracılığıyla ve kocanın/nişanlı erkeğin kendisi veya vekili aracılığıyla olur… 

2- Bununla birlik kadının yetkili olarak atanması, onu evlilik akdinin sürecini idare eden kişi yapmaktadır. Zira karının velisine koca için şöyle söylemesini (filan kızımı nikahladım veya evlendirdim…), koca veya vekili için şöyle söylemesini (onun evliliğini ve nikâhını kabul ettim) veya evlilik akdi, şahitler ve benzerleri için gerekli olan şeyleri emreder. Yani evlilik akdinin sürecini idare eder ve işi sadece akdin belgelenmesiyle sınırlı değildir. Yani vakıf yetkilileri ve ilgili kişiler tarafından akit kayıtlarının sabitlenmesi, doğrulama ve kimlik prosedürlerinin tamamlanması ve benzerlerinin yapılması gibi devlet dairelerinde yapılan işte budur…   

3- Hadisler, kadının kendi kendini evlendirmesini veya evlilikte başkası adına vekil olmasını yasaklamakta, yani onun tarafından icab ve kabule cevaz vermemektedir. Dolayısıyla bu hadislerin işaret delaleti, kadının evlilikte icab ve kabul sürecini idare etmesinin caiz olmadığını ifade etmektedir ve bunun açıklığa kavuşması için şöyle diyoruz:

a- İşaret delâleti, mefhumdandır ve nâssta kastedilen değildir. Bilakis nâssta zikredilene dayalı olarak işaret yoluyla anlaşılır:

- Şahsiyetin üçüncü cildinin mefhum bölümünde şöyle geçmektedir: (…Böylece lafzın delâleti, mantuk ve mefhumla sınırlıdır. Lafzın delâleti, mantuktan değilse, mefhumdandır, bunun gayrisi yoktur. Buna göre iktiza delâleti, tenbih ve îma delâleti, işaret delâleti, mefhûmdandır. Aynı şekilde Mefhûmu’l Muvâfakat ve Mefhûm’ul-Muhâlefet de mefhumdandır…

İşaret delâleti, kelam bir hükmün beyanı için sevk edilir veya bir hükme delâlet eder ama ondan, beyanı için sevk edilen hükümden hariç başka bir hüküm anlaşılır veya ona delâlet etmesi için gelir. Hâlbuki bu başka hüküm, kelamdan kastedilen değildir. Dolayısıyla kendisi için sevk edilmeyen ve ona delâlet etmeyen bu hükme dair kelamın delâletinden, işaret delâleti anlaşılır. Buna dair örnek şöyledir:

- Allahu Teala’nın şu kavlinin toplamının delâleti: حَمْلُهُ وَفِصَالُهُ ثَلَاثُونَ شَهْراًOnun taşınması ile sütten kesilmesi, otuz aydır.” [Ahkaf 15] Ve Allahu Teala’nın şu kavlinin: فِصَالُهُ فِي عَامَيْنِSütten kesilmesi de iki sene içindedir.” [Lokman 14] Dolayısıyla her ne kadar lafızdan kastedilen bu olmasa da hamilelik müddetinin en asgarisi altı aydır… Bu da işaret delâleti olarak adlandırılır…) Bitti. 

- Teysîru’l Vusûl İle’l Usûl Kitabı’nda, işaret delâletine dair şu gibi örnekler geçmektedir:

( - وَٱلۡوَٰلِدَٰتُ يُرۡضِعۡنَ أَوۡلَٰدَهُنَّ حَوۡلَيۡنِ كَامِلَيۡنِ لِمَنۡ أَرَادَ أَن يُتِمَّ ٱلرَّضَاعَةَۚ وَعَلَى ٱلۡمَوۡلُودِ لَهُۥ رِزۡقُهُنَّ وَكِسۡوَتُهُنَّ بِٱلۡمَعۡرُوفِEmzirmeyi tamamlamak isteyen için analar çocuklarını tam iki yıl emzirirler. Onların rızıkları ve giyimleri marûfa göre baba üzerinedir.” [Bakara 233] Dolayısıyla nesebin babaya ilhak edilmesi işaret delâletinden anlaşılır.

- Allahu Teala şöyle buyurmuştur: لَا يَسۡخَرۡ قَوۡم مِّن قَوۡمٍ عَسَىٰٓ أَن يكونوا خَيۡراً مِّنۡهُمۡ وَلَا نِسَآءٌ مِّن نِّسَآءٍ عَسَىٰٓ أَن يَكُنَّ خَيۡراً مِّنۡهُنَّۖBir topluluk diğer bir toplulukla alay etmesin; zira onlar kendilerinden daha iyi olabilirler. Kadınlar da başka kadınlarla alay etmesinler; çünkü alay edilenler edenlerden daha iyi olabilirler.” [Hucurat 11] Dolayısıyla işaret delâletinden, erkeklerin topluluğunun kadınların topluluğundan ayrı olduğu anlaşılmaktadır. Bu nedenle kadınlar kadınlarla ve erkekler erkeklerle alay etmektedir…) Bitti.

- Başka örnekler de vardır:

- Hâkim’in “Bu, Şeyhayn’in şartı üzere sahih bir hadistir” dediği Müstedraki’nde, Ebu Musa’dan Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle dediğini tahriç etmiştir: الْجُمُعَةُ حَقٌّ وَاجِبٌ عَلَى كُلِّ مُسْلِمٍ فِي جَمَاعَةٍ إِلَّا أَرْبَعَةٌ: عَبْدٌ مَمْلُوكٌ، أَوِ امْرَأَةٌ، أَوْ صَبِيٌّ، أَوْ مَرِيضٌKöle, kadın, çocuk ve hasta dışındaki bütün Müslümanların cemaatle Cuma (namazı kılmaları) üzerlerine vacip olan bir haktır (farz-ı ayındır).” Nâss, kadının Cuma namazını kılmasının farz olmadığını beyan etmek için gelmiştir. Ancak kadının Cuma namazında erkeklere imamlık yapmasının caiz olmadığı işaret delâletinden anlaşılmaktadır. Çünkü Cuma namazı erkeklere farz olup kadınlara farz değildir. Dolayısıyla Cuma namazı kendisine farz olan biri, Cuma namazı kendisine farz olmayan birine cemaat olamaz.

b- Hakeza delâlet işareti, kadının kendi kendini ve kendi dışındaki birini evlendiremeyeceğine delâlet eden hadislerden anlaşıldığı gibi işaret delâletinden de kadının evlilikte icab ve kabul sürecini idare etmesinin caiz olmadığı anlaşılmaktadır. Aynen kadının, kadının velisine şöyle demesi (kızımı veya müvekkilimi senin nikahladım de) ve koca veya vekiline şöyle demesi gibi: (Onun nikahını kabul ettim de…) Dolayısıyla kadının bunu üstlenmesi caiz değildir. Zira bu, akdin tamamlanmasının ardından, bunu kayıtlara geçirmesi, ilgili kişilerin imzalarını alması ve benzerleri gibi devlet dairelerinde akdin belgelenmesinden farklıdır. Zira bu caiz olup ister erkek isterse kadın tarafından kaydedilmiş olsun bunda herhangi bir şey yoktur.   

4- Buraya başka bir uyarı daha eklemek gerekir ki bu da yetkili olanın işinin çoğunun erkeklerle bağlantılı olmasıdır. Zira evlilik akdi iki erkek tarafından yapılmakta, şahitler erkeklerden olmakta ve veli de erkek olmaktadır…ve benzerleri gibi…Sonra İslam ülkelerinin çoğunda evlilik akdi için törenler yapılmakta, yetkili kişi karı ve kocanın evine davet edilmekte ve akit erkeklerin ortasında yapılmaktadır. Yani mesele sadece akit ve şahit taraflarıyla sınırlı kalmamakta, aksine onlardan başkalarına da taşınarak akit bu şekilde ilan edilmektedir… Bazı ülkelerde yetkili olanın işi, sadece ofisine akit ve şahitlerin taraflarının katılımı olmamakta, aksine birçok erkeklerin katılımı da olmaktadır…Dolayısıyla böyle bir durumda erkeklerle ihtilatın (kadın erkek karışımının) olması caiz değildir. Çünkü akit ve şahitlerin taraflarıyla sınırlı değildir…

Sonuç olarak:

  • Kadının kendi kendini ve bir başkasını evlendirmesi caiz değildir. Yani onun evlilikte icab ve kabulü yerine getirmesi caiz değildir. Çünkü şerî nâsslar bunu yasaklamaktadır.
  • Bu nâssların işaret delâletinden, kadının eşler arasındaki icab ve kabul sürecini idare etmesinin caiz olmadığı anlaşılmaktadır.
  • Kadının, akdin tamamlanmasının ardından akitlerin belgelendirilmesi prosedürlerinin gerektirdiği şekilde onu devlet kayıtlarına geçmesi caizdir.
  • Kadının eşler arasındaki icab ve kabul sürecinin yerine getirilmesini üstlenmesi, inikat şartlarından olmadığı gibi sıhhat şartlarından da değildir. Bu nedenle eşler inikat ve sıhhat şartlarını yerine getirdikleri sürece evlilik akdi sahih olur.

En son olarak:

  • Kadının, eşler arasındaki icap ve kabul sürecinin üstlenmeye ve eşler için icab ve kabul muhtevasını telkin etmeye yetkili kılınması caiz değildir.
  • İnikat şartları ve sıhhat şartları gerçekleştiği sürece evlilik akdi sahih olur. Çünkü yetkili kişi, bu şartlardan değildir.

Bu meselede benim için racih olan budur. Bilen ve hüküm verenlerin en hayırlısı Allah’tır.

Kardeşiniz                                                                                                                            H. 24 Safer 1441

Ata İbn Halil Ebu Raşta                                                                                                       M. 23/10/2019

Cevaba, Emirin (Allah onu korusun) aşağıdaki web sitesinden bağlanabilirsiniz:

http://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/3997/

Devamını oku...

Hilalin Görülmesi ve Astronomik Hesaplama

(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin “Fıkhî” Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Soru-Cevap

Hilalin Görülmesi ve Astronomik Hesaplama

Elhamdulillah, ve’s Salatu ve’s Selamu Alâ Rasulihi ve Alâ Âlihi ve Sahbihi ve men Velâh ve ba’d:

Facebook sayfamız üzerinden Hilalin görülmesi ve astronomik hesaplama hakkında soru gönderen kardeşlere…

Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Hilalin görülmesi ve astronomik hesaplama hakkındaki sorularınızı gördüm. Bu konuyu defalarca yayınladık. Ancak sorun yok. Açıklığa kavuşması ve pekişmesi için eklemede bulunacağım. Umarım kardeşler dikkatli bir şekilde düşünüp tefekkür ederler. Başarı Allah’tan diyorum:

1- Ey kardeşler! Bizler, konu hakkında astronomik hesaplamaya girmiyoruz. Zira nâss sadece (Hilali) görmeye dayanmaktadır. Bu yüzden biz de hilali görmeye binaen oruç tutup bayram ediyoruz. Eğer Ramazan ayının yirmi dokuzuncu gecesi Hilali göremezsek, hilal astronomik hesaplamaya göre var olsa bile ancak bulutlar veya hava koşullarından dolayı (hilalin görülmesi) engelleniyorsa Ramazan ayını otuza tamamlıyoruz. Zira muteber olan görmektir. Çünkü nâss, evrensel (kozmos) bir olgu üzerine değil görme üzerine gelmiştir. Buhari’nin rivayet etmiş olduğu Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şu hadisine bir bakın… Ebu Hureyra Radıyallahu Anhu’nun şöyle dediğini işittim dedi: Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem veya Ebu’l Kasım Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: صُومُوا لِرُؤْيَتِهِ وَأَفْطِرُوا لِرُؤْيَتِهِ فَإِنْ غُبِّيَ عَلَيْكُمْ فَأَكْمِلُوا عِدَّةَ شَعْبَانَ ثَلَاثِينَ “(Ramazan ayının) hilalini gördüğünüz zaman oruç tutun. (Şevval ayının) hilalini gördüğünüz zaman da bayram edin. Eğer size hava kapalı olursa Şaban’ın sayısını otuza tamamlayın.” Sonra Ahmed’in rivayet ettiği şu hadise bir bakın: … Ebu Hureyra Radıyallahu Anhu’nun şöyle dediğini işittim dedi: Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: لَا تَصُومُوا حَتَّى تَرَوْا الْهِلَالَ وَلَا تُفْطِرُوا حَتَّى تَرَوْا الْهِلَالَ، وَقَالَ: صُومُوا لِرُؤْيَتِهِ وَأَفْطِرُوا لِرُؤْيَتِهِ فَإِنْ غَبِيَ عَلَيْكُمْ فَعُدُّوا ثَلَاثِينَHilali görmedikçe orucu tutmayın. Hilali görmedikçe bayram etmeyin. Ve dedi ki: (Ramazan ayının) hilalini gördüğünüz zaman oruç tutun. (Şevval ayının) hilalini gördüğünüz zaman da bayram edin. Eğer size hava kapalı olursa sayıyı otuza tamamlayın.” Örneğin bulutlar onun (görülmesini) engelliyor ve astronomik hesaplamaya göre gerçekten bulutların arkasında var olmasına rağmen Müslümanlar onu göremiyorsa, biz buna dayanarak iftar (bayram) yapmıyoruz. Bilakis otuzuncu gün oruç tutmamız gerekiyor. Çünkü biz onu görmedik. Tekrar ediyorum şu hadise bir bakın: فَإِنْ غُبِّيَ عَلَيْكُمْ فَأَكْمِلُوا عِدَّةَ شَعْبَانَ ثَلَاثِينَEğer size hava kapalı olursa Şaban’ın sayısını otuza tamamlayın.” Astronomik hesaplamaya göre var olsa bile.

2- Bizler, astronomik hesaplamaya göre bağlantının ne zaman olacağının, hilalin ne zaman doğduğunun, ne zaman battığının, güneş battıktan sonra kaç dakika kalacağının saniyesiyle birlikte bilindiğinin farkındayız… Ancak şerî nâss, evrensel bir olguyu belirtmemiş, aksine görmeyi belirtmiştir. Örneğin namaz vakitlerine bir bakın. Nâssın, görmeyle sınırlı kalmayıp evrensel bir olguyu zikrettiğini göreceksiniz. أَقِمِ الصَّلاَةَ لِدُلُوكِ الشَّمْسِGüneş zail olduğunda (öğle vaktinde Batı‘ya kaydığında) namazı kıl.” [İsrâ 78] إذا زالت الشمس فصلَّواGüneş zail olduğunda, (öğle vaktinde Batı‘ya kaydığında) namaz kılınız.”Dolayısıyla namaz, vaktin tahakkuk etmesine bağlanmıştır. Zira herhangi bir yöntemle vakit tahakkuk ettiğinde namaz kılınır demektir.Yani şayet güneşe baktığında zeval vaktini görüyorsan ya da gölgeye baktığında her şeyin gölgesinin bir misli veya iki misli olduğunu görüyorsan namaz kılınır demektir.Aynen namaz vakitleriyle ilgili hadislerde geçtiği gibi şayet bunu yapıp gerçekleştirirsen namaz sahih olur. Yok eğer bunu yapmaz, bilakis astronomik hesaplamayla zeval vaktinin o saat olduğunu öğrenmişsen ve güneşe veya gölgeye bakmak için dışarı çıkmaksızın saatine bakarsan da namaz sahih olur. Yani vaktin tahakkuk etmesi, herhangi bir yöntemle olabilir. Neden?Çünkü Allah Subhanehu, vakit girdiği için senden namazı talep etmiş ve tahakkuk etme keyfiyetini belirtmeksizin vaktin girişinin tahakkuk edilmesini sana bırakmıştır. Gördüğünüz gibi bakarak zeval vaktini idrak etmişseniz namazı kılıyorsunuz, saatinize göre hesaplarsanız da namazınızı kılıyorsunuz. Yani burada (görme ve hesaplamaya göre) namaz kılıyorsunuz. Çünkü nâss, görme üzerine değil, bilakis evrensel bir olgu üzerine gelmiştir… Dolayısıyla bu, görme hakkında belirtilen oruç ve bayramla ilgili şerî nâsstan farklıdır.

3- Şahide gelince; mesele onun için şüpheli olabilir. Zira o, hilali değil de başka bir şey gördüğü halde onu gördüğüne şahitlik edebilir. Bu, Kâdi’nin veya ayın başlangıcının ve bitişinin ilan edilmesi hakkında yetkili olan kişinin görevidir. Dolayısıyla şahitleri ve sayılarını tetkik eder ve sayı ne kadar çok olursa güven de o kadar yüksek olur. Ayrıca görgü tanığının güvenli olup olmadığını, hilalin yönünü, gün batımından sonra kaldığı süreyi, onu gördüğü yeri, Müslüman mı yoksa fasık mı olduğunu ve benzerlerini tetkik eder… Bize, Muhammed İbn Abdulaziz İbn Ebu Rizma’nın şöyle dediği rivayet edildi: Bize el-Fadl İbn Musa’nın Süfyan’dan, İkrime’den ve İbn Abbas’tan şöyle dediği rivayet edildi: Bedevinin biri Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e gelip: فَقَالَ رَأَيْتُ الْهِلَالَ فَقَالَ أَتَشْهَدُ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ وَأَنَّ مُحَمَّداً عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ قَالَ نَعَمْ فَنَادَى النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم أَنْ صُومُوا(Ramazan) hilalini gördüm dedi. (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): Allah’tan başka ilah olmadığına Muhammed’in de O’nun kulu ve Rasulü olduğuna şehadet eder misin? diye sorunca bedevi: "evet" dedi. Bunun üzerine Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem, oruca başlayın diye nidada bulundu.” [Sünen-i Nesai] Hakeza şahidi tetkik etti. Ancak mesele hakkında astronomik hesaplamaya girmedi. Yani ona şöyle demedi: Hilalin bulutların arkasında var olduğuna veya olmadığına astronomik hesaplama karar verir. Çünkü astronomik hesaplamanın meseleye dahil edilmesi, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şu hadisinde geçenlere aykırıdır: صُومُوا لِرُؤْيَتِهِ وَأَفْطِرُوا لِرُؤْيَتِهِ فَإِنْ غَبِيَ عَلَيْكُمْ فَعُدُّوا ثَلَاثِينَ(Ramazan ayının) hilalini gördüğünüz zaman oruç tutun. (Şevval ayının) hilalini gördüğünüz zaman da bayram edin. Eğer size hava kapalı olursa sayıyı otuza tamamlayın.” Dolayısıyla nâss, hesaplamaya göre hilal bulutların arkasında olmasına rağmen ancak görülmemesinden dolayı ayın otuza tamamlanması gerektiği noktasında gayet açıktır.

4- Şu soruyu soran kişiye gelince: (Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: إِنَّا أُمَّةٌ أُمِّيَّةٌ، لاَ نَكْتُبُ وَلاَ نَحْسُبُ، الشَّهْرُ هَكَذَا وَهَكَذَا يَعْنِي مَرَّةً تِسْعَةً وَعِشْرِينَ وَمَرَّةً ثَلَاثِينَBiz ümmî bir ümmetiz; yazma ve hesaplama bilmeyiz, ay şu kadar ve şu kadardır. Yani ya 29 ya 30 gündür.” [Buhari] Bundan bizim görmeyi benimsememize bir aykırılık olduğu anlaşılmıyor mu? Çünkü bu, bizler yazma ve hesaplama bilmeyiz. Hesaplamayı öğrendiğimizde o zaman astronomik hesaplamayı kullanırız demek değil midir?) Bu anlayış doğru değildir ve usulde malum olduğu üzere reddedilen bir sözdür. Zira bu mefhum, ihmal edilmiştir (hükümsüz bırakılmıştır). Çünkü (ümmî) vasfı, en genel çıkış yerinden çıkmıştır. Çünkü Arapların geneli ümmî idiler. Ayrıca bu mefhum, şu hadisin nâssıyla ihmal edilmiştir: فإن غُمَّ عليكم فأكملوا العدّة ثلاثينEğer size hava kapalı olursa sayıyı otuza tamamlayınız.” [Buhari]

Mefhumla amel etmenin şartlarının vakıası işte budur ve birden fazla durumda görülür. Dolayısıyla o, ya en genel çıkış yerinden çıktığında ya da o şu gibi başka bir nâssın mantuku ile ihmal edildiğinde ihmal olur: وَلاَ تَقْتُلُواْ أَوْلادَكُمْ خَشْيَةَ إِمْلاقٍFakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin.” [İsra 31] (Fakirlik korkusuyla), anlaşılır bir vasıftır.Aynı şekilde en genel çıkış yerinden çıkmıştır. Yani onları, fakirlik korkusuyla öldürüyorlardı. Sonra bu mefhum, şu nâss ile de ihmal edilmiştir: وَمَنْ يَقْتُلْ مُؤْمِنًا مُتَعَمِّدًا فَجَزَاؤُهُ جَهَنَّمُKim bir mümini kasten öldürürse onun cezası, cehennemdir.” [Nisa 93] Bu yüzden bu mefhum, ihmal edilir. Dolayısıyla haram olan fakirlik korkusuyla öldürmektir, şayet zenginlikten dolayı öldürürse helal olur denilmez!Bilakis öldürme, ister fakirlikten isterse zenginlikten dolayı olsun her iki durumda da haramdır.Aynı şekilde şu ayet:لا تَأْكُلُوا الرِّبَا أَضْعَافًا مُضَاعَفَةًKat kat artırılmış olarak faiz yemeyin.” [Âl-i İmran 130] (Kat kat artırmak) anlaşılır bir vasıf olup aynı şekilde en genel çıkış yerinden çıkmıştır. Yani onlar, kat kat artırılmış faiz yiyorlardı. Sonra bu mefhum, şu nâss ile ihmal edilmiştir:وَأَحَلَّ اللَّهُ الْبَيْعَ وَحَرَّمَ الرِّبَاAllah alış-verişi helal, ribâyı (faizi) haram kılmıştır.” [Bakara 275]Bu yüzden bu mefhum ihmal edilir. Dolayısıyla riba (faiz) çok olduğunda haramdır, yoksa az olduğunda caizdir denilmez.Bilakis miktarı ne kadar olursa olsun riba haramdır. Çünkü (kat kat artırmak) mefhumu, söylediğimiz gibi ihmal edilmiştir.

Hakeza (ümmî) kelimesi, beyan ettiğimiz gibi ihmal edilmiştir. Yani havanın kapalı veya yağmurlu olmasından dolayı hilal görülemiyorsa, ayın otuza tamamlanması gerekmektedir. İster hesaplamayı bilelim isterse bilmeyelim farketmez.

5- Bu yıl ki Iydu’l Fıtr’a (Ramazan Bayramı’na) gelince; dikkat ederseniz (hilalin görüldüğünün) ilan edilmesini geciktirdik. Nedeni ise bu meselenin tahakkuk etmesi içindir. Nitekim (hilalin) görüldüğüne dair farklı şahitlikler olmuştur:

a- Afganistan, Mali ve Nijer, 30/4/2022 Cumartesi günü gün batımından sonra hilalin görüldüğünü açıkladı, ardından H. 01 Şevval 1443 M. 1/5/2022 Pazar gününü bayram olarak ilan etti.

b- Yaklaşık 21 Arap ülkesi, Cumartesi gün batımından sonra hilalin görülmesinin tespit edilmediğini, bu nedenle Pazar gününü Ramazan ayının tamamlanması olarak kabul ettiklerini ve bayramın 2/5/2022 Pazartesi günü olduğunu açıkladılar.

c- Dört ülke de Cumartesi gününün Ramazan’ın yirmi sekizinci günü olduğu takvimine sahiptiler. Bu nedenle hilal, Cumartesi akşamı değil, aksine ertesi Pazar günü gözetlendi ve hilal görülmedi. Bu yüzden Pazartesi günü Ramazan ayının tamamlanması ve 3/5/2022 Salı günü de bayram olarak kabul edildi. Bu ülkeler Hindistan, Bangladeş, İran ve Pakistan’dır.

6- Burada kimin gördüğünün takip edilmesi gerekir. Çünkü gören kişi, görmeyen kişiye karşı bir delildir. Böylece meseleye astronomik hesaplama dahil edilmeksizin şerî nâsslarda olduğu gibi görme tahakkuk etmiş olur. Çünkü Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in hadisi, bu hususta gayet açıktır. Zira Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: فَإِنْ غَبِيَ عَلَيْكُمْ فَعُدُّوا ثَلَاثِينَ Eğer size hava kapalı olursa sayıyı otuza tamamlayınız.” Çünkü Mali ve Nijer, Afganistan’ın batısındadır. Yani hilali görmek Afganistan’da tespit edilmişse, Mali ve Nijer’de tespit edilmiş olması evla babındandır. Bu yüzden tetkik etmeye Afganistan’dan ve hilalin görüldüğünü ilan eden şu ülkeden başladık:    

a- Nijer, Şevval ayı hilalinin Cumartesi günü gün batımından sonra Diffa, Tava ve Maradi bölgeleri ile Zinder kentinde görüldüğünün tespit edildiğini açıkladı.

b- Afganistan Yüksek Mahkemesi Cumartesi akşamı, ülkede 1 Mayıs Pazar gününün 2022 Ramazan Bayramı’nın ilk günü olacağını açıkladı. Bu ülkeden gelen haberlere göre hilalin görülmesi şu eyaletlerde olmuştur: (Ghor, Ghazni, Kandahar ve Farah eyaletleri ve bölge komiteleri tarafından 27 sahih şehadet tespit edilmiştir…)

c- Mali devleti de Cumartesi akşamı, Şevval hilalinin 8 şahit tarafından iki yerde görüldüğünü açıkladı.

Yani hilal, farklı yerlerde yaklaşık 39 şahit tarafından görülmüştür… Biz de özellikle Afganistan’da tetkik etmek için her türlü çabayı gösterdik. Çünkü Mali ve Nijer, batıdadır. Zira hilalin görülmesi Afganistan’da doğrulanırsa, Mali ve Nijer’de hayli hayli doğrulanmış olur… Medya organları, hatta vilayetlerdeki mutemetlerden bize ulaşanlarla yetinmedik, aksine buna eklemede bulunduk…Zira Afganistan’daki medya ile iletişime geçtik. Aynı şekilde Avrupa’daki bazı Afgan kardeşler, hilalin görüldüğünün tespit edilmesi noktasında bizler mutmain oluncaya kadar meseleyi tetkik etmek için Afganistan’daki bazı tanıdıklarla iletişime geçtiler. Böylece Medine saatine göre gece saat on iki sularında hilalin görüldüğünü ilan ettik.

7- Müslümanlar neden hilalin görülmesi noktasında ihtilaf ediyorlar şeklinde soru soran kişiye gelince… Cevap gerçekten çok basittir ve bu da aşağıdaki şekildedir:

a- İhtilafın sebebi, çok açık olmasına rağmen şerî hükme tabi olmamaktır! Zira Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem bize, hilali görmeye tabi olmanın vacip olduğunu açıklamış ve bunu da Sallallahu Aleyhi ve Sellem şu kavliyle teyit etmiştir: فَإِنْ غَبِيَ عَلَيْكُمْ فَعُدُّوا ثَلَاثِينَEğer size hava kapalı olursa sayıyı otuza tamamlayınız.” Burada astronomik hesaplamaya itibar edilmediği gayet açıktır. Çünkü nâss, bulutların görülmesini engellemesinden dolayı hilal görülmediği taktirde ayın otuza tamamlanması vacip kılmıştır. Hatta hilal bulutların arkasında var olsa ve astronomik hesaplamaya göre bulutların arkasında olduğu tespit edilse bile bununla amel etmek doğru değildir, aksine ayı otuza tamamlarız. Aynen Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in hadislerinde geçtiği gibi: صُومُوا لِرُؤْيَتِهِ وَأَفْطِرُوا لِرُؤْيَتِهِ فَإِنْ غَبِيَ عَلَيْكُمْ فَعُدُّوا ثَلَاثِينَ(Ramazan ayının) hilalini gördüğünüz zaman oruç tutun. (Şevval ayının) hilalini gördüğünüz zaman da bayram edin. Eğer size hava kapalı olursa sayıyı otuza tamamlayın.” Ve Sallalahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: لَا تُقَدِّمُوا الشَّهْرَ حَتَّى تَرَوْا الْهِلَالَ أَوْ تُكْمِلُوا الْعِدَّةَ ثُمَّ صُومُوا حَتَّى تَرَوْا الْهِلَالَ أَوْ تُكْمِلُوا الْعِدَّةَHilali görünceye veya (Şaban'ın) sayısını (otuza) tamamlayıncaya kadar (Ramazan ayını) öne almayınız, sonra (Şevval) hilalini görünceye veya (Ramazan'ın) sayısını (otuza) tamamlayıncaya kadar oruç tutunuz.” [Ebu Davud rivayet etti.] Ve Sallalahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: إِذَا رَأَيْتُمْ الْهِلَالَ فَصُومُوا وَإِذَا رَأَيْتُمُوهُ فَأَفْطِرُوا فَإِنْ غُمَّ عَلَيْكُمْ فَصُومُوا ثَلَاثِينَ يَوْماًRamazan hilalini gördüğünüz zaman oruç tutunuz ve Şevval hilalini gördüğünüz zaman iftar ediniz (bayram yapınız.) Eğer hava bulutlu ise otuz gün oruç tutunuz.” [Müslim rivayet etti.] Bu hususta birçok hadis vardır. Bu hadisler, bu hususta muteber olanın, hilali görmek veya otuza tamamlamak olduğuna delalet etmektedir. Ayrıca bu hadislerden, bizzat herkesin hilali görmesi kastedilmemiştir. Bilakis bununla, adil bir kişinin şahitliği kastedilmiştir. Nitekim İbn Ömer -Radıyallahu Anhuma’nın- şöyle dediği tasdik edilmiştir: تَرَاءَى النَّاسُ الْهِلَالَ فَأَخْبَرْتُ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم أَنِّي رَأَيْتُهُ فَصَامَهُ وَأَمَرَ النَّاسَ بِصِيَامِهِİnsanlar hilali gözetliyorlardı. Ben, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e onu gördüğümü haber verince, o da oruç tuttu ve insanlara oruç tutmalarını emretti.” [Ebu Davud rivayet etti.]

b- İkinci sebebe gelince; Müslümanları Hilafetin bir araya getirmemesi ve onların, hiçbir ayrılık olmaksızın ihtilafı ortadan kaldıracak tek bir yöneticilerinin olmamasıdır. Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in hadisi incelendiğinde bu netleşecektir. Nitekim Ahmed Müsnedi’nde şöyle dedi; bize Huşeymun rivayet etti, bize Ebu Bişr Ebu Umeyr İbn Enes’den rivayet etti, bana Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in sahabesinden bir grup Ensar’ın şöyle dediğini rivayet etti: غُمَّ عَلَيْنَا هِلَالُ شَوَّالٍ فَأَصْبَحْنَا صِيَامًا فَجَاءَ رَكْبٌ مِنْ آخِرِ النَّهَارِ، فَشَهِدُوا عِنْدَ رَسُولِ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَنَّهُمْ رَأَوُا الهِلَالَ بِالأَمْسِ، فَأَمَرَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَنْ يُفْطِرُوا مِنْ يَوْمِهِمْ، وَأَنْ يَخْرُجُوا لِعِيدِهِمْ مِنَ الغَدِDediler ki: Şevval hilalini (hava koşulları nedeni ile) göremedik. Böylelikle sabaha oruçlu olarak başladık. Günün sonunda bir kafile geldi. Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in yanında dün hilali gördüklerine dair şahitlik ettiler. Bunun üzerine Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem onlara oruçlarını bozmalarını, daha sonra da ertesi gün bayramları için çıkmalarını emretti.” [Müsned-i Ahmed]

O dönemde köyler ve şehirler arasındaki iletişimin zorluğuna rağmen, Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in Medine'deki Müslümanlara oruçlarını bozmalarını emretmesiyle sorun çözülmüştür. Çünkü hilal çölde görülmüştür. Sonra Müslümanlara yarın bayram namazını kılmalarını emretmiştir. Çünkü çöl heyeti, o gün bayram namazının vakti geçtikten sonra Medine’ye gelmiştir. Bu, bir ülkeden diğerine haber ulaştırmanın uzun zaman aldığı bir dönemdir. Haberin çok hızlı bir şekilde yayıldığı bugün nasıl olur acaba? Bu yüzden eğer Müslümanların tek bir Halifesi ve devleti, özellikle de İslam’ın şerî yöne göre devlet, parti ve birey için emrettiği şekilde Müslümanları birleştiren ve onların birliğini sağlayan her şeyde bir benimseme olsaydı, Allah’ın kulları kardeş olurlardı. Zira Müslümanları birleştiren bir şerî görüşü benimsemek, İslam’da çok önemli bir meseledir.

İhtilafı ortadan kaldıracak olan işte bu iki husustur. Bu yüzden Müslümanların, Allah’ın Muhkem Kitabı’nda indirdiği gibi Müslümanların insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet konumuna geri dönmeleri amacıyla bu iki husus gerçekleştirmek için büyük çaba göstermeleri gerekir: كُنْتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَتُؤْمِنُونَ بِاللَّهِSiz, insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emredersiniz, kötülükten alıkoyarsınız ve Allah’a inanırsınız.” [Âl-i İmran 110]

Sonuç olarak Allah Subhanehu’dan, tüm Müslümanları işlerinde en doğruya iletmesini, onları İslam’ın izzetiyle izzetlendirmesini, uzun bir aradan sonra devletlerini kurmalarını, Rablerine itaatte ihtilafa düşmemelerini, bilakis Subhanehu’nun buyurduğu gibi olmalarını temenni ediyorum: فَانْقَلَبُوا بِنِعْمَةٍ مِنَ اللَّهِ وَفَضْلٍ لَمْ يَمْسَسْهُمْ سُوءٌ وَاتَّبَعُوا رِضْوَانَ اللَّهِ وَاللَّهُ ذُو فَضْلٍ عَظِيمٍBundan dolayı Allah’tan bir nimet ve lütufla kendilerine hiçbir fenalık dokunmadan geri döndüler ve Allah’ın rızasına uydular. Allah, büyük lütuf sahibidir.” [Al-i İmran 174]

Allah ibadetlerinizi kabul etsin. Vesselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

                   Kardeşiniz                                                                                      H. 10 Şevval 1443
           Ata İbn Halil Ebu Raşta                                                                            M. 10/05/2022  

 

Cevaba, Emir’in (Allah onu korusun) aşağıdaki web sitesinden bağlanabilirsiniz:

http://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/4246

Devamını oku...

Amerika ve Pakistan’daki Ajanlarının Yer Değiştirmesi

Soru Cevap

Amerika ve Pakistan’daki Ajanlarının Yer Değiştirmesi

Soru:

“Pakistan’ın eski Başbakanı Benazir Butto’nun oğlu Bilavel Butto Zerdari, Çarşamba günü İmran Han’a karşı güvensizlik oylamasının ardından kurulan Başbakan Şahbaz Şerif hükümetinde bugün Dışişleri Bakanı olarak yemin etti. 33 yaşındaki Butto Zerdari, Pakistan Halk Partisi’nin genel başkanıdır... (27.04.2022 El Cezire) Kardeşi Navaz’ın ardından PML-N genel başkanlık koltuğuna oturan Şahbaz Şerif hükümeti, 19 Nisan 2022’de yani İmran Han’a karşı güvensizlik oylamasından bir haftadan fazla bir süre sonra yemin etti. Soru şu ki, bu değişikliğin sebebi nedir? Meclisin ve ordunun desteğiyle başbakan olduğunda, İmran Han’a güvenoyu verdiği biliniyor. O sırada Pakistan Müslüman Ligi (Navaz) ve Pakistan Halk Partisi ile ordu arasındaki ilişkiler pek iyi değildi. Peki, ne oldu? Yıllardır Pakistan’daki iktidarın arkasında olduğu bilinen Amerika’nın bu meselede bir parmağı var mı?

Cevap:

Bu soruların cevabını netleştirmek için aşağıdaki hususlara bir göz atacağız:

Birincisi: İmran Han nasıl iktidara geldi:

1- Han’a iktidar yolunu ordu açtı ve Han başbakanlığındaki hükümet, generallerin uydusu oldu. 2018 seçimlerini kazandıktan sonra yolsuzluk ve adam kayırmacılığından kurtulmak için “yeni Pakistan” vaadiyle iktidara gelen Han, orduya çok yakın olmakla eleştirildi. Yakın zamana kadar İmran Han, Pakistan başbakanları arasında ordunun en yakın müttfekilerinden biri olarak tanımlanıyordu ve hatta uydusu olmakla suçlanıyordu. Ordunun desteği olmasaydı, güvenoyu alamazdı! Han, 1996’da Pakistan Adalet Hareketi” (PTI) adında siyasi bir parti kurduğunu duyurdu. 1997’de Han, girdiği genel seçimlerde Ulusal Meclis’te bir sandalye bile kazanamadı. 2013’te Han liderliğindeki Pakistan Adalet Hareketi, ordunun desteğiyle ancak Pakistan siyasetinde bir etki yarattı. Ulusal Meclis’te 30 sandalye kazandı. Pakistan Müslüman Birliği ve Pakistan Halkı Partisi’nin ardından üçüncü en büyük muhalefet partisi oldu. Ardından ordu, 2018 seçimlerinde Han’a bir şans verdi. Tabii bu, Genelkurmay Başkanı Kamar Bajwa ekibinin genel seçimleri yönetmesini kabul ettikten sonra oldu.

2- Ordu ile Korgeneral Fayez Hamid yönetimindeki istihbarat servisi, Han’ın siyasi ufkunu geliştirmek için canhıraş çalıştı. ISI, ülke çapında toplantılar düzenlenmesine yardımcı oldu ve seçimleri kazanmasına olanak sağladı. Ordu, diğer partilerden politikacıları, partilerinden ayrılmaya ve seçmenleriyle birlikte İmran Han’ın partisine katılmaya ikna etti. Basına, Pakistan Müslüman Birliği’ne eleştiriler yönelten Pakistan Adalet Hareketi hakkında olumlu haberler yapması için gözdağı verdi. Güvenlik güçleri, Pakistan Müslüman Birliği-Navaz partisi çalışanlarına baskı yaptı, gözaltına alıp tutukladı. Pakistan Müslüman Birliği adaylarını adaylıktan diskalifiye etmek için perde arkasından çalıştı...

3- Han’ın partisi, Ulusal Meclis’te 149 sandalye kazandı, ancak hükümet kurmak için gereken 172 sandalyeye ulaşamadı. Ordunun tezgâhıyla ancak bir koalisyon hükümeti kurdu. Koalisyon hükümeti, Pakistan ordusunun bir planıydı. Bununla ordu, Han’da fikirsel bir değişim olması ve orduya karşı çalışması durumunda bir geri dönüş hattı oluşturmayı amaçladı. İstihbarat servisi de Pakistan Halk Partisi üyelerine Han hükümetini destekleme talimatı verdi. Dolayısıyla ISI’nın etkisi ve baskısıyla İmran Han ekibinden 17 kişi bakanlık koltuğuna oturdu. Kabinenin sadece üç üyesi, daha önce başka hiçbir partide yer almayan PTI destekçilerinden oluşuyordu!

İkincisi: İmran başbakan olduktan sonra Amerika’ya birçok hizmette bulundu:

1- Pakistan Geo TV’sine konuşan Han, “Günün erken saatlerinde ABD Başkanından, Afganistan barış görüşmelerinde Pakistan’ın rol oynamasını isteyen ve Taliban’ı müzakere masasına oturtmak için yardım talebinde bulunan bir mektup aldığını belirtti... (03.12.2018 sputniknews) İki gün sonra Han, İslamabad’da ABD Özel Temsilcisi Halilzad ile bir araya geldi ve Pakistan’ın ABD’nin Afganistan’daki planına göre hareket ettiğini vurguladı!

2- Pakistan eski savunma bakanı Khawaja Asif, kendisi de dâhil olmak üzere Pakistan yöneticilerinin ihanet ettiklerini doğruladı. 19 Ocak 2018’de Asif, Twitter hesabından yaptığı paylaşımda, “Bizim olmayan savaşlar nedeniyle Pakistan halen Amerika için kan döküyor. Amerikan çıkarlarıyla uyumluluğu sağlamak için dinimizin değerlerini heder ettik. Hoşgörü ruhumuzu yıkıp bağnazlık ve hoşgörüsüzlüğü aşıladık.” diye yazdı. “Pakistan, kendi savaşı olmayan bir savaşa girdi... Amerika için Müslüman çocukların kanını akıttı... Amerikan çıkarlarına hizmet etmek için İslam dininin değerlerini heder etti...” sözleri her şeyi açık ve net ortaya koyuyor. 

3- Hindistan için de benzer durum söz konusu, çünkü Han, Hindistan karşısında bocaladı, maytap benzeri eylemler dışında Keşmir’in ilhakına sessiz kaldı. 18 Ağustos 2019’de yayınladığımız soru-cevapta şu ifadelere yer vermiştik: “Hindistan, Keşmir’in özel statüsünü kaldırma kararı aldığını duyurduğunda, Pakistan bocaladı. Yapılan kınamalar, sitemleri artırmaktan öteye geçmedi. Pakistan Dışişleri Bakanlığı yaptığı açıklamada, “Pakistan, 5 Ağustos 2019 Pazartesi günü Yeni Delhi’nin aldığı kararı şiddetle kınar ve reddeder. Hindistan hükûmetinin hiçbir tek taraflı adımı, Cemmu Keşmir’in BM Güvenlik Konseyince belirlenen tartışmalı statüsünü değiştiremez. Bu uluslararası anlaşmazlığın bir tarafı olan Pakistan, böylesi yasa dışı adımlara karşı her türlü opsiyonu hayata geçirecektir.” dedi. (06.09.2021 AFP) Diğer bir deyişle Pakistan da, Abbas yönetimi ve komşu Arap ülkeleri gibi sadece kınamakla yetindi. Arap ülkeleri, savaş için orduları seferber etmek yerine, Yahudi devletinin mübarek toprak Filistin’deki Kudüs ihlallerini kınamakla ve protesto etmekle yetinmektedir. Pakistan da aynısını tekrarlayıp duruyor, savaş için orduyu seferber etmek yerine sadece kınamakla yetindi!”

4- Seçim kampanyasında IMF ile anlaşmaya karşı olduğunu açıklayan İmran Han, Uluslararası Para Fonu (IMF) ile anlaştı. Oysa IMF, Amerika’nın güdümü altındadır ve politikalarını uygulamaktadır. “IMF’den borç almak yerine intihar edeceğini” söyleyen Han, tükürdüğünü geri yaladı! Ardından Uluslararası Para Fonu ile müzakerelere başladı. 3 Temmuz 2019’da Uluslararası Para Fonu (IMF), 39 aylık Genişletilmiş Fon Kolaylığı kapsamında 6 milyar dolar tutarındaki kredi düzenlemesini onayladı...

5- Pakistan Başbakanı İmran Han, 22 Temmuz 2019 Pazartesi günü Fox News’e yaptığı açıklamada, Amerika’ya yaptıkları hizmetlere atıfta bulunarak, “El Kaide örgütü kurucusu Usame bin Ladin’in yakalanıp öldürülmesinde ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı’na (CIA) yardım ettiklerini söyledi. Bu, eski kriket şampiyonu olan Han’ın Başbakan seçilmesinden bu yana ABD’ye gerçekleştirdiği ilk ziyaret oldu. (23.07.2019 El Kuds el Arabi)

Üçüncüsü: İmran ile genelkurmay başkanı ve dolayısıyla Amerika arasındaki ilişkinin gerginleşmesi:

İmran Han, yaklaşık üç yıl boyunca genelkurmay başkanı ve arkasındaki Amerika’ya uydu olma görevini sürdürdü. Üçüncü yılın sonunda Han ile genelkurmay başkanı Bajwa ve ordunun pozisyonunu desteklemesinden dolayı ordunun arkasındaki Amerika arasındaki ilişkide gerginlik patlak verdi... Çünkü İmran Han, Korgeneral Nedim Anjum’un askeri istihbarat başkanlığına adaylığını veto etmiş, bu atamaya bir müddet dirense de General Bajwa karşısında pes etmek durumunda kalmış, bu durum orduda tedirginlik yaratmıştı... “Anjum yeni görevine 20 Kasım’da başlayacak. 6 Ekim’de Bajwa, ISI başkanı Korgeneral Fayez Hamid’in yerine Anjum’u atadı. Anjum, güney liman kenti Karaçi’de kolordu komutanıydı. Bajwa, Hamid’i bu ay Peşaver’deki kolordu komutanlığına atadı. (27.10 2021 Al Manar TV) İmran Han, Fayez Hamid’in iç güvenlik komutanlığını açıkça desteklediğini bildirdi. Böylece Anjum’un Fayez Hamid’in yerine atanmasının ardından İmran hükümeti ile ordu arasındaki ilişki iyice gerginleşti. Özellikle de Han’ın, ikinci görev süresi 2022’de sona erecek olan Javed Bajwa’nın yerine Hamid’i aday göstereceğine dair yaygın spekülasyonlar sonrasında. Genelkurmay başkanının arkasında Amerika var. Dolayısıyla bu karardan, İmran Han’a karşı güvensizlik oylamasının ve alternatif arayışlarının bir ön hazırlığı olduğu anlaşılabilir. Bu bilgilerin bir kısmı kendisine ulaştığında İmran Han, genelkurmay başkanı ile arayı düzeltmek için çalıştı. Dostu Fayez Hamid’in yerine Anjum’un atanmasını onayladı. Ancak ne var ki, genelkurmay başkanı, Amerika’nın desteğiyle, Han’ın başbakanlıktan uzaklaştırılması ve yerine başkasının atanması konusunda ısrar etti! Ordu ve Amerika, ordu kararına muhalefet etmenin Amerikan destekli ordunun kararlarından azade olmanın bir habercisi olmasından korkmuştu...

Dördüncüsü: İmran Han huzursuz oldu, özellikle de belirttiğimiz gibi Amerika’ya büyük hizmetlerde bulunması ve genelkurmay başkanına itaat etmesinden sonra... Onca hizmetlerinin ardından ordu ve Amerika’nın kendisini görevden alma çalışmasında bulunacağına sanki ihtimal vermiyor gibiydi. Ancak kâfir ülkelerin ajanlarına başka hava solumalarına izin vermediğini ya unuttu ya da unutmuş gibi görünüyor! Her neyse buna üzüldü ve Amerika’ya yönelik açıklamalar yaptı, fakat iş işten geçmişti! Bu açıklamalardan bazıları şunlar:

1- Pakistan Başbakanı İmran Han Cumartesi günü bir grup yabancı gazeteciye yaptığı açıklamada, “Beni devirme hareketi, ABD’nin iç siyasete bariz müdahalesidir” dedi. (02.04.2022 arabic.euronews.com) Pakistan basını, “Han’ın, Washington’daki İslamabad Büyükelçisi’nden, ABD’li üst düzey bir yetkilinin (ABD’nin Güney ve Orta Asya İşlerinden Sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı Donald Lu olduğu söyleniyor) Han’a başbakanlık görevinden ayrılırsa Pakistan ile ilişkilerin daha iyi olacağı ifadelerinin yer aldığını içeren bir mektup aldığını bildirdi.” (03.04.2022 arabicpost)

2- Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı konusunda Washington’dan farklı bir tutum takınan İmran Han, saldırıyı kınamak şöyle dursun Moskova’yı ziyaret etti. Rusya’nın Ukrayna’ya operasyon başlattığının ilk günü yani 24 Şubat 2022’de Rusya Devlet Başkanı Putin ile poz verdi. Pakistan genelkurmay başkanı ise saldırıyı kınadı. Ordu, Amerika’nın pozisyonunu açıkça destekleyerek, Han’ın açıklamalarından farklı açıklamalar yaptı. “Pakistan genelkurmay başkanı Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik saldırısını eleştirdi. “ Rusya’nın meşru güvenlik endişelerine rağmen küçük bir ülkeye karşı saldırganlığının görmezden gelinemeyeceğini belirten Bajwa, Rusya’nın Ukrayna’da başlattığı savaşın derhal durdurulması gerektiğini ve bunun büyük bir trajedi olduğunu dile getirdi. Genelkurmay başkanı Qamar Javed Bajwa’nın Moskova’ya yönelik eleştirilerinin, Başbakan İmran Han’ın açıklamalarından farklılığı dikkat çekici. İmran Han, Rusya-Ukrayna savaşında ülkesinin tarafsız bir politika izlediğini söyledi ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in eylemlerini eleştirmeyi reddetti.” (02.04.2022 El Hurra)

3- Başka bir tutumda İmran Han şöyle dedi: “Avrupa Birliği büyükelçileri bize saldırıyı kınamamızı isteyen bir mektup yazdılar. Rusya’nın Ukrayna’daki askeri operasyonu ile ilgili, Hindistan’a böyle bir mesaj gönderip göndermediğinizi sormak istiyorum... Bizi ne sanıyorsunuz? Biz sizin köleniz miyiz? Ne söylerseniz onu mu yapacağız? dedi. Han, sözlerini şöyle devam etti: “Hindistan işgal altındaki Keşmir’de uluslararası yasaları ihlal ettiğinde, herhangi biriniz Hindistan ile bağlarınızı kestiniz mi veya ticareti durdurdunuz mu?” (07.03. el-Arab el-Cedid)

Beşincisi: Yukarıda da söylediğimiz gibi, İmran Han, ordu ve arkasındaki Amerika’ya uşaklığının boşa gideceğini, işe yaramayacağını beklemiyordu! Sömürgeci kâfirlerin desteğiyle iktidara gelen bir kimse, onların bir ajanıdır, herhalde bunun farkında değil. Kâfirler katında bu kişi, istedikleri gibi hareket ettirdikleri bir satranç taşı gibidir. Dahası eğer bu kişi, çıkarlarını gerçekleştirmezse, her an çekinmeden çöpe atıverirler. İmran Han’ın başına gelen de işte bu! 7 Nisan 2022’de Pakistan Anayasa Mahkemesi, Meclis Başkan Yardımcısının muhalefetin İmran Han hükümetine karşı verdiği gensoru önergesini reddetmesinin anayasaya aykırı olduğunu söyledi. Yine Anayasa Mahkemesi, 3 Nisan 2022’de Meclisin feshine ilişkin cumhurbaşkanının kararını da iptal ederek, bunun anayasaya aykırı olduğunu ve bu hareketin geçersiz ve hükümsüz olduğunu değerlendirdi. Ve Meclis Başkanından 10 Nisan 2022 günü Mecliste oturum düzenlenmesini istedi. Mecliste yapılan güvensizlik oylamasında, 342 sandalyeli Pakistan Meclisi, İmran Han’a 174 hayır oyu verdi... Bu olaylarda ordunun, perde arkasından işleri yönettiği açıktır. Zira kıdemli yargıçların, genelkurmay başkanının tam desteğini almadan böyle bir karar almaları düşünülemez...

Altıncısı: Ertesi gün 11 Nisan 2022’de Meclis, Şahbaz Şerif’i Ağustos 2023’te yapılacak genel seçimlere kadar Başbakan olarak seçti. Şahbaz, Pakistan’ın eski Başbakanı Navaz Şerif’in küçük erkek kardeşidir. Şahbaz, 2018’den beri Pakistan Ulusal Meclisi’nde muhalefet liderliğini yürütüyor. Partinin kurucusu ağabeyi Navaz’ın ardından Pakistan Müslüman Birliği’nin genel başkanı oldu. Şahbaz, ordu ve Amerika’ya itaat edeceğine dair söz verdi... Dolayısıyla ordu, seçimlerde İmran Han’ın yerine Şahbaz’ı destekledi, o da şunları yaptı:

1- Şahbaz, Amerika’nın istediği doğrultuda siyaset yapmaya başladı... Hindistan’a karşı uzlaşmacı bir dil kullandı, çatışma yerine diyaloga hazır olduğunu söyledi. Şahbaz Şerif yaptığı ilk konuşmada, “İslamabad’ın Hindistan ile barış ve işbirliğine dayalı ilişkiler kurmak istediğini söyledi. Şerif, Jammu ve Keşmir sorunu da dâhil olmak üzere iki ülke arasındaki mevcut birçok anlaşmazlığa barışçıl bir çözüm bulunması gerektiğini vurguladı. Barışı tesis etmeye ve halkımızın sosyo-ekonomik rönesansını desteklemeye odaklanmalıyız” dedi. (14.03.2022 Sky news) Modi de Twitter hesabından yaptığı paylaşımda “Mian Muhammed Şahbaz Şerif’i Pakistan Başbakanı olarak seçilmesinden dolayı tebrik ediyoruz. Hindistan, terörden arındırılmış bir bölgede barış ve istikrar istiyor, böylece kalkınma ile ilgili zorluklara odaklanabilir ve halkımızın refahını sağlayabiliriz.” ifadelerine yer verdi. Hindistan Başbakanının İslam ve Müslüman düşmanı olduğu biliniyor. Hindu takipçilerini Hindistan’daki Müslümanlara karşı kışkırtıyor. Müslümanlara baskı yapıyor ve ülkesi Hindistan’da ikamet etmelerini istemiyor. İslami giysi konusunda okullarda Müslümanların kız çocuklarına baskı uyguluyor.

2- Haberlerde, Şahbaz Şerif’in, seçilmesi halinde generallerle çalışabileceği teklifinde bulunduğu, ülkenin ilerlemesi için orduyla yaşanan anlaşmazlıkların bir tarafa bırakılması gerektiğini kaydettiği bildiriliyor. Oysa daha önce Şahbaz Şerif, 1999’da ağabeyi eski Başbakan Navaz Şerif’e yaptığı darbe nedeniyle orduya eleştiriler yöneltmişti. Şahbaz Şerif seçimlere girdi ve İmran Han karşısında kaybetti. Aralık 2019’da Denetim Bürosu, iki kardeşin sahip olduğu 23 gayrimenkulü dondurdu ve kara para aklamakla suçlandılar. Eylül 2020’de Şahbaz kara para aklamak suçundan tutuklandı ve Nisan 2021’de kefaletle serbest bırakıldı. İktidara gelmesinin faktörlerinden biri de orduyla uzlaşmasıdır.

3- Amerika, Şahbaz Şerif’i hemen tebrik etti. Dışişleri Bakanı Blinken yaptığı açıklamada, “Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif’i yeni görevi dolayısıyla tebrik etti. Blinken, “Pakistan hükümetiyle uzun soluklu işbirliğimizi sürdürmeyi sabırsızlıkla bekliyoruz” dedi.(14.04.2022 Sky news) Amerika, Şahbaz’ın orduyla uzlaşmasını ve politikasını uygulama taahhüdünü kabul etti. İktidara gelmesi için düzenlenen tezgâhı onayladı. ABD, daha önce Şahbaz ve kardeşi Navaz’a baskı yaptığı halde şimdi Şahbaz’ın çalışmaya hazır olduğunu ve kuklası orduyla uzlaştığını görünce, onay verdi!

4- 12 Nisan 2022’de Şahbaz Şerif Başbakanlığındaki yeni hükümet, “İslamabad’ın Washington ile bölgede barış, güvenlik ve kalkınmanın teşviki için yapıcı ve pozitif ilişki kurmak istediğini bildirdi. Pakistan Başbakanlık Ofisinden yapılan açıklamada, ABD’nin Pakistan ile uzun süreli ilişkilere değer verdiğine yönelik açıklamasından memnuniyet duyulduğu belirtildi... Açıklamada, Pakistan’ın ABD ile eşitlik, karşılıklı çıkar ve fayda temelinde önemli ilişkilerini derinleştirmek istediğine işaret edildi...” Psaki, düzenlediği günlük basın toplantısında, ABD’nin her zaman anayasaya uygun demokratik ilkelerin yanında yer aldığını vurgulayarak, “Hiçbir zaman bir siyasi partiye karşı başka bir partiyi desteklemiyoruz, biz her zaman hukukun üstünlüğü ve adaletin eşitliğinin yanındayız.” ifadesini kullandı. Psaki, Pakistan ile stratejik iş birliği ve savunma alanındaki ortaklıklarına önem verdiklerinin altını çizerek, “Müreffeh ve demokratik bir Pakistan her zaman ABD’nin çıkarları için kritiktir. Bu ülkenin lideri kim olursa olsun değişmeyecektir.” diye konuştu. (12.04.2022 Amerika’nın Sesi)

Bu, eski ajanı İmran Han’ın görevden alınmasının ve İmran Han’dan daha aktif ve daha kararlı bir şekilde Amerika ile çalışmaya hazır olduğunu açıkça beyan eden Şahbaz Şerif’in başbakanlığa getirilmesinin arkasında Amerika’nın olduğunu gösteriyor!

Yedincisi: Bu ajanlar hiç ibret almıyor, hiç akletmiyor. Amerika, onlardan birini bir kenara atsa, hemen sevgisini kazanmak için kur yapmaya başlarlar ve iktidara gelmek için ABD’ye uşaklık etmeye hazır olduğunu dile getirirler. ABD’den vazgeçemezler, bir kenara attığında bile tekrar iktidara gelmek için ABD’ye koşarlar! ABD, ajanları tanıyor, onlar gerçek ideolojik siyasi liderler olmaktan oldukça uzaktırlar. Makam öğrencileridir, fazlası değil. Şahbaz Şerif, Amerika’nın ağabeyini defalarca devirmesinden, hem kendisini hem de ağabeyini sürgüne yollamasından hiç ibret almamış. Ümmet, ideolojik ve doktrinel politikacılara gereksinim duyuyor. Ümmetin ideolojisi İslam’dır. İslam meseleleri köklü ve doğru bir şekilde ele alır. İdeolojik politikacılar, ümmeti kurtaracak, kalkındıracak ve onu büyük bir devlete dönüştüreceklerdir. Bu devlet, Amerika’nın uydusu olmayacak. Pakistan, Allah’ın izniyle bu büyük devletin, Raşidi Hilafet Devletinin dayanak noktası olmaya elverişlidir.

إِنَّ فِي هَذَا لَبَلَاغاً لِقَوْمٍ عَابِدِينَ  Şüphesiz bunda Allaha kulluk eden bir toplum için yeterli bir mesaj vardır.” [Enbiya 106]

H.05 Şevval 1443
M.05 Mayıs 2022

Devamını oku...

Mısır’daki Ekonomik Krizin Gerçekleri ve Nedenleri

Soru Cevap

Mısır’daki Ekonomik Krizin Gerçekleri ve Nedenleri

Soru: Mısır piyasası fiyatlarda önemli bir artışa tanık oluyor. Merkez Bankası, Mısır Lirası’nı devalüe etti. Ardından Mısır hükümeti, tüm partilerle ulusal bir diyalog kurma niyetinde olduğunu açıkladı ve üç bin mahkûmu serbest bıraktı. Mısır’daki bu ekonomik krizin gerçekliği ve nedenleri nelerdir?

Cevap: Evet, çeşitli faktörler ve uluslararası koşullar, Mısır ekonomisi üzerinde felaket boyutuna varan büyük kara bulutlar oluşturdu. Bazı haberler, rejim ve arkasındakilerin paniğe kapıldığını ve neler olacağı kehanetinde bulunmaya başladığını gösteriyor. Bunun açıklaması şöyle:

Birincisi: Mısır, buğday ihtiyacının yüzde 85’ini Rusya ve Ukrayna’dan karşılıyor. (27.02.2022 El Arabi) Rusya-Ukrayna savaşının patlak vermesiyle Mısır, bu savaşın en büyük dolaylı mağdurlarından biri oldu. Savaş, bulunabilirlik ve fiyat yönünden Mısırlıların ekmeğini tehdit etmekte. Mısırlı yetkililer, yılsonuna kadar yetecek buğday stoku olduğunu açıklasa da, Ukrayna savaşı ve Rusya ile Ukrayna’dan yapılan ihracatın kesintiye uğraması nedeniyle buğday fiyatları önemli ölçüde arttı. “Dünyanın en büyük buğday ithalatçısı olan Mısır’ın yaptığı son alım, Rusya’nın Ukrayna saldırısından önceki fiyatlara oranla alım maliyetinde büyük bir artış olduğunu ortaya koydu... Bloomberg, geçen Çarşamba günü yapılan bir ihalede devletin, navlun da (nakliye ücreti) göz önünde bulundurularak ton başına ortalama 490 dolardan 350 bin ton buğday alımı gerçekleştirdiğini sözlerine ekledi. Bu, savaşın başlamasından hemen önce Şubat ortasındaki fiyattan yüzde 44 daha yüksektir ve en az altı yılın en yüksek fiyatıdır...” (19.04.2022 Arabi 21) Buğday fiyatlarındaki bu artış ilk kara bulutlardır! Ayrıca Ukrayna’daki savaş nedeniyle Batının Rusya yaptırımları, navlun ve petrol fiyatlarında da artışa yol açtı. Bu da, zaten devasa hükümet yolsuzluklarının bitap düşürdüğü bütçenin yükünü daha da artıran ikinci kara bulutlardır. Kümes ve çiftlik hayvanları yemi ve gübre fiyatlarının, Rusya’dan ithalatın kesintiye uğraması ya da özellikle Avrupa’daki küresel gübre ve yem üretiminin Rus gazına bağımlı olması nedeniyle küresel düzeyde önemli ölçüde artması da üçüncü kara bulutlardır. “Tarım Bakan Yardımcısı Dr. Mona Mahrez, Mısır’ın kümes hayvanları yeminin yüzde 95’ini ithal ettiğini doğruladı.” (12.05.2018 Sada El Balad) Bu yüksek oran, rejimin ülkenin gıda güvenliğini yabancıların inisiyatifine bıraktığını göstermektedir.

İkincisi: Mısır, yıllardır Akdeniz sahalarından büyük bir gaz üretmektedir. Ukrayna savaşı sonrası ABD, Rus gazına alternatif olarak birçok ülkeden Avrupa ülkelerine doğal gaz tedarik etmek için çabalamaktadır. Amerikan planı doğrultusunda Mısır hükümetinin, sıvılaştırılmış Mısır gazını Avrupa’ya pompalamak için Amerika ile işbirliği yaptığı ortada. Bu, Mısır’da gaz fiyatlarını önemli ölçüde artırdı. Mısır’da mutfak tüpü fiyatları ikinci kez yüzde 7 oranında zamlandı. (21.03.2022 CNN Arabic) Bu zamlar, Akdeniz’deki doğalgaz keşiflerinin ardından rahat bir nefes alacağını ve sıvılaştırılmış gaz konusunda Mısır’ın bölgesel merkeze dönüşeceğini sanan sıradan vatandaşı yorgun düşürdü. Buna ek olarak gaz fiyatlarındaki bu artış, yetiştiriciliği ısınmaya bağlı olan kümes hayvanları gibi vatandaşın sofrası için hayati önem taşıyanlar da dâhil olmak üzere tüm üretim sektörünü vurdu. (10.04.2022 www.independentarabia.com) Görüldüğü gibi rejimin, Amerika’nın uluslararası politikasına teslimiyetinin Mısırlıları enerjilerinden vurduğu ortada. Genel olarak ekonomik yaşamlarından bahsetmiyorum bile. Gaz fiyatlarındaki artış, Mısır rejiminin Amerika’yı memnun etmek için yaratmış olduğu bir başka kara bulutlardır...!

Üçüncüsü: Batının yükselen piyasalar olarak adlandırdığı diğer ülkeler gibi Mısır da, Korona salgını döneminde uluslararası sıcak paradan yararlandı. 2020-2021 yıllarında Amerika ve birçok kapitalist ülkede faizlerin sıfır düzeyinde seyrettiği bir dönemde Mısır piyasasına milyarlarca dolar sıcak para aktı. Fakat Amerika, iç ekonomik ve politik koşulları nedeniyle faiz oranlarını artırdı. Amerika’nın faiz oranlarını artırması, istemeden Mısır ekonomisi üzerinde büyük bir kara bulut oluşturdu. Çünkü Mısır piyasasındaki yaklaşık 25 milyar dolar tutarındaki sıcak paranın 15 milyar doları Amerikan piyasalarına yöneldi. Mısır Menkul Kıymetler Borsası, bu yılın başından itibaren yabancı yatırımcıların satış dalgası nedeniyle 2022’nin ilk çeyreğinde yaklaşık 4 milyarlık bir kayıp yaşadı.” (27.04.2022 Arabi 21)“Dolaylı yabancı yatırımların yani “sıcak paranın”, geçen Eylül ayında yaklaşık 25 milyar dolar ile en yüksek seviyesine ulaştığını kaydetti.” (08.04.2022 www.independentarabia.com) Mısır’da iken bu sıcak para, Mısır Lirası için bir tür örtülü teminattı. 2020-2021 yıllarında Mısır Lirası, istikrarlı bir seyir izledi. Bu sıcak paranın kaçmasıyla birlikte Mısır Merkez Bankası, faiz oranlarını yükseltmek zorunda kaldı. Mısır devletinin yaşadığı büyük bir mali krizin göstergesi olarak Mısır Lirası’nın değerini düşürdü. “Amerikan Bloomberg Ajansı’na göre, Mısır Merkez Bankası’nın son faiz artışı ve Mısır Lirası’nı devalüe kararı, son üç haftada yerel borç piyasasından 15 milyar dolarlık fon kaçışının ardından geldi...” (24.03.2022 El Cezire)“21 Mart’ta Mısır Merkez Bankası, yabancı yatırımcıların devlet borçlanma araçlarına yatırım yapmaktan vazgeçmesinin ardından döviz likiditesi hacminde sert bir düşüş yaşanması akabinde Mısır Lirası’nın değerini ABD doları karşısında yaklaşık yüzde 14 oranında düşürdü. ABD Merkez Bankası FED’in, 2018’den bu yana ilk kez yüzde 0,25’lik faiz artışı, Mısır Merkez Bankası’nın mevduat ve kredi faiz oranlarını 100 baz puan artırmasına neden oldu. Bu faiz artışını Mısır Lirası’nın devalüasyonu izledi. (08.04.2022 www.independentarabia.com)

Dördüncüsü: Mısır Lirası’nın devalüasyon kararıyla, yurt dışından ithal edilen ve oldukça fazla olan malların fiyatları otomatikman arttı. Böylece rejim, Mısır ekonomisi üzerinde büyük bir kara bulut oluşturdu. Bu kara bulut, bir damla değil, Mısırlıların hayatını mahveden zehirler taşıyor. Mısır piyasasında çoğu emtia fiyatları fırladı. Sanayi ürünleri bir yana buğday, yağ, diğer gıda maddeleri ve bunların girdilerinin ithalatı için gerekli döviz suyunu çekti. Onlarca yıl izlenen başarısız tarım politikaları ile devletin dönüşüme uğramasından sonra bu daha da arttı. Mısır devleti, Nil Havzası’nda buğday ve gıda güvenliği için verimli tarım alanlarına, devlet ve Mısır halkı üzerindeki kontrolünü sağlamlaştırmak isteyen Amerika’nın direktifiyle pamuk ekti. El Sisi rejiminden korkan devlet, beklenmedik şekilde aynı anda bir araya toplanan ve Mısır rejimi için ciddi bir risk oluşturan tüm bu kara bulutların etkisiyle, perde arkasından yardım çığlıkları atmaya başladı...! Bunun üzerine Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkeleri Mısır’a mevduat desteği sağladı. “Suudi Basın Ajansı “SPA”ya göre, Suudi Arabistan, her alanda iki ülke ve kardeş halk arasındaki ilişkilerin devamını teyit eden bir hareketle Mısır Merkez Bankası’na 5 milyar dolar mevduat yatırdı. Mevduat, Suudi Arabistan Kralı Selman bin Abdulaziz ve Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın direktifleri doğrultusunda yatırıldı. Mısır Merkez Bankası, önceki 2,3 milyar dolarlık Nisan 2022’de ödeme süreli iki Suudi mevduatının vadesini Ekim 2026’ya kadar uzattı. Buna ek olarak resmi verilere göre, iki milyar dolarlık Kuveyt mevduatının vadesi önümüzdeki Nisan ayından Eylül 2022’ye uzatıldı.” (08.04.2022 www.independentarabia.com)

Beşincisi: Başarısız rejimin, ekonomiyi para ile beslemek için öncelikle krediye bağımlı olması, Mısır’daki mali ve ekonomik krizin şiddetini gösterebilir. Körfez yardımları ve mevduatı, büyük fon ihtiyacı nedeniyle yetersiz kaldı. “İngilizce yayınlanan Mısırlı Daily News Egypt gazetesine göre, Mısır hükümeti, 2022/2021 mali yılının dördüncü çeyreğinde yani önümüzdeki haziran ayının sonundan önce 634 milyar Pound (Mısır Lirası) (34,6 milyar ABD doları) borçlanmayı planlıyor.” (10.04.2022 Arabi 21) Mısır’a giren krediler, büyük hükümet yolsuzluğuna karşı savunmasızdır. Çünkü rejimin yetkilileri, o paraları yağmalıyorlar, sonra da o paraları devlete ödetiyorlar. Bugünse devlet ödemeleri yapamıyor. Devletin bu kredi politikasından yararlanmadığının ve son on yılda devlet yolsuzluklarının büyük boyutlara ulaştığının göstergelerinden biri de, bu kredi faizlerinin devletin vergi gelirlerinden yarısından fazlasını kemirmeye başlamasıdır. “Parlamentoda milletvekili Ziyaeddin Davud, devam eden bütçe açığını ve kredi genişlemesini eleştirdi. Davud, “Mısır, büyük bir finansman kriziyle karşı karşıya. Kamu borç rakamları her yıl yüzde 16,8 artıyor, Mısırlılar şu anda borç içinde yaşıyor” dedi. Mısır Temsilciler Meclisi’nde 2020-2021 bütçesinin tartışılması sırasında yaptığı konuşmada Davud, “Bazı taksitler, bütçe harcamalarının yüzde 51’ini yiyor, bu da Mısır’ın kaçışı olmayan bir felaketle karşı karşıya olduğu anlamına geliyor.” diye konuştu. (22.10.2022 Arabi 21) Böylece Mısır rejimi, kredi sorununu ikiye katlamak, artırmak ve IMF şartlarına güvenmek dışında ekonomik açmazları çözmenin başka bir yolunu bulamadı.

Altıncısı: Rejimin başarısızlığı öyle bir noktaya ulaştı ki Mısır cumhurbaşkanı bu ekonomik zayıflığı nüfus artışına bağladı. Oysa nüfus artışı, iyi gözetilirse ekonomik zayıflığı değil, ekonomik büyümeye yardımcı olur. Avrupa ülkeleri ve Japonya, ekonomik büyüme için zayıf nüfus artışını telafi etmek amacıyla işgücü ve göçmen ithal etmektedir. Ama Mısır cumhurbaşkanı ekonomik büyümeye farklı sebepler yükledi. “Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah El-Sisi, “Mısır’daki zorluklar herhangi bir hükümetten daha büyük. Herkesin katkıda bulunabileceği bir plan üzerinde çalışıyoruz... Mısır’daki ekonomik büyüme hacmi, nüfus artış oranlarıyla eşdeğer değil. Bu nedenle, devletin büyümesi ile nüfus artışı arasındaki farkı kapatmalıyız. Şayet nüfus artışını kontrol edemezsek, ekonomik iyileşmeyi hissedemeyiz... Zorluklar, herhangi bir cumhurbaşkanı veya hükümetten daha büyük, ancak Mısır halkından daha büyük değil, bu krizleri çözmek için bir plan üzerinde çalışıyoruz.” dedi. El Sisi ayrıca, eğer ekonomik reform olmasaydı, Korona krizi sırasında şartlar çok daha çetrefilli geçerdi ifadelerini kullandı.” (21.04.2022 Russia Today)

Yedincisi: Mısır rejiminin en çok korktuğu şeylerden biri, bu koşulların onu rüşvet ve kırıntıları azaltmaya zorlamasıdır. Rejim, Tedarik Bakanlığı’nın çıkardığı “Tedarik kartı” (alışveriş karnesi) aracılığıyla kendisini destekleyen gruplara kırıntılar akıtıyor. Bu “kartlardan” rejimin yandaşları ve şakşakçıları yararlanmakta, bazı malları indirimli fiyatlarla elde etmektedirler. Günümüzde bu gruplar, rejimin ayaklarının altından halk halısının çekilmesiyle hızla eriyor ve halk protestoları sırasında rejimi düşüşe karşı savunmasız bırakıyor: “Birkaç gün önce Tedarik Bakanlığı, önümüzdeki Mayıs ayından itibaren sekiz grubun sistemden çıkarılacağını duyurduktan sonra karne sisteminde yeni bir revizyona gidileceğini duyurdu... 2021-2022 mali yılı bütçesinde gıda desteği yaklaşık 108 milyar Mısır Lirası (5,8 milyar dolar) tutarında. Bu tutarın 87 milyarı (4,6 milyar dolar) gıda ürünleri, 18 milyarı (969 milyon dolar) akaryakıt, 665 milyonu (36 milyon dolar) çitfçi ve 2,5 milyarı (135 milyon dolar) ilaç ve bebek maması sübvansiyonuna ayrıldı. Hükümet iki yıl önce sıfıra indirerek elektrik ve su sübvansiyonlarından kurtuldu. Devlet, emtia sübvansiyonlarında beş yılda yaklaşık yüzde 54 oranında indirime gitti.” (25.04.2022 www.independentarabia.com)

Sekizincisi: Mısır rejiminin, halk için yarattığı, vatandaşın geçimini sağlamak için gece gündüz uykusuz kaldığı, ama zar zor geçimini kazandığı krize ek olarak, bu yarı ani krizin sonuçlarından aşırı derecede korktuğunun, Ukrayna’daki savaştan ve ABD’nin iç kararlarından (faiz artışı) dolaylı olarak ilk etkilenen ülkenin Mısır olduğunun göstergesi, tutukluları serbest bırakması ve diyalog çağrısında bulunmasıdır. “Mısır İçişleri Bakanlığı Çarşamba günü yaptığı açıklamada, Cumhurbaşkanı Abdulfettah El-Sisi’nin ceza davalarından hüküm giymiş 3.273 mahkûmu affettiğini duyurdu. (27.04.2022 Russia Today) Bu, geçtiğimiz günlerde Af Komitesi’ni etkinleştirmek için yapılan alelacele hazırlıkların ardından geldi. Komitenin, bu ekonomik kriz önceki uzun dönemde neden etkinleştirilmediği açıklanmadı. Böylece El-Sisi, herkesle diyalog çağrısında bulunan bir barış güvercini örtüsüne büründü: “Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah El-Sisi Salı günü, “herhangi bir istisna olmaksızın” ülkedeki tüm siyasi partilerle “ulusal diyalog” süreci başlatılmasını istedi. Yerel resmi ve özel basına göre El- Sisi her yıl düzenlenen “Mısır ailesi iftarı” programına iştirakinin ardından ülkedeki gelişmeler hakkında değerlendirmelerde bulundu. Devlet gazetelerinden El-Ahram’ın bildirdiğine göre, El Sisi, Ulusal Gençlik Konferansı yönetimine ülkedeki tüm siyasi partilerle koordineli bir şekilde ülkenin içinde bulunduğu zorlu süreçte yapılması gereken öncelikler hakkında siyasi diyalog başlatılması talimatı verdi. El Sisi, gerçekleştirilecek siyasi diyaloğun sonuçlarının bizzat kendisine iletilmesini isterken, diyaloğun son sürecine kendisinin de katılacağını söyledi.” (26.04. 2022 Anadolu Ajansı)

Dokuzuncusu: Tüm bunlarla Mısır’daki mali ve ekonomik krizin gerçekliği ortaya çıkıyor. Kronik bir krizdir ve halkı, bu hain rejime diz çöktürmek için ekonomik olarak bitap düşürme politikasının bir sonucudur. Fakat Ukrayna’daki savaş ve “Korona” sonrasında (Demokrat Parti’nin Kasım 2022’de ABD Kongresi ara seçimlerinde kazanma şansını artırma çerçevesinde) ABD’nin iç durumuyla ilgili kararları nedeniyle beklenmedik bir şekilde birçok kara bulutlar bir araya gelmiştir. Eski ve yeni tüm bu ekonomik gerçeklik yüzünden Mısır rejiminin koridorlarında tehlike çanları çalıyor. Körfez ülkeleri ile birlikte Yahudi varlığı, Mısır rejimini kurtarmak için atıldı, ancak krizin şiddetli ve çok büyük olduğu açık ve net. Kriz, devletin Mısır halkını dize getirmek için Amerikan direktifleri doğrultusunda on yıllardır izlediği yıkıcı ekonomi politikalarının bir sonucu. Bugün ise bu kriz, bu ani kara bulutların etkisiyle rejim aleyhine işlemeye başladı. Rejim şakşakçı grupları desteklemekten vazgeçmek zorunda kaldı. Halk desteği halısının da çekilmesiyle rejim ifşa olacak ve şiddetli sarsıntı karşısında savunmasız kalacaktır. Eğer insanlar, rejimin kökünü kazıma konusunda ısrar ederse, bu sarsıntı ölümcül bir şoka dönüşecektir.

Belki de bu kriz ve Mısır halkını yakıp kavuran bu yangın, bu ümmetin samimi evlatları için bir fırsat olabilir. Yozlaşmış rejimi değiştirmek, Nübüvvet metodu üzere Hilafeti kurmak için çalışan Hizb-ut Tahrir gençlerini desteklerlerse arazi ve hayvanlar ihya olur, İslam ve Müslümanları izzet bulur.

وَيَقُولُونَ مَتَى هُوَ قُلْ عَسَى أَنْ يَكُونَ قَرِيباً Ne zamanmış o?diyecekler. De ki: Yakın olsa gerek![İsra 51]

H.03 Şevval 1443
M.03 Mayıs 2022

Devamını oku...

İktiza Delâleti

(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin “Fıkhî” Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Soru-Cevap

İktiza Delâleti

Zâhid Talib Naîm’e

Soru:

Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Konu: İktiza Delâleti

Celil Şeyhimiz, Allah çabalarınızı bereketli kılsın, adımlarınızı isabetli kılsın, sevdiği ve razı olduğu şeylerde size yardım etsin.

Şahsiyet kitabının üçüncü cildinin 44. sayfasında (Vacibin Ancak Kendisi ile Tamamlandığı Husus da Vacibtir) konusunda (sebep ister köleyi azat etmeyi farz kılan “sîga” gibi şerî olsun) şeklinde bir metin geçmektedir. Sanki bu, Allahu Teala’nın şu kavlindeki zıhar kefaretine işaret etmektedir: وَالَّذِينَ يُظَاهِرُونَ مِن نِّسَائِهِمْ ثُمَّ يَعُودُونَ لِمَا قَالُوا فَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ مِّن قَبْلِ أَن يَتَمَاسَّا ذَٰلِكُمْ تُوعَظُونَ بِهِ وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ * فَمَن لَّمْ يَجِدْ فَصِيَامُ شَهْرَيْنِ مُتَتَابِعَيْنِ مِن قَبْلِ أَن يَتَمَاسَّا فَمَن لَّمْ يَسْتَطِعْ فَإِطْعَامُ سِتِّينَ مِسْكِينًا ذَٰلِكَ لِتُؤْمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِKadınlarına zıhar yapıp sonra da sözlerinden dönenler, eşleriyle temas etmeden önce bir köle azat etsinler. Bu, size öğüt verilen şeydir. Allah, yaptıklarınızdan haberdardır. Azat edecek köle bulamayanın, ailesiyle temastan önce iki ay birbiri peşinden oruç tutması gerekir. Buna gücü yetmeyen, altmış düşkünü doyurur. Bu kolaylık, Allah'a ve Peygamberine inanmış olmanızdan ötürüdür.” [Mücadele 3-4]

Veya Allahu Teala’nın şu kavlindeki hata ile öldürmenin kefareti ayetine işaret etmektedir: وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ أَن يَقْتُلَ مُؤْمِنًا إِلَّا خَطَأً وَمَن قَتَلَ مُؤْمِنًا خَطَأً فَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ مُّؤْمِنَةٍ وَدِيَةٌ مُّسَلَّمَةٌ إِلَىٰ أَهْلِهِ إِلَّا أَن يَصَّدَّقُوا فَإِن كَانَ مِن قَوْمٍ عَدُوٍّ لَّكُمْ وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ مُّؤْمِنَةٍ وَإِن كَانَ مِن قَوْمٍ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُم مِّيثَاقٌ فَدِيَةٌ مُّسَلَّمَةٌ إِلَىٰ أَهْلِهِ وَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ مُّؤْمِنَةٍ فَمَن لَّمْ يَجِدْ فَصِيَامُ شَهْرَيْنِ مُتَتَابِعَيْنِ تَوْبَةً مِّنَ اللَّهِ وَكَانَ اللَّهُ عَلِيمًا حَكِيمًاHata ile olması dışında, bir müminin bir mümini öldürmeye hakkı olamaz. Hata ile bir mümini öldüren kimsenin mümin bir köle azat etmesi ve ölenin ailesine teslim edilecek bir diyet vermesi gereklidir; ancak ölünün ailesi diyeti bağışlarsa o başka. Öldürülen, mümin olmakla birlikte size düşman olan bir topluluktan ise mümin bir köle azat etmek lâzımdır. Eğer kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir topluluktan ise ailesine teslim edilecek bir diyet vermek ve mümin bir köleyi azat etmek gerekir. Bunları bulamayan kimsenin Allah tarafından tövbesinin kabulü için iki ay peş peşe oruç tutması lâzımdır. Allah her şeyi bilmektedir, hikmet sahibidir.” [Nisa 92]

Aynı kitabın 182. sayfasında şu metin geçmektedir: (İktiza delâleti, kendisindeki gerekliliğin lafızların manalarından elde edilmiş olandır. Bu, onun delâlet edilen manaya mutabık olmasının şart olması ile olur.)

Benim iki sorum var:

Birincisi: Sebep köleyi azat etmeyi farz kılan sîga olmasına rağmen neden sebep olmaksızın şart zikredilmiştir?

İkincisi: Neden tazammun olmaksızın mutabık zikredilmiştir?

Umarım bu sorularla size yük olmamışımdır. Allah sizi mübarek kılsın.

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Birinci soru: İktiza delâletinde, neden şartın zikredilip sebebin zikredilmediğini soruyorsunuz. Sanki siz, Şahsiyette geçen (köleni benim adıma azat et) örneğini, mülkiyet şartını gerektirdiği şeklinde anlamışsınız ve böylece tanımdaki şarta odaklanmışsınız… Yine (Vacibin Ancak Kendisi ile Tamamlandığı Husus)’da geçen (azat etmeyi farz kılan “sîga” gibi) örneğindeki siganın sebep olarak zikredildiğini anlamışsınız. Dolayısıyla bu iktizanın bir sebep olduğunu görmüşsünüz. Bu nedenle de o halde neden iktizanın delâletinin tanımında şartın zikredildiği gibi sebebin zikredilmediği şeklinde sormuşsunuz? Cevap, meselenin farklı olmasıdır. Nitekim bu, iktiza delâletinin ve vacibin ancak kendisi ile tamamlandığı hususun vakıasında açıkça görülmektedir…Dolayısıyla bu vakıa, farklıdır. Zira iktiza delâleti, mantuk, mefhum ve benzerleriyle ilgili lügat araştırmalarındandır… Vacibin ancak kendisi ile tamamlandığı hususa gelince; bu, şerî bir kaidedir yani külli bir hükümdür. Dolayısıyla bu, onunla karıştırılmamalıdır. Çünkü iktiza delâleti, lügat standartlarına göre anlaşılır. Kaide ise, kendisinden kaidenin istinbat edildiği şerî delillere göre anlaşılır… Yani her birinin tanımından da anlaşılacağı gibi iki husustan her birinin üzerine inşa edildiği kaideleri vardır:

İktiza delâleti: Usulcüler, iktiza delâleti hakkında üç önemli tanım yapmışlardır:

- Birincisi: Onda şart veya sebep zikredilmez… Ancak onda, konuşan kişinin doğruluğu veya lafzın meydana gelişinin sıhhati için mantukun (söylenilenen) gerektirdiği iltizamın delâleti (anlamı) zikredilir. Bu tanımlardan bazıları şunlardır:

* Ebu’l Hasen Seyyidüddin el-Âmidi’ye ait olan el-İhkâm Fî Usûli’l Ahkâm’da (Ö: H. 631) şöyle geçmektedir:

[İktiza delâletinin birinci türü: Delâletinin sigası ve durumu açık olmayan şeydir. Bu ise şundan yoksun değildir: Medlulünden ya konuşan kişi kastedilmiştir ya da kastedilmemiştir. Şayet kastedilmişse şundan yoksun değildir: Ya konuşan kişinin doğruluğu veya onun hakkında söylenilenin sıhhati üzerinde durulmuştur ya da durulmamıştır. Şayet durulmuşsa, o zaman onun hakkındaki lafzın delâleti, iktiza delâleti olarak adlandırılır…] Bunun bir benzeri benim kitabım (Teysîr-ul Vusûl ile'l Usûl)’de geçmiştir.

- İkincisi aynı tanımı korumuş ancak onu daha fazla detaylanmıştır. Zira sadece durumun hitabına (şarta) atıfta bulunulmuştur. Çünkü mantuk (söylenilen) için iltizam delâletinde akla gelen ilk şeyin şart olduğunu ve onun dışındakilerin daha sonra delillerle olacağını görmüştür. Bu nedenle kölenin azat edilmesi örneği verildiğinde, azat etme şartına atıfta bulunulmuştur ki o mülkiyettir, mülkiyetin sebebine atıfta bulunulmamıştır ki o da sigadır. Çünkü buna, iktiza delâleti ile değil, bilakis delillerle ulaşılır. “Köleni benim adıma azat et” şeklinde verilen örnekten, azat etmenin sahih olması için önce mülkiyetin gerçekleştiği iktiza anlaşılır. Muayyen bir sigayla mülkiyet akdinin sebebine gelince; bu, şerî delillerden anlaşılır… Bu tanımlardan biri de şudur:   

* Ebu Hamid Muhammed İbn Muhammed Gazali et-Tûsî’ye (Ö: H. 505) ait Mustasfa Fî İlmi’l Usul adlı eserde şöyle geçmektedir:

(İkinci teknik: Sigası bakımından değil, bilakis içeriği ve işaretleri bakımından lafızlardan alıntılanan şeylerdir. Bu ise beş türde görülmektedir. Birinci tür: İktiza olarak adlandırılan şeydir. Bu ise, lafzın delâlet etmediği ve mantukun olmadığı ancak lafzın zaruretinden olan şeydir. Bu da ya sözü söyleyen kişinin (mütekellim) doğru kabul edilebilmesi böyle bir iktizanın varlığına bağlı olması bakımından, ya mantukun (lafızla ifade edilen hususun) şer’an var olabilmesi ancak böyle bir iktizanın varlığı ile mümkün olması bakımından, ya da mantukun (lafızla ifade edilen hususun) aklen sabit olabilmesi ancak böyle bir iktizanın varlığı ile mümkün olması bakımından olur. Mantukun (lafızla ifade edilen hususun) şer’an tasavvur edilmesi için iktizanın sabit olmasına dair örnek bir kişinin şöyle demesidir: Köleni benim adıma azat et. Buna göre hiç konuşulmadığı halde bu söz (mantuk-i bih) mülkiyeti tazammun ve iktiza etmektedir. Çünkü azat etmenin şer’an uygulanabilmesi için mülkiyetin (temlik) azattan önce var olması şarttır. Dolayısıyla bu, lafzın muktezası olmaktadır…)

Bunun bir benzeri ez-Zerkeşi’ye (Ö: H. 794) ait el-Bahru’l Muhît Fî Usuli’l Fıkıh adlı eserde şöyle geçmektedir:

- Geçen her iki tanımı da korumuş ancak şartı daha fazla detaylandırmış ve şartın, tazammun olarak değil delâlet edilen manaya mutabık olması ile olduğunu söylemiştir… Bu tanımlardan biri de şudur:

* Muhammed İbn Hüseyin er-Râzi’ye (Ö: H. 606) ait el-Mahsûl Fî İlmi Usûl adlı eserde şöyle geçmektedir:

(İltizamın delâletinin kısımlarına gelince; iltizamın delâletinden elde edilen anlamın, ya tekil lafızların anlamından ya da onun terkib halinden elde edilmiş olduğunu söylüyoruz. Birincisi iki kısımdır. Çünkü iltizam ile delâlet edilen mana, ya delâlet edilen manaya mutabık olarak şart olması ile olur ya da ona tabi olur. Şayet ilki olursa, o zaman bu, iktiza delâleti olarak adlandırılır, sonra bu şart akli olabilir. Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şu kavli gibi: رَفَعَ عَنْ أُمَّتِي الْخَطَأَ وَالنِّسْيَانَ وَمَا اسْتُكْرِهُوا عَلَيْهِÜmmetimden hata, unutma ve üzerinde zorlandıkları hususlar (dan dolayı hesaba çekilme) kaldırıldı.” Dolayısıyla akıl, bu anlamı şerî hükme dahil etmediğimiz sürece doğru olmadığını göstermektedir. Şu sözü gibi şerî de olabilir; Vallahi bu köleyi azat edeceğim. Ancak bu, mülkiyetin olmasını gerektirmektedir. Çünkü bu şekilde olmadıkça sözünü şer’an yerine getirmesi imkansızdır…)

Dediğimiz gibi üç tanım, bütünlük açısından değil, şart ile ilgili detay açısından farklılık göstermektedir…

Şahsiyetin üçüncü cildinde lügat araştırmalarına göre tanımın, şart ve mutabık olmak konusu olduğunu gördük ve şöyle dedik:

(İktiza delâleti, kendisindeki gerekliliğin lafızların manalarından elde edilmiş olandır. Bu, onun delâlet edilen manaya mutabık olarak şart olması ile olur. Gerekliliği, akıl gerektiriyor olabilir, Şeriat gerektiriyor olabilir. Ya konuşanın doğru oluşunun zorunluluğundan dolayı ya da telaffuz edilenin meydana geliş sıhhatinden dolayıdır. Buna dair örnek Allahu Teala’nın şu kavlidir: قَاتِلُوا الَّذِينَ يَلُونَكُمْ مِنْ الْكُفَّارِKâfirlerden yakınınızda olanlara karşı savaşın.” [Tevbe 123] Bu ayette geçen قاتلواSavaşın”, sözü; silah, mühimmat, askeri eğitim gibi savaş araçlarını ve benzerlerini elde etmeyi emretmeyi gerektirmektedir… Zira bu aklın gerektirdiği hususlardandır. Bu telaffuz edilen قاتلواSavaşın” emrinin yerine getirilişinin sıhhati için şarttır. Başka bir örnek, bir başkasına şöyle demendir: Köleni, benim adıma 1000 dirheme azat et. Delâlet olunan “azat et” den gerekli olan mefhum, köleye satın alarak veya hibe yolu ile sahip olmaktır. Bu mefhum, o delâlet olunanın şer’an gerçekleşmesinin kendisine bağlı olduğu hususlardandır. Zira ademoğlu sahip olmadığını azat edemez. Yukarıdaki söz sanki şöyledir: “Bu köleyi benim adıma sat veya bağış et. Sonra da azat etmekte benim vekilim ol.” Zira bu, şeriatın gerektirdiği husustandır. Bu, telaffuz edilen “azat et” sözünün meydana gelmesinin sıhhati için şarttır. Başka bir örnek, Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şu sözüdür: رَفَعَ عَنْ أُمَّتِي الْخَطَأَ وَالنِّسْيَانَ وَمَا اسْتُكْرِهُوا عَلَيْهِÜmmetimden hata, unutma ve üzerinde zorlandıkları hususlar (dan dolayı hesaba çekilme) kaldırıldı.” [İbn Mace tahrç etti.] Yani hatanın, unutmanın, hakkında zorlandıkları hususun hükmü kaldırıldı, demektir. Zira bu şeylerin gerçekleşmeleri kesin olduğundan dolayı, onların kendilerinden kaldırılması doğrulanmaz Bu konuşanın doğru oluşunun zorunluluğundan dolayı şeriatın gerektirdiklerindendir.) Gördüğünüz gibi iktizanın delâleti tüm yönleriyle tam olarak tanımlanmıştır. Yardım edecek olan ancak Allah’tır.

İkincisi: (Vacibin Ancak Kendisi ile Tamamlandığı Husus) şeklindeki külli hükme gelince; bunun tanımına, lügat araştırmasında yer verilmez. Bilakis bunun ötesinde şerî delillere de gerek vardır… Dolayısıyla vacibin ancak kendisi ile tamamlandığı husus hakkında bir şey araştırdıklarında, ister bu ondan bir cüz olsun, isterse sebep, şart ve mani gibi onun dışında olsun bu hususta sadece iktiza delâleti ile sınırlı kalmamışlar, bilakis delillere de odaklanmışlardır. Örneğin vacibin ancak kendisi ile tamamlandığı husus bölümünde sebebe bir örnek verdiklerinde dediler ki; (vacip olan köleyi azat etmek gibi şerî bir sebep olsa da), kölenin senin olması durumda bu olur. Onu azat etmek istersen, mülkiyet şartının gerçekleşmesi gerekir. Sigayı öğrenmek istersen, bu iktizadan anlaşılmaz, aksine bunda delili de başvurulur…Dolayısıyla senin onun mülkün olması hakkındaki bu örnek ile (köleni benim adıma azat et) sözün hakkındaki bir önceki örnek arasındaki fark gayet açıktır. Zira (köleni benim adıma azat et) sözünden, iktizayı yani önce onu (köleyi) mülk edinmen gerektiğini anlayabilirsin. Yoksa köle, senin dışında birinin mülkü ise onu nasıl azat edeceksin ki?! Zira mantukun gerçekleşmesi için mülkiyet şarttır.

Çünkü burada itimat edilen deliller oldu, ardından bu hususta içtihat oldu…Bu nedenle vacibin ancak kendisi ile tamamlandığı hususun olduğu şey hakkında ihtilaf ettiler. Bu yüzden şayet sebep veya şart olursa bu şey vacip olur denildi…Şayet şart değil sebep olursa vacip olur denildi…Şayet sebep değil şart olursa vacip olur denildi…Ne o ne de bu, bilakis tavakkuf olursa vacip olur denildi… Bunun detayları, ez-Zerkeşi’ye ait (Ö: H. 794) Bahru’l Muhît adlı eserin “1/254’de”, aynı şekilde müellifi “İbn Neccar olarak bilinen Takıyyuddin Muhammed el-Fütûhi” olan Şerhü’l Kevkebi’l Mûnîr adlı eserin “1/182’de” geçmektedir. Daha fazla bilgi edinmek isteyenler buralara müracaat edebilirler.

Bizim tercih ettiğimiz ve kendisinden bu kaidenin istinbat edildiği şerî delillere binaen Şahsiyetin üçüncü cildinde söylediklerimize gelince; zira vacibin ancak kendisi ile tamamlandığı şey, ister bu şey sebep olsun, isterse şart olsun, türü her ne olursa olsun vacip olur. Bu nedenle tanımda, (Vacibin ancak kendisi ile tamamlandığı husus iki kısma ayrılır: Birincisi; vacibiyeti, o şeye (vacibe) şart koşulmuş olması, İkincisi; vacibiyeti, yani o şeye (vacibe) şart koşulmamış olmasıdır. Vacibliği kendisi ile şart koşulan hususa gelince; şartın bizzat kendisinin vacib olmadığı hususunda bir ihtilaf yoktur. Asıl vacib, vucubiyetine delil getirilen husustur. Belirli bir namazın vacibiyeti taharetin varlığı şartına bağlanmıştır. Oysa namaz hitabı (delili) yönünden taharet vacib değildir. Taharet ancak vacibin edası için şarttır. Namaz hitabındaki vacib olan husus sadece şart gerçekleştiğinde namaz kılmaktır.) şeklinde söyledikten ve şartın vakıasını açıkladıktan sonra… konuyu şu sözlerle sonlandırdık: 

(Özetle vacibin ancak kendisi ile tamamlandığı şey de vacip olan şeyde, ya vacip olan aynı hitapla olur ya da başka bir hitapla olur. Bu husus; ister varlığı ile var olmayı, yokluğu ile yokluğu gerektiren sebep olsun, isterse yokluğu ile yokluğu getiren varlığı ile ne var olmayı ne de yok olmayı gerektirmeyen şart olsun fark etmez. Sebep ister köleyi azat etmeyi farz kılan “sîga” gibi şerî olsun, ister gerekli ilmi elde etmeye bakmak gibi akli sebep olsun, ister ise öldürme cezasını vacib kılan boynun kesilmesi gibi normal bir sebep olsun fark etmez. Şart da ister abdest gibi şerî olsun veya kendisi ile emredilen için gerekli olduğu aklen belirlenen husus gibi akli olsun, emredilen bir husustaki çelişkinin terk edilmesi gibi, ister ise abdeste başın bir bölümün yıkanması gibi normalde kendisinden ayrılmayan normal bir şart olsun fark etmez. Böylece bir hususun vacibiyeti, ancak kendisi ile tamamlanan hususu da farz kılar. Yani bir husus ile mükellef kılmak, ancak kendisi ile tamamlanan hususla da mükellef kılmayı gerektirir. Buradan hareketle şu kaide ortaya çıkmıştır: Bir vacibin ancak kendisi ile tamamlandığı şey de vacibtir.) Bitti.

Hakeza iktiza delâletinin tanımında şart geçti de sebep geçmemiştir şeklindeki birinci sorunun cevabı, yukarıda geçtiği üzere açıklanmış olup burada onu tekrar ediyorum:

(Çünkü mantuk (söylenilen) için iltizam delâletinde akla gelen ilk şeyin şart olduğunu ve onun dışındakilerin daha sonra delillerle olacağını görmüştür. Bu nedenle kölenin azat edilmesi örneği verildiğinde, azat etme şartına atıfta bulunulmuştur ki o mülkiyettir, mülkiyetin sebebine atıfta bulunulmamıştır ki o da sigadır. Çünkü buna, iktiza delâleti ile değil, bilakis delillerle ulaşılır. “Köleni benim adıma azat et” şeklinde verilen örnekten, azat etmenin sahih olması için önce mülkiyetin gerçekleştiği iktiza anlaşılır. Muayyen bir sigayla mülkiyet akdinin sebebine gelince; bu, şerî delillerden anlaşılır)…

Bildiğim kadarıyla usulcüler, sebebi iktiza delâletine dahil etmemişlerdir… Bildiğim kadarıyla birinci sorunun cevabı da budur. Bilen ve hüküm verenlerin en hayırlısı Allah’tır.

İkinci soru: Tanımda (İktiza delâleti, kendisindeki gerekliliğin lafızların manalarından elde edilmiş olandır. Bu, onun delâlet edilen manaya mutabık olmasının şart olması ile olur) şeklinde geçtiği halde neden mutabık olması zikredilmiş de tazammun zikredilmemiştir. Çünkü tazammun delâleti ve iltizam delâleti, mutabık olan delâletin sonuçlarındandır, asıl değildir… Bunu açıklaması şöyledir:

1- Delâlette asıl olan, mutabık olmasıdır yani lafzın manasının tamamına delâletidir. Dolayısıyla lafız, tahsis veya takyit dışında anlamın bir cüzüne “yani tazammuna” yönelik değildir… Diğer bir ifadeyle sadece bu bölümdeki lügat araştırmalarına göre gerekmesi sebebiyledir.

2- İltizam delâleti, söylenen lafzın delâletinin (anlamının) zihinsel gerekliliğidir yani ona tabi olmasıdır. Zira lafzın delâletinde asıl olan mutabık olması yani anlamın tamamıdır. Böylece onun lazımı olur yani manasının tamamının “mutabık olmasıdır”…Çünkü bu lazım (gereklilik), birinci sorunun cevabında açıkladığımız gibi söylenen (mantukun) lafzının uygulanması için şarttır. Bu nedenle iktiza delâletinin tanımı, Şahsiyetin üçüncü cildinde geçtiği gibidir: (İktiza delâleti, kendisindeki gerekliliğin lafızların manalarından elde edilmiş olandır. Bu, onun delâlet edilen manaya mutabık olmasının şart olması ile olur.) 

Bu, iktiza delâletinde tamamen açığa çıkmaktadır. Dolayısıyla “manasının tamamının” mutabık olması dışında nâssın gerektirdiği şey için yani nâssın zihinsel gerekliliği için mümkün değildir ve nâssın dışında hiçbir şey bundan istisna edilmez. Örneğin:

- قاتلواSavaşın”… Zihinsel gereklilik yani iktiza delâleti, savaştaki kıtal araçlarıdır. Yani genel olarak olası tüm silahlar olup sadece kılıç olduğu, bunun dışındakilerin iltizam delâletine dahil olmadığı veya top ve diğerlerinin iltizama dahil olmadığı söylenmez… Bilakis mananın tamamına “mutabık olmasıdır.” Dolayısıyla savaşta kullanılması mümkün olan tüm olası silah türü iltizama dahil olur… 

- واسأل القريةŞehre sor”… Zihinsel gereklilik yani iktiza delâleti, halktır yani şehir halkıdır. Yusuf Aleyhisselam’ın kardeşleri, sözlerinin doğruluğunu ispat etmek için babalarına şehir halkına sormasını söylediler. Bu ise mananın tamamıdır, yani şehir halkından istediğin kişiye sor, sözümüzün doğru olduğunu görürsün demektir… Burada Yusuf’un kardeşlerinin babalarından şehir halkının bir kısmına sormasını istedikleri ve diğer kısmına sormasını yasakladıkları anlaşılmaz. Çükü o zaman delil onların aleyhine olur, lehlerine olmaz. Çünkü bu şekilde babalarından, birlikte anlaştıkları belirli kişilere sormasını istemiş olurlar! 

Bu şekilde mana değişir… Hakeza “halkın” iktiza delâleti, mananın tamamına “mutabık olmasıdır.”

- Benim adıma köleni azat et… Zihinsel gereklilik, ona sahip olman, ardından onu azat etmendir. Zira burada mülkiyet, senin onu azat etmenin caiz olması için onun tamamına sahip olmalısın, yani mutabık “mananın tamamıdır.”

Hakeza “söylenen lafzın zihinsel gerekliliğinin” anlamı, mutabık olmasını gerektirir. Yani mananın tamamını gerektirir ve nâssın dışında bundan hiçbir şey istisna edilmez… Yani “tazammunun” manasından bir cüz olmaz…

Umarım bu cevap yeterli olmuştur. Bilen ve hüküm verenlerin en hayırlısı Allah’tır.

Kardeşiniz                                                                                                                            H. 3 Safer 1441

Ata İbn Halil Ebu Raşta                                                                                                       M. 02/10/2019

Cevaba, Emir’in (Allah onu korusun) aşağıdaki web sitesinden bağlanabilirsiniz:

http://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/3993/

Devamını oku...

Kuvvet Ehlinden Nusret Talep Etmek

(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin “Fıkhî” Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Soru-Cevap

Kuvvet Ehlinden Nusret Talep Etmek

Ziyad Valvil, Kamel A. J. Saleh ve Fozi Ibrahem Alshouha’ya

1- Ziyad Valavil’in sorusu:

Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh Şeyh Ata, nusret talebi hakkında bir sorum olacaktı: Parti, birkaç yerde Mekke toplumu taşlaştıktan sonra Nebi’nin kabilelerden nusret talep etmeye gittiğini söylemiştir…

Burada, Rasul müşriklere İslam’ı arz etmesiyle ilgili partiden olan ve olmayan birçok okuyucunun aktardığı şeylerle ilgili bir sorunum vardır. Rasul onları nusret vermeye mi yoksa önce İslam’a sonra da nusret vermeye mi davet etti? Farz edelim ki kabileler iman ettiler, bu fedakârlık yapmaya hazır oldukları anlamına mı gelmektedir? Örneğin Rasulün onların İslam’ını ve benzerlerini reddettiği düşünülebilir mi?

2- Kamel A. J. Saleh’in sorusu:

Affedersiniz…Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem, küfür üzerine oldukları halde mi kafirlerden nusret talebinde bulunmuştur…Yoksa önce onlardan iman etmelerini mi talep etmiştir??

- Kafirden nusret talep etmek caiz midir…?!

- Sorum net net değil gibi görünüyor. Bu yüzden müsaadenizle başka bir şekilde tekrar edeyim…

Sallallahu Aleyhi ve Sellem onlardan müşrik oldukları halde mi nusret talep etmiştir, yoksa kendisine nusret vermeden önce İslam’a girmelerini mi şart koşmuştur…Ya da İslam’a girseler de kafir olarak kalsalar da hedefi sadece nusret midir?...

3- Fozi Ibrahem Alshouha’nın sorusu:

Rasulü’nün Taif ve Arap kabilelere nusret talep etmek için gitmesini Allah mı emretmiştir yoksa mesele sırf nusret talep etmek olup güçlü kabileleri Allah’ın Rasulü mü seçmiştir? 

Rasulün kendilerinden nusret talep ettiği nusret ehli, kuvvet ehli tarafından takip edilen siyasi liderler midir? Yoksa askeri liderler midir?

Yani şehirde siyasi bir merkez olmaları sıfatıyla mı yoksa askeri kuvvet ehli olmaları sıfatıyla mı onlardan nusret talep etmiştir?

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Sorularınız benzer sorular olduğundan dolayı Allah’ın izniyle hepinize birlikte cevap vereceğim:

1- Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Allah Subhanehu’dan vahiy gelmedikçe hiçbir fiilde bulunmaz. Aynen İslam Şahsiyeti’nin üçüncü cildinin Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in fiilleri bölümünde benimsediğimiz şekilde olduğu gibidir ki orada şöyle geçmektedir:

(Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in fiilleri üç kısma ayrılır:

……

Üçüncü kısım: bir beşer olarak yaptığı fiillerden ve yalnızca Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e has fiillerden olmayan, bunların dışında kalan fiillerdir. Bu tür fiillerde Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e uymamız gerektiğinde bir ihtilaf yoktur. Bu fiillerin Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in sözleri ve sükûtu gibi şerî delil olduğu hususunda da bir ihtilaf yoktur. Şu ayetler nedeniyle Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in fiiliyle amel etmek vaciptir: لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللَّهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِمَنْ كَانَ يَرْجُو اللَّهَ وَالْيَوْمَ الأخِرَAnd olsun ki sizin için Allah’ı ve Ahiret Gününü ümit eden kimseler için Allah’ın Rasulü’nde güzel bir örnek vardır.” [Ahzab 21] إِنْ أَتَّبِعُ إِلا مَا يُوحَى إِلَيَّBen ancak bana vahy olana uyarım.” [Ahkaf 9] إِنَّمَا أَتَّبِعُ مَا يُوحَى إِلَيَّ مِنْ رَبِّيBen ancak bana Rabbimden vahy olunana uyarım.” [Araf 203] Bunlar, genellik hususunda açık, vazıh ve zahirdir. Dolayısıyla Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in sözünü ve sükûtunu kapsadığı gibi, yaptığı her işi de kapsar. Bundan dolayı kendisine has olan ve beşer vasfıyla yaptığı fiiller dışında kalan fiillerde Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e tabi olmak her Müslüman’a farzdır. Çünkü Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem ancak kendisine vahiy olana uyar.Fakat Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e ittiba/uymanın farz olması, yaptığı fiilin yapılmasının farz olduğu anlamına gelmez. Bilakis fiilin durumuna göre Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e uymanın farz olduğu anlamına gelir. Zira fiil eğer vacip/farz bir fiil ise onu yapmak vacip olur. Fiil mendub ise, onu yapmak mendub olur. Fiil mubah ise, fiilin yapılması mubah olur. Dolayısıyla ittiba, fiilin durumuna göre vaciptir. Bu Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in emirlerine ittiba gibidir. Allah’u Teâla şöyle buyurmuştur: فَلْيَحْذَرْ الَّذِينَ يُخَالِفُونَ عَنْ أَمْرِهِ أَنْ تُصِيبَهُمْ فِتْنَةٌ أَوْ يُصِيبَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌOnun emrine aykırı davrananlar başlarına bir bela gelmesinden veya kendilerine çok elim bir azap gelmesinden sakınsınlar.” [Nur 63] Bu ayet, emrettiği konularda Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e itaat etmenin vacip olduğuna delalet etmektedir. Ancak emrettiği şeyi yapmanın farz olduğuna delalet etmez. Bilakis emrettiği şeye göre emir yerine getirilir. Zira emrettiği şey farz ise yerine getirmek de farz olur. Emrettiği şey mendup ise, yerine getirmek de mendup olur. Emrettiği şey mubahlık ifade ediyorsa, yerine getirmek de mubah olur. Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in fiilleri de böyledir. Onlara ittiba etmek farzdır. Fakat onları yapmak, fiilin getirdiği hususa (hükme) göre olur…)

2- Hakeza Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Allah Subahnehu’nun emriyle nusret talep etti ve bu da bisetin onuncu senesinde Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e olan düşmanlığın şiddetlendiği kaynaşma merhalesinin sonlarında oldu:

- Uyunu'l Eser’de şöyle geçmektedir:

(Katade'den rivayet edildiğine göre Hatice Radiyallahu Anha, hicretten üç yıl önce Mekke'de vefat etti. Hatice Radiyallahu Anha Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e ilk iman eden kişidir... Uyunu'l Eser sahibi dedi ki: "Sonra Hatice Bintu Huveylid ve Ebu Talib aynı yıl vefat etti. Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem peş peşe üzücü iki olayla karşılaştı: Hatice Radiyallahu Anha'nın ve Ebu Talib'in vefatı. Hatice Radiyallahu Anha sadık bir yardımcı idi. Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem onunla huzur ve sükunet buluyordu. Uyunu'l Eser sahibi şöyle dedi: "Ziyad el-Bekai, İbn İshak'tan rivayet ettiğine göre "Hatice Radiyallahu Anha ve Ebu Talib aynı yılda vefat etti. Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in bisetinden on yıl sonra, Medine'ye hicretinden üç yıl önce vefat etti. İbn Kuteybe, Hatice'nin Ebu Talib'ten üç yıl sonra vefat ettiğini belirtti. el-Beyhaki de bu minvalde bir şey zikretti.) Bitti.

-el-Vakidi'den rivayet edildiğine göre "Hatice Radiyallahu Anha, Ebu Talib'ten otuz beş gün önce vefat etti. Bunun tersi de söylendi. Ebu Talib vefat ettiği zaman Kureyş, Ebu Talib hayattayken yapamadıklarını yapmaya başladı. Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e eziyet etti. Hatta Kureyş'in en sefih insanları ona saldırarak başına toprak attılar. Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem toz ve toprak içinde evine girince, kızlarından biri ağlayarak toprakları üzerinden çırpmaya başladı. Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem ona şöyle diyordu: لا تبك يَا بُنَيَّةُ فَإِنَّ اللَّهَ مَانِعٌ أَبَاكِEy kızcağızım! Ağlama. Çünkü Allah babanı koruyacaktır.” Bu arada da şöyle diyordu: مَا نَالَتْ مِنِّي قُرَيْشٌ شَيْئًا أَكْرَهُهُ حَتَّى مَاتَ أَبُو طَالِبٍEbu Talib ölünceye kadar hoşlanmadığım bir şeyi Kureyş bana asla yapamadı.”)

3- Bu zor şartlar altında Allah Subhânehu ve Teâlâ, Rasûlü'nü iki büyük olay ile ödüllendirdi. Bu iki büyük olaydan biri İsra ve Miraç, diğeri ise devleti kurmak ve daveti korumak için güçlü kabilelerden nusret talep etmek iznidir… İsra ve Miracı ele alma yeri burası değildir.. Nusret talebine gelince; buna Taif’ten başladı ancak davete icabet etmediler…Aksine sefihlerini Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e karşı kışkırttılar…Bundan sonra nusret talebi arayışlarının ardı arkası kesilmedi … 

Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem nusret talep ettiğinde, güç ve kuvvet sahiplerinden, yani küçüklerden değil ileri gelen büyük kabile başkanlarından yardım talep ediyor ve nusret talep etmeden önce onları İslam’a davet ediyordu. Şayet talebine icabet ederlerse, Allah’ın indirdikleriyle hükmedecek ve Allah yolunda cihat edecek devleti kurmak için onlardan açık ve net bir şekilde nusret (yardım) talep ediyordu. Bu nedenle bazıları Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’den sonra iktidarın kendilerinde olmasını şart koşarlarken bazıları da Persler ile değil Araplarla cihat etmeyi şart koşmuşlardır… İşte sana daha detaylı açıklaması:

Siretü'n Nebeviyye İbn Kesir 2/155

- Hafız Ebu Naim Abdullah İbn el-Elhac ve Yahya İbn Said el-Emevi kanalıyla, bu ikisi de Muhammed İbn Sâib ve Ebu Salih’den, İbn Abbas’dan, o da Abbas’dan şöyle dediğini rivayet etti: Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: لا أرى لي عندك ولا عند أخيك منعة، فهل أنت مخرجي إلى السوق غدا حتى نقر في منازل قبائل الناسSende ve kardeşinde benim için bir güç göremiyorum. O halde Arap kabilelerinin evlerinin -Arapların meclisinin- kapısını çalmak için yarın benimle sokağa çıkar mısın?

Dedi ki: dedim ki, işte bu Kinde ve onun etrafındakiler Yemen’den hac yapanların en iyisidir, bu Bekir Bin Vail’in çadırları ve bu da Beni Amir Bin Sa’saa’nın çadırlarıdır. Kendin seç. Dedi ki: Kinde ile başladı ve oraya geldiler. Bunun üzerine (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) dedi ki: Bunlar hangi kavimden? Dediler ki: Yemen kavmindendir. Dedi ki: Hangi Yemen’den? Dediler ki: Kinde’den. Sallallahu Aleyhi ve Sellem dedi ki: Hangi Kinde’den? Dediler ki: Beni Amr İbn Muaviye’den. Sallallahu Aleyhi ve Sellem dedi ki: Sizin için hayır olan bir şey söyleyeyim mi? Dediler ki: O nedir ki? Sallallahu Aleyhi ve Sellem dedi ki: تشهدون أن لا إله إلا الله وتقيمون الصلاة وتؤمنون بما جاء من عند اللهAllah’tan başka ilahın olmadığına şehadet edeceksiniz, namazınızı kılacaksınız ve Allah katından gelenlere iman edeceksiniz.” Abdullah İbn el-Eclah dediki: Babam kavminin büyüklerinden bana şöyle rivayet etti: Kinde, Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e şöyle dedi: Galip geldiğinde, senden sonra iktidar bizim olacak mı? Bunun üzerine Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle dedi: إن الملك لله يجعله حيث يشاءMuhakkak ki yönetim Allah'a aittir. Onu dilediği kimselere verir.” Bunun üzerine onlar da şöyle dediler: O zaman senin getirdiğin şeye bizim ihtiyacımız yoktur.

- Ebu Bekir şöyle dedi: Sonra sakin ve vakarlı bir şekilde oraya ulaştık. Nitekim onların ileri gelen büyükleri ve heyetleri gelince Ebu Bekir öne çıktı ve selam verdi.

Ali şöyle dedi: Ebu Bekir bütün hayırlarda önde idi. Ebu Bekir onlara şöyle dedi: Kimdir bu kavim? Onlar da: “Şeyban İbn Salebe” dediler. Bunun üzerine Ebu Bekir, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e yönelerek şöyle dedi: “Anam babam sana feda olsun! Bunlar, kavimleri arasında ulu kişilerdir.” Başka bir rivayette şöyle geçmektedir: Kavimlerinin içinde bunların arkasında mazereti olan biri yoktur. Kavimlerinin içinde güçlü olanlar bunlardır ve insanların en güçlü olanları bunlardır. Bu kabile arasında Mefruk bin Amr, Hani İbn Kabisa, Masna İbn Harise ve Numan İbn Şerik de vardı.

Kabilenin içinden Ebu Bekir’e en yakın olan Mefruk İbn Amr idi, Mefruk İbn Amr açıklaması ve lisanıyla onlara üstün gelmişti ve onun göğsünün üzerine düşmüş iki saç örgüsü bulunuyordu. Ayrıca meclis olarak kavme en yakın olan da Ebu Bekir’in meclisiydi. Mefruk şöyle dedi: Belki de sen Kureyş’in kardeşisin? Ebu Bekir şöyle dedi: Eğer size Allah’ın Rasulü hakkında bir haber ulaşmışsa işte o buradadır. Mefruk dedi ki: Böyle anıldığı bize ulaştı. Sonra Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e döndü ve [şöyle dedi: Ey Kureyşli kardeş beni neye davet ediyorsun? Bunun üzerine Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem öne çıktı, oturdu, Ebu Bekir elbisesiyle onu gölgelemek için ayağa kalktı ve Sallallahu Aleyhi ve Sellem de şöyle dedi: أدعوكم إلى شهادة أن لا إله إلا الله وحده لا شريك له وأني رسول الله، وأن تؤووني وتنصروني حتى أؤدي عن الله الذي أمرني به، فإن قريشا قد تظاهرت على أمر الله، وكذبت رسوله، واستغنت بالباطل عن الحق، والله هو الغني الحميد... “Allah´tan başka ilah olmadığına O´nun ortaksız olduğuna benim de Allah'ın elçisi olduğuma şehadet etmeye ve Rabbimin emirlerini yerine getirinceye kadar beni himaye etmeye, bana yardımcı olmaya sizi davet ediyorum. Çünkü Kureyşliler Allah’ın emrine karşı geldiler. Rasulü’nü yalanladılar. Hakkı bırakıp da batıl ile yetindiler. Ama Allah hiçbir şeye ihtiyacı olmayan ve her hususta övülendir. …” Mefruk ona şöyle dedi: Ey Kureyşli kardeş yine beni neye davet ediyorsun? Allah’a yemin olsun bu dünya ehlinin bir sözü değildir. Eğer onların sözlerinden olsaydı mutlaka onu öğrenirdik. Bunun üzerine Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şu ayeti okudu: اِنَّ اللّٰهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالْاِحْسَانِ وَاٖيتَٓائِ۬ ذِي الْقُرْبٰى وَيَنْهٰى عَنِ الْفَحْشَٓاءِ وَالْمُنْكَرِ وَالْبَغْيِۚ يَعِظُكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَŞüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayasızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.” [Nahl 90] ] 

Mefruk ona dedi ki: Vallahi ey Kureyşli kardeş! Sen yüce bir ahlaka ve güzel amellere davet ettin. Seni yalanlayan ve sana karşı çıkan kavim iftira atmış.

Sanki o Hani İbn Kabisa’nın da konuşmaya katılmasını istiyor gibiydi ve şöyle dedi: İşte bu Hani İbn Kabisa’dır. Kendisi bizim şeyhimiz ve dinimizin sahibidir…Bizim arkamızda, kendileriyle anlaşma yapmaktan hoşlanmadığımız bir kavim var. Ancak o geri dönüyor biz de geri dönüyorduk, o bakıyor biz de bakıyorduk…Sanki o, Masna İbn Harise’nin de konuşmaya katılmasını istiyor gibiydi ve şöyle dedi: İşte bu, Masna İbn Harise’dir. Kendisi bizim şeyhimiz ve savaş ehlimizdir… Masna şöyle dedi: Konuşmanı dinledim. Çok güzel konuştun ey Kureyşli kardeş. Konuştuğun şeyler beni etkiledi. Cevap, Hani İbn Kabisa’nın cevabıdır. Dinimizi ve tabilerimizi bırakıp bizimle oturduğun meclis için sana geldik. Ancak bizler, biri Yemame, diğeri semave olan iki yer arasında konuşlandık.  

Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem, ona şöyle dedi: ما هاتان الضرتانBu iki yer arası da neresidir?” O da şöyle dedi: Birisi Arapların suları arasındaki bir yer (İran sınırına yakın bir yer). Diğeri ise Kisra nehirleridir. Biz buraya, Kisra´ya verdiğimiz bir söze sadık kalmak koşuluyla yerleştik. Burada huzursuzluk ve kargaşalık çıkarmayacağız. Senin bizi davet ettiğin şeyden hükümdarlar hoşlanmazlar. Arap ülkesinden olanlara gelince; sahibinin günahı bağışlanır, özrü kabul edilir. Fars ülkesinden olanlara gelince; sahibinin günahı bağışlanmaz, özrü de kabul edilmez. Eğer Araplara karşı seni korumamızı ve himayemiz altına almamızı istiyorsan, biz bunu yaparız.

Bunun üzerine Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle dedi: ما أسأتم في الرد إذ أفصحتم بالصدق، وإن دين الله لن ينصره إلا من أحاطه من جميع جوانبهSiz bana kötü bir cevap vermediniz. Zira doğruyu söylediniz. Kesinlikle Allah’ın dinine ancak (dinden taviz vermeksizin) bütün yönleriyle kuşatan yardım edebilir.

İbn Hişam’ın sireti 1/424

(Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem, kendisini Beni Amir’e arzetti.)

İbn İshak şöyle dedi: Bana Zühri şöyle rivayet etti; O, Beni Amir İbn Sa’saa’ya geldi ve onları Allah Azze ve Celle’ye davet etti. Onlara kendini arz etti ve onların içinden -Beyhara İbn Firas denilen bir adam, İbn Hişam’ın: Firas İbn Abdullah İbn Seleme (el-Hayr) İbn Kuşeyr İbn Ka’b İbn Rabia İbn Amir İbn Sa’saa olduğunu söylediği adam- ona şöyle dedi: Vallahi bu genci Kureyş’ten alırsam, onunla Arapları yer bitirirdim. Sonra şöyle dedi: Şayet senin emrin üzere sana biat etsek, sonra Allah seni, sana karşı çıkanlara karşı üstün kılarsa, senden sonra emir bizim olacak mı? Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle dedi: الأمر لله يضعه حيث يشاءBu mesele Allah'a aittir. Onu dilediği yere verir.” Bunun üzerine Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e şöyle dedi: Senin dışındaki Araplar için boyunlarımızı feda edeceğiz. Sonra Allah sana yardım edip üstün kılınca emir başkasının olacak öyle mi? Senin getirdiğin şeye ihtiyacımız yoktur.

Son olarak İkinci Akabe Biatı oldu. Bundan da açığa çıkıyor ki biat, Musab’ın bir süre birlikte kaldığı ve kendilerine İslam’ı öğrettiği Müslümanlar tarafından olmuştur. Daha detaylı açıklaması şöyledir:  

- Siyer-i İbn Hişam ve Hadaiku'l Envar ve diğer siyer kitaplarında şöyle geçmektedir:( ثُمَّ إنَّ مُصْعَبَ بْنَ عُمَيْرٍ رَجَعَ إلَى مَكَّةَ، وَخَرَجَ مَنْ خَرَجَ مِنْ الْأَنْصَارِ مِنْ الْمُسْلِمِينَ إلَى الْمَوْسِمِ من السنة الثالثة عشرة للبعثة مَعَ حَجَّاجِ قَوْمِهِمْ مِنْ أَهْلِ الشِّرْكِ، حَتَّى قَدِمُوا مَكَّةَ، فَوَاعَدُوا رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم الْعَقَبَةَ، مِنْ أَوْسَطِ أَيَّامِ التَّشْرِيقِ، حِينَ أَرَادَ اللَّهُ بِهِمْ مَا أَرَادَ مِنْ كَرَامَتِهِ، وَالنَّصْرِ لِنَبِيِّهِ، وَإِعْزَازِ الْإِسْلَامِ وَأَهْلِهِ، وَإِذْلَالِ الشِّرْكِ وَأَهْلِهِ... قَالَ كَعْبٌ: ثُمَّ خَرَجْنَا إلَى الْحَجِّ، وَوَاعَدْنَا رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم بِالْعَقَبَةِ مِنْ أَوْسَطِ أَيَّامِ التَّشْرِيقِ. قَالَ: فَلَمَّا فَرَغْنَا مِنْ الْحَجِّ، وَكَانَتْ اللَّيْلَةُ الَّتِي وَاعَدْنَا رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم لَهَا... قَالَ: فَنِمْنَا تَلِكَ اللَّيْلَةَ مَعَ قَوْمِنَا فِي رِحَالِنَا، حَتَّى إذَا مَضَى ثُلُثُ اللَّيْلِ خَرَجْنَا مِنْ رِحَالِنَا لِمَعَادِ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم، نَتَسَلَّلُ تَسَلُّلَ الْقَطَا مُسْتَخْفِينَ، حَتَّى اجْتَمَعْنَا فِي الشِّعْبِ عِنْدَ الْعَقَبَةِ، وَنَحْنُ ثَلَاثَةٌ وَسَبْعُونَ رَجُلًا، وَمَعَنَا امْرَأَتَانِ مِنْ نِسَائِنَا... قَالَ: فَاجْتَمَعْنَا فِي الشِّعْبِ نَنْتَظِرُ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم... قَالَ: فَتَكَلَّمَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم، فَتَلَا الْقُرْآنَ، وَدَعَا إلَى اللَّهِ، وَرَغَّبَ فِي الْإِسْلَامِ، ثُمَّ قَالَ أُبَايِعُكُمْ عَلَى أَنْ تَمْنَعُونِي مِمَّا تَمْنَعُونَ مِنْهُ نِسَاءَكُمْ وَأَبْنَاءَكُمْ. قَالَ: فَأَخَذَ الْبَرَاءُ بْنُ مَعْرُورٍ بِيَدِهِ، ثُمَّ قَالَ: نَعَمْ، وَاَلَّذِي بَعَثَكَ بِالْحَقِّ (نَبِيًّا)، لَنَمْنَعَنَّكَ مِمَّا نَمْنَعُ مِنْهُ أُزُرَنَا، فَبَايِعْنَا يَا رَسُولَ اللَّهِ، فَنَحْنُ وَاَللَّهِ أَبْنَاءُ الْحُرُوبِ، وَأَهْلُ الْحَلْقَةِ، وَرِثْنَاهَا كَابِرًا (عَنْ كَابِرٍ). قَالَ: فَاعْتَرَضَ الْقَوْلَ، وَالْبَرَاءُ يُكَلِّمُ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم، أَبُو الْهَيْثَمِ بْنُ التَّيِّهَانِ، فَقَالَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ، إنَّ بَيْنَنَا وَبَيْنَ الرِّجَالِ حِبَالًا، وَإِنَّا قَاطِعُوهَا - يَعْنِي الْيَهُودَ - فَهَلْ عَسَيْتَ إنْ نَحْنُ فَعَلْنَا ذَلِكَ ثُمَّ أَظْهَرَكَ اللَّهُ أَنْ تَرْجِعَ إلَى قَوْمِكَ وَتَدَعَنَا؟ قَالَ: فَتَبَسَّمَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم، ثُمَّ قَالَ: بَلْ الدَّمَ الدَّمَ، وَالْهَدْمَ الْهَدْمَ، أَنَا مِنْكُمْ وَأَنْتُمْ مِنِّي، أُحَارِبُ مَنْ حَارَبْتُمْ، وَأُسَالِمُ مَنْ سَالَمْتُمْ... قَالَ ابْنُ إسْحَاقَ: فَحَدَّثَنِي عُبَادَةُ بْنُ الْوَلِيدِ بْنِ عُبَادَةَ بْنِ الصَّامِتِ، عَنْ أَبِيهِ الْوَلِيدِ، عَنْ جَدِّهِ عُبَادَةَ بْنِ الصَّامِتِ، وَكَانَ أَحَدَ النُّقَبَاءِ، قَالَ: بَايَعْنَا رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم بَيْعَةَ الْحَرْبِ - وَكَانَ عُبَادَةُ مِنْ الِاثْنَيْ عَشَرَ الَّذِينَ بَايَعُوهُ فِي الْعَقَبَةِ الْأُولَى عَلَى بَيْعَةِ النِّسَاءِ - عَلَى السَّمْعِ وَالطَّاعَةِ، فِي عُسْرِنَا وَيُسْرِنَا وَمَنْشَطِنَا وَمَكْرَهِنَا، وَأَثَرَةٍ عَلَيْنَا، وَأَنْ لَا نُنَازِعَ الْأَمْرَ أَهْلَهُ، وَأَنْ نَقُولَ بِالْحَقِّ أَيْنَمَا كُنَّا، لَا نَخَافُ فِي اللَّهِ لَوْمَةَ لَائِمٍ "Sonra Musab İbn Umeyr Mekke’ye geri döndü. Bisetin 13. yılı Hac mevsiminde Yesrib halkı Müslümanlarından (70 küsur şahıs), hac ibadetini eda etmek için Mekke'ye geldiler. Bunlar kavimlerinden hacca gelen müşriklerle birlikte geliyorlardı. Mekke'ye geldikleri zaman onlarla Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem Akabe'de Teşrik günlerinin ortasında, gece karanlığında tam bir gizlilik içerisinde görüşmek üzere anlaşmışlardı. Ka'b dedi ki: “Hac için yola çıktık. Teşrik günlerinin ortasında Akabe'de görüşmek üzere Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile sözleştik. Ka'b devam ediyor: Haccı bitirince ve Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile sözleştiğimiz gece olunca, o gece kafilemizle beraber yattık. Gecenin üçte biri geçince Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile görüşmek üzere kafilemizden ayrıldık. Kedilerin yürümesi gibi sessizce yürüyorduk. Nihayet Akabe'deki dağ yolunda toplandık. Biz 73 erkek ve 2 kadın idik. Dağ yolunda Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’i beklemeye başladık... Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem konuştu. Kur'an okudu. Allah'a davet etti. İslam’a teşvik etti. Sonra da şöyle buyurdu: “Hanımlarınızı ve çocuklarınızı şerrinden koruduğunuz şeylerden beni korumanız üzerine sizinle biat ediyorum.” Bunun üzerine Bera b. Ma'rur Efendimizin elinden tuttu ve "Evet, seni hak dinle gönderen Allah'a yemin ederim ki, ailelerimizi şerrinden koruduğumuz şeylerden seni de koruyacağız. Biat ettik ey Allah’ın Rasulü! Vallahi biz savaş adamıyız, silah ehliyiz. Bunu nesilden nesile devraldık" dedi. Bera, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile konuşurken sözüne Ebu'l Heysem İbn Teyyihan itiraz etti ve dedi ki: Ey Allah’ın Rasulü! Bizimle birtakım insanlar (yani Yahudiler) arasında ahitler var. Biz şimdi bu ahitleri keseceğiz. Biz böyle hareket eder de, sonra Allah sana kavmine dönmeyi ve bizi terk etmeyi emrederse ne olacak?” Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem tebessüm etti ve sonra şöyle buyurdu: “Bilakis kana kan, yıkıma yıkım. Artık ben sizdenim; siz de bendensiniz. Sizin savaştığınız kimselerle savaşır, sizin barış yaptığınız kimselerle barış yaparım.” İbn İshak dedi ki: Ubade ibnu'l Velid ibn Ubade ibn Samet, babası el-Velid'den, dedesi Ubade İbn Samet'ten -ki nakiplerden biriydi- anlattığına göre “Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile savaş biati yaptık. Ubade ilk Akabe'de kadın biati yapan on iki kişi arasındaydı. “Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e zorluk ve kolaylıkta, işitmek ve itaat etmek üzere; emir sahipleri ile çekişmeyeceğimize, her nerede olursak olalım muhakkak orada hakkı uygulayacağımıza veya hakkı söyleyeceğimize Allah yolunda hiç kimsenin kınamasından korkmayacağımıza dair biat ettik…”) Bitti.

4- İşte İslam Medine'de yayıldıktan sonra nusret biati olan ikinci Akabe biati budur. Sonra da devletin kurulması ile hicret gerçekleşti. Tüm bunlardan Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem hicretin onuncu yılından itibaren yani Akabe biatinden yaklaşık üç yıl önce nusret talep etmekle emrolunduğu açığa çıkıyor. Çünkü ikinci Akabe biati bisetin on üçüncü yılında gerçekleşti. Yani Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem nusret talep etmekle emrolunduğunda, güçlü kabileleri araştırıyor ve onlardan nusret talep ediyordu. Musab İbn Umeyr'den Medine ile ilgili haberleri alınca, ardından yetmiş üç erkek ve iki kadın gelip Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e Akabe'de biat edince Alklah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Medine'nin bunun için uygun olduğunu, devlet kurmak, İslam'ı ve Müslümanları desteklemek için yardıma hazır olduklarını gördü… Bununla birlikte Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Medine’ye ancak Allah Subhanehu ve Teala’nın kendisine Hicret edeceği yurt gösterilince ve hicret etme izni verilince hicret etti. Nitekim el-Buhari'de şöyle geçmektedir: قال ابْن شِهَابٍ: فَأَخْبَرَنِي عُرْوَةُ بْنُ الزُّبَيْرِ، أَنَّ عَائِشَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهَا، زَوْجَ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم، قَالَتْ: لَمْ أَعْقِلْ أَبَوَيَّ قَطُّ، إِلَّا وَهُمَا يَدِينَانِ الدِّينَ، وَلَمْ يَمُرَّ عَلَيْنَا يَوْمٌ إِلَّا يَأْتِينَا فِيهِ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم طَرَفَيِ النَّهَارِ، بُكْرَةً وَعَشِيَّةً... فَقَالَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم لِلْمُسْلِمِينَ: «إِنِّي أُرِيتُ دَارَ هِجْرَتِكُمْ، ذَاتَ نَخْلٍ بَيْنَ لاَبَتَيْنِ» وَهُمَا الحَرَّتَانِ، فَهَاجَرَ مَنْ هَاجَرَ قِبَلَ المَدِينَةِ، وَرَجَعَ عَامَّةُ مَنْ كَانَ هَاجَرَ بِأَرْضِ الحَبَشَةِ إِلَى المَدِينَةِ، وَتَجَهَّزَ أَبُو بَكْرٍ قِبَلَ المَدِينَةِ، فَقَالَ لَهُ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم:«عَلَى رِسْلِكَ، فَإِنِّي أَرْجُو أَنْ يُؤْذَنَ لِي» فَقَالَ أَبُو بَكْرٍ: وَهَلْ تَرْجُو ذَلِكَ بِأَبِي أَنْتَ؟ قَالَ: «نَعَمْ»... قَالَ ابْنُ شِهَابٍ، قَالَ: عُرْوَةُ، قَالَتْ عَائِشَةُ: فَبَيْنَمَا نَحْنُ يَوْمًا جُلُوسٌ فِي بَيْتِ أَبِي بَكْرٍ فِي نَحْرِ الظَّهِيرَةِ، قَالَ قَائِلٌ لِأَبِي بَكْرٍ: هَذَا رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم مُتَقَنِّعًا، فِي سَاعَةٍ لَمْ يَكُنْ يَأْتِينَا فِيهَا، فَقَالَ أَبُو بَكْرٍ: فِدَاءٌ لَهُ أَبِي وَأُمِّي، وَاللَّهِ مَا جَاءَ بِهِ فِي هَذِهِ السَّاعَةِ إِلَّا أَمْرٌ، قَالَتْ: فَجَاءَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَاسْتَأْذَنَ، فَأُذِنَ لَهُ فَدَخَلَ، فَقَالَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم لِأَبِي بَكْرٍ: «أَخْرِجْ مَنْ عِنْدَكَ». فَقَالَ أَبُو بَكْرٍ: إِنَّمَا هُمْ أَهْلُكَ، بِأَبِي أَنْتَ يَا رَسُولَ اللَّهِ، قَالَ: «فَإِنِّي قَدْ أُذِنَ لِي فِي الخُرُوجِ» فَقَالَ أَبُو بَكْرٍ: الصَّحَابَةُ بِأَبِي أَنْتَ يَا رَسُولَ اللَّهِ؟ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم: «نَعَمْ» (İbn Şihab şöyle dedi: Urve İbn Zübeyir Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in eşi Âişe Radıyallahu Anha’dan şöyle dediğini haber verdi: “Ben babamla anamın İslam dinini din edinerek yaşamalarından başka yaşayışlarını hiç bilmedim. O zamanlarda hiçbir günümüz geçmezdi ki, muhakkak o günde, gündüzün iki tarafında, sabah ve akşam vakitlerinde Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem bize gelirdi. Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem Müslümanlara şöyle dedi: “Sizin hicret edeceğiniz yurt bana gösterildi. Ben iki kara taşlık arasında, hurmalıklı çorak bir yer gördüm” dedi. Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem bunu söylediği zaman Medine tarafına hicret edenler (dalga dalga) hicret ettiler ve Habeşistan'a hicret etmiş olanların bazısı da Medine'ye dönüp geldiler. Ebu Bekir de bir muhacir olmaya hazırlandı. Fakat Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem ona: “Yavaş ol (acele etme). Çünkü ben, benim için de izin verilmesini umuyorum” buyurdu. Ebu Bekir: “Babam sana kurban olsun, sen bunu umuyor musun? Dedi. Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem “Evet” buyurdu." İbn Şihab şöyle dedi: Urve Âişe’nin şöyle dediğini söyledi: "Biz, bir gün Ebu Bekir evinde öğle sıcağının başladığı bir sırada otururken birisi Ebu Bekir “İşte Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem başını sarmış bir halde geliyor” dedi. O saat, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in bize geldiği bir vakit değildi. Bunun üzerine Ebu Bekir dedi ki: Anam ve babam ona feda olsun! Allah'a yemin ederim, bu saatte mutlaka önemli bir iş için gelmiş olmalıdır.” Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem geldi, izin istedi, Ebu Bekir ona izin verdi, o da içeri girdi. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem Ebu Bekir'e: Yanında kim varsa dışarı çıkar” diye buyurdu. Ebu Bekir: “Babam sana feda olsun ey Allah'ın elçisi! Yanımda olanlar senin aile halkındır” dedi. "Hicret için bana izin verildi” diye buyurdu. Bunun üzerine Ebu Bekir: “Babam sana feda olsun ey Allah'ın elçisi! Ben de seninle birlikte olacak mıyım?" diye sordu. O da “Evet” buyurdu.”)

Sonuç olarak:

  • Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Allah Subhanehu’nun Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e izin vermesinin ardında, yani Subhanehu’dan gelen vahiyle nusret talebinde bulunmuştur.
  • Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem, nusret talebinde bulunduğu kimseleri önce İslam’a girmeye davet ediyor, eğer İslam’a girerlerse onlardan nusret talebinde bulunuyordu.
  • Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem, muktedir olan güç ve kuvvet sahiplerinden nusret talebinde bulunuyordu. Bu nedenle küçüklere değil güçlü ve büyük kabilelere gidiyordu. Aynı şekilde çöldeki Arapların olduğu küçük topluluklara (küçük köylere) değil, çevresindeki bölgelerden büyük olan şehirlere gidiyordu. Yani Allah’ın indirdikleriyle olan yönetimi ikame etmek ve Allah yolunda cihat etmek için Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e yardım edebilecek muktedir kişilere gidiyordu. Nitekim bu, bazılarının Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’den sonra iktidarın kendileri için olmasını şart koşmalarında ve diğer bazılarının da Farslar ile değil Araplarla cihat etmeyi şart koşmalarında gayet açıktır

Umarım bu cevap, üç kardeşin soruları için de şifa verici ve yeterli olmuştur. Bilen ve hüküm verenlerin en hayırlısı Allah’tır.

Kardeşiniz                                                                                                                      H. 22 Muharrem 1441

Ata İbn Halil Ebu Raşta                                                                                                   M. 21/09/2019

Cevaba, Emir’in (Allah onu korusun) aşağıdaki web sitesinden bağlanabilirsiniz:

http://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/3988/

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER