Pazar, 06 Rabi' al-awwal 1444 | 2022/10/02
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Ağ Pazarlama

Soru-Cevap

Ağ Pazarlama

Abdulhamid Fawaghra ve Ammar Ebu Uveys’e

Sorular:

Abdulhamid Fawaghra’nın sorusu:

Esselamu Aleykum. Network Marketing (ağ pazarlama veya çok katlı pazarlama satışı) konusu hakkında sormak istiyorum.

Bir arkadaşım bana ek maaş getirecek yeni bir iş fırsatı için bir davet gönderdi. Fırsat ise, internet üzerinden çalışmak ve Zoom uygulaması üzerinden tanıtım toplantılarına katılmak. İşin içeriğinin özeti şöyle; özellikle Korona pandemisi ve tüm işlemlerin uzaktan ve elektronik hale gelmesiyle yaşadığımız koşullar ışığında işi tanıtmak ve ek gelir ihtiyacımızı belirtmektir.

Çalışma, kozmetik ve tıbbi ürünler için Genesis şirketi ile birlikte oluyor. Dolayısıyla her bir kişinin bir çevrimiçi mağaza veya elektronik cüzdan sahibi olabilmesi için, fiyatı en az bin ila iki bin dolar arasında değişen bir ürün paketi satın alması gerekiyor. Ücreti bankaya ödeniyor ve ardından paket evinize teslim ediliyor. Çalışma şekli, benim mülküm olan paketi satmak veya tanıtmak ya da internet üzerinden satmak da değil. Zira onlar bunu geleneksel bir yöntem olarak görüyorlar. Bilakis çalışma, diğer insanları çalışmaya ve bir ekip çalışmasına katılmaya davet etmek, onları iletişim siteleri aracılığıyla daha büyük sayıda aile, akraba ve arkadaşlarıyla birlikte fırsat ve diyalog konusunda ikna etmek, onları Zoom uygulamasıyla ilgili toplantılara dahil etmek ve bu alanda eski, kıdemli ve birçok kâr elde etmiş insanlarla tanışmalarını sağlamaktır…

Kâr, bir paket satın alan ve genellikle kişisel kullanım için kalan ilk adımı atan her yeni aboneden kazandığınız komisyonlar yoluyla oluyor. Dolayısıyla ne kadar başka kişiler dahil ederseniz ve zincir ne kadar uzun olursa, komisyonlar da o kadar yüksek oluyor…

Aynı şekilde davet ettiğiniz kişiler de başkalarını davet edecekler, onlar da komisyon alacaklar ve ayrıca siz de her yeni kişi için ek bir komisyon alacaksınız ve bu komisyonun 35 dolar olduğu tahmin ediliyor…

Aynı şekilde beni arayan kişinin açıklamasına göre iki ay içinde 4000 dolara ulaşan maddi getirideki artışla birlikte ekip sayısı ne kadar artarsa, bir o kadar fazla ayrıcalık, komisyon ve derece elde ediyorsunuz.

Bu işten şüphelendim ve meşruiyeti hakkında şüpheye düştüm. Bu yüzden ilk sorum, bu iş hakkında şeriatın tutumunun ve alimlerin ve şeyhlerin bu konu hakkındaki görüşlerinin ne olduğudur. Konuyu aydınlatmanızı ve ifade etmenizi rica ediyorum. Uzattığım için özür dilerim.

Ammar Ebu Uveys’in sorusu:

Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Sizden bu konu hakkında en kısa zamanda beni bilgilendirmenizi rica ediyorum. Allah sizi hayırla mükafatlandırsın.

Ammar Ebu Uveys.

Esselamu Aleykum… Son zamanlarda, e-ticaret, özellikle de ağ pazarlaması yaygınlaştı ve helal ve haram olması konusunda görüş ayrılıkları oluştu. Sorum şu: Network Marketing’in hükmü nedir… Resim daha net olsun diye şirketin çalışmasını izah edeceğim… Başlangıçta şirket, işe katılmak isteyenlerden, vekaleten ondan izin alıyormuş gibi, ağda kendisine bir ID almak için belirli bir miktar para ödenmesini istiyor. Bu ID şirkete mal oluyor ve bu yüzden çalışanından para alıyor… Katılım sağladıktan sonra çalışma, şu şekilde iki bölüme ayrılarak başlıyor; birincisi, çalışan kişi gerçek fiyatı belli olan ve aldatma olmayan ürünü pazarlamaya ve satmaya başlıyor. Şirketin bu ürünü satması sonucunda çalışana verdiği nispi bir komisyon karşılığında hedef ve amacına ulaşıyor. Çalışanın müşterinin bilgilerini şirkete aktardığı, şirketin ürünü ona devrettiği, satıcı değil de pazarlamacı olduğu gerekçesiyle çalışan ürünün mülkiyetine sahip olmadan çalışanın yüzdesini verdiği bilinmelidir. Bu bir yöndendi… Diğer yönden olana gelince; en önemlisi çalışanın şirketin tanıtımını yapması ve başka çalışanlar getirerek sağda solda onun altında şubelere ayrılmalarıdır. Böylece getirdiği her bir çalışan için 500 puan alıyor. Eğer ürünleri satmak ve kişiler getirmek yoluyla sağ ve sol dengesini sağlayabilirse, yani örneğin sağdan 1000 puan ve soldan da 1000 puan şeklinde dengeyi saplayabilirse, ilk çalışanın dereceleri ve komisyonları yükseliyor… Başkaları da yükselmek için aynı işi yapıyorlar... Bu işte bir aldatma ve kumar var mıdır yoksa ücret kapsamına mı giriyor?

Bu husustaki şerî hükmü açıklamanızı rica ediyorum. Allah sizi hayırla mükafatlandırsın.

Cevap:

Sorularınız birbirine benzemektedir. Daha önce bize ağ pazarlaması hakkında benzer sorular gelmiş ve biz de 13/10/2007, 08/03/2009 ve 19/08/2015 tarihlerinde bunlara cevap vermiştik. Şimdi bu cevaplardan size, yeterli olacak kadar aktarımda bulunacağım:

* İslam’da akitler açık ve kolay olup onda hiçbir karmaşıklık yoktur. Dolayısıyla akitlerin tamamı, vakıası ve akit yapan taraflar açısından muamelenin malum olması, sonra bununla ilgili şerî nâssların bilinmesi, incelenmesi ve sahih bir içtihatla hükmün istinbat edilmesi şeklinde olur.

** Sorunuzda geçen şirketler, birçok ürünlerde pazarlama ağı ile muamele ediyor ve bu şirketler, ilk soruda olduğu gibi ürünlerini pazarlayanların kendilerinden bir şeyler satın almalarını veya ikinci soruda olduğu gibi “vekaleten ondan izin alıyormuş gibi” kendisine belli bir miktarın ödemesini şart koşuyor. Böylece ona müşteri getirme hakkı veriyor ve onlara karşı ona bir komisyon veriyor, “yani şirkete müşteriler getirdiği için şirketin komisyoncusu oluyor ve onlardan komisyon alıyor” ve birtakım müşteri yani şirketin bu amaç için hazırlamış olduğu programlara göre müşteri getirmedikçe ona komisyon vermiyor. Başka bir ifadeyle ilk müşteri veya ilk miktarı ödeyen getirdikleri kişiler için komisyon alıyorlar ve aynı şekilde başkalarının onlara getirdiklerinden de daha az bir komisyon alıyorlar ve “komisyonculuk” pazarlaması işleri bu şekilde, yani bir komisyonculuk zinciri veya ağ pazarlaması şeklinde devam ediyor.

*** Bu tür ticari işler şeriata aykırıdır ve bunun açıklaması şöyledir:

1- Satıcının, bir adamın kendisinden satın almadıkça komisyoncusu olmayacağını şart koşması doğru değildir. Bilakis bu ancak komisyonculuk vakıasına uygun olduğu zaman caiz olur. Yani satıcının adama, eğer bana müşteri getirirsen sana her müşteri için bir miktar vereceğim der ya da dediğim gibi kendisinden satın almasını şart koşmaz veya kendisinin komisyoncusu olması için ona para öder. Ancak şirket, ilk soruda olduğu gibi “pazarlamacının” ürünlerinden satın almasını veya ikinci soruda olduğu gibi belli bir miktar ödemesini şart koşuyor. Ancak bu şekilde komisyon için şirkette komisyoncu olarak çalışma hakkına sahip oluyor, yani şirkete müşteriler getiriyor ve onlar üzerinden komisyon alıyor… Dolayısıyla bu da hem satın alma “veya para ödeme” hem de komisyon sözleşmesinin yapıldığı iki sözleşmenin tek bir sözleşme içerisinde olması veya tek bir anlaşmada iki anlaşmanın olması anlamına gelmektedir. Çünkü bu ikisi, birbirine şartlıdır ve bu da haramdır. Zira نَهَى رَسُولُ اللهِ صلى الله عليه و سلم عَنْ صَفْقَتَيْنِ فِي صَفْقَةٍ وَاحِدَةٍAllah’ın Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem, tek bir anlaşma içerisinde iki anlaşmanın yapılmasını nehyetmiştir.” [Ahmed, Abdurrahman İbn-u Amdullah İbn-u Mesud’dan, o da babasından tahriç etmiştir] Yani sana şöyle demem gibi: Beni bayi yaparsan senin adına çalışırım veya senin adına pazarlama yaparım veya senden satın alırım ve benzerleri gibi. Açıktır ki bu vakıa, soruya göre burada mevcuttur. Zira satış ve komisyonculuk, tek bir sözleşme içerisindedir. Yani şirketten bir ürün satın alma zorunluluğu, komisyonculuk işi için, yani şirkete getirilen müşterilerden komisyon almakla ilgili pazarlama yapmak için şarttır.

2- Komisyonculuk, bayi ile kendisine müşteri getiren kimse arasındaki bir sözleşmedir. Bu sözleşmedeki komisyon ücreti ise, kişinin şirkete getirdiği müşterilere düşer, başkasının getirdiği müşterilere değil. Söz konusu şirketin muamelesindeki komisyon ücretini ise, “pazarlama yapan” komisyoncu, şirketten satın almaları için getirdikleri müşterilerden aldığı gibi başkasının getirdiklerinden de almaktadır. Dolayısıyla bu, komisyonculuk sözleşmesine aykırıdır.

3- Şirket satış fiyatı, gabn-ı fâhişi de beraberinde getirmektedir. Müşteri bunu bilmesine rağmen durum, şirketin faaliyetlerine teşvikte kullandığı “dolambaçlı” yöntemler sonucunda bir aldatma söz konusudur. Zira bu, müşterinin gerçek fiyatın bir kısmına dahi denk gelmeyen şirketin ürünü için yüksek bir fiyat ödemesine öncülük etmektedir… Tüm bunlar da şirketin bu müşteriye “parlak” bir geleceği teşvik etmesi yüzündendir. Çünkü bu, şirkete getireceği “iki müşterinin” yanı sıra ilk getirdiği müşterilerin getirdiği müşteriler üzerinden de komisyon ücreti karşılığında şirketin ürününü pazarlama fırsatı verecektir! Müşteri, söz konusu şirkete iki müşteri getiremediği, özellikle de müşteriler zincirinin son halkasında olanlardan ise, aldatmanın içine düşmüş ve ödediğinin onda birine dahi denk gelmeyen ürün karşılığında ödediği yüksek fiyat elinde kalacaktır! Aldatmak ise, İslâm’da haramdır. Nitekim Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: الخديعة في النارAldatan ateştedir.” Yine Buhari’nin İbn Ebu Evfâ’dan tahriç ettiği hadiste Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem, satışta aldatan bir adama şöyle demiştir: إذا بايعت فقل لا خلابةSattığın zaman hılâbe yok de.” [Buhari, Abdullah İbn Ömer Radıyallahu Anhuma’dan tahriç etmiştir.] Hılâbe ise, aldatmadır. İşte hadisin mantuku ve mefhumu, aldatmanın haram olduğuna delâlet etmektedir.

Sonuç olarak sorularda açıklandığı şekildeki bu muamele, komisyonculuk şartlarına aykırıdır ve aldatmadan da hâli değildir. Dolayısıyla bu muamele, şeriata aykırıdır. Allah Subhanehu ve Teala’dan bizleri, Subhanehu’nın fazlı ve keremi sayesinde Hilafeti kurmaya ve tüm tebası için rahat bir yaşam ve huzurlu bir hayat sağlayacak saf ve temiz iktisadi muameleleri açıklayacak olan İslam’ın gölgesinde İktisadi Nizamı tatbik etmeye muvaffak kılmasını temenni ediyorum. Şüphesiz Allah, Aziz’dir ve Hakîm’dir.

Bu meselede benim için râcih olan budur. Bilen ve hüküm verenlerin en hayırlısı Allah’tır.

Kardeşiniz                                                                                                               H. 23 Cemâde’l Âhir 1442

Ata İbn Halil Ebu Raşta                                                                                            M. 05/02/2021

Cevaba, Emir’in aşağıdaki web sitesinden bağlanabilirsiniz:

http://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/4098/

Devamını oku...

“Benim Ümmetim de Yetmiş Üç Fırkaya Ayrılacaktır” Hadisinin Şerhi

(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin “Fıkhî” Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Soru-Cevap

وَتَفْتَرِقُ أُمَّتِي عَلَى ثَلَاثٍ وَسَبْعِينَ فِرْقَةً

“Benim Ümmetim de Yetmiş Üç Fırkaya Ayrılacaktır” Hadisinin Şerhi

Abdullah Ömer’e

 

Soru:

Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Ben Afganistan’dan Abdullah, Allah sizi korusun Şeyhimiz.

Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: ستنقسم أمتي إلى ثلاثة وسبعين فرقة وكلها في النار ما عدا واحدا “Benim ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Bunlardan biri hariç hepsi ateştedir (cehennemdedir).”

Sizden bu hadisi şerh etmenizi rica ediyorum.

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Birincisi: Hakkında sormuş olduğun hadis, sorunuzda aktardığınız şekilde değildir. Nitekim biz, H. 24 Rabiu’l Âhir 1439 M. 11/01/2018 tarihinde yayınladığımız bir soru cevapta, bu hadis-i şerifin muhtelif ziyadelerle birlikte çeşitli rivayetlerini arz etmiş ve cevabın sonunu şu şekilde tamamlamıştık (“Biri hariç hepsi ateştedir” şeklindeki birinci ziyadeyi, birçokları hasen olarak görmüştür… “Biri hariç hepsi cennettedir” şeklindeki ikinci ziyadeye gelince; birçokları zayıf olarak görürken çok az kişi sahih veya hasen olarak görmüştür… Binaenaleyh benim için racih olan da, “biri hariç hepsi ateştedir” şeklinde alınan ziyadedir. “Biri hariç hepsi cennettedir” şeklindeki son rivayete gelince; yukarıda bahsettiğimiz iki ziyadeye dair rivayetlere göre bu alınmamalıdır.) Bahsi geçen soru cevapta aktardıklarımıza binaen, itimat edilmesi ve istidlalde bulunulması gereken rivayetler aşağıdaki rivayetlerdir:

- Tirmizi Sünen’inde, Ebi Hureyra’dan Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle dediğini tahric etmiştir: تَفَرَّقَتْ الْيَهُودُ عَلَى إِحْدَى وَسَبْعِينَ أَوْ اثْنَتَيْنِ وَسَبْعِينَ فِرْقَةً وَالنَّصَارَى مِثْلَ ذَلِكَ وَتَفْتَرِقُ أُمَّتِي عَلَى ثَلَاثٍ وَسَبْعِينَ فِرْقَةً Yahudiler yetmiş bir veya yetmiş iki fırkaya ayrıldılar, Hıristiyanlar da aynı şekilde. Benim ümmetim ise yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır.” Said, Abdullah İbn Amr ve Avf İbn Malik’in bâbında, Ebu İsa’nın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Ebu Hureyra’nın hadisi, hasen sahih hadistir. Tirmizi’nin Abdullah İbn Amr’dan Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle dediğini bildirdiği başka bir rivayette şu şekilde geçmektedir: ... وَإِنَّ بَنِي إِسْرَائِيلَ تَفَرَّقَتْ عَلَى ثِنْتَيْنِ وَسَبْعِينَ مِلَّةً وَتَفْتَرِقُ أُمَّتِي عَلَى ثَلَاثٍ وَسَبْعِينَ مِلَّةً كُلُّهُمْ فِي النَّارِ إِلَّا مِلَّةً وَاحِدَةً قَالُوا وَمَنْ هِيَ يَا رَسُولَ اللَّهِ قَالَ مَا أَنَا عَلَيْهِ وَأَصْحَابِي İsrailoğulları yetmiş iki millete (fırkaya) ayrıldı. Benim ümmetim ise yetmiş üç millete ayrılacaktır. Bir millet hariç hepsi ateştedir (cehennemdedir). Dediler ki, o hangisidir ey Allah’ın Rasulü! (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) dedi ki: Benim ve ashabımın (yolundan gidenlerdir)” Ebu İsa, bu hadis hasen-garibtir dedi…

- Hâkim Müstedrek Ale’s Sahiheyn’de, Ebi Amir Abdullah İbn Lahey’den şöyle dediğini tahriç etmiştir: Muaviye Ebi Sufyan ile hacca gittik. Mekke’ye geldiğimizde, Mekke’de öğle namazını kılınca kalktı ve Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle dediğini söyledi: Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: إِنَّ أَهْلَ الْكِتَابِ تَفَرَّقُوا فِي دِينِهِمْ عَلَى اثْنَتَيْنِ وَسَبْعِينَ مِلَّةً، وَتَفْتَرِقُ هَذِهِ الْأُمَّةُ عَلَى ثَلَاثٍ وَسَبْعِينَ كُلُّهَا فِي النَّارِ إِلَّا وَاحِدَةً وَهِيَ الْجَمَاعَةُ... “Kitap ehli dinlerinde yetmiş iki millete (fırkaya) ayrıldılar. Bu ümmet ise yetmiş üç millete (fırkaya) ayrılacaktır. Biri hariç hepsi ateştedir. O biri ise cemaattir (Ben ve Ashâbımın yolu üzere olanlardır.)” Hâkim, bunların hadisin tashihi konusunda kendisiyle delil getirilen isnadlar olduğunu söyledi… Bunu, Zehebî onaylamıştır.

- Bunun bir benzerini de Ebu Davud Sünen’inde ve İbn Mâce tahriç etmiştir.

İkincisi: Bu hadis için bizim tercih ettiğimiz anlam ise, aşağıdaki şekildedir:

1- Ayrılma ve bölünmenin şeriatta en çok kullanılan şekli, akide, din usulü, kesin (deliller) ve beyyinatlar (açık deliller) hususunda ayrılığa düşmek anlamındadır:

- Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَلَا تَكُونُوا كَالَّذِينَ تَفَرَّقُوا وَاخْتَلَفُوا مِنْ بَعْدِ مَا جَاءَهُمُ الْبَيِّنَاتُ وَأُولَئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌKendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın. İşte bunlar için büyük bir azap vardır.” [Al-i İmran 105]

- Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَمَا تَفَرَّقَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ إِلَّا مِنْ بَعْدِ مَا جَاءَتْهُمُ الْبَيِّنَةُKendilerine kitap verilenler ancak o açık delil (Peygamber) kendilerine geldikten sonra ayrılığa düştüler.” [Beyyine 4]

- Allahu Teala şöyle buyurmuştur: إِنَّ الدِّينَ عِنْدَ اللَّهِ الْإِسْلَامُ وَمَا اخْتَلَفَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ إِلَّا مِنْ بَعْدِ مَا جَاءَهُمُ الْعِلْمُ بَغْياً بَيْنَهُمْ وَمَنْ يَكْفُرْ بِآيَاتِ اللَّهِ فَإِنَّ اللَّهَ سَرِيعُ الْحِسَابِAllah katında hak din İslam’dır. Kitap verilenler, kendilerine ilim geldikten sonradır ki, aralarındaki kıskançlık yüzünden ayrılığa düştüler. Allah’ın ayetlerini inkâr edenler bilmelidirler ki Allah’ın hesabı çok çabuktur.” [Al-i İmran 19]

- Allahu Teala şöyle buyurmuştur: إِنَّ الَّذِينَ فَرَّقُوا دِينَهُمْ وَكَانُوا شِيَعاً لَسْتَ مِنْهُمْ فِي شَيْءٍ إِنَّمَا أَمْرُهُمْ إِلَى اللَّهِ ثُمَّ يُنَبِّئُهُمْ بِمَا كَانُوا يَفْعَلُونَDinlerini parça parça edip guruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi ancak Allah’a kalmıştır. Sonra Allah onlara yaptıklarını bildirecektir.” [En’am 159]

2- Burada bu hadislerde geçen cemaat, şeriatta, İslam akidesi üzerinde birleşmiş olan Müslümanların cemaati olarak adlandırılmaktadır. Zira bu anlamı açıklayan şerî nâsslar gelmiştir. Bunlardan biri de Abdullah İbn Musud’un şöyle dediği Müttefekun Aleyh hadisidir: Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: لَا يَحِلُّ دَمُ امْرِئٍ مُسْلِمٍ يَشْهَدُ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ وَأَنِّي رَسُولُ اللَّهِ إِلَّا بِإِحْدَى ثَلَاثٍ الثَّيِّبُ الزَّانِي وَالنَّفْسُ بِالنَّفْسِ وَالتَّارِكُ لِدِينِهِ الْمُفَارِقُ لِلْجَمَاعَةِAllah’tan başka itaat edilecek kimse tanımayan benim de Allah’ın kulu ve elçisi olduğumu kabul ederek Müslüman olan kişinin kanı ancak şu üç şeyden biri ile helal olur; 1- Zina eden evli kimse, 2- Cana karşı can, 3- Dinini terk edip İslam cemaatinden ayrılan kimse.” [Bu, Müslim’in rivayetidir.] Bu hadis-i şerifte Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem, cemaatin terk edilmesini, dinden çıkmak ve onu terk etmek olarak açıklamıştır. Çünkü dinini terk edeni, cemaatten ayrılmak olarak nitelendirmiştir. Buradan anlaşılmaktadır ki; cemaatten bu anlamda ayrılmak, küfre girmek ve dinden ve milletten çıkmaktır…

- İbn Hacer tarafından yazılan Sahih-i Buhari’nin şerhi Fethul Bâri’de aşağıdaki şekilde geçmektedir:

[… Dininden ayrılmak sözü, Ebu Zer’in el-Kuşmîheniyyi ve diğerlerinden yaptığı rivayette de aynı olup cemaati terk eden ve dinden çıkandır. Ancak Nesefî, Serahsî ve el-Müstemlî’de, dinden çıkandır. Et-Tibiyyu, dinden çıkmanın, doğru yoldan saparak dini terk eden ve ondan çıkan olduğunu söylemiştir. Müslim’in rivayetinde, dinini terk eden cemaat ve dinden ayrılandır. Sevrî’nin rivayetinde cemaatten ayrılandır… Cemaatten kastedilen, Müslümanların cemaatidir. Yani irtidat ederek onlardan ayrılan ve onları terk edendir. Zira bu, terk eden veya ayrılan için bir sıfattır… Beydâvî şöyle dedi; dinini terk etmek, ayrılan için vurgulayıcı bir sıfattır. Yani Müslümanların cemaatini terk eden ve onların hepsinden çıkan kimsedir…] Bitti.

3- Hadisin farklı rivayetlerindeki Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şu sözlerine gelince: وَتَفْتَرِقُ أُمَّتِيÜmmetim ayrılacaktır.وَتَفْتَرِقُ هَذِهِ الْأُمَّةُBu ümmet ise ayrılacaktır.وَإِنَّ هَذِهِ الْمِلَّةَ سَتَفْتَرِقُBu millet ayrılacaktır.” Buradaki ümmet veya milletin, İslam dinine iman eden İslam ümmeti olduğu gayet açıktır. Nitekim Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem, ümmet rivayetine kendi nefsini أُمَّتِي “Benim ümmetim” sözünü eklerken Sallallahu Aleyhi Aleyhi ve Sellem diğer rivayetlerde bunu “bu ümmet” ve “bu millet” şeklinde bildirmiştir. Hadisin ümmeti sınırlandırdığı ve milleti sınırlandırdığı gayet açıktır ki bu da, İslam ümmetidir…

4- Bilindiği üzere İslam’da ihtilafın, kimisi kınanır ve kimisi de övülür. Övülen ihtilafa gelince; bu, nâssları anlamadaki ihtilafa binaen içtihadî meselelerdeki ihtilaftır. Burada isabet eden için iki sevap ve hata eden içinse bir sevap vardır. Tıpkı Buhari’nin Sahihi’nde Amr İbn Âs’dan Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’i şöyle derken işittim dediğini rivayet ettiği hadiste geçtiği gibi: إِذَا حَكَمَ الْحَاكِمُ فَاجْتَهَدَ ثُمَّ أَصَابَ فَلَهُ أَجْرَانِ وَإِذَا حَكَمَ فَاجْتَهَدَ ثُمَّ أَخْطَأَ فَلَهُ أَجْرٌ "Hakim ictihad eder ve ictihadında isabet ederse iki sevap kazanır, hata ederse bir sevap kazanır." Kınanan (zemmedilen) ihtilafa gelince; bu, akidede, beyyinatlarda (açık delillerde) ve kesin (delillerdeki) ihtilaftır. Dolayısıyla bu, hevaya binaen ihtilaf olmasından dolayı sahibini İslam’dan çıkaran bir ihtilaftır. Tıpkı bidatlerini inkar etmeyen bidat ehlinin ihtilafı, İmam ve sahibini İslam’dan çıkarmayan kınanan bir ihtilaftan dolayı ondan başkasına itaat etme hakkındaki ihtilaf gibi…

Üçüncüsü: Yukarıda geçen mülahazalara dayalı olarak ve onları dikkate alarak Yahudi ve Hristiyanların ayrılması ve İslam ümmetinin ayrılması hakkındaki hadis-i şerifi anlayabiliriz… Bunun şerhi de aşağıdaki şekildedir

1- Allah Subhanehu, Musa Aleyhisselam’ı, İsrailoğullarına hak bir din ile gönderdi. Ona iman eden iman etti, onunla birlikte hak bir akide ve tevhit üzerinde birleştiler, böylece tek bir mümin millet oldular… Ancak zamanla insanlardan bir grup bu milletten çıkarak din hususunda onunla ihtilafa düştüler. إِنَّ أَهْلَ الْكِتَابِ تَفَرَّقُوا فِي دِينِهِمْ عَلَى اثْنَتَيْنِ وَسَبْعِينَ مِلَّةًKitap ehli dinlerinde yetmiş iki millete (fırkaya) ayrıldılar.” Dolayısıyla akidelerinde ve Musa Aleyhisselam’ın dininin beyyinatlarında (açık delillerinde) ve kesin (delillerinde) ayrılığa düştüler. Böylece onun dininden çıktılar ve kâfirlerden oldular. Nitekim Musa’nın dininden çıkan ve dinin usulündeki görüş farklılıklarından dolayı başka milletlerden olan bu fırkalar; إِنَّ أَهْلَ الْكِتَابِ تَفَرَّقُوا فِي دِينِهِمْ عَلَى اثْنَتَيْنِ وَسَبْعِينَ مِلَّةًKitap ehli dinlerinde yetmiş iki millete (fırkaya) ayrıldılar.” Yetmiş veya yetmiş bir fırkaya ulaştılar. İşte bunların tamamı küfür milletleri olup ateş (cehennem) ehlindendirler. Musa’nın dini üzere, yani Musa Aleyhisselam’ın milleti üzere kalan millete gelince; o, yetmiş bir veya yetmiş ikinci millettir. Bunlar, hak ehli ve cennet ehlindendirler. Allah’ın Nebi’si Musa Aleyhissalatu ve’s Selam’a tabi olmasından dolayı kurtuluşa eren fırka işte budur…

2- Aynı şekilde Allah Subhanehu, İsa Aleyhisselam’ı, İsrailoğullarına hak din ile gönderdi. Ona iman eden iman etti, onunla birlikte hak bir akide ve tevhit üzerinde birleştiler, böylece tek bir mümin millet oldular… Ancak zamanla insanlardan bir grup bu milletten çıkarak din hususunda onunla ihtilafa düştüler. Dolayısıyla akidelerinde ve İsa Aleyhisselam’ın dininin beyyinatlarında (açık delillerinde) ve kesin (delillerinde) ayrılığa düştüler. Böylece onun dininden çıktılar ve kâfirlerden oldular. Nitekim İsa’nın dininden çıkan ve dinin usulündeki görüş farklılıklarından dolayı başka milletlerden olan bu fırkalar, yetmiş bir fırkaya ulaştılar. İşte bunların tamamı küfür milletleri olup ateş (cehennem) ehlindendirler. İsa’nın dini üzere, yani İsa Aleyhisselam’ın milleti üzere kalan millete gelince; o, yetmiş ikinci millettir. Bunlar, hak ehli ve cennet ehlindendirler. İsa Aleyhisselam’a tabi olmasından dolayı kurtuluşa eren işte bu fırkadır…

3- Sonra Allah Subhanehu, Nebisi Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem’i, hak din ve tevhit akidesi üzere gönderdi. Müslümanlar O’na iman ettiler ve Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile kerim sahabesinin iman ettiği akide üzerinde bir araya geldiler. Bu bir araya gelmelerinden dolayı İslam ümmeti, İslam milleti ve cemaati oldular… Ancak bu Müslümanların kavimlerinden bazıları, Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in dininden çıktılar (çıkacaklar) ve iman, İslam akidesi, İslam’ın kesin (delilleri) ve beyyinatları (açık delilleri) gibi Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem, sahabesi ve Müslümanların cemaatinin üzerinde oldukları şeylerde ihtilafa düştüler… Böylece bu İslam’dan çıkan kavimlerden her biri, İslam milletinden farklı bir fırka veya millet oldular. Çünkü İslam akidesine aykırı olan akidelere iman ettiler… İslam ehline tabi olan, sonra İslam’dan çıkan bu fırkalar, yetmiş iki fırkaya/millete ulaştılar veya ulaşacaklar. Bunların tamamı küfür fırkaları olup onlar ateş ehlindendirler… Geriye ana fırka olan yetmiş üçüncü fırka/millet kaldı. Bu fırka, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem ve kerim sahabesinin üzerinde olduğu şeylere iman eden İslam cemaati ve milletidir. Bu fırka, Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe ve kaza ve kadere, bunların hayrının ve şerrinin Allah Tebâreke ve Teala’dan olduğuna iman eden İslam ümmetidir… Bu fırka, bir bütün olan İslam ümmetidir ve kurtuluşa eren ve cennet ehlinden olan işte bu fırkadır. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem ve sahabesinin üzerinde olduğu şey üzerinde bir araya gelen işte bu fırka ve millettir ve işte bu cemaattir.

Dördüncüsü: Hadisin ve vakıasının anlamına yönelik bu şerhe binaen, aşağıdaki şekilde özetleyebiliriz:

1- Kurtuluşa eren fırka, genel anlamıyla İslam ümmetidir. Zira o, her ne kadar sahipleri bir takım görüş ve fikirlerde ihtilaf etmiş ve akidenin fürûları ve şerî hükümler ve benzerleri gibi diğer meselelerde mezhepler olsa da İslam akidesi, dinin kesin (delilleri) ve beyyinatları (açık delilleri) üzerinde bir araya gelmiştir… Kurtuluşa ermesinin ve cennet ehlinden olmasının sebebi ise, İslam akidesine, kesin (delillerine) ve beyyinatlarına (açık delillerine) iman etmiş olmasıdır… Buna göre:

a- Eş’ari, Maturidi ve diğer kelam mezhepleri gibi Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat, aynı şekilde “Selefi” olarak adlandırılanlar, hadis ehli, diğer İslami makale ve fikri mezhep sahipleri…Bunların hepsi, Allah’ın izniyle kurtuluşa eren fırka ehlindendirler. Çünkü onlar, Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e tabi olmuşlar ve İslam akidesine, kesin (delillerine) ve beyyinatlarına (açık delillerine) iman etmişlerdir.

b- Hanefiler, Malikiler, Şafiiler ve diğer fıkhî mezhepler gibi çeşitli fıkhî mezhepler ve çeşitli mezheplere tabi olanlar… Bunların hepsi Allah’ın izniyle kurtuluşa eren fırka ehlindendirler. Çünkü onlar, Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e tabi olmuşlar ve İslam akidesine, kesin (delillerine) ve beyyinatlarına (açık delillerine) iman etmişlerdir… Onların aralarındaki ihtilaf, onları İslam’dan çıkarmaz.

c- Hizb-ut Tahrir, Müslüman Kardeşler, Tebliğ Cemaati, cihadi cemaatler, selefi cemaatler ve diğerleri gibi bu asrımızda sahada çalışan İslami cemaatler ve İslami hareketler… Bunların hepsi Allah’ın izniyle kurtuluşa eren fırka ehlindendirler. Çünkü onlar, Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e tabi olmuşlar ve İslam akidesine, kesin (delillerine) ve beyyinatlarına (açık delillerine) iman etmişlerdir… Onların aralarındaki ihtilaf, onları İslam’dan çıkarmaz.

Bu nedenle İslam ümmetinden herhangi bir grubun, bu hadis-i şerife binaen kendisinin kurtuluşa eren fırka ve kurtuluşa eren taife olduğunu iddia etmesi doğru değildir. Çünkü bu anlam, kendisine muhalif olan Müslümanları İslam dairesinden küfür dairesine çıkarır ve bu hiçbir şekilde doğru değildir. Dolayısıyla İslam akidesine iman eden ve onun kesin (delillerine) ve beyyinatlarına (açık delillerine) sımsıkı sarılan Müslümanların tamamı, Allah’ın izniyle kurtuluşa eren fırka ehlindendirler.

4- İslam dairesinden çıkan, kafir olan, böylece helak olan ve ateş ehlinden olmayı hak eden fırkalar ise, dine muhalefet eden, Müslümanların akidesinden ayrılan, İslam ve onun kesin (delilleri) ve beyyinatları (açık delilleri) hususunda haddi aşan, Allah’a bir başkasını eş tutan, Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem’den sonra Peygamber benimseyen, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in sünnetini veya benzerlerini inkar eden fırkalardır… Tıpkı Dürziler, Nusayriler, Bahailer, Kadıyaniler ve İslam dışındaki diğer kâfir fırkalar gibi… Onların bir benzerleri de Musa Aleyhisselam’ın dininden çıkan Yahudiler, Aziz Aleyhisselam’ı Allah’ın oğlu olarak kabul eden kavim ve onların Allah’ın oğlu olarak kabul ettikleri İsa Aleyhisselam’a tabi olanlar…İşte bunlar, akidelerinden, yani iki kerim Nebi’nin akidesinden ve dininden ayrılmışlar ve böylece kâfirlerden olmuşlardır.

Umarım hadisin anlamı, bu şerh ile birlikte açıklığa kavuşmuştur. Bilen ve hüküm verenlerin en hayırlısı Allah’tır.

        Kardeşiniz                                                                          H. 16 Cemâde’l Âhir 1442

Ata İbn Halil Ebu Raşta                                                             M. 29/01/2021

Cevaba, Emir’in aşağıdaki web sitesinden bağlanabilirsiniz:

http://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/4096/

Devamını oku...

Korona Hastalığına Karşı Aşı Olmak

(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin “Fıkhi” Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Soru-Cevap

Korona Hastalığına Karşı Aşı Olmak

Ummu Bilal’e

 

Soru:

Esselemu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berakatuh…

Emirimiz, Allah sizi mübarek kılsın, Allah size yardım etsin ve sizi, mümin toplumun kalplerini ferahlatacak olan açık bir fetih ve Nübüvvet Minhacı üzere Hilafet ile desteklesin…

Benim, ülkelerin Korona hastalığına karşı halklara vermeye başladıkları yeni aşıyla ilgili bir sorum olacak… Bu aşının tehlikesi ve halklara karşı küresel bir kapitalist komplo olduğu hakkında soyal medyada yayılan birçok söylentinin ışığında, insanlar arasında bu aşıyı yaptırma konusunda çok büyük korkunun olduğunu görmekteyiz… Bizler, şifanın sadece Allah’ın elinde olduğunu ve her müddetin (yazıldığı) bir kitap olduğunu biliyoruz. Biz de bir davet taşıyıcısı olarak bu aşının hakikati hakkında soruyoruz. Bu salgının yayılması ışığında bu aşıyı yaptırmak şer’an vacip midir?

Ve Allah sizi mübarek kılsın.

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berakatuh.

Bildiğiniz üzere daha önce tedavi ile ilgili soru cevaplar yayınlamış ve onlarda şöyle demiştik:

- Şayet ilaç zararlı ise şu hadise göre haramdır: لَا ضَرَرَ وَلَا ضِرَارَZarar vermek ve zararla mukabele etmek yoktur.

- Ancak ilaç zararlı olmayıp, haram ve necis maddeler içeriyorsa mekruhtur. Yani haram değildir. Bilakis hasta mubah olan bir ilaç bulamadığı taktirde mekruh olmakla birlikte onu kullanması caizdir…

Ama şayet ilacın içerisinde zararlı bir şey yoksa ve haram veya necis olan maddeler içerrmiyorsa, menduptur…

Bu cevaplardan, sizin için gerekli olan bölümleri aktaracağım:

[…Birincisi: 26/1/2011’de, haram ve necis olan şeyden faydalanmak ve bunlarla tedavi olmak hakkındaki soru cevapta şöyle geçmektedir: 

(…3- Tedavi, bu haramlılıktan istisna edilir. Zira haram ve necis olan bir şeyle tedavi olmak haram değildir:

- Haram olan bir şeyle tedavi olmanın haram olmamasına gelince; Müslim’in, Enes’ten rivayet ettiği şu hadisten dolayıdır: رَخَّصَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَوْ رُخِّصَ لِلزُّبَيْرِ بْنِ الْعَوَّامِ وَعَبْدِ الرَّحْمَنِ بْنِ عَوْفٍ فِي لُبْسِ الْحَرِيرِ لِحِكَّةٍ كَانَتْ بِهِمَاAllah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem, izin verdi (veya) kaşıntı hastalığı olmalarından dolayı Zübeyir İbn-u Avvam ile Abdurrahman İbn-u Avf'ın ipek giymesine izin verdi.” Erkeklerin ipek giymesi ise haramdır. Ancak tedavi amaçlı olursa caizdir.

- Necis olan bir şeyle tedavi olmanın haram olmamasına gelince; Buhari’nin, Enes Radıyallahu Anh’dan rivayet ettiği şu hadisten dolayıdır: أَنَّ نَاسًا اجْتَوَوْا فِي الْمَدِينَةِ فَأَمَرَهُمْ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَنْ يَلْحَقُوا بِرَاعِيهِ يَعْنِي الْإِبِلَ فَيَشْرَبُوا مِنْ أَلْبَانِهَا وَأَبْوَالِهَا فَلَحِقُوا بِرَاعِيهِ فَشَرِبُوا مِنْ أَلْبَانِهَا وَأَبْوَالِهَا... “Bir gurup insan Medine'de (yemeklerinin yaramamasından dolayı) rahatsızlandılar. Bunun üzerine Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem, sürülerine, yani develerine gitmelerini sütünden ve bevlinden içmelerini emretti. Onlar da sürülerine giderek sütünden ve bevlinden içtiler…” İçtevev kelimesinin manası, Medine’nin yemekleri onlara yaramadığından hasta oldular demektir. Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem de necis olduğu halde “bevl” ile tedavi olmalarına izin verdi…] Bitti.

İkincisi: 19/09/2013 tarihli soru cevapta şöyle geçmektedir:

[… Tedavi amaçlı alkol ve alkolün karıştığı ilaçları kullanmak mekruh olmakla birlikte caizdir. Bunun delili şudur:

İbn Mâce, Tarık ibn Suveyd el-Hadramî yoluyla rivayet ettiğine göre: قُلْتُ يَا رَسُولَ اللَّهِ إِنَّ بِأَرْضِنَا أَعْنَابًا نَعْتَصِرُهَا فَنَشْرَبُ مِنْهَا قَالَ لَا فَرَاجَعْتُهُ قُلْتُ إِنَّا نَسْتَشْفِي بِهِ لِلْمَرِيضِ قَالَ إِنَّ ذَلِكَ لَيْسَ بِشِفَاءٍ وَلَكِنَّهُ دَاءٌ “Dedim ki: "Ey Allah’ın Rasulü! Topraklarımızda üzümler oluyor, biz onlardan içki yapıp içiyoruz." Rasal Sallallahu Aleyhi ve Sellem “Hayır” buyurdu. Ben de tekrar döndüm ve “Onu hastalar için şifa olarak kullanıyoruz” dedim.  Bunun üzerine “Şüphesiz o, ilaç değil, ancak bir hastalıktır.” buyurdu.” Bu, necis veya haram olan bir şeyin -içkinin- bir ilaç olarak kullanılması konusunda bir nehiydir. Ama Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem necis olan “deve idrarı” ile tedaviye cevaz vermiştir. Buhari Enes kanalıyla şunu rivayet etmiştir: أَنَّ نَاسًا مِنْ عُرَيْنَةَ اجْتَوَوْا الْمَدِينَةَ فَرَخَّصَ لَهُمْ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَنْ يَأْتُوا إِبِلَ الصَّدَقَةِ فَيَشْرَبُوا مِنْ أَلْبَانِهَا وَأَبْوَالِهَاUrayne kabilesinden bir gruba Medine'nin havası dokununca Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem deve sidiği içmeleri için ruhsat verdi. Onlar da sütünden ve idrarından içtiler.” İçtevev el-medine kelimesinin manası, Medine’nin havası onlara yaramadığından hasta oldular demektir. Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem necis olduğu halde deve idrarı ile tedavi olabileceklerine dair izin verdi. Ayrıca Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem ipek giymek gibi haram olan bir şeyle de tedavi olunabileceğine ruhsat verdi. Tirmizi ve Ahmed Enes yoluyla şunu rivayet etti: أَنَّ عَبْدَ الرَّحْمَنِ بْنَ عَوْفٍ وَالزُّبَيْرَ بْنَ الْعَوَّامِ شَكَيَا الْقَمْلَ إِلَى النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم فِي غَزَاةٍ لَهُمَا، فَرَخَّصَ لَهُمَا فِي قُمُصِ الْحَرِيرِ. قَالَ: وَرَأَيْتُهُ عَلَيْهِمَاAbdurrahman ibn Avf ve ez-Zubeyr ibn'ul Avvâm bir gazvede bitlerden Nebî SallAllahu Aleyhi ve Sellem şikayette bulundular. O da: "İpek gömlek giyebileceklerine dair ruhsat verdi.” Ravi dedi ki: “Ben onların giydiklerini gördüm.” Bu iki hadis, İbn Mace hadisinde geçen yasağın kesin bir yasak olmadığına yönelik bir karinedir. Yani necis ve haram olan bir şey ile tedavi olmak mekruhtur.)

Üçüncüsü: 18/11/2013 tarihli aşı ve onun hükmü hakkındaki soru cevapta şöyle geçmektedir:

[Aşı, bir tedavidir.  Tedavi ise menduptur, farz değildir. Bunun delili şudur:

1- Buhari'nin Ebu Hurayra'dan rivayet ettiğine göre Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: لِكُلِّ دَاءٍ دَوَاءٌ، فَإِذَا أُصِيبَ دَوَاءُ الدَّاءِ بَرَأَ بِإِذْنِ اللهِ عَزَّ وَجَلَّ   "Allah hiçbir hastalık indirmedi ki şifasını da indirmemiş olsun." Müslim de Cabir ibn Abdullah'tan rivayet ettiğine göre Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: لِكُلِّ دَاءٍ دَوَاءٌ، فَإِذَا أُصِيبَ دَوَاءُ الدَّاءِ بَرَأَ بِإِذْنِ اللهِ عَزَّ وَجَلَّ "Her derdin bir devası vardır. Eğer o derdin ilacı bulunursa, Allah'ın izniyle o hastalık iyileşir." Ahmed de Musned'inde Abdullah ibn Mesut'tan şunu rivayet etti: مَا أَنْزَلَ اللَّهُ دَاءً، إِلَّا قَدْ أَنْزَلَ لَهُ شِفَاءً، عَلِمَهُ مَنْ عَلِمَهُ، وَجَهِلَهُ مَنْ جَهِلَهُAllah, hiçbir hastalık indirmemiştir ki o hastalığın şifasını da indirmiş olmasın. Bunu bilen bilir, bilmeyen de bilmez.” Bu hadislerde her derde şifa verecek bir devanın olduğuna bir irşat vardır. Bu da Allah'ın izniyle derdin devasına yol açan tedaviye yönelik bir teşviktir. Bu bir irşattır, farz kılıcı delil değildir.

2- Ahmed'in Enes’ten rivayet ettiğine göre Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: إِنَّ اللَّهَ حَيْثُ خَلَقَ الدَّاءَ، خَلَقَ الدَّوَاءَ، فَتَدَاوَوْا "Şüphesiz Allah derdini yaratmış ise devasını da yaratmıştır. Onun için tedavi olunuz." Ebu Davud, ibn Usame ibn Şerik'ten rivayet ettiğine göre أَتَيْتُ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم وَأَصْحَابَهُ كَأَنَّمَا عَلَى رُءُوسِهِمُ الطَّيْرُ، فَسَلَّمْتُ ثُمَّ قَعَدْتُ، فَجَاءَ الْأَعْرَابُ مِنْ هَا هُنَا وَهَا هُنَا، فَقَالُوا: يَا رَسُولَ اللَّهِ، أَنَتَدَاوَى؟ فَقَالَ: تَدَاوَوْا فَإِنَّ اللَّهَ عَزَّ وَجَلَّ لَمْ يَضَعْ دَاءً إِلَّا وَضَعَ لَهُ دَوَاءً، غَيْرَ دَاءٍ وَاحِدٍ الْهَرَمُNebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem ve ashabının yanına sanki başlarında kuş varmış gibiyken vardım. Selam verdim sonra da oturdum. Ardından oradan buradan bedeviler geldi.  Dediler ki: "Ey Allah’ın Rasulü tedavi olalım mı?" O da "Tedavi olunuz, çünkü Allah Azze ve Celle verdiği her hastalık için, mutlaka bir deva yaratmıştır. Ancak bir dert hariç, o da yaşlılıktır.” diye buyurmuştur." Yani ölüm hariçtir.

İlk hadiste tedavi olmayı emretti. Bu hadiste ise hem bedevilere bir yanıt olarak hem de kullara hitaben tedavi olmalarını emretti. Çünkü Allah, yarattığı her dert için şifasını da yarattı. Her iki hadiste de hitap emir sığası ile geldi. Emir ise mutlak talep ifade eder. Kesin emir olursa ancak farz ifade eder. Kesinlik ise ona delalet eden bir karineyi gerektirir. İki hadiste de farza delalet eden herhangi bir karine yoktur. Buna ek olarak tedavi olmamanın caiz olduğuna delalet eden başka hadisler de vardır. Bu hadisler, iki hadisteki farz olma olasılığını ortadan kaldırırlar. Müslim, İmran ibn Husayn'dan rivayet ettiğine göre Nebî SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: يَدْخُلُ الْجَنَّةَ مِنْ أُمَّتِي سَبْعُونَ أَلْفًا بِغَيْرِ حِسَابٍ، قَالُوا: وَمَنْ هُمْ يَا رَسُولَ اللهِ؟ قَالَ: «هُمُ الَّذِينَ لَا يَكْتَوُونَ وَلَا يَسْتَرْقُونَ، وَعَلَى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ "Ümmetimden yetmiş bin kişi hesapsız cennete girecektir." Dediler ki: "Kim onlar ey Allah’ın Rasulü!" Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem de "Bunlar dağlama ve rukye yapmayıp Rablerine tevekkül eden kimselerdir." Buyurdu." Rukye ve dağlama, bir tedavi çeşididir. Buhari de ibn Abbas’tan rivayet ettiğine göre dedi ki: هَذِهِ المَرْأَةُ السَّوْدَاءُ، أَتَتِ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم فَقَالَتْ: إِنِّي أُصْرَعُ، وَإِنِّي أَتَكَشَّفُ، فَادْعُ اللَّهَ لِي، قَالَ: «إِنْ شِئْتِ صَبَرْتِ وَلَكِ الجَنَّةُ، وَإِنْ شِئْتِ دَعَوْتُ اللَّهَ أَنْ يُعَافِيَكِ» فَقَالَتْ: أَصْبِرُ، فَقَالَتْ: إِنِّي أَتَكَشَّفُ، فَادْعُ اللَّهَ لِي أَنْ لاَ أَتَكَشَّفَ، «فَدَعَا لَهَا "Bu siyah kadın, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem gelerek dedi ki "Ben saraya tutuluyorum, üstüm açılıyor. Benim için Allah'a dua et." Dedi ki: "Dilersen sabredersin ve cennete girersin. Dilersen iyileşmen için Allah'a dua ederim." Bunun üzerine kadın: "Sabrederim" dedi. Ardından da "Üstüm açılıyor, Allah'a dua et de üstüm açılmasın" dedi. Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem de o kadın için dua etti." Bu iki hadis, tedavinin terk edilebileceğine delalet eder.

Tüm bunlar tedavi olunuz ifadesinde geçen emrin, farz için olmadığına delalet eder. O halde buradaki emir ya mubah ya da mendup içindir.  Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem şiddetle tedaviye teşvik ettiği için hadislerde geçen tedavi olma emri mendup için olur.

Buna göre aşının hükmü mendup olur. Çünkü aşı, bir tedavidir. Tedavi ise menduptur. Ancak belirli bir tür aşının zararlı olduğu kanıtlanırsa, herhangi nedenden dolayı aşı içeriklerinin bozuk ya da zararlı olması gibi, bu durumda aşı, bu içerikle Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem hadisinde geçen zarar kaidesine göre haram olur. Ahmed Musned'inde ibn Abbas'tan rivayet ettiğine göre Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: لَا ضَرَرَ وَلَا ضِرَارَZarar vermek ve zararla mukabele etmek yoktur.” Ancak bu gibi durumlar nadirdir.

Hilafet Devletinde ise enfeksiyon hastalıkları vb. gibi aşı gerektiren hastalıklara karşı aşı olacaktır. İlaç ise tüm şaibeden temiz ve saf olacaktır. Şifa veren ise Allah Subhanehu ve Teala’dır: وَإِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْفِينِHastalandığımda da O bana şifa verir.” [Şuara-80] Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in sözü ile amel ederek işlerin güdülmesi uyarınca sağlık bakımının Halifenin görevlerinden biri olduğu şeran bilinen husustur.  الإِمَامُ رَاعٍ وَهُوَ وَمَسْؤُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ "İmam, bir çobandır, güttüklerinden sorumludur." [el-Buhârî] Bu hadis, sağlık ve tıbbın devletin görevleri içerisine girdikleri için sorumluluğu hakkında genel bir nasstır. Burada sağlık ve tıp ile ilgili özel deliller de vardır. Müslim, Cabir yoluyla rivayet ettiğine göre بَعَثَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم إِلَى أُبَيِّ بْنِ كَعْبٍ طَبِيبًا فَقَطَعَ مِنْهُ عِرْقًا ثُمَّ كَوَاهُ عَلَيْهِAllah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem Ubeyy ibn Ka’b’e bir hekim gönderdi. Hekim ondan bir damarı kesti sonra da onu dağladı.” Hâkim, Müstedrek’te Zeyd ibn Eslem'den, babasından şunu rivayet etti: مَرِضْتُ فِي زَمَانِ عُمَرَ بِنَ الْخَطَّابِ مَرَضاً شَدِيداً فَدَعَا لِي عُمَرُ طَبِيباً فَحَمَانِي حَتَّى كُنْتُ أَمُصُّ النَّوَاةَ مِنْ شِدَّةِ الْحِمْيَةِÖmer İbn Hattab zamanında çok ağır bir hastalığa tutuldum. Ömer benim için bir hekim çağırdı. Hekim bana diyet verdi. Hatta ben şiddetli diyetten dolayı çekirdeği emiyordum.

Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem bir yönetici niteliği ile Ubeyy'e bir hekim gönderdi. İkinci Raşid Halife Ömer de tedavi etmesi için Esleme bir hekim çağırdı. Bu iki olay, sağlık ve tıbbın tebaanın temel ihtiyaçlarından olduğuna delildir. Devlete, tebaanın sağlık ihtiyacını ücretsiz sunmak farzdır.] Cevaplardan aktarılanlar bitti.

Sonuç olarak:

1- Aşı olmanın hükmü menduptur, yani mendup olup farz değildir.

2- Şayet içerisinde zararlı oluşumlar varsa, haramdır.

3- Şayet içinde zararlı bir şey yoksa ancak necis veya haram olan maddeler içeriyorsa mekruh olmakla birlikte caizdir, yani haram değil mekruhtur.

4- Buna göre hasta olan Müslüman, öncelikle mubah olan ilaç hakkında araştırma yapar, şayet bulamaz ise onun mekruh olan ilacı kullanması caiz olur.

5- O halde sorunuzun cavabı, yukarıdaki açıklamalara göre aşağıdaki şekildedir:

Necis veya haram maddeler içeren aşılarla aşı olmak, mekruh olmakla birlikte caizdir. Çünkü aşı olmak, tadavi kapsamına girmektedir. Haram ve necis olan şeyle tedavi olmak ise açıklandığı üzere mekruh olmakla birlikte caizdir… Ancak zararlı olduğu ortaya çıkarsa, o zaman caiz olmaz. 

Şimdiye kadar bu ilacın zararlı ve eziyet verici olduğu hakkında kesin bir görüşe ulaşmadım. Bundan dolayı meseleyi, yukarıda zikredilenler ışığında sıhhatinden mutmain oldukları hususa göre genç erkek ve bayanlara bırakıyorum. Allah Subhnehu’dan, bizi ve tüm Müslümanları her türlü hastalıktan korumasını niyaz ediyorum. Şüphesiz O, işiten ve icabet edendir. 

Vesselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berakatuh

        Kardeşiniz                                                                           H. 09 Cumade’l Âhir 1442

Ata İbn Halil Ebu Raşta                                                             M. 22/01/2021

Cevaba, emirin aşağıdaki web sitesinden bağlanabilirsiniz:

http://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/4094/

Devamını oku...

Nebevi Sünnet Tıpkı Kur’an’ı Kerim Gibi Şerî Bir Delildir

(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin “Fıkhi” Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Soru-Cevap

Nebevi Sünnet Tıpkı Kur’an’ı Kerim Gibi Şerî Bir Delildir

Ahmed El-Kayravan’a

 

Soru:

Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berakatuh Şeyh Ata, çok önemli bir sorum var ki o da şudur: Recmin hükmü Kur’an’da var mı yoksa sahih mütevatir hadislerde mi geçiyor? Ben bu hususta araştırma yaptım ve hırsızlık yapan kadın ve erkeğin elini kesin, zina eden kadın ve zina eden erkekten her birine yüz sopa vurun ve benzeri hükümler gibi Kur’an’da geçmediği halde neden bu hükmün şeriata dahil edildiğini anlamadım? Bizler şeriata ve hükümlerine, Kur’an’dan dolayı mı yoksa Sünnetten dolayı mı tabi oluyoruz? Gerçi siz bana, örneğin neden namaz ve abdestin hareketleri Kur’an’da geçmemiştir, Kur’an’da her şeyden bahsedilmiyor ve benzerlerini söyleyeceksiniz… Ancak bu hüküm kesindir. Yani 1+1 eşittir 2 şeklindeki matematik kurali gibi temeldir. Yani Kur’an’da bulunan her hususla hükmediyoruz, şayet yoksa onu temel bir kanun olarak almıyoruz. Evet, tafsili olarak araştırma yapıp içtihatta bulunabilir ve tafsili olarak hadisi alabiliriz. Ancak hadisi temel alıp asıl olanı terk etmemiz imkansızdır. Teşekkür ederim.

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berakatuh.

Birincisi: Soruda geçen şu sözünüz: (Kur’an’da bulunan her hususla hükmediyoruz, şayet yoksa onu temel bir kanun olarak almıyoruz.) Bu, İslam’a ve Müslümanlara yabancı olan bir husustur. Zira bir Müslüman, Nebevi Sünnetin, Tıpkı Kur’an’ı Kerim gibi şerî bir delil olduğuna iman ettiği gibi sünnetde geçenlerin de Allah Subhanehu’dan gelen vahiy olduğuna ve sünnet ile Kur’an’ı Kerim’de geçenler arasında hiçbir fark gözetmeksizin tabi olmanın vacip olduğuna da iman eder… Sahabe-i Kiram Rıdvânullahi Aleyhim’den günümüze kadar Müslümanların takınmış olduğu tutum işte budur… Nitekim bu meseleyi İslam Şahsiyeti kitabında geçen: “Sünnet de Kur’an Gibi Şerî Delildir” ve “Sünnetle İstidlal (Delil Getirme)” konularında açıklamıştık. Aynı şekilde İslam Şahsiyeti Kitabı’nın birinci cildinde geçen “İkinci Delil: Sünnet” konusunda da açıklamıştık. Buralara müraacat ederseniz Allah’ın izniyle yeterli olacaktır. Yine de size, İslam Şahsiyeti Kitabı’nın birinci cildindeki “Sünnet de Kur’an Gibi Şerî Delildir” konusunda geçenleri aktarıyorum:

[Sünnet de Kur'an gibi şerî bir delildir ve Allahu Teala’dan gelen bir vahiydir. Sünneti terk edip yalnızca Kur’an’la yetinmek açık bir küfürdür. Böyle bir görüş İslam’dan çıkaran bir görüştür. Sünnetin Allahu Teala’dan gelen bir vahiy olduğu Kur'an’da gayet açıktır. Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur:قُلْ إِنَّمَا أُنذِرُكُمْ بِالْوَحْيِDe ki ben ancak vahy ile uyarıyorum.” [Enbiya 45] Ve şöyle buyurmuştur: إِنْ يُوحَى إِلَيَّ إِلا أَنَّمَا أَنَا نَذِيرٌمُبِينٌBana vahyolunur. Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.” [Sâd 70] Ve şöyle buyurmuştur:إِنْ أَتَّبِعُ إِلا مَا يُوحَى إِلَيَّBen ancak bana vahyolunana uyarım.” [En’am 50] Ve şöyle buyurmuştur: إِنَّمَا أَتَّبِعُ مَا يُوحَى إِلَيَّ مِنْ رَبِّيBen ancak Rabimden bana vahyolunana uyarım.” [Araf 203] Ve şöyle buyurmuştur: وَمَا يَنْطِقُ عَنْ الْهَوَى إِنْ هُوَ إِلا وَحْيٌ يُوحَى"O hevasından konuşmaz. Ancak O'na vahyolunur.” [Necm 3-4] Hiçbir şekilde tevile/yoruma yer bırakmadan, Rasul’ün getirdiklerinin, konuştuklarının ve uyardığı şeylerin yalnızca vahiyden kaynaklandığı, vahiy ile sınırlı olduğu hususunda bu ayetlerin hem delaletleri hem de sübutu katidir/kesindir. Bu nedenle sünnet de Kur’an gibi vahiydir.

Kur’an’ı Kerim gibi tabi olmanın vacip olduğu Sünnete gelince; Aynı şekilde bu da Kur’an’da gayet açıktır. Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَمَا آتَاكُمْ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَاكُمْ عَنْهُ فَانْتَهُواRasul size neyi getirdiyse onu alın, sizi neden alıkoyduysa onu da bırakın.” [Haşr 7] Ve şöyle buyurmuştur: مَنْ يُطِعْ الرَّسُولَ فَقَدْ أَطَاعَ اللَّهَKim Rasule itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur.” [Nisa 80] Ve şöyle buyurmuştur: فَلْيَحْذَرْ الَّذِينَ يُخَالِفُونَ عَنْ أَمْرِهِ أَنْ تُصِيبَهُمْ فِتْنَةٌ أَوْ يُصِيبَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌOnun emrine muhalefet edenlere bir fitnenin veya elim bir azabın isabet etmesinden sakınsınlar.” [Nur 63] Ve şöyle buyurmuştur: وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلا مُؤْمِنَةٍ إِذَا قَضَى اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَمْرًا أَنْ يَكُونَ لَهُمْ الْخِيَرَةُ مِنْ أَمْرِهِمْAllah ve Rasulü bir şeye hükmettiği zaman, mümin erkek ve mümin kadına artık işlerinde başka yolu seçmek yaraşmaz.” [Ahzab 36] Ve şöyle buyurmuştur: فَلا وَرَبِّكَ لا يُؤْمِنُونَ حَتَّى يُحَكِّمُوكَ فِيمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْ ثُمَّ لا يَجِدُوا فِي أَنفُسِهِمْ حَرَجًا مِمَّا قَضَيْتَ وَيُسَلِّمُوا تَسْلِيمًاDikkat edin! Rabbine andolsun ki aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem tayin edip, sonra senin verdiğin hükmü içlerinde bir sıkıntı duymadan tamamen kabul etmedikçe iman etmiş olmazlar.” [Nisa 65] Ve şöyle buyurmuştur: أَطِيعُوا اللَّهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَAllah’a itaat edin, peygambere itaat edin.” [Nisa 59] Ve şöyle buyurmuştur: إِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللَّهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمْ اللَّهُEğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun, Allah’da sizi sevsin.” [Al-i İmran 31] Getirdikleri hususunda Resule tabi olmanın farziyeti hakkında bu ayetlerin tamamı açık ve net ifadelerdir. Zira Resule itaat Allahu Teala’ya itaat sayılır.

Getirdiklerine tabi olmanın farziyeti açısından Kur'an ve hadis şerî delildirler. Bu konuda hadis de Kur’an gibidir. Bu nedenle, “yanımızda Allah Subhenehu ve Teala’nın Kitabı var, yalnızca onda olanı alırız” demek caiz değildir. Çünkü bu ifadeden sünneti terk etmek anlaşılır. Bilakis Kur'an ve sünnet bir araya getirilmeli ve Kur'an delil olarak alındığı gibi sünnet de delil olarak alınmalıdır. Hadis olmaksızın yalnızca Kur'an'la yetinmek düşüncesinin bir Müslümandan çıkması caiz değildir. Nitekim Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem de bu noktaya dikkat çekmiştir. Zira Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle dediği varit olmuştur:يوشك أن يقعد الرجل منكم عَلَى أَرِيكَتِهِ يحدث بحديثي فَيَقُولُ بَيْنَنَي وَبَيْنَكُمْ كِتَابُ اللَّهِ فَمَا وَجَدْنَا فِيهِ حَلالاً اسْتَحْلَلْنَاهُ وَمَا وَجَدْنَا فِيهِ حَرَامًا حَرَّمْنَاهُ وَإِنَّ مَا حَرَّمَ رَسُولُ اللَّهِ كَمَا حَرَّمَ اللَّهُSizden bir adam çıkarak, koltuğuna yaslanır bir halde benden bir hadis okuyacak ve ardından da "sizin ile benim aramızda Allah’ın kitabı var. Onda helal bulduğumuzu helal kabul ederiz. Haram bulduğumuzu da haram kabul ederiz" diyecektir. Hâlbuki Allah’ın Rasulü’nün bir şeyi haram kılması Allah’ın haram kılması gibidir.” [Hakim ve Beyhaki tahriç etti.] Cabir'den merfu olarak gelen rivayette ise şu ifade yer almaktadır: مَنْ بَلَغَهُ عَنِّي حَدِيثٌ فَكَذَّبَ بِهِ، فَقَدْ كَذَّبَ ثَلَاثَةً: اللَّهَ، وَرَسُولَهُ، وَالَّذِي حَدَّثَ بِهِKim benden bir hadis duyarsa ve yalanlarsa, üç şeyi yalanlamış sayılır: Allah'ı, Rasulünü ve kendisine hadis aktaranı.” [Mecmu’ul Zevaid Cabir’den rivayet etti.] Bu nedenle; “Kur'an'la hadisi kıyaslarız. Eğer hadis Kur'an'a uymazsa onu terkederiz” denilmesi hatadır. Çünkü bu tür bir ifade Kur'an-ı tahsis etmek, mukayyet kılmak veya mücmelini açıklamak için gelen hadisi terk etmeye götüren bir ifadedir. Hadis ile gelen bir şeyin Kur’an’a uymadığı veya Kur’an’da bulunmadığı görülebilir. Fer’î olanları asli olanlara ilhak eden hadisler bu tür hadislerdendir. Kur'an'da olmayıp hadisler vasıtasıyla ulaşılan birçok hükümler vardır. Özellikle açıklayıcı hükümler Kur'an'la değil yalnızca hadislerle gelmiştir. Bu nedenle hadisler Kur'an'a kıyas edilmezler. Hadisin getirdikleri alınır onun dışındakiler ise geri çevrilir. Gelen bir hadis, Kur'an'da manası katî olan bir nassla çeliştiğinde hadis dirayeten yani metin açısından reddolunur. Çünkü hadisin anlamı Kur'an'la çelişmektedir. Kays'ın kızı Fatıma'nın rivayet ettiği aşağıdaki hadis dirayeten reddolunan hadislerdendir. "Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem zamanında kocam beni üç talakla boşadı. Bunun üzerine ben Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e geldim. Fakat Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem benim için ne nafaka ne de ev hükmünü uyguladı." Bu hadis reddolunur. Çünkü Kur’an’ı Kerimdeki Allahu Teala’nın şu ayeti ile çelişmektedir: أَسْكِنُوهُنَّ مِنْ حَيْثُ سَكَنتُمْ مِنْ وُجْدِكُمْBoşandığınız, fakat iddeti dolmamış kadınları gücünüz nisbetinde kendi oturduğunuz yerde oturtun.” [Talak 6] Bu durumda hadis hem sübutu hem de delaleti katî olan Kur’an’ın nassı ile çeliştiği için reddolunur. Ancak hadis Kur’an’la çelişmiyorsa, Kur’an’ın ifade etmediği şeyleri kapsıyorsa veya Kur’an da olanın üzerine ilave yapıyorsa hem Kur’an’da olan hem de hadiste olan alınır. Yoksa Kur’an’da geçtiği için biz Kur’an’da olan ile yetiniriz denilemez. Çünkü Allah her ikisini de emretmiştir. Her ikisine birden inanmak vaciptir.] İslam Şahsiyeti Kitabı’nın birinci cildinden aktarılanlar bitti.

Şerî hükmün, hiçbir fark gözetilmeksizin Kur’an’ı Kerim’den alındığı gibi, Sünnetü'l-Mutahhara’dan da alındığı yukarıda geçenlerden açıkça anlaşılmaktadır. Bu yüzden bir hükmün alınmasının vacip olması için Kur’an’ı Kerim’de zikredilen bir hüküm olması gerekmez. Bilakis sadece Nebevi Sünnet’de geçmiş olsa bile şerî hüküm alınır… Zina eden evli birinin recmedilmesi konusuna gelince; bu, sünnetin Kur’an’ı açıklaması kapsamındadır. Çünkü sünnet, Kur’an’ı açıklar ve genel olanı tahsis eder. Dolayısıyla zina eden evli birinin recmedilmesi, aşağıda açıklanacağı üzere zina edene sopa vurulmasını gerektiren ayetin genelliğini tahsis etmektedir… Bu yüzden sünnetin, zina eden birinin recmedilmesi hükmünde bağımsız olduğu söylenmez. Çünkü zina eden birinin recmedilmesi hükmü, zina edenin Kur’an’da açıklanan cezası kapsamındadır. Yani zina eden birine ceza verilmesinin aslı, Kur’an’da açıklanmış olup sünnet gelip ilgili olan ayetin genelliğini tahsis ederek Kur’an’ı açıklamış, zina eden evli kişiyi istisna kılmış ve onun cezasını ölünceye kadar recmedilmesi olarak belirlemiştir… Ayrıca Kitab’ın sünnetle tahsis edildiğine dair birçok örnek olup sadece zina eden evli birinin recmedilmesiyle sınırlı değildir…

İkincisi: Daha önce, H. 12 Muharrem 1441 M. 11/09/2019 tarihinde, zina eden evli birinin recmedilmesi konusunda cevap vermiştik. Şimdi size, sorunuza dair bir cevap niteliği taşımasandan dolayı söz konusunu cevapta geçenleri aktarıyorum:

[Siz, zina eden evli birinin cezası, İslam fıkhında kesin mi diye soruyorsunuz? Ayrıca bunun hadlerden olup olmadığını, dahası bu asrın alimlerinin bazılarının söylediği gibi tazir cezalarından mı olduğunu soruyorsunuz?

Bunun cevabı aşağıdaki şekildedir:

1- Zina eden evli birinin cezasının ölünceye kadar taşlanması, akaid bölümüne değil şerî hükümler bölümüne girmektedir. Dolayısıyla diğer şerî hükümler gibi, bunun da alınabilmesi için delilinin kesin olması şart değildir, aksine usulu’l fıkıhta bilindiği üzere zanni galibin olması yeterlidir… Bu nedenle bu cezaya dair delilin kesin olması veya kesin olmaması cezanın alınmasına etki etmez. Aksine önemli olan şeriatta buna dair delilin sabit olmasıdır. Aşağıda belirtildiği gibi şeriatta, zina eden evli birinin cezasının, hiç şüpheye yer bırakmayacak şekilde ölünceye kadar recmedilmek olduğunu gösteren birçok sahih deliller bulunmaktadır.

2- Bu asırdaki bazı alimlerin, şerî hükümleri delillerinden alma noktasında doğru bir yol izlemedikleri görülmektedir. Çünkü onlar, şerî hüküm hakkında araştırma yaparlarken, çağa ayak durmaya ve Batı medeniyetinin uluslararası hukuk, insan hakları anlaşmaları ve benzerleri adına insanlara empoze ettiği hüküm ve görüşlerden dünyada egemen olanlara uygun görüşlere ulaşmaya hırs göstermektedirler… Bu ise doğru değildir. Çünkü talep edilen Allah’ın hükmü olup herhangi bir hüküm veya dünyaya egemen olan hüküm, kanun, tüzük ve görüşlere uygun olan bir hüküm değildir… Dolayısıyla vacip olan şerî hükmü delillerinden olduğu gibi almak, bunu tatbik ve uygulamanın konusu kılmak ve bütün dünyada buna davet etmek ve bunun propagandasını yapmaktır. Dolayısıyla tüm insanlık için elverişli olan hüküm budur. Çünkü bu hüküm, insanı yaratan ve onların halini bilen yaratıcı Subhanehu katındandır. يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُHiç yaratan bilmez mi? O, en ince işleri görüp bilmektedir ve her şeyden haberdardır.” [Mülk 14] أَلَا لَهُ الْخَلْقُ وَالْأَمْرُ تَبَارَكَ اللَّهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ(Bilesiniz ki), yaratmak da emretmek de O’na mahsustur. Alemlerin Rabbi Allah ne yücedir!” [Araf 54] Bu nedenle istinbatlarında çağa ayak uydurmaya ve Batı medeniyetiyle onaylamaya hırs gösteren kimselere itibar edilmemelidir. İster bunu vakıanın baskısı altında yapsınlar isterse Batılı kâfirlere razı etmek için yapsınlar fark etmez…

3- Zina eden evli birinin ölünceye kadar taşlanması ve evli olmayana yüz değnek vurulması cezası, İslam’da hadler bölümüne giren bir cezadır. Nitekim zina haddinin hükümlerini, Ukubat Nizamı Kitabı’nda detaylı ve yeterli bir şekilde açıkladık. Şimdi size Ukubat Nizamı Kitabı’nın “Zina Haddi” bölümünde geçen bazı kısımları aktaracağım:

[Bazıları, zina eden erkek ve kadının evli veya bekar olmalarına bakılmaksızın ve aralarında herhangi bir fark olmaksızın her ikisine de yüz değnek vurulacağını söylemektedir ve buna delil olarak da şu ayeti göstermektedirler: الزانية والزاني فاجلدوا كل واحد منهما مائة جلدة ولا تأخذكم بهما رأفة في دين اللهZina eden erkek ve kadının her birine yüzer değnek vurun. Allah'ın dini hususunda onlara acımayın.” [Nur 2] Bu ayete istinaden diyorlar ki; kesin ve yakîn olarak bilinen Allah'ın kitabını, içerisine yalan karışma ihtimali olan ahad bir habere dayanarak terk etmek caiz değildir. Zira bu durum kitabın sünnetle neshedilmesine yol açar ki bu, caiz değildir. Diğer taraftan içlerinde sahabe ve tabiinden kimselerin ve onlardan sonraki asırlarda yaşayanların da bulunduğu ilim ehlinin geneli, evli olmayanın yüz değnek ile, evli olanın ise Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in uygulaması gereğince ölünceye kadar recm edileceğini söylemektedirler. Çünkü Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem “Maiz’i recm etmiştir.” Cabir b. Abdullah’dan şöyle rivayet edilmiştir: “Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem, bir kadın ile zina eden bir adama sopa vurulmasını emretti. Daha sonra adamın evli olduğu haber verilince, onun taşlanmasını emretti ve adam recm edildi.

الزانية والزاني فاجلدوا كل واحد منهما مائة جلدةZina eden erkek ve kadının her birine yüzer değnek vurun.” ayetini inceleyen kimse, bunun genel bir ifade ile geldiğini görür. Zira ayette yer alan zina eden erkek ve zina eden kadın kelimeleri, genel lafızlardandır. Evli olanı da bekar olanı da kapsamına alır. Sallallahu Aleyhi ve Sellem’den gelen hadis şöyledir: واغد يا أُنيْس إلى امرأة هذا فإن اعترفت فارجمهاEy Üneys! Bunun zina ettiği kadına git, eğer yaptığını itiraf ederse onu recm et.” Yine Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in, evli olup olmadığını sorduktan sonra Maiz’i, diğer sahih hadislerde yer aldığı üzere Ğamidiye’yi recmettirdiği sabittir. Dolayısıyla bu hadisler, genel lafızlarla gelen bu ayette yer alan bu hükmün muhsan olmayanlar (evli olmayan) için olduğu ve evli olanların, bu hükümden istisna edildiği hususunda bu genelliği tahsis etmektedir. Hadisler, Kur’an’ı nesh etmeyip bu genelliği tahsis etmektedirler. Kur’an’ın, sünnetle tahsisi ise caizdir. Genel ifadelerle gelen birçok ayette de bu durum söz konusu olup hadisler ayetleri tahsis etmişlerdir.

Şerî delillerin, yani Kitap ve sünnetin işaret ettiği şerî hükme göre; evli olmayanlara, Allah’ın Kitabı ile amel edilerek yüz değnek sopa cezası, sünnetle amel edilerek de bir yıl sürgün cezası uygulanır. Ancak sürgün cezası şart olmayıp caizdir. İmamın görüşüne bırakılmış bir hükümdür, dilerse hem sopa vurur hem de bir yıl sürgüne gönderir, dilerse yalnızca sopa vurup sürgüne göndermez. Fakat hem sopa cezasını hem de sürgünü ortadan kaldırması caiz değildir. Çünkü evli olmayanın cezası celddir. Muhsan olanın (evli olanın) cezası ise, Allah’ın ayetini tahsis eden Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in sünneti ile amel edilerek, ölünceye kadar taşlanmaktır. Evli olan bir kimseye, hem sopa hem de taşlama cezasının bir arada uygulanması caizdir. Önce sopa cezası uygulanır, ardından da recmedilir. Yalnızca recm cezasının uygulanması da caizdir. Fakat sadece sopa cezası ile yetinilmesi caiz değildir; çünkü evli olanın cezası recmedilmektir.

…………..

Evli olan bir kimseye uygulanacak cezalarla ilgili hadisler ise çoktur. Ebu Hüreyre ve Zeyd b. Halid'den: Bedevilerden iki adam Rasulullah (sav)'e geldi ve şöyle dedi: "Ey Allah’ın Rasulü! Allah için hakkımda, Allah'ın kitabı ile hüküm vermeni istiyorum. Birincisinden daha bilgili olan ikinci adam ise şöyle dedi: Evet, aramızda Allah'ın kitabı ile hükmet ve konuşmam için bana izin ver. Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem, ona konuş dedi: Adam dedi ki: Benim oğlum bu adamın yanında işçi idi. Bu adamın karısı ile zina etti ve oğlumun recmedilmesi gerektiğini öğrendim. Bunun üzerine oğlum için bir cariye ve yüz koyun fidye vermek istedim. İlim sahiplerine sorduğum zaman bana, oğluma yüz sopa vurulması ve bir yıl sürgün edilmesi, bu adamın karısının da recmedilmesi gerektiğini söylediler. Bunun üzerine, Allah Rasülü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle dedi: والذي نفسي بيده لأقضين بينكما بكتاب الله، الوليدة والغنم ردّ، وعلى ابنك جلد مائة، وتغريب عام، واغدُ يا أنيس - لرجل من أسلم - إلى امرأة هذا فإن اعترفت فارجمها Canımı elinde bulundurana yemin olsun ki, aranızda Allah'ın kitabı ile hükmedeceğim. Koyunlar ve cariye sana geri verilecek. Oğluna yüz kırbaç vurulması ve bir yıl sürgün edilmesi gerekir. Sonra Eslem'den bir adama: Ey Üneys! Bunun zina ettiği kadına git, eğer yaptığını itiraf ederse, onu recmet.” Üneys, kadına gittiğinde kadın zina ettiğini itiraf etti ve Allah Rasulü’nün emri gereğince, Üneys onu recm etti. Rasul evli olanın recmedilmesini ve kırbaç vurulmamasını emretti. Şabi’den: “Ali Radıyallahu Anh kadını recmettiği zaman perşembe günü onu kırbaçladı cuma günü ise recmetti ve şöyle dedi: Allah'ın kitabına göre onu kırbaçladım, Rasülün sünnetine göre de recmettim." Ubade İbn Samit’ten, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle dedi: خذوا عني، خذوا عني، قد جعل الله لهن سبيلاً البكر بالبكر جلد مائة ونفي سنة، والثيب بالثيب جلد مائة والرجم(Hükümleri) benden alıp öğreniniz. (Hükümleri) benden alıp öğreniniz. Allah onlar için bir yol belirledi. Bekar bir erkek bekar bir kadınla zina etmişse (her birine) yüzer değnek sopa vurun ve bir sene sürgün cezası vardır.Evli olan, evli olan ile zina ettiği zaman, yüz kırbaç ve recmetme vardır.” Bu hadiste Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem evli olana kırbaç ve recm cezası uygulanacağını söylemektedir. Ali Radıyallahu Anh da evli olanı kırbaçlamış ve recmetmiştir. Cabir İbn. Semure'nin, Rasulullah (sav)'in Maiz b. Malik'i recmettiğini rivayet ettiği hadiste kırbaçlattığı yer almamaktadır. Yine Buhari'nin Süleyman İbn. Büreyde'den rivayet ettiği hadiste Nebi (sav)'in Ğamidiye'den bir kadını recmettiği zikredilirken, kırbaçlattırdığı zikredilmemektedir. Müslim'de yer alan bir rivayet de şöyledir: Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in Cüheyne kabilesinden zina eden bir kadının elbisesini üzerine bağlamalarını sonra da taşlamalarını emretti." Bu hadiste de sopa vurdurduğu rivayet edilmemektedir. Bu rivayetlerin tümü Rasul (sav)'in evli olan kimseyi recmettiğine ancak kırbaçlatmadığına işaret etmektedir. "Evli olan, evli olan ile zina ettiği zaman, yüz kırbaç ve recmetme vardır." Hadisi, recmin vacip, sopa vurmanın ise caiz olup halifenin görüşüne bırakıldığına işaret etmektedir. Tüm hadisler arasında evli olana recm cezasıyla birlikte sopa cezasının da uygulanması hadden sayılmaktadır. Semure hadisine göre Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in Maiz’e sopa vurmayıp, yalnızca recmetmekle yetinmesi, Ubade İbn Samit’ten rivayet edilen “Evli olan evli olan ile zina ettiği zaman yüz kırbaç ve recmetme vardır.” hadisini neshedeceği şeklinde bir iddia ileri sürülemez. Böyle bir itiraz ileri sürülemez; çünkü Maiz hadisinin Ubade hadisinden sonra olduğu sabit değildir. Sonra olduğunun sabit olmaması, celdi zikretmeyi terk ederek, iptal edilmesini ve hükmünün de neshini gerektirmez. İki hadisten hangisinin önce, hangisinin sonra olduğunun sabit olmaması nesh durumunu tamamen ortadan kaldırmaktadır. Birinin diğerine tercih edilmesi de mümkün değildir. Recm cezasına ilave olarak yer alan celd cezası, vacip olan bir hüküm değil, caiz bir hükümdür. Öyleyse vacip olan hüküm, recm cezasıdır. Dahası imam hadislerin arasını cem etmede muhayyerdir…] Ukubat Nizamı Kitabı’ndan aktarınlarlar bitti.

Sonuç olarak: Zina eden evli birinin cezası ölünceye kadar taşlanmaktır. Zira buna, Sahihayn ve diğer hadis kitaplarında Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in sünnetinden sabit olan sahih deliller delalet etmektedir. Dolayısıyla bu ceza, tazir kapsamından değil hadler kapsamına giren bir cezadır.] Daha önceki soru cevaptan aktarılanlar bitti.

Sonuç olarak zaten siz kendi kendinize hüküm vermişsiniz. Zira şöyle demişsiniz: (Gerçi siz bana, örneğin neden namaz ve abdestin hareketleri Kur’an’da geçmemiştir, Kur’an’da her şeyden bahsedilmiyor ve benzerlerini söyleyeceksiniz… Ancak bu hüküm kesindir. Yani 1+1 eşittir 2 şeklindeki matematik kurali gibi temeldir. Yani Kur’an’da bulunan her hususla hükmediyoruz, şayet yoksa onu temel bir kanun olarak almıyoruz. Evet, tafsili olarak araştırma yapıp içtihatta bulunabilir ve tafsıli olarak hadisi alabiliriz. Ancak hadisi temel alıp asıl olanı terk etmemiz imkansızdır. Teşekkür ederim.) Nitekim siz burada, namazı kılma keyfiyetini açıklayan şeylerin sünnetten almamızı caiz görüyor ve 1+1=2 gibi sabit olduğu için bunun caiz olduğunu söylüyorsunuz! Oysa zina eden evli biri için sünnet ile istidlalde bulunmak (delil getirmek) bundan farklı değildir… Namaz durumuna gelince; وَأَقِيمُوا الصَّلَاةَNamazı kılın.” [Bakara 43] Bu, mücmeldir. Namaz (kılmanın) keyfiyetini açıklayan ise hadislerdir. Her ne kadar müçtehitler, rükû, secde ve kıraatın keyfiyeti açısından ihtilaf etmiş olsalar da… Dolayısıyla bu hadisler, mücmeli açıklamaktadır… Aynı şekilde الزَّانِيَةُ وَالزَّانِيZina eden kadın ve erkeğin.” [Nur 2] ayetine gelince; bu, geneldir (âmmdır). Çünkü zina eden kadın ve erkek lafızları, genel olan lafızlardır. Evli olanla ilgili hadisler, sopa vurma hakkında gelen bu genelliği tahsis etmiş, yani onu, evli olanın dışında zina edenle tahsis etmiştir. Dolayısıyla burada mesele, genel olanın tahsis edilmesi kapsamına girmektedir… Şayet usulü incelemiş olsaydınız, kesinlikle mücmelin açıklandığını, genel olanın tahsis edildiğini, mutlak olanın mukayyet kılındığını ve benzerlerini görecektiniz… Bütün bunlar, Kitap ve sünnetin, şerî olarak istidlalde bulunulmasını gerektiren bölümlerindendir.

Binaenaleyh namaz durumunda mücmelin açıklanması ile zina durumunda genel olanın tahsis edilmesinin arasını ayırmak, doğru ve caiz olmayan bir ayırımdır. Usulu’l Fıkıh ilminden tamamen habersizsen o başka. Allah Subhanehu ve Teala’dan, seni en doğru yola iletmesini ve sorunun başka bir bağlamda değil de kendi alanında olması amacıyla Usulu’l Fıkhı anlamak için her türlü çabayı göstermeni niyaz ediyorum.

Umarım mesele şimdi açıklığa kavuşmuştur.

Kardeşiniz H. 2 Cumade’l Âhir 1442
Ata İbn Halil Ebu Raşta M. 15 Ocak 2021

Cevaba, Emir’in aşağıdaki web sitesinden bağlanabilirsiniz:

http://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/4092/

Devamını oku...

Yetkililerin Kapattığı Caminin Avlusunda Cuma Namazı Kılmak

  • Kategori Emir'e sorulanlar
  •   |  

(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin “Fıkhi” Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Soru-Cevap

Yetkililerin Kapattığı Caminin Avlusunda Cuma Namazı Kılmak

Muhammed Emin el-Cedîdî’ye

Soru:

Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Tunus’ta bazı gençler ve halk, yetkililer tarafından kapatılan camilerin önünde Cuma namazı kılıyorlar. Bazı imamlar da onlara karşı çıkıyor ve Cuma namazının sadece caminin içinde kılınabileceğini ifade ederek namazlarının batıl olduğunu söylüyorlar.

Böyle bir durumdaki şerî hükmü ve camilerinin kapalı kalmaya devam etmesi halinde ülke halkının ne yapması gerektiği hususunda bizi aydınlatmanızı rica ediyoruz.

Allah sizi mübarek kılsın ve çabalarınız için teşekkürler.

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Cuma namazı camide ve açık alanlarda caizdir. Şayet her iki durumda mevcutsa; yani cami açık olup namaz kılanlara dar gelmiyorsa namaz camide kılınır, yok eğer cami yetersiz olursa açık alanda kılınabilir. Tüm bunlarda önemli olan yerin özel olmamasıdır. Yani Cuma namazı evlerde caiz değildir. Bilakis ya camide ya da açık alanda olması gerekir. Yani hiç kimsenin namaz için oraya girilmesine engel olmaması gerekir. Eğer cami kapalı olursa açık alanda Cuma namazı kılmak sahihtir, bunda hiçbir mahzur yoktur ve bunu engelleyen kişi günahkâr olur. Nitekim daha önce bu hususta yayınlar yapmıştık…Yayınladıklarımızdan bazıları şunlardır:

1- H. 18 Şaban 1441 M. 11 Nisan 2020’de: (…Camilerde veya açık alanlarda namaz kılınmasını yasaklaması halinde devlet günah işlemiş olur. Çünkü nâsslar, bu hususu ifade etmekte olup bu da Subhanehu’nun şu kavlinden anlaşılmaktadır: يَا أيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا نُودِيَ لِلصَّلَاةِ مِنْ يَوْمِ الْجُمُعَةِ فَاسْعَوْا إِلَى ذِكْرِ اللَّهِ وَذَرُوا الْبَيْعَ ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ إِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَCuma günü namaz için çağrı yapıldığı zaman, hemen Allah’ın zikrine koşun ve alışverişi bırakın. Eğer bilirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır.” [Cuma 9] Dolayısıyla mani olunmaksızın namaza koşarlar. فَاسْعَوْا إِلَى ذِكْرِ اللَّهِ وَذَرُوا الْبَيْعَHemen Allah’ın zikrine koşun ve alışverişi bırakın.” Dolayısıyla da onun için koşmak farzdır. Çünkü mubahın terkedilmesine dair karine vardır… Cevapta da belirttiğimiz gibi camileri kapatan devlet, büyük bir günah işlemiş olur.)

2- Hizbin yayınlamış olduğu Ahkâmu’s Salah Kitabı’nda da ayrıntılı olarak açıklanmıştır. Zira onda şöyle geçmektedir:

[Cuma namazını, şehirde, köyde, camide, ülkenin binalarında ve bunlara ait alanlarda eda etmek sahihtir:

- Çünkü Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem Cuma namazını Medine’de kıldı. Nitekim İbn Abbas Radıyallahu Anhuma’nın şöyle dediği rivayet edilmiştir: أول جمعة جمعت بعد جمعة جمعت في مسجد رسول الله ﷺ في مسجد عبد قيس بجُواثى من البحرينAllah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in Mescidi’nden sonra cuma namazı ilk olarak Bahreyn Cuvasa’daki Abdulkays Mescidi’nde kılınmıştır.” Cuvasa, Bahreyn’in köylerinden bir köydür. Ebu Hureyra şunu rivayet etmiştir: أنه كتب إلى عمر يسأله عن الجمعة بالبحرين وكان عامله عليها فكتب إليه عمر جمعوا حيث كنتم “Bahreyn’de görevli iken Ömer’e Cuma namazı hakkında sorduğu bir mektup yazmış, Ömer de nerede olursanız, cuma namazını kılınız şeklinde cevap yazmıştır.” Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle dediğine dair rivayete gelince: لا جمعة ولا تشريق إلا في مصر جامعCuma ile bayram namazları, ancak şehirlerde kılınabilir.” Bu, sahih değildir. Ahmed, bunun hadis olmadığını söylemiştir.

- (Cumanın) açık alanda kılınmasına gelince; onu şart koşan bir nâss varit olmamıştır ve Cuma namazı, kılınması talep edilen herhangi bir namaz gibidir. Dolayısıyla yerine getirilmesinin vacip olduğunu gerektiren genel nâssın dışında herhangi bir şart koşulursa, buna dair bir nâssın olması gerekir.

- Bir beldede birkaç Cumanın kılınması caizdir. Dolayısıyla şayet belde büyükse, ihtiyaç olup olmadığına bakılmaksızın orada birkaç camide Cuma namazı kılmak caizdir. Çünkü birkaç cumanın kılınmayacağına dair bir nâss varit olmadığı gibi ihtiyaç olup olmadığına dair de bir nâss varit olmamıştır. Bu nedenle nâss, mutlaklığı üzere kalmaya devam eder. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in sadece bir mescitte Cuma namazı kılmasına gelince; Bu, birden fazla camide Cuma namazı kılınmasının caiz olmadığına delâlet etmez. Çünkü Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in herhangi bir şeyi yapmaması, o fiili yasakladığına delâlet etmez. Bilakis onun bir mescidi vardı ve orada namaz kıldı. Bu ise birden fazla camide namaz kılmak istemediğine delâlet etmez.] Bitti.

3- Abdurrahman el-Ceziri’ye (Ö: H. 1360) ait Dört Mezhebe Göre Fıkıh Kitabı’nda şöyle geçmektedir:

[Açık alanda Cuma namazı kılmak sahih midir? İmamlardan üçü, açık alanda Cuma namazı kılmanın caiz ve sıhhatli olduğu üzerinde ittifak etmişlerdir. Malikiler ise, sahih olmadığını söylemiştir.

- Malikiler şöyle dediler: Evlerde ve açık alanlarda Cuma namazı sahih değildir. Bilakis camide kılınması vaciptir.

- Hanbeliler şöyle dediler: Şayet binalara yakın olursa açık alanda Cuma namazı kılmak sahihtir. Yakınlık ise örfe göre değerlendirilir. Şayet yakın değilse namaz sahih değildir. İmam çölde namaz kıldırırsa, zayıf olanlara namaz kıldıracak birini halef bırakır.

- Şafiiler şöyle dediler: Şayet binalara yakın olursa açık alanda Cuma namazı kılmak sahihtir. Onlara göre yakınlığın sınırı ise, yolcunun ulaştığı zaman namazı kısaltmasının sahih olmadığı yerdir…

Hanefiler şöyle dediler: Cuma namazının sıhhati için caminin olması şart değildir. Bilakis açık alanda da sahih olur. Ancak şartlarda belirtildiği gibi şehirden bir fersahtan fazla uzak olmaması ve imamın (Sultanın) orada Cuma namazının kılınmasına izin vermesi şartıyla.]

4- Sonuç olarak:

a- Görüldüğü üzere İmam Malik, onun (Cumanın) camide kılınmasının vacip olduğunu söylüyor… Buna binaen yöneticinin camiyi kapatması, Cumanın farziyetinin engellenmesine yol açmaktadır. Yöneticinin camide namazı engellenmesi durumunda ümmetin ona karşı koyması gerekir…

b- Özellikle mezhep sahipleri olmak üzere diğer fakihlere gelince; onlar, (Cumanın) camide ve açık alanda kılınmasını caiz görüyorlar.

c- Ama bizim için racih olan yukarıda açıkladığımız şekildedir: (Cuma namazı camide ve açık alanlarda caizdir. Şayet her iki durumda mevcutsa; yani cami açık olup namaz kılanlara dar gelmiyorsa namaz camide kılınır, yok eğer cami yetersiz olursa açık alanda kılınabilir. Tüm bunlarda önemli olan yerin özel olmamasıdır. Yani Cuma namazı evlerde caiz değildir. Bilakis ya camide ya da açık alanda olması gerekir. Yani hiç kimsenin namaz için oraya girilmesine engel olmaması gerekir. Eğer cami kapalı olursa açık alanda Cuma namazı kılmak sahihtir, bunda hiçbir mahzur yoktur ve bunu engelleyen kişi günahkâr olur…)

d- Binaenaleyh caminin avlusunda namaz kılmanız sahihtir ve devlet, iki kez günahkâr olur: Birincisi camiyi kapatmasından dolayı ve ikincisi ise caminin avlusunda namaz kılınmasını engellemeye çalışmasından dolayıdır… Bizler Allah Subhanehu’dan, Hilafetin kurulmasını çabuklaştırmasını niyaz ediyoruz ki böylece Müslümanların namazlarını gerektiği şekilde eda edebilsinler. وَمَا أُمِرُوا إِلَّا لِيَعْبُدُوا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ حُنَفَاءَ وَيُقِيمُوا الصَّلَاةَ وَيُؤْتُوا الزَّكَاةَ وَذَلِكَ دِينُ الْقَيِّمَةِHalbuki onlara ancak, dini yalnız O’na has kılarak ve hanifler olarak Allah’a kulluk etmeleri, namaz kılmaları ve zekât vermeleri emrolunmuştu. Sağlam din de budur.” [Beyyine 5]

Kardeşiniz                                                                                                                H. 22 Cumâde’l Ûla 1442

Ata İbn Halil Ebu Raşta                                                                                            M. 06/01/2021

Cevaba, Emir’in (Allah onu korusun) aşağıdaki web sitesinden bağlanabilirsiniz:

http://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/4090/

Devamını oku...

İkrâh-ı Mülcî ve Kalp Bağışının Haram Olması

  • Kategori Emir'e sorulanlar
  •   |  

(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin “Fıkhi” Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Soru-Cevap

İkrâh-ı Mülcî ve Kalp Bağışının Haram Olması

Saleem Eshaq’a

Soru:

Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Şeriatın maksatlarından biri de nefsi korumak olup bir bütün olarak hükümlerin illeti anlamına gelmediği gibi tek bir hükmün illeti anlamına da gelmez. Şeriattaki zaruretler yasakları mubah kılar kaidesi hakkında doğru olan, özellikle ölümcül kıtlıklar meydana geldiğinde insanların yaşamlarını sürdürebilmeleri için yeme ve içme konusu hakkındadır.

İkrah-ı Mülcî (Bir kimseyi ölümle veya bir uzvunu (organını) yok etmekle, şiddetli dövmekle veya bütün malını telef etmekle (zarar vermekle) korkutarak rızası dışında bir işi zorla yaptırmak), malın ve canın bir kısmının alınması, vücudun bir kısmının kesilmesi, tehdit, livata, mahremlerle zina durumunda küfür kelimesini teleffuz etmeyi mubah kılmaktadır.

Bu anlayış ışığında soru şudur; doktorların bir kişiye, kalp nakline ihtiyacı olduğunu, aksi taktirde zannı galibe göre öleceğini söylemesi caiz midir? Öldükten sonra kalp bağışlamanın haram olduğu ve bağış dışında bağışlanan bir organın alınmasının da aynı şekilde olduğu bilinmektedir.

Lütfen bana yardımcı olun. Allah sizi hayırla mükafatlandırsın.

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Sorunuzda, maksatlar, zaruretler, ikrah-ı mülcî ve öldükten sonra kalbi bağışlamanın haram olması konularına vakıf olduğunuz gayet açıktır… Bununla birlikte doktorların zannı galibine göre kalp nakli yapılmadığı taktirde ölecek olan bir kişiye kalp naklinin yapılmasının hükmü hakkında soruyor ve organ bağışı ile bağışlanan organın alınması arasındaki farka işaret ediyorsunuz…

Birincisi: Sorunuzu cevaplamadan önce, organ nakli konusunda H. 23 Rabiu’l Âhir 1440 M. 30/12/2018 tarihinde yayınladığımız soru cevapta geçenlerin bir kısmını aktaracağım:

[…Organ nakli ile ilgili olan sorunuza gelince; klonlama kitapçığında açıklandığı üzere kanı masum olan ölen birinden canlı olan birine organ nakli yapılmasının haram olduğuna delalet delilleri gördüğünüz açıktır. Kitapçıkta, ölüden canlı olan birine organ naklinin haram olduğuna dair istidlal iki durumu kapsamaktadır ki bunlar şunlardır:

1- Ölümünden sonra hiç kimsenin ölünün vücudu üzerinde tasarruf hakkı yoktur. Dolayısıyla şerî delillilerin delalet ettiği gibi ölen kişinin de ölümünden sonra vücudu üzerinden hiçbir yetkisi olmadığı gibi onun varislerinin de ölümünden sonra ölünün bedeni üzerinde hiçbir yetkileri yoktur… Binaenaleyh ne ölen kişinin ne de varislerin ölen kişinin vücudundan bir organ bağışlama hakları yoktur. Çünkü o, onların mülkiyetlerinde değildir ve onun üzerinde hiçbir yetkileri de yoktur…

2- Ölüye saldırmak ve ona eziyet etmek caiz olmadığı gibi aynı şekilde onun biçimini bozmak da caiz değildir… Bu da aşağıdaki şekildedir:

a- Saldırmanın ve eziyet etmenin haram olmasına gelince; nitekim “ölünün de canlı olanın kutsallığına sahip olduğuna açıkça delalet eden deliller olduğu gibi ölülerin kutsallığını çiğnemenin ve ona zarar vermenin de dirilerin kutsallığını çiğnemek ve ona zarar vermek gibi olduğuna açıkça delalet eden” deliller vardır. Dolayısıyla canlı olan birine saldırarak onun karnını yarmak, boynunu kesmek, gözünü çıkarmak ve kemiğini kırmak caiz olmadığı gibi aynı şekilde ölüye de saldırarak onun karnını yarmak, boynunu kesmek, gözünü çıkarmak ve kemiğini kırmak da caiz değildir. Ayrıca canlı olana söverek veya vurarak ya da yaralayarak eziyet etmek haram olduğu gibi aynı şekilde ölüye de söverek veya vurarak ya da yaralayarak eziyet etmek de haramdır…” Buna dair hadisler şunlardır:

- Müminlerin annesi Aişe Radıyallahu Anha’dan Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: كَسْرُ عَظْمِ الْمَيِّتِ كَكَسْرِهِ حَيّاًÖlünün kemiğini kırmak, onu diri iken kırmak gibidir.” [Ahmed, Ebu Davud ve Hıbban rivayet ettiler.]

- Ahmed, Amir İbn Hazm el-Ensari kanalıyla kendisini bir mezarın üzerinde otururken gören Allah Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle dediğini rivayet etmiştir: لَا تُؤْذِ صَاحِبَ الْقَبْرِMezar sahibine zarar vermeyin!

- Muslim ve Ahmed, Ebu Hureyra’dan Allah Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle dediğini rivayet ettiler: لأَنْ يَجْلِسَ أَحَدُكُمْ عَلَى جَمْرَةٍ فَتُحْرِقَ ثِيَابَهُ فَتَخْلُصَ إِلَى جِلْدِهِ خَيْرٌ لَهُ مِنْ أَنْ يَجْلِسَ عَلَى قَبْرٍSizden birinizin bir kor üzerine oturup elbisesini ateşin yakması ve ateşin vücuduna işlemesi, bir kabrin üzerine oturmasından daha hayırlıdır.

b- Ölünün biçiminin bozulmasına gelince; “İhtiyacı olan bir kimseye, ölü bir kimseden gözlerinin çıkarılması, vücudunun kesilerek akciğer, karaciğer, kalp ve böbrek gibi bir organının verilmesi, ölünün biçimini (vücut yapısını) bozmaktır ki İslam ölünün biçimini bozmayı haram kılmıştır”:

- Buhari, Abdullah İbn Zeyd el-Ensari’nin şöyle dediğini rivayet etti: نَهَى رَسُولُ اللهِ صلى الله عليه وسلم عَنِ النُّهْبَى وَالْمُثْلَةAllah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem, (cesedin) biçimini bozmayı yasakladı.

- Ahmed, İbn Mace ve Nesai, Saffan İbn Assal’ın şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: Allah Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem bizi bir seriyyeye gönderirken şöyle dedi: سِيرُوا بِاسْمِ اللهِ، وَفِي سَبِيلِ اللهِ، قَاتِلُوا مَنْ كَفَرَ بِاللهِ، وَلَا تُمَثِّلُوا وَلَا تَغْدُرُوا وَلَا تَقْتُلُوا وَلِيداًAllah’ın adıyla ve Allah yolunda gidin! Allah’ı inkar edenlerle savaşın! (Cesetlerin) biçimini bozmayın, ihanet etmeyin ve çocukları öldürmeyin!

Yukarıda geçen delillere binaen, kanı masum olan ölü birinin organının canlı olan birine nakledilmesinin şer’an haram olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır…] Daha önceki soru cevaptan aktarılanlar bitti.

Aynı şekilde klonlama kitapçığında, zaruret halinde organ nakli hakkında geçenleri aktaracağım:

[… Zaruret hali; Allah'ın, yiyeceğini-içeceğini kaybetmiş ve hayatı ölüm tehdidi altında olan, mecbur kalmış bir kimseye, ölü, kan, domuz eti ve benzerleri gibi Allah’ın yenilmesini haram kıldığı yiyeceklerden bulduklarını yemesini mübah kıldığı bir haldir. O halde bu durumda; hayatının bekası kendisine organ nakli yapılmasına bağlı olan diğer bir kişinin hayatını kurtarmak için ölünün organlarından birinin nakledilmesi mübah olur mu?

Buna cevap vermek için zaruret hükmünün bilinmesi kaçınılmazdır ki böylece hayatı sona ermiş bir kişinin organlarının, bunlara ihtiyaç içerisinde olan başka bir kişiye nakledilmesi hükmünün bilinmesine ulaşmış olalım.

  • Zaruretin hükmüne gelince: Şüphesiz Allah Subhanehu ve Teala, yiyeceğini-içeceğini kaybetmiş ve hayatı ölüm tehdidi altına giren mecbur kalmış bir kimseye, ölü, kan, domuz ve Allah'ın yenilmesini haram kıldığı tüm yiyeceklerden benzerleri gibi Allah'ın haram kıldığı yiyeceklerden bulduklarını hayatını muhafaza edecek kadar yemesini mübah kılmıştır. Allahu Teala şöyle buyurmuştur: إِنَّمَا حَرَّمَ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةَ وَالدَّمَ وَلَحْمَ الْخِنزِيرِ وَمَا أُهِلَّ بِهِ لِغَيْرِ اللّهِ فَمَنِ اضْطُرَّ غَيْرَ بَاغٍ وَلاَ عَادٍ فَلا إِثْمَ عَلَيْهِAllah size ancak ölüyü (leşi), kanı, domuz etini ve Allah'tan başkası adına kesileni haram kıldı. Her kim bunlardan yemeye mecbur kalırsa, başkasının hakkına saldırmadan ve haddi de aşmadan bir miktar yemesinde günah yoktur.” [Bakara 173] Dolayısıyla mecbur kalmış bir kişi, bulduğu haram olan bu yiyeceklerden açlığını bastıracak ve hayatını sürdürecek kadar yiyebilir. Şayet bunlardan yemez ve ölürse hem günahkâr hem de kendisinin katili olur. Oysa Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَلَا تَقْتُلُوا أَنْفُسَكُمْVe kendinizi öldürmeyiniz!” [Nisa 29]
  • Geçen zaruret hükmüne binaen bu hükmün, hayatı sona ermiş bir kişinin organlarının, hayatının kurtulması için buna muhtaç olan başka bir kişiye nakledilmesi durumuna kıyas edilmesi yoluyla tatbik edilmesi mümkün müdür?
  • Bunun cevabına bakılır. Zira bu meselede kıyas hükmünün tatbik edilmesinin şartı, -organın nakledilmesi durumunun olduğu- kıyas edilen fürudaki mevcut illetin -yiyeceğini-içeceğini kaybetmiş bir kimsenin zaruret hali olduğu- kendisine kıyas edilen aslî illetin ya aynine ya da cinsine ortak olmasını gerektirir. Çünkü kıyas, ancak aslî hükmün aslî illet vasıtasıyla füruya geçmesidir. Dolayısıyla füru illeti, ister umumî isterse hususî sıfatlarında olsun aslî illete ortak olmadığı zaman, aslî illet füruda mevcut olmaz. Böylelikle de aslî hükmün füruya geçmesi imkânsızdır.
  • Burada organ naklinin durumuna göre bu nakledilen organlar, ya kalp, karaciğer, böbrekler ve akciğer gibi zannı galiple hayatın kurtulması kendisine bağlı olan organlardan olur ya da göz, bir böbreği sağlıklı olan kimsenin ikinci böbreği, el, bacak ve benzerleri gibi hayatın kurtulması kendisine bağlı olmayan organlardan olur.
  • Hayatın kurtulması nakledilmesine bağlı olmayan ve kaybedilmesi insanın ölümüne yol açmayan organlara gelince; hayatın kurtulması olan aslî illet, bunlarda mevcut değildir. Dolayısıyla zaruret hükmü bunlara intibak etmez. Buna binaen gözün veya sağlıklı bir böbreği olan kimsenin ikinci böbreğinin veya elin veya bacağın hayatı sona ermiş olan bir kişiden bunlara ihtiyacı olan başka bir kişiye nakledilmesi şeran caiz değildir.
  • Zannı galiple insan hayatının kurtulması nakledilmesine bağlı olan organlarda ise iki yön vardır:

Birincisi: Bunlarda mevcut olan illetin -ki o, hayatın kurtulması ve sürdürülmesidir- zaruret durumunda olduğu gibi hasıl olması kesin değildir. Çünkü mecbur kalan kişinin, Allah’ın haram kıldığı yiyeceklerden yemesi, kesin olarak hayatının kurtulmasına götürmektedir. Ancak kalbin veya karaciğerin veya akciğerin veya böbreğin nakledilmesi, bu organların kendisine nakledildiği kişinin hayatının kesin olarak kurtulmasına götürmemektedir. Zira kurtulma hasıl olabilir de hasıl olmayabilir de. Nitekim bu organların kendilerine nakledildiği kimselerde gerçekleşen birçok vakıa bunu kanıtlamaktadır. Bu nedenle illet, tamamlanmamış olmaktadır

İkinci yöne gelince: Kıyastaki füru şartlarından olan diğer bir şart ile ilgilidir. Bu ise fürunun, kıyas illetinin gerektirdiği şeye ters düşmeyi gerektiren râcih çelişkiden yoksun olmasıdır. Buradaki füruda ise -ki o, organ nakli durumudur-, kıyasın illetinin gerektirdiği hususlara ters düşmeyi gerektirecek râcih bir nass varit olmuştur ki o, ölünün saygınlığına saldırmanın veya ona eziyet etmenin veya onun şeklini bozmanın haram kılınmasıdır. İşte bu râcih nass, organ nakli illetinin gerektirdiği caizliğe ters düşmektedir.

  • Bu iki yöne binaen; kalp, karaciğer, akciğer ve böbrek gibi hayatın kurtulması nakledilmesine bağlı olan organların, ister bir Müslüman ister bir zımmî ister bir muahedeli isterse de bir müste'min olsun kanı masum olan hayatını kaybetmiş bir kişiden, hayatı bu organların nakledilmesine bağlı olan başka bir kişiye nakledilmesi caiz değildir.] Klonlama kitapçığından aktarılanlar bitti.

İkincisi: “Birincimaddede zikredilenlerden açıkça anlaşılmaktadır ki; (karaciğer, böbrekler ve akciğer gibi hayatın kurtulması kendisine bağlı olan diğer organlar gibi) kanı masum olan birinden kalbin nakledilmesi şer’an haramdır. Bu da kanı masum olan birinin kalbini bir başkasına bağışlamasının caiz olmadığı anlamına gelmektedir. Aynı şekilde kanı masum olan birinden bağışlanmış olan kalbin alınmasının da caiz olmadığı anlamına gelmektedir. Çünkü haram olan saldırının anlamı, aynı şekilde kanı masum olan birinin bağışlanan kalbinin alınması için de geçerlidir. Dolayısıyla kalp naklinde haram olan, sadece kanı masum olan birinin veya velisinin onun kalbini bağışlaması değildir, bilakis kanı masum olan birinin bağışlanan kalbinin alınıp bir başka kişiye nakledilmesi de aynı şekilde haramdır. Çünkü ölünün bedenine saldırmanın anlamı, bağışlanma durumunda, yani kanı masum olan birinin bedeninden kalbin çıkarılması durumunda da meydana geldiği gibi kanı masum olan birinin bedenindeki kalbin bir başkasına nakledildiğinde de meydana gelmektedir. Böyle bir durumda, yani kanı masum olan ölünün bedeninden bir organın çıkarılması durumunda vacip olan, kanı masum olan birinin bağışlanan bedeninden çıkarılan organı defnetmek olup onu bir başkasının tedavisi için kullanmak değildir. Zira Ebu Davud Aişe Radıyallahu Anhe kanalıyla Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğu tahriç etmiştir: كَسْرُ عَظْمِ الْمَيِّتِ كَكَسْرِهِ حَيّاًÖlünün kemiğini kırmak, onu diri iken kırmak gibidir.” Avnu’l Mabûd Şerhu Suneni Ebî Davud’da şöyle geçmektedir: Suyuti, hadisin sebebini açıklarken Cabir Radıyallahu Anhu’nun şöyle dediğini bildirmiştir: Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile birlikte bir cenazeye gitmiştik. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem kabrin kenarına oturdu, biz de onunla birlikte oturduk. Mezar kazan kişi kaval veya pazı kemiği çıkardı ve onu kırmak için gidince bunun üzerine Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle dedi: لَا تَكْسِرْهَا فَإِنَّ كَسْرَكَ إِيَّاهُ مَيِّتاً كَكَسْرِكَ إِيَّاهُ حَيّاً وَلَكِنْ دُسَّهُ فِي جَانِبِ الْقَبْرِOnu kırma! Senin onu ölü iken kırman, onu diri iken kırman gibidir. Lakin onu kabrin kenarında toprağa göm.” Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem, bu rivayete göre ölünün kemiğinin yeniden defnedilmesini emretmiş olup bundan da ölünün ondan ayrılan organının defnedilmesi gerektiği anlaşılmaktadır.

Sonuç olarak; kalp gibi yaşamın kendisine bağlı olduğu bir organı, kanı masum (dokunulmazlığı) olan yaşayan birinden almak caiz olmadığı gibi aynı şekilde bir başkasını kurtarmak için bile olsa onu bağışlamak da caiz değildir… Yine öldükten sonra onun alınmasını vasiyet etmek de caiz değildir. Çünkü kişinin öldükten sonra bedeni üzerinde tasarruf hakkı yoktur. Aynı şekilde mirasçıların da sadece mallardan payları vardır. Ancak ölünün bedeni üzerinde hiçbir yetkileri yoktur. Sonra ölen kişinin bedeninden herhangi bir parçayı bağışlayamazlar. Çünkü bu ona bir saldırıdır ve haramdır.

Umarım bu açıklama yeterli olmuştur. Bilen ve hüküm verenlerin en hayırlısı Allah’tır.

        Kardeşiniz                                                                          H. 11 Rabiu’l Ûla 1442

Ata İbn Halil Ebu Raşta                                                           M. 26/12/2020

Cevaba, Emir’in aşağıdaki web sitesinden bağlanabilirsiniz:

http://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/4089/

Devamını oku...

Kur’an’ı Kerim’in Ebu Bekir Sıddîk Radıyallahu Anh Zamanında Toplanması

(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin “Fıkhi” Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Soru-Cevap

Kur’an’ı Kerim’in Ebu Bekir Sıddîk Radıyallahu Anh Zamanında Toplanması

Sawt Altahrir’e

Soru:

Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Soru, Kur’an’ı Kerim’in Ebu Bekir Sıddîk Radıyallahu Anh’ın zamanında toplanması hakkındadır.

Benim sorum, Ebu Bekir Sıddîk Radıyallahu Anh’ın Kur’an’ı Kerim’i toplamasıyla ilgili olacaktır. İçinde Kur’an’ı Kerim’in yazılı olduğu levhalar, kopyalanmış (yazılmış) mıdır yoksa toplanmış mıdır? Ben, Şahsiyet Kitabı ve Emirin -Allah onu korusun- cevabında bu konu hakkındaki benimsemenin ve Teysîr-ul Vusûl ile'l Usûl’de geçenlerin tamamının, Ebu Bekir’in Kur’an’ı topladığını, yani yazılı levhaların toplandığını, kopyalanmadığını söylediğini biliyorum. Ancak ben, toplamakla kastedilenin levhaları birbirleriyle birleştirmek değil kopyalamak olduğuna delâlet eden bazı metinler okudum. Bu metinler aşağıdaki şekildedir:

Ebû Şâme el-Makdisî (Ö: H. 655) olarak bilinen Şehabeddin Abdurrahman İbn İsmail İbn İbrahim’e ait olan el-Mürşidü’l Vecîz ilâ Ulûmin Tete’alleḳu Bi’l-Kitâbi’l Azîz adlı kitapta geçen birçok iktibaslarda, toplamanın, Allah’ın Rasulü’nün gözleri önünde yazılan sahifelerin tek bir kitapta kopyalanması ve yazılması olduğuna ve sahifelerin bir kitapta toplanması olmadığına delâlet etmektedir… Benim için, bu Şahsiyet Kitabı’nda geçenler ile soru-cevapta geçenlerin çelişkili olduğu ortaya çıkıyor. Oysa biz, kopyalamayı tamamen reddediyor ve bu deliller sabit olduğu halde Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in gözleri önünde yazılan levhaların toplanmış olduğunu kabul ediyoruz.

Bunların arası nasıl örtüştürülebilir? Allah sizi mübarek kılsın.

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

1- Kur’an’ın toplanması açısından olana gelince; biz bunu kitaplarımızda açık bir şekilde detaylandırdık. Zira Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in döneminde rikâ (deri, kâğıt gibi yazı malzemeleri için kullanılan bir kelimedir), lihaf (küçük taşlar) ve usub (ağaç parçası) üzerine yazılmış olan sahifeler Ebu Bekir Radıyallahu Anh döneminde toplanmıştır. Bunlar, vefat edinceye kadar Ebu Bekir'in yanında kaldı. Sonra vefat edinceye kadar Ömer’de kaldı. Daha sonra ise Hafsa Radıyallahu Anha’nın yanında kaldı… Osman Radıyallahu Anh döneminde toplanan bu kâğıtları (rikâların) kopyalama çalışması için nedenler oluştu. Bunun üzerine Osman, Hafsa’ya haber göndererek Kur’an’ı Kerim’in toplandığı bu kâğıtları istedi, bu sahifelerden birkaç tane çoğalttı, bunları bölgelere gönderdi ve kendi yanında bir tane “İmam” Mushafı kaldı… Nitekim bu konuyu açık bir şekilde yeterince detaylandırdık.

2- Evet, kopyalamanın (yazmanın) Ebu Bekir döneminde olduğunu ve bu kopyanın sahabelerin yanında yazılan kâğıtlar olduğunu belirten başka rivayetler vardır… Yine kopyanın Kur’an’dan bir parça olduğuna, Kur’an’ın tamamı olmadığına ve bunun da Ebu Bekir döneminde olduğuna ve benzerlerine dair başka rivayetler de vardır…

3- Ancak bu ve benzeri durumlarda itimat edilen şey, Buhari’den nakledilen rivayetlerin alınması, sonra diğer rivayetlerin incelenmesi, şayet Buhari’nin rivayetinde yazılanlarla örtüşüyorsa alınması, şayet çelişiyorsa alınmamasıdır.

4- Bu mesele, Buhari’de geçtiği şekilde incelenmesiyle birlikte aşağıdaki hususlar ortaya çıkmaktadır:

a- Sahih-i Buhari’de şöyle geçmektedir:

(4311 - حَدَّثَنَا أَبُو الْيَمَانِ أَخْبَرَنَا شُعَيْبٌ عَنْ الزُّهْرِيِّ قَالَ أَخْبَرَنِي ابْنُ السَّبَّاقِ أَنَّ زَيْدَ بْنَ ثَابِتٍ الْأَنْصَارِيَّ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ، وَكَانَ مِمَّنْ يَكْتُبُ الْوَحْيَ قَالَ: أَرْسَلَ إِلَيَّ أَبُو بَكْرٍ مَقْتَلَ أَهْلِ الْيَمَامَةِ وَعِنْدَهُ عُمَرُ فَقَالَ أَبُو بَكْرٍ: إِنَّ عُمَرَ أَتَانِي فَقَالَ: إِنَّ الْقَتْلَ قَدْ اسْتَحَرَّ يَوْمَ الْيَمَامَةِ بِالنَّاسِ وَإِنِّي أَخْشَى أَنْ يَسْتَحِرَّ الْقَتْلُ بِالْقُرَّاءِ فِي الْمَوَاطِنِ فَيَذْهَبَ كَثِيرٌ مِنْ الْقُرْآنِ إِلَّا أَنْ تَجْمَعُوهُ، وَإِنِّي لَأَرَى أَنْ تَجْمَعَ الْقُرْآنَ. قَالَ أَبُو بَكْرٍ: قُلْتُ لِعُمَرَ: كَيْفَ أَفْعَلُ شَيْئاً لَمْ يَفْعَلْهُ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ؟ فَقَالَ عُمَرُ: هُوَ وَاللَّهِ خَيْرٌ. فَلَمْ يَزَلْ عُمَرُ يُرَاجِعُنِي فِيهِ حَتَّى شَرَحَ اللَّهُ لِذَلِكَ صَدْرِي وَرَأَيْتُ الَّذِي رَأَى عُمَرُ. قَالَ زَيْدُ بْنُ ثَابِتٍ وَعُمَرُ عِنْدَهُ جَالِسٌ لَا يَتَكَلَّمُ: فَقَالَ أَبُو بَكْرٍ: إِنَّكَ رَجُلٌ شَابٌّ عَاقِلٌ وَلَا نَتَّهِمُكَ كُنْتَ تَكْتُبُ الْوَحْيَ لِرَسُولِ اللَّهِ فَتَتَبَّعْ الْقُرْآنَ فَاجْمَعْهُ. فَوَاللَّهِ لَوْ كَلَّفَنِي نَقْلَ جَبَلٍ مِنْ الْجِبَالِ مَا كَانَ أَثْقَلَ عَلَيَّ مِمَّا أَمَرَنِي بِهِ مِنْ جَمْعِ الْقُرْآنِ. قُلْتُ: كَيْفَ تَفْعَلَانِ شَيْئاً لَمْ يَفْعَلْهُ النَّبِيُّ ﷺ؟ فَقَالَ أَبُو بَكْرٍ: هُوَ وَاللَّهِ خَيْرٌ. فَلَمْ أَزَلْ أُرَاجِعُهُ حَتَّى شَرَحَ اللَّهُ صَدْرِي لِلَّذِي شَرَحَ اللَّهُ لَهُ صَدْرَ أَبِي بَكْرٍ وَعُمَرَ، فَقُمْتُ فَتَتَبَّعْتُ الْقُرْآنَ أَجْمَعُهُ مِنْ الرِّقَاعِ وَالْأَكْتَافِ وَالْعُسُبِ وَصُدُورِ الرِّجَالِ حَتَّى وَجَدْتُ مِنْ سُورَةِ التَّوْبَةِ آيَتَيْنِ مَعَ خُزَيْمَةَ الْأَنْصَارِيِّ لَمْ أَجِدْهُمَا مَعَ أَحَدٍ غَيْرِهِ ﴿لَقَدْ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ أَنْفُسِكُمْ عَزِيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَرِيصٌ عَلَيْكُمْ﴾ إِلَى آخِرِهِمَا، وَكَانَتْ الصُّحُفُ الَّتِي جُمِعَ فِيهَا الْقُرْآنُ عِنْدَ أَبِي بَكْرٍ حَتَّى تَوَفَّاهُ اللَّهُ ثُمَّ عِنْدَ عُمَرَ حَتَّى تَوَفَّاهُ اللَّهُ ثُمَّ عِنْدَ حَفْصَةَ بِنْتِ عُمَرَ...)4311Ebu el-Yemân ve Şuayb, Zühri’nin şöyle dediğini rivayet etmiştir; İbn es-Sebbak bana vahiy katiplerinden Zeyd İbn Sabit'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Ebu Bekir Yemame'de kurraların öldürülmesinin ardından bana haber yollayıp (beni çağırdı). Yanına vardığım zaman, Ömer de oradaydı. Ebu Bekir dedi ki: Ömer bana gelip Yemame Savaşı’nda Kur’an okuyan pek çok kimse şehit oldu. Ben diğer yerlerde de, kurraların öldürülmesinden ve Kur’an’ın bir çok kısmının kaybolmasından endişe ediyorum. Bu yüzden Kur’an’ın toplanmasını emretmen gerektiğini düşünüyorum dedi. Ona Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in yapmadığı bir şeyi nasıl yaparız? diye itiraz ettim. Ömer, Allah’a and olsun ki, bu hayırlı bir iştir dedi. Ve nihayet Allah Subhenehu ve Teala benim göğsümü bu işe açıncaya kadar Ömer bu görüşünde ısrar etti, birkaç defa tekrarladı ve ben de Ömer'in görüşünü uygun buldum. Zeyd olayı anlatmaya şöyle devam etti: Ömer'in yanında sessizce oturduğu bir sırada Ebu Bekir bana, sen genç ve akıllı birisin. Hiç seni itham etmedik. Sen Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in vahiy kâtipliğini yapıyordun. O halde, Kur’an’ı incele ve onu topla! dedi. Allah’a and olsun ki, beni dağlardan birini taşımakla sorumlu tutsaydı, bu görev, bana emrettiği Kur’an’ı toplama görevinden daha ağır gelmezdi. Ebu Bekir'e Allah Resulü’nün yapmadığı bir şeyi sizler nasıl yaparsınız? diyerek itiraz ettim. O da, Vallahi bu hayırdır dedi. Ömer ve Ebu Bekir'in göğsünü açan, ferahlatan Allahu Teâla bu konuda benim göğsümü de ferahlatıncaya kadar Ebu Bekir bana müracaat etmeye devam etti ve ben de onların görüşüne uydum. Ardından da Kur'an-ı yazılı bulunduğu hurma dallarından, beyaz ince taşlardan, bez parçaları ve hafızların ezberlerinden takip ettim.. لَقَدْ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ أَنْفُسِكُمْ عَزِيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَرِيصٌ عَلَيْكُمAnd olsun size kendinizden öyle bir Nebi gelmiştir ki, sizin sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir” [Tevbe 128] ayetinden Tevbe süresinin sonuna kadar olan ayeti, Ensar'dan Ebu Huzeyme'nin yanında buluncaya kadar bu işe devam ettim. Bu ayeti ondan başkasında bulamadım.. İçinde Kur’an’ın toplandığı sahifeler, vefat edinceye kadar Ebu Bekir'in yanında kaldı. Sonra vefat edinceye Ömer’de kaldı. Daha sonra ise Ömer’in kızı Hafsa’ya geçti…”) Bitti.

b- Yine Sahih-i Buhari’de şöyle geçmektedir:

(6654 - حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ عُبَيْدِ اللَّهِ أَبُو ثَابِتٍ حَدَّثَنَا إِبْرَاهِيمُ بْنُ سَعْدٍ عَنْ ابْنِ شِهَابٍ عَنْ عُبَيْدِ بْنِ السَّبَّاقِ عَنْ زَيْدِ بْنِ ثَابِتٍ قَالَ: بَعَثَ إِلَيَّ أَبُو بَكْرٍ لِمَقْتَلِ أَهْلِ الْيَمَامَةِ وَعِنْدَهُ عُمَرُ فَقَالَ أَبُو بَكْرٍ: إِنَّ عُمَرَ أَتَانِي فَقَالَ: إِنَّ الْقَتْلَ قَدْ اسْتَحَرَّ يَوْمَ الْيَمَامَةِ بِقُرَّاءِ الْقُرْآنِ وَإِنِّي أَخْشَى أَنْ يَسْتَحِرَّ الْقَتْلُ بِقُرَّاءِ الْقُرْآنِ فِي الْمَوَاطِنِ كُلِّهَا فَيَذْهَبَ قُرْآنٌ كَثِيرٌ، وَإِنِّي أَرَى أَنْ تَأْمُرَ بِجَمْعِ الْقُرْآنِ. قُلْتُ: كَيْفَ أَفْعَلُ شَيْئاً لَمْ يَفْعَلْهُ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ؟ فَقَالَ عُمَرُ: هُوَ وَاللَّهِ خَيْرٌ. فَلَمْ يَزَلْ عُمَرُ يُرَاجِعُنِي فِي ذَلِكَ حَتَّى شَرَحَ اللَّهُ صَدْرِي لِلَّذِي شَرَحَ لَهُ صَدْرَ عُمَرَ وَرَأَيْتُ فِي ذَلِكَ الَّذِي رَأَى عُمَرُ. قَالَ زَيْدٌ: قَالَ أَبُو بَكْرٍ: وَإِنَّكَ رَجُلٌ شَابٌّ عَاقِلٌ لَا نَتَّهِمُكَ قَدْ كُنْتَ تَكْتُبُ الْوَحْيَ لِرَسُولِ اللَّهِ فَتَتَبَّعْ الْقُرْآنَ فَاجْمَعْهُ. قَالَ زَيْدٌ: فَوَاللَّهِ لَوْ كَلَّفَنِي نَقْلَ جَبَلٍ مِنْ الْجِبَالِ مَا كَانَ بِأَثْقَلَ عَلَيَّ مِمَّا كَلَّفَنِي مِنْ جَمْعِ الْقُرْآنِ. قُلْتُ: كَيْفَ تَفْعَلَانِ شَيْئاً لَمْ يَفْعَلْهُ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ؟ قَالَ أَبُو بَكْرٍ: هُوَ وَاللَّهِ خَيْرٌ. فَلَمْ يَزَلْ يَحُثُّ مُرَاجَعَتِي حَتَّى شَرَحَ اللَّهُ صَدْرِي لِلَّذِي شَرَحَ اللَّهُ لَهُ صَدْرَ أَبِي بَكْرٍ وَعُمَرَ وَرَأَيْتُ فِي ذَلِكَ الَّذِي رَأَيَا، فَتَتَبَّعْتُ الْقُرْآنَ أَجْمَعُهُ مِنْ الْعُسُبِ وَالرِّقَاعِ وَاللِّخَافِ وَصُدُورِ الرِّجَالِ فَوَجَدْتُ فِي آخِرِ سُورَةِ التَّوْبَةِ: ﴿لَقَدْ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ أَنْفُسِكُمْ﴾ إِلَى آخِرِهَا مَعَ خُزَيْمَةَ أَوْ أَبِي خُزَيْمَةَ فَأَلْحَقْتُهَا فِي سُورَتِهَا وَكَانَتْ الصُّحُفُ عِنْدَ أَبِي بَكْرٍ حَيَاتَهُ حَتَّى تَوَفَّاهُ اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ ثُمَّ عِنْدَ عُمَرَ حَيَاتَهُ حَتَّى تَوَفَّاهُ اللَّهُ ثُمَّ عِنْدَ حَفْصَةَ بِنْتِ عُمَرَ... قَالَ مُحَمَّدُ بْنُ عُبَيْدِ اللَّهِ: اللِّخَافُ يَعْنِي الْخَزَفَ “Bize Muhammed İbn Ubeydullah Ebu Sabit rivayet etti, bize İbrahim İbn Sa’d İbn Şihab’dan, o da Ubeyd İbn es-Sebbak’tan Zeyd İbn Sabit’in şöyle dediğini rivayet etti: Yemame savaşında ashabın öldürülmesini müteakib, Ebu Bekir beni çağırttı. Yanına vardım. Hz. Ömer de orada idi. Ebu Bekir bana dedi ki: Ömer bana gelip şöyle dedi: Yemame'de Kur’an hafızları çok zayiat verdi. Bu gibi vakalarda hafızların ölmeleriyle Kur’an’ın birçoğunun zayi olmasından endişe ederim. Bana kalırsa Kur’an’ın toplanması için bir emir çıkarman gerekir. Ben de Ömer’e şöyle dedim: Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in yapmadığı bir işi nasıl yapabilirsin? Ömer de şöyle dedi: Vallahi bu hayırlı bir iştir. Sonra Ömer bu iş üzerinde o kadar durdu ki, Allah Ömer’in kalbine yatıştırdığı bu işi benim de kalbime yatıştırıncaya kadar bundan vaz geçmedi. Ben de bu işte Ömer’in görüşünü benimsedim. Zeyd devamla şöyle dedi: Ebu Bekir (bana dönüp) şöyle dedi: Sen genç ve akıllı birisin. Hiç seni itham etmedik. Sen Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in vahiy kâtipliğini yapıyordun. O halde, Kur’an’ı incele ve onu topla! Zeyd dedi ki: Allah’a and olsun ki, beni dağlardan birini taşımakla sorumlu tutsaydı, bu görev, bana emrettiği Kur’an’ı toplama görevinden daha ağır gelmezdi. Bunun üzerine Ebu Bekir dedi ki: Vallahi bu hayırlı bir iştir. Sonra Ömer ve Ebu Bekir’in göğsünü açan, ferahlatan Allah bu konuda benim göğsümü de ferahlatıncaya kadar Ebu Bekir bana müracaat etmeye devam etti ve ben de onların görüşüne uydum. Ardından da Kur’an’ın yazılı bulunduğu hurma dallarından, beyaz ince taşlardan, bez parçaları ve hafızların ezberlerinden toplamak için araştırdım. Tevbe sûresinin son ayetlerinden olan; لَقَدْ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ أَنْفُسِكُمْ عَزِيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْAnd olsun ki size kendinizden bir resul gelmiştir. Sıkıntıya düşmeniz kendisine ağır gelir.” [Tevbe 128] ayetinin sonuna kadar olan kısmını, Huzeyme veya Ebu Huzeyme’nin yanında buluncaya kadar bu işe devam ettim. Sonra bunu Tevbe suresine ekledim. Mushaf; vefat edinceye kadar Ebu Bekir'in yanında, sonra vefat edinceye kadar hayatı boyunca Ömer'in yanında, sonra da Ömer’in kızı Hafsa’nın yanında kaldı… Muhammed İbn Ubeydullah şöyle dedi: Lihaf, yani testi ve çanak çömlek gibi balçıktan yapılıp ateşte pişen şeydir.”) Bitti.

c- Buhari, Zeyd İbn Sabit hakkındaki rivayetleri ve bu rivayetlerden her birinde Ebu Bekir’in Zeyd’e yönelik şu sözünü tekrarlamıştır: (Ebu Bekir (bana dönüp) şöyle dedi: Sen genç ve akıllı birisin. Hiç seni itham etmedik. Sen Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in vahiy kâtipliğini yapıyordun. O halde, Kur’an’ı incele ve onu topla!)

d- Bunlardan ortaya çıkmaktadır ki; Ebu Bekir Radıyallahu Anh, Zeyd’den Kur’an’ı yazmasını değil onu inceleyip toplamasını talep etmiştir. Yani Zeyd Radıyallahu Anh’ın görevi, ister kâğıtların, küçük yassı taşların, isterse ağaç parçalarının üzerine olsun Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in gözleri önünde yazılan sahifeleri inceleyerek bunları toplamak olup yeniden yazmak değildir…

e- Zeyd’in, yazılı Tevbe suresinin son ayetini sadece Huzeyme el-Ensari’nin yanında bulması ve onun dışında başka birinin yanında yazılı olarak bulamaması ve bunu kanıtlamak için durması bunu teyit etmektedir. Ayrıca tevatür olarak ezberlemelerine rağmen ancak Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in gözleri önünde yazıldığına dair iki şahit olmadıkça sahifeyi almamaya bağlı kalmışlardır. Çünkü onlar, bu yazılı ayeti sadece Huzeyme’nin yanında buldukları için iki şahit bulmak için durmuşlardır. Dolayısıyla Huzeyme tek olduğundan dolayı başka bir şahidin daha olmasını istemişlerdir… Ayeti tevatür olarak ezberlemelerine rağmen ezberlerinden yazmamışlardır… Sonunda Allah Subhanehu ve Teala’dan bir çıkış yolu gelmiş ve sahabelerden şahitler, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in Huzeyme’nin şahitliğini iki şahitliğe denk kıldığına dair şahitlik etmiştir. Bunun üzerine şahitliği iki şahide denk olmasından dolayı Huzeyme’den bu sahifeyi almışlardır.

f- Huzeyme’nin şahitliğinin iki şahide denk gelmesine gelince; Ahmed Müsnedi’nde ve Ebu Davud Süneni’nde tahriç ettiler ve Ahmed’in lafzı şöyledir: (حَدَّثَنَا أَبُو الْيَمَانِ حَدَّثَنَا شُعَيْبٌ عَنِ الزُّهْرِيِّ حَدَّثَنِي عُمَارَةُ بْنُ خُزَيْمَةَ الْأَنْصَارِيُّ، أَنَّ عَمَّهُ حَدَّثَهُ، وَهُوَ مِنْ أَصْحَابِ النَّبِيِّ ﷺ، أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ ابْتَاعَ فَرَساً مِنْ أَعْرَابِيٍّ فَاسْتَتْبَعَهُ النَّبِيُّ ﷺ لِيَقْضِيَهُ ثَمَنَ فَرَسِهِ، فَأَسْرَعَ النَّبِيُّ ﷺ الْمَشْيَ وَأَبْطَأَ الْأَعْرَابِيُّ، فَطَفِقَ رِجَالٌ يَعْتَرِضُونَ الْأَعْرَابِيَّ فَيُسَاوِمُونَ بِالْفَرَسِ لَا يَشْعُرُونَ أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ ابْتَاعَهُ، حَتَّى زَادَ بَعْضُهُمْ الْأَعْرَابِيَّ فِي السَّوْمِ عَلَى ثَمَنِ الْفَرَسِ الَّذِي ابْتَاعَهُ بِهِ النَّبِيُّ ﷺ، فَنَادَى الْأَعْرَابِيُّ النَّبِيَّ ﷺ فَقَالَ: إِنْ كُنْتَ مُبْتَاعاً هَذَا الْفَرَسَ فَابْتَعْهُ وَإِلَّا بِعْتُهُ. فَقَامَ النَّبِيُّ ﷺ حِينَ سَمِعَ نِدَاءَ الْأَعْرَابِيِّ فَقَالَ: أَوَلَيْسَ قَدْ ابْتَعْتُهُ مِنْكَ؟ قَالَ الْأَعْرَابِيُّ: لَا وَاللَّهِ مَا بِعْتُكَ. فَقَالَ النَّبِيُّ ﷺ: بَلَى قَدْ ابْتَعْتُهُ مِنْكَ. فَطَفِقَ النَّاسُ يَلُوذُونَ بِالنَّبِيِّ ﷺ وَالْأَعْرَابِيِّ وَهُمَا يَتَرَاجَعَانِ، فَطَفِقَ الْأَعْرَابِيُّ يَقُولُ: هَلُمَّ شَهِيداً يَشْهَدُ أَنِّي بَايَعْتُكَ، فَمَنْ جَاءَ مِنْ الْمُسْلِمِينَ قَالَ لِلْأَعْرَابِيِّ: وَيْلَكَ النَّبِيُّ ﷺ لَمْ يَكُنْ لِيَقُولَ إِلَّا حَقّاً، حَتَّى جَاءَ خُزَيْمَةُ فَاسْتَمَعَ لِمُرَاجَعَةِ النَّبِيِّ ﷺ وَمُرَاجَعَةِ الْأَعْرَابِيِّ، فَطَفِقَ الْأَعْرَابِيُّ يَقُولُ: هَلُمَّ شَهِيداً يَشْهَدُ أَنِّي بَايَعْتُكَ. قَالَ خُزَيْمَةُ: أَنَا أَشْهَدُ أَنَّكَ قَدْ بَايَعْتَهُ، فَأَقْبَلَ النَّبِيُّ ﷺ عَلَى خُزَيْمَةَ فَقَالَ: بِمَ تَشْهَدُ؟ فَقَالَ: بِتَصْدِيقِكَ يَا رَسُولَ اللَّهِ، فَجَعَلَ النَّبِيُّ ﷺ شَهَادَةَ خُزَيْمَةَ شَهَادَةَ رَجُلَيْنِBize Ebu el-Yeman rivayet etti, bize Şa’b Zühri’den Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in ashabından biri olan amcası Umare İbn Huzeyme el-Ensari’nin kendisine şöyle dediğini rivayet etti: Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem bedevinin birinden bir at satın aldı ve ona bedelini vermek için peşinden gelmesini istedi. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem hızlıca yürürken bedevi ise arkadan yavaşça geliyordu. O esnada bazı adamlar bedevinin etrafında toplanıp elindeki atı satın almak istediler. Fakat onu Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in satın aldığını bilmiyorlardı. Adamın biri ata Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in aldığı fiyattan daha yüksek bir fiyat verince bedevi, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e: Bu atı alacaksan al yoksa satacağım! diye seslendi. Bedevinin bu seslenmesini duyan Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem ona: 'Ben senden bu atı satın almadım mı ki? diye sorunca, bedevi: Hayır! Vallahi onu sana satmış değilim karşılığını verdi. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem de ona: Bilakis ben onu senden satın aldım, dedi. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile bedevinin bu şekilde karşılıklı konuşmalarını duyan insanlar da oraya toplanmaya başladılar. Bedevi: O zaman sana sattığıma dair bana şahit getir deyince orada toplanan Müslümanlar bedeviye: Yazıklar olsun sana! Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem doğrudan başka bir şey söylemez! diye çıkışmaya başladılar. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile bedevinin konuşmaları bu şekilde devam ederken Huzeyme geldi. Bedevi bir daha: Sana sattığıma dair bana şahit getir deyince, Huzeyme: Atı ona sattığına dair ben şahitlik ederim! dedi. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem Huzeyme'ye dönüp: Neye dayanarak şahitlik ediyorsun? diye sorunca, Huzeyme: (Allah tarafından) doğrulanmana dayanarak cevabını verdi. Ondan sonra da Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem Huzeyme’nin şahitliğini iki erkeğin şahitliğine denk saydı.”) Aynı şekilde Hakim, Müstedrek Ale’s Sahîhayn’de tahriç etti ve şöyle dedi: (… Bu, isnadı sahih bir hadistir ve tahriç etmedikleri halde Şeyhayn’in ittifakıyla adamları sikadır.)

g- Tüm bunlar, bazı rivayetlerde olduğu gibi Tevbe suresinin ayetlerinin yazılı olduğu bu (hurma) kağıdının beraberinde olan ve onun dışında başka birinde bulunmayan sahabinin, Ebu Huzeyme değil, Huzeyme olduğunu ispatlamaktadır. Çünkü ayeti taşıyanın şahitliği, iki kişinin şahitliği olarak kabul edilmiştir ve bu da Ebu Huzeyme’ye değil Huzeyme’ye intibak etmektedir… Görünen o ki ravilerin adının Huzeyme mi yoksa Ebu Huzeyme mi olduğu arasında bir karışıklık olmuş ki bu bazen olabiliyor… Tüm bunlara rağmen o, yukarıda açıkladığımız gibi Huzeyme İbn Sabit el-Ensari’dir.

ğ- Hakeza Zeyd, az önce yukarıda bahsetmiş olduğumuz gibi Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in hadisine göre şahitler, Huzeyme’nin şahitliğinin iki kişinin şahitliğine denk geldiğine şahitlik edinceye kadar Huzeyme’nin yanında yazılı olarak bulduğu şeyleri toplamayı durdurmuştur. Binaenaleyh Zeyd’in kalbi mutmain olmuş ve Huzeyme’nin yanında bulunan bu kâğıdı toplamış ve diğer yazılı olan kâğıda eklemiştir.

h- İşte tüm bunlar, Ebu Bekir’in Zeyd’e verdiği görevin, Kur’an’ı yazmak değil onu toplamak olduğunu teyit etmektedir. Zira Zeyd, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in gözleri önünde yazılan nüshaları toplamış, bu kâğıdı kendi sureleri içinde düzenlemiş ve onu tek bir yere koymuştur. Böylece toplanılan her kâğıt, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in gözleri önünde yazıldığına dair en az iki şahidin şahitliğiyle toplanmıştır. Ancak Tevbe suresinin sonu bunun dışındadır. Çünkü o sadece, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şahitliğini iki şahidin şahitliği olarak kabul ettiği Huzeyme’nin yanında bulunmaktaydı. Şöyle buyuran Allah Subhanehu doğru söylemiştir: إِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَإِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَŞüphesiz Kur’an’ı biz indirdik; elbette onu yine biz koruyacağız.” [Hicr-9]

ı- Böylece sorunuzda bahsettiğiniz, Ebu Bekir döneminde Zeyd’in yaptığının rikâ (deri, kâğıt gibi yazı malzemeleri için kullanılan bir kelimedir), lihaf (küçük taşlar) ve usub (ağaç parçası) üzerine yazılmış olan Kur’an ayetlerini toplamak değil kopyalamak olduğu şeklindeki rivayetler, evet bu rivayetler, yukarıda açıkladığımız gibi Sahih-i Buhari’de zikredilenle çelişmektedir. Bu nedenle buna, bizim bahsettiklerimiz intibak etmektedir. Bu yüzden senedi sahih olsa bile dirayeten reddedilir ya da şayet senedi zayıf ise zayıf olduğu için alınmaz.

6- Sonuç olarak sorunuzda, İslam Şahsiyet Kitabı’nın birinci cildinde ve Teysîr-ul Vusûl ile'l Usûl’de konu hakkında vakıf olduğunuz şey gayet açıktır. Bu yüzden Kur’an’ın toplanması ile ilgili iki kitapta geçenleri sizin için eklememe gerek yoktur.

- Ama ben sadece Şahsiyet’ten aşağıdakilerle iktifa ediyorum:

(Buna göre Ebu Bekir, Kur'an'ın toplanmasında Kur'an'ın tek bir mushafta yazılmasını değil Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in gözleri önünde yazılmış olan sayfaların bir mekânda toplanmasını emretmiştir. Toplanan bu sayfaların doğruluğunun desteklenmesi ve bundan emin olmak için de getirilen sayfaların hem Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in gözleri önünde yazıldığının iki şahitle ispatlanmış olması şartı hem de sahabeler tarafından ezberlenmiş olması şartı aranıyordu. Bu sahifeler hayatı boyunca önce Ebu Bekir'in yanında, sonra Ömer'in yanında sonra da Ömer'in vasiyeti üzere kızı ve müminlerin annesi Hafsa’nın yanında muhafaza edildi…

… Buna göre Osman'ın yaptığı iş Kur'an'ın toplanması işi değil, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’den alındığı şekilde Kur’an’ı olduğu gibi aynen nakletme ve çoğaltma işidir. Osman, Hafsa’nın yanında muhafaza edilmekte olan nüshadan yedi adet çoğaltmaktan başka hiçbir şey yapmamıştır. Bütün insanları bu hat üzere toplamıştır. Bu nüshanın yazıldığı şeklin dışında herhangi bir hat veya imla ile Kur'an-ı yazmaktan insanları men etmiştir. Böylece hat ve imla olarak bu nüshada karar kılındı. Bu hat ve imla vahiy indiği zaman Rasûlullah [SallAllahu Aleyhi ve Sellem]’in gözleri önünde yazılan sahifelerdeki hattın ve imlanın ve Ebu Bekir’'in topladığı nüshanın da aynısıydı. Sonra da Müslümanlar sadece bu nüshadan çoğaltmaya başladılar. Böylece ortada yalnızca Osman'ın mushafının yazı şekli kaldı. Matbaa icat edildiğinde ise aynı hat ve imla ile bu nüshaya göre Kur’an’ı Kerim’ler basılmaya başlandı…)

- Teysîr’den de aşağıdakilerle iktifa ediyorum:

(Allah Azze ve Celle, Kur’an’ı Kerim’i korumaya kefil olmuştur. Dolayısıyla ona önünden de arkasından da hiçbir batıl yaklaşamaz ve hiç kimse onun bir harfini dahi değiştirmeye güç yetiremez. Aksi halde ifşa olur. إِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَإِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَŞüphesiz Kur’an’ı biz indirdik; elbette onu yine biz koruyacağız.” [Hicr 9] إِنَّ عَلَيْنَا جَمْعَهُ وَقُرْآنَهُŞüphesiz onu, toplamak (senin kalbine yerleştirmek) ve onu okutmak bize aittir.” [Kıyamet 17] وَلَوْ كَانَ مِنْ عِندِ غَيْرِ اللّهِ لَوَجَدُواْ فِيهِ اخْتِلاَفاً كَثِيراًEğer O, Allah’tan başkası tarafından (indirilmiş) olsaydı, mutlaka onda birçok çelişki bulurlardı.” [Nisa 82] لَا يَأْتِيهِ الْبَاطِلُ مِن بَيْنِ يَدَيْهِ وَلَا مِنْ خَلْفِهِ تَنزِيلٌ مِّنْ حَكِيمٍ حَمِيدٍOna önünden de ardından da batıl gelemez. O, hikmet sahibi, çok övülen Allah’tan indirilmiştir.” [Fussilet 42]     

Şüphesiz Allah Azze ve Celle Kur’an’ı Kerim’i korumuş ve bize mütevatir olarak nakledilerek ulaşıncaya kadar onu toplayacak ve onu değişim ve tahriften muhafaza edecek bir kimse hazırlamıştır. Nitekim sahabeler -Rıdvânullahi Aleyhim-, vahiy olarak inenlerin aynısı nakletmişler ve Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem da onun yazılmasını emretmemiştir. Dolayısıyla o, Allah yeryüzüne ve onun üzerinde bulunanlara varis oluncaya ve Allah’ın dilediği vakte kadar korunmuş olarak kalmaya devam edecektir.)

Kardeşiniz                                                                                                                 H. 30 Rabiu’l Âhir 1442

Ata İbn Halil Ebu Raşta                                                                                              M. 15/12/2020

Cevaba, Emir’in aşağıdaki web sitesinden bağlanabilirsiniz:

http://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/4088/

Devamını oku...

Koyunlarda Ortakların Zekâtı

(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin “Fıkhi” Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Soru-Cevap

Koyunlarda Ortakların Zekâtı

Bahir Salih’e

Soru:

Emirin -Allah onu korusun-, nakitlerin (paraların) ortak zekâtı hakkındaki soru cevabın, Maliye Kitabı’nda koyunlarda ortakların zekâtı hakkında geçenlerden farklı olduğunu gözlemledim. Zira Maliye Kitabı’nda geçenlerin metni şöyledir:

Koyunlarda Ortakların Hükmü

Dışarıda yayılan koyunlarda ortaklık veya koyunların birbirine karışmış olması, zekâtta ortakların malını, tek kişinin sürüsü gibi kılar. İster her ikisinin de belli bir nisap miktarına mirasçı olmaları, ortak olarak satın almaları veya her ikisine bağışlanmış olup da bağışlandığı hâlde bırakılıp, henüz taksimi yapılmamış olması gibi ortaklardan hangisinin ne kadar koyunu olduğu bilinmeyen bir hâldeki karışım olsun isterse daha önceden her birinin mallarının nitelikleri belli olup da sonradan birbirine karıştırılarak ortak hâline getirilmiş olsun. Yani hayvanları beslemede, sulamada, merada veya gütmede eşit seviyede veya farklı seviyelerde ortaklık olsun fark etmez. Koyunlardaki ortakların veya karışmaların sayısı ne kadar çok olursa olsun, hissedarların payları ne olursa olsun zekât alınırken bunların tamamı tek kişinin zekâtı gibi hesaplanarak zekât alınır. Koyunların sayısı 40 tane ise bir koyun, 121 olduğu zaman iki koyun, 201 olduğu zaman 3 koyun, 401 olduğu zaman 4 koyun zekât olarak alınır. Daha sonra zekât toplayan kimse, hisseleri oranında ortaklara veya karışımlara aldığı zekâtı böler. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in, وما كان من خليطين فإنهما يتراجعان بينهما بالسويةMalları birbirine karışmış iki kişi malları aralarında eşit şekilde paylaştırırlar” [Ebu Davud rivayet etti] kavline göre payı az olan kimsenin malı çok olanın malına tamamlanır.

Gözlemim yerinde mi, yoksa fark etmediğim başka bir şey mi var?

Diğer bir ifadeyle, Maliye Kitabı’nda koyunlarda ortakların hükmü hakkında geçenler, diğer zekât türleri hariç, sadece koyunların zekâtı veya büyük-küçük baş hayvanların zekâtı ile mi sınırlıdır? Zira daha önce meselenin sadece koyunla ilgili olmadığını, şirketin niteliği ve şirkette meydana gelen karışımla bağlantılı olduğunu anlamıştım.

Allah sizi mübarek kılsın, sizi Kendi korumasıyla korusun, bizi ve size yakın bir zamanda Raşidi Hilafet Devleti’nin altında birleştirsin. Kardeşiniz Bahir Salih, 17/08/2020.

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Siz, H. 19 Zilhicce 1441 M. 09/08/2020 tarihinde (Nakitlerin Ortak Zekâtı) başlığı altında yayınladığımız soru cevabı ve şu ifadeyi kastediyorsunuz; nakitlerde ortaklığın zekât üzerinde bir etkisi yoktur. Bilakis ilgili şerî hükümlere göre ortaklardan her birinin malı nisap miktarına ulaşmış ve üzerinden de bir yıl geçmişse, her biri zekâtını verir… Dolayısıyla siz, Hilafet Devleti’nde Maliye Kitabı’ndan, koyunlardaki ortaklığın ve karışımın, koyunların zekâtı üzerinde etkisinin olduğu şeklindeki ifadeyi aktardınız ve bu hüküm, cevabımızda belirtilenlerin aksine nakitleri de kapsıyor mu yoksa hüküm, koyun veya büyük-küçük baş hayvana mı özeldir diye soruyorsunuz…

Cevap aşağıdaki şekildedir:

1- Zekâtta asıl olan, ferdin malıyla ilgili bireysel bir ibadet olmasıdır. Çünkü zekâtın delilleri, nisap miktarına ulaşan ve üzerinden de bir yıl geçen mal sahibine yönelik gelmiştir. Yani zekâtın hükmü, ferdin malıyla ilgili olup onunla birlikte bir başkasının malıyla ilgisi yoktur. Bu delillerden bazıları şunlardır:

- Müslim’in Zeyd İbn Eslem’den tahriç ettiği uzun bir hadiste, Ebu Salih Zekvân’ın Ebu Hureyra’nın şöyle dediğini işittiğini haber verdiği geçmektedir: Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: مَا مِنْ صَاحِبِ ذَهَبٍ وَلَا فِضَّةٍ، لَا يُؤَدِّي مِنْهَا حَقَّهَا، إِلَّا إِذَا كَانَ يَوْمُ الْقِيَامَةِ، صُفِّحَتْ لَهُ صَفَائِحُ مِنْ نَارٍ، فَأُحْمِيَ عَلَيْهَا فِي نَارِ جَهَنَّمَ...“Zekâtını vermeyen her altın ve gümüş sahibine, (onlar) kıyamet günü cehennem ateşinde kızdırılarak onun için ateşten levhalar haline getirilir…”

Ey Allah’ın Rasulü! (Zekâtı verilmeyen) devenin durumu nedir(?) denildi. (Allah’ın Rasulü) şöyle buyurdu: وَلَا صَاحِبُ إِبِلٍ لَا يُؤَدِّي مِنْهَا حَقَّهَا وَمِنْ حَقِّهَا حَلَبُهَا يَوْمَ وِرْدِهَا إِلَّا إِذَا كَانَ يَوْمُ الْقِيَامَةِ بُطِحَ لَهَا بِقَاعٍ قَرْقَرٍ أَوْفَرَ مَا كَانَتْ لَا يَفْقِدُ مِنْهَا فَصِيلاً وَاحِداً تَطَؤُهُ بِأَخْفَافِهَا وَتَعَضُّهُ بِأَفْوَاهِهَا كُلَّمَا مَرَّ عَلَيْهِ أُولَاهَا رُدَّ عَلَيْهِ أُخْرَاهَا...“Zekâtını vermeyen her deve sahibi, -ki su başlarına geldikleri zaman sağılıp sütünün muhtaçlara dağıtılması da bu haklar arasındadır- kıyamet günü düz ve geniş bir sahaya yatırılır. O develer de en semiz hallerinde ve bir tek yavru bile dışarıda kalmamak şartıyla o kişiyi ayaklarıyla çiğner ve dişleri ile ısırırlar. Öndekiler geçtikçe arkadakiler gelir (aynı şeyi yapar).”

Ey Allah’ın Rasulü! (Zekâtı verilmeyen) sığırlar ile koyunların durumu ne olacak(?) denildi. (Allah’ın Rasulü) şöyle buyurdu: وَلَا صَاحِبُ بَقَرٍ وَلَا غَنَمٍ لَا يُؤَدِّي مِنْهَا حَقَّهَا إِلَّا إِذَا كَانَ يَوْمُ الْقِيَامَةِ بُطِحَ لَهَا بِقَاعٍ قَرْقَرٍ لَا يَفْقِدُ مِنْهَا شَيْئاً لَيْسَ فِيهَا عَقْصَاءُ وَلَا جَلْحَاءُ وَلَا عَضْبَاءُ تَنْطَحُهُ بِقُرُونِهَا وَتَطَؤُهُ بِأَظْلَافِهَا كُلَّمَا مَرَّ عَلَيْهِ أُولَاهَا رُدَّ عَلَيْهِ أُخْرَاهَا...“Zekâtını vermeyen her sığır ve koyun sahibi, kıyamet günü düz ve geniş bir yere yatırılır. İçlerinde eğri boynuzlu veya boynuzsuz veya boynuzu kırık bir tane bile hayvan bulunmaksızın o hayvanlar o kişiyi boynuzları ile süser, tırnakları ile çiğnerler. Öndeki onu geçince arkadaki onu takip eder.”

- Buhari, İbn Abbas Radıyallahu Anhuma’dan tahriç ettiğine göre: Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Muaz Radıyallahu Anh’ı Yemen’e gönderdi ve şöyle dedi: ...فَأَعْلِمْهُمْ أَنَّ اللَّهَ افْتَرَضَ عَلَيْهِمْ صَدَقَةً فِي أَمْوَالِهِمْ تُؤْخَذُ مِنْ أَغْنِيَائِهِمْ وَتُرَدُّ عَلَى فُقَرَائِهِمْAllah’ın, zenginlerinden alınıp fakirlerine verilmek üzere, mallarında sadakayı (zekâtı) farz kıldığını bildir.       

- Ali İbn Ebu Talib’den, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle dediği rivayet edilmiştir: ... فَإِذَا كَانَتْ لَكَ مِائَتَا دِرْهَمٍ وَحَالَ عَلَيْهَا الْحَوْلُ فَفِيهَا خَمْسَةُ دَرَاهِمَ وَلَيْسَ عَلَيْكَ شَيْءٌ - يَعْنِي فِي الذَّهَبِ - حَتَّى يَكُونَ لَكَ عِشْرُونَ دِينَاراً فَإِذَا كَانَ لَكَ عِشْرُونَ دِينَاراً وَحَالَ عَلَيْهَا الْحَوْلُ فَفِيهَا نِصْفُ دِينَارٍ“…İki yüz dirhemin olup da üzerinden bir yıl geçmişse, onda beş dirhem (zekât) vardır. Yirmi dinarın olmadıkça senin üzerine -yani altında- (zekât olarak) bir şey yoktur. Yirmi dinarın olup da üzerinden bir sene geçerse onda yarım dinar (zekât) vardır.” [Ebu Davud rivayet etti.]

Bu hadis-i şerilerdeki lafızlar, zekâtın hükmünün, mutlak mal ile değil ferdin malıyla ilgili olduğunu, yani bir başkasının sahip olduğu mal ile birlikte değil bizzat ferdin kendisinin sahip olduğu mal ile ilgili olduğunu ortaya koymaktadır: مَا مِنْ صَاحِبِ ذَهَبٍ وَلَا فِضَّةٍ... وَلَا صَاحِبُ إِبِلٍ... وَلَا صَاحِبُ بَقَرٍ وَلَا غَنَمٍ... „Her altın ve gümüş sahibi…Her deve sahibi…Her sığır ve koyun sahibi…“...فَأَعْلِمْهُمْ أَنَّ اللَّهَ افْتَرَضَ عَلَيْهِمْ صَدَقَةً فِي أَمْوَالِهِمْ تُؤْخَذُ مِنْ أَغْنِيَائِهِمْ وَتُرَدُّ عَلَى فُقَرَائِهِمْAllah’ın, zenginlerinden alınıp fakirlerine verilmek üzere, mallarında sadakayı (zekâtı) farz kıldığını bildir.... فَإِذَا كَانَتْ لَكَ مِائَتَا دِرْهَمٍ... وَلَيْسَ عَلَيْكَ شَيْءٌ يَعْنِي فِي الذَّهَبِ حَتَّى يَكُونَ لَكَ عِشْرُونَ دِينَاراً فَإِذَا كَانَ لَكَ عِشْرُونَ دِينَاراً...“İki yüz dirhemin olup da… Yirmi dinarın olmadıkça senin üzerine -yani altında- (zekât olarak) bir şey yoktur. Yirmi dinarın olup da üzerinden bir sene geçerse onda yarım dinar (zekât) vardır…” Bu nedenle evladın sahip olduğu malın zekâtının hesabına, babanın sahip olduğu mal eklenemeyeceği gibi bunun aksi de olmaz. Kadın eşin sahip olduğu mala, kocanın sahip olduğu mal eklenemeyeceği gibi bunun aksi de olmaz ve benzerleri gibi…Bilakis ferdin sahip olduğu malın hesabı, başkalarının sahip olduklarından ayrı olmalıdır. Şayet ferdin, tek başına nisap miktarına ulaşmış malı varsa ve üzerinden de bir yıl geçmişse onun zekâtını vermesi vacip olur…

2- Zekât mallarından hiçbir şey yukarıda belirtilen aslın dışına çıkmaz. Ancak bu asıldan istisna olduğuna delâlet eden bir delil olursa o başka. Nitekim Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in hadisinde, koyunu istisna kılan bir delil varit olmuştur. Dolayısıyla ortaklık veya karışım olduğunda bunların zekâtı verilir, sonra ortakların veya karışmaların sayısı ne kadar çok olursa olsun tek bir adamın malı gibi muamele edilir. Dolayısıyla da ortaklardan veya karışımlardan biri ya da bunların tamamı tek başına olduklarında veya ayrıldıklarında nisap miktarı tamamlanmamış olsa bile koyunların toplamı nisap miktarına ulaşırsa zekatının verilmesi gerekir…

Hilafet Devleti’nde Maliye Kitabı’nda, “Koyunlarda Ortakların Hükmü” bölümünde karışım olan koyunların şerî hükmünün detaylarını ve karışımın anlamını, aşağıdaki şekilde açıkladık:

[Dışarıda yayılan koyunlarda ortaklık veya koyunların birbirine karışmış olması, zekâtta ortakların malını, tek kişinin sürüsü gibi kılar. İster her ikisinin de belli bir nisab miktarına mirasçı olmaları, ortak olarak satın almaları veya her ikisine bağışlanmış olup da bağışlandığı hâlde bırakılıp, henüz taksimi yapılmamış olması gibi ortaklardan hangisinin ne kadar koyunu olduğu bilinmeyen bir hâldeki karışım olsun isterse daha önceden her birinin mallarının nitelikleri belli olup da sonradan birbirine karıştırılarak ortak hâline getirilmiş olsun. Yani hayvanları beslemede, sulamada, merada veya gütmede eşit seviyede veya farklı seviyelerde ortaklık olsun fark etmez. Koyunlardaki ortakların veya karışmaların sayısı ne kadar çok olursa olsun, hissedarların payları ne olursa olsun zekât alınırken bunların tamamı tek kişinin zekâtı gibi hesaplanarak zekât alınır. Koyunların sayısı 40 tane ise bir koyun, 121 olduğu zaman iki koyun, 201 olduğu zaman 3 koyun, 401 olduğu zaman 4 koyun zekât olarak alınır. Daha sonra zekât toplayan kimse, hisseleri oranında ortaklara veya karışımlara aldığı zekâtı böler. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in, وما كان من خليطين فإنهما يتراجعان بينهما بالسويةMalları birbirine karışmış iki kişi malları aralarında eşit şekilde paylaştırırlar” [Ebu Davud rivayet etti] kavline göre payı az olan kimsenin malı çok olanın malına tamamlanır.

Zekât toplayan kimse, koyunları paylara ayırmadan bulundukları hâl üzere onları olduğu gibi sayar. Daha fazla zekât almak amacı ile payları bölerek üç ortak gibi veya 121 adet koyun karışımına ortak olanları, 40’ar adet oranında bölmeye gitmesi ve böylece bir koyun yerine her ortaktan birer koyun olmak üzere üç koyun alması caiz değildir. Koyunları olduğu gibi bırakarak, yalnızca bir adet koyun alması gerekir. Aynı şekilde koyun sahibinin, daha az zekât vermek veya vermemek için zekât toplayıcının önünde koyunları ayırması da caiz değildir; tıpkı 201 tane koyuna sahip olan bir kimsenin iki ortak veya iki karışım gibi muamele görmesi ve böylece de üç koyun yerine 2 koyun vermesi için koyunları yüzer adet şeklinde bölmesi veya hiç zekât ödememek için 40 koyunu olduğu hâlde iki parçaya ayırması gibi.

Tek sürü hâlindeki koyunları bölmek caiz olmadığı gibi daha az zekât ödemek amacıyla farklı sürüleri birleştirmek de caiz değildir. Birbiriyle ortaklık veya karışım şeklinde bir ilişkisi olmayan ve 40’ar adet koyunu bulunan iki kişinin, koyunlarını birleştirerek tek sürü hâlinde 80 koyun olarak gösterip, zekât toplayıcı geldiğinde 2 koyun yerine 1 koyun vermesi caiz değildir. Tek sürüyü farklı sürüler hâlinde göstermek veya farklı sürüleri tek sürü hâlinde göstermenin caiz olmamasının delili, Sa’d İbn Ebi Vakkas’tan rivayet edilen hadistir. Zira Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:لا يفرق بين مجتمع، ولا يجمع بين متفرق، في الصدقة. والخليطان ما اجتمعا على الفحل، والمرعى، والحوض» وفي رواية: «والراعيKoçta, otlakta ve sulamada (bir başka rivayette gütmede) iki kişinin malı, birbirine karıştığı zaman zekât korkusuyla, ayrı ayrı bulunan mallar birleştirilemez; birleştirilmiş olan mallar da ayrılamaz.”] Hilafet Devleti’nde Maliye Kitabı’ndan aktarılanlar bitti.

3- Ortaklık veya karışım olması halinde deve ve inek gibi zekâtı verilmesi gereken diğer hayvanlar bu hükümdeki koyuna ilhak edilir. Şöyle ki; ortakların veya karışmaların sayısı ne kadar çok olursa olsun tek bir adamın malı gibi muamele edilir. Dolayısıyla da ortaklardan veya karışımlardan birinin ya da bunların tamamı tek başına olduklarında veya ayrıldıklarında nisap miktarı tamamlanmamış olsa bile koyunların toplamı nisap miktarına ulaşırsa zekatının verilmesi gerekir. Bunun delili ise yukarıda geçen hadis ve ondaki karışımın şu şekildeki tefsiridir; (Koçta, otlakta ve sulamada iki kişinin malının birbirine karışmasıdır.) Bu, delâletin ta’lili için uygundur. Zira bu, anlaşılır (müfhem) bir vasıftır. O zaman bu illetin gerçekleşmesi için sadece koyunu değil inek ve deveyi de kapsar. Buna ek olarak hadisin lafzı, ayrılan ve birleştirilen için genel olmasından dolayı, ayrılması ve birleştirilmesinin zekât üzerinde etkisi vardır: ...وَلَا يُجْمَعُ بَيْنَ مُفْتَرِقٍ وَلَا يُفَرَّقُ بَيْنَ مُجْتَمِعٍ خَشْيَةَ الصَّدَقَةِ... “Zekât korkusuyla, ayrı ayrı bulunan mallar birleştirilemez; birleştirilmiş olan mallar da ayrılamaz…” Dolayısıyla deve ve inekte ayrılma ve birleşme, artma ve eksilmede zekâtı etkiler…       

4- Nakit, mahsul, meyve ve ticaret gibi diğer tüm zekât mallarına gelince; elimizde bunları asıldan istisna kılan racih bir delil yoktur. Böylece zekât mallarından hayvanların dışında kalanlar, “1.” maddede açıklandığı üzere bunlara mutabık olan asıl hükmünde kalmaya devam eder.

Bu, İbn Kudâme el-Makdisi’ye ait olan Muğnî’de geçtiği üzere alimlerin cumhurunun görüşüdür:

[(Altın, gümüş, ticaret malları, mahsuller ve meyveler gibi dışarıda yayılan hayvanların dışındaki karışmış olanlar meselesi)

(1736) Mesele: Şöyle dedi: (Şayet bunların dışında karışmış olurlarsa, onların her birinden ayrı ayrı alınır. Şayet kendisine ait olursa, zekâtının verilmesi gerekir.) Bunun anlamı şudur; şayet onlar, altın, gümüş, ticaret malları, mahsuller ve meyveler gibi dışarıda yayılan hayvanların dışındaki karışmış olanlar ise, onların karışımı hiçbir şeyi etkilemez ve onların hükmü, tek tek-ayrı ayrı hükmünde olur. Bu, ilim ehlinin ekserisinin sözüdür. Ahmed’den, emlak (ayan) şirketinin hayvanların dışındakileri etkilediğine dair başka bir rivayet daha vardır; aralarında ortak oldukları bir nisap varsa, zekâtlarını vermeleri gerekir… Sahih olan, karışımın, hayvanların dışındakileri etkilemediğidir. Bu da Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şu kavlinden dolayıdır: وَالْخَلِيطَانِ مَا اشْتَرَكَا فِي الْحَوْضِ وَالْفَحْلِ وَالرَّاعِيKoçta, otlakta ve sulamada ortak olan şeyler karışımdır.” Dolayısıyla bunlarda (hayvanların dışındakilerde) karışımın olmadığına ve karışımın etkisinin olmadığına delâlet etmektedir. Bu da Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şu kavlinden dolayıdır: لَا يُجْمَعُ بَيْنَ مُتَفَرِّقٍ، خَشْيَةَ الصَّدَقَةِZekât korkusuyla ayrılmış olan (mallar) birleştirilmez.” Dolayısıyla karışım, sadece hayvanlarda olur. Çünkü zekât, bazen birleşmesiyle azalırken diğer bazı zaman da artar. Diğer mallar içinse, hesaba göre nisap miktarını aşan kısım için zekât farz olur ve bunların birleştirilmelerinin bir etkisi olmaz…]

5- Bu açıklamalarla, H. 19 Zilhicce 1441 M. 09/08/2020 tarihinde (Nakitlerin Ortak Zekâtı) başlığı altında yayınladığımız soru cevap ile Hilafet Devleti’nde Maliye Kitabı’nda “Koyunlarda Ortakların Zekatı” bölümünde geçenler arasında bir ihtilaf ve çelişkinin olmadığı ortaya çıkmaktadır. Çünkü soru cevap, nakitlerle ilgili olup Hilafet Devleti’nde Maliye Kitabı’nda geçenler ise koyunlar hakkındadır. Dolayısıyla nakitlerin hükmü, karışım ve ortaklık konusundaki koyunların hükmünden farklıdır.

Umarım bu cevap yeterli olmuştur. Bilen ve hüküm verenlerin en hayırlısı Allah’tır.

 Kardeşiniz                                                                                                                H. 19 Rabiu’l Âhir 1442

Ata İbn Halil Ebu Raşta                                                                                               M. 04/12/2020

Cevaba, Emir’in aşağıdaki web sitesinden bağlanabilirsiniz:

http://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/4085/

Devamını oku...

Hayvanların Uzuvlarının, Organlarının ve Kemiklerinin Kullanılması

(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin “Fıkhi” Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Soru-Cevap

Hayvanların Uzuvlarının, Organlarının ve Kemiklerinin Kullanılması

Ahmed El-Hatib’e

Soru:

Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Allah’ın adıyla, hamd Allah’a, Salat ve Selem Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in, Âli’nin ve tüm sahabesinin üzerine olsun.

Bazı iş yerlerinde, hayvan kemiklerinden yapılmış tespih, kolye ve bileziklerin satıldığını fark ettim. Hayvanlar hakkındaki sorum şudur; hayvanların organlarından ve uzuvlarından faydalanmak caiz midir?

Aleyhissalatu ve’s Selam, şöyle buyurmuştur: من يرد الله به خيراً يفقهه في الدين“Allah kimin için hayır dilerse onu dinde fakih (anlayış sahibi) kılar.”

Allah sizi hayırla mükafatlandırsın ve bizleri, hak ve İslam Devleti’ni kurmak için çalışmak üzere sabit kılsın.

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Hayvanın uzuvlarından ve organlarından faydalanma meselesi, çok detayları olan bir meseledir, fıkıh mezhepleri ile âlimlerin içtihatları arasında ihtilaf vardır ve ben bunu bu cevapta aşağıdaki şekilde özetliyorum:

Birincisi: Kemiklerinden faydalanmak (boynuz, diş, tırnak ve çatal tırnaklı ayak da buna dahildir):

1- Eti yenen ve şerî olarak kesilen hayvanın kemikleri:

Şerî olarak kesildiği taktirde eti yenen hayvanın kemiklerinden faydalanmak caizdir. Çünkü eti yenen hayvanın boğazlanması, şerî olarak kesildiği için temizdir. Dolayısıyla onun, et, kemik ve bu ikisi dışındakilerin tamamından faydalanmak helal olur ve bu Müslümanlar arasında ihtilafa düşmediğimiz bir meseledir. Zira Müslümanlar, kesilen hayvanları kemikleriyle pişirip yiyorlardı. Şayet kemikleri necis olsaydı, bunu yapmazlardı. Bu da onun kemiklerinin temiz olduğuna ve ondan faydalanmanın caiz olduğuna delâlet etmektedir… Buhari, İbn Abbas Radıyallahu Anhuma’dan şöyle rivayet etmiştir: أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم أَكَلَ كَتِفَ شَاةٍ ثُمَّ صَلَّى وَلَمْ يَتَوَضَّأْAllah’ın Rasulü Sallallahü Aleyhi ve Sellem koyunun (pişmiş olan) omuz-kürek (etini) yedi. Sonra abdest almadan namaz kıldı.” Kürekte, kemik vardır.

2- Eti yenen ölmüş hayvanın kemikleri:

Eti yenen bir hayvan, eceli ile ölebilir veya örneğin bir Budist tarafından şerî olarak kesilmeyebilir… her iki durumda da ölü sayılır ve onun için ölü hükümleri geçerlidir…Bu ölmüş olan hayvanın kemiğinden faydalanmaya gelince; bu hususta alimler arasında ihtilaf vardır. Onlarda bazıları onun kemiklerinin necis olduğu görüşünü savunmuşlar ve ondan faydalanmanın haram olduğunu söylemişlerdir; bunlar, Malikiler, Şafiiler, Hanbeliler ve diğerlerinin cumhurudur. Onlardan bazıları da onun kemiklerinin temiz olduğu görüşünü savunmuşlar ve onun kemiklerinden faydalanmanın caiz olduğunu söylemişlerdir; bunlar, Hanefiler, İbn Sîrîn ve İbn Cerîc’tir…

Ben de eti yenen ölmüş hayvanın kemiklerinin necis olduğunu söyleyenlerin görüşünü tercih ediyorum; zira ona, Allahu Teala’nın şu kavlinden dolayı ölü vasfı intibak etmektedir: قَالَ مَنْ يُحْيِ الْعِظَامَ وَهِيَ رَمِيمٌŞu çürümüş kemikleri kim diriltecek? diyor.” [Yasin 78] “يُحْيِ - diriltecek” lafzının kemiklerle birlikteki delâleti, ölünün kemiklerinin de, aynı şekilde ölü olduğunu ifade ediyor. Bu yüzden ondan (ölünün kemiklerinden) faydalanmak caiz değildir. Çünkü o, necistir. Çünkü o, ölüdür. Yine bu, Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in, Buhari’nin “Tarih” adlı eserinde, İbn Hıbban’ın Sahihi’nde ve diğerlerinin Abdullah İbn Ukaym’ın şöyle dediğini tahriç ettiği hadisteki kavlinden dolayıdır: Meşeyha bize, Cüheyne’den Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in kendilerine şöyle yazdığını rivayet etmiştir: لا تنتَفِعُوا من الميْتةِ بشيءٍÖlünün hiçbir şeyinden faydalanmayınız.” Albani bunu, Silsiletü'l Eḥâdîs es-Saḥîḥa ve Şeyʾün min Fıḳhihâ ve Fevâidihâ adlı eserin zikretti (7/366) ve onun hakkında şöyle dedi: (Bunun isnadı sahihtir, adamları sikadır (güvenilirdir), adamları “sahihtir”). İbn Hibban’ın rivayeti ise şöyledir: لَا تَسْتَمْتِعُوا مِنَ الْمَيْتَةِ بشيءÖlünün hiçbir şeyinden faydalanmayınız.” Dolayısıyla hadisten, özel bir delil varit olmadıkça ölü (hayvanın) sadece etinin yenmesinin haram olduğu değil, her yönden faydalanmanın caiz olmadığı anlaşılmaktadır. Kemikler için özel böyle bir delil varit olmamıştır.

3- Eti yenen hayvandan mebtûr edilen (kesilen) kemik:

Mubtûr kelimesinden kastedilen, hayvan canlıyken ondan kesilen kemiktir. Bu kemik, ölü hükmünü alır. Bu yüzden necis sayılır ve ondan faydalanmak caiz değildir. Nitekim Hâkim el-Müstedrek’te ve diğerleri, Ebu Vakid el-Leysî’nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: İslam’dan önce cahiliye döneminde insanlar, devlerin hörgüçlerini ve koyunların kuyrukları kesiyorlar, onları yiyorlar ve ondan “الودك” el-Vedek çıkarıyorlardı. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e gelip bunun hakkında sorduklarında şöyle buyurmuştur: مَا قُطِعَ مِنَ الْبَهِيمَةِ وَهِيَ حَيَّةٌ فَهُوَ مَيِّتٌHayvan canlıyken (vücudundan) koparılan parça, ölmüş (hayvan) gibidir.” Hâkim şöyle dedi: (Bu, isnadı sahih olan hadistir ve tahriç edilmemiştir). Zehebî de (sahihtir) dedi. El-vedek: (Et yağı veya ondan çıkarılan yağdır.) Doğal olarak ölü hayvandan kesilen kemik, aynı şekilde ölü gibidir. Çünkü ölüden bir parçadır ve ondan faydalanmak caiz değildir.

4- Eti yenmeyen (hayvanların) kemikleri:

Bunlar, aslan, fil, kartal ve benzerleri gibi yenmesi haram olan hayvanların kemikleridir… Canlıyken kemiğinin kesilmesi gibi bu hayvanların kemiklerinden faydalanmanın hükmü hakkında ihtilaf olduğu gibi öldükten sonra kemiklerinden faydalanmanın hükmü hakkında da ihtilaf vardır. Bazıları da eceliyle ölmüş olmasıyla kesilerek ölmüş olmasının arasını ayırmışlardır. Bu hususta, âlimler arasında birçok detaylar ve ihtilaflar vardır. Ben ise eti yenmeyen hayvanın kemiğinden faydalanmanın haram olmasını tercih ediyorum:

a- Eğer ondan alınan kemik, canlıyken kesilmiş olursa, ölmüş sayılır ve Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şu kavlinden dolayı ondan faydalanmak caiz değildir: مَا قُطِعَ مِنَ الْبَهِيمَةِ وَهِيَ حَيَّةٌ فَهُوَ مَيِّتٌHayvan canlıyken (vücudundan) koparılan parça, ölmüş (hayvan) gibidir.

b- Eğer eceliyle ölürse, eti yenen hayvan gibi ölmüş olur. Bilakis o, eti yenen hayvandan daha evladır ve bu durumda da ona Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şu kavli intibak eder: لا تنتَفِعُوا من الميْتةِ بشيءٍÖlünün hiçbir şeyinden faydalanmayınız.

c- Eğer kesilerek ölmüşse, yine ölmüş (hayvan) sayılır. Çünkü eti yenen hayvanın dışındaki kesim, şeri bir kesim olmaz. Eti yenmeyen hayvana gelince; onun için şerî kesim söz konusu değildir. Dolayısıyla onun kesilmesinin, şerî olarak kesilme konumuna indirgenmesinin bir etkisi yoktur. Dolayısıyla da kemiğinden faydalanması caiz olmayan ölmüş (hayvan) sayılır ve bu durumda da ona aynı şekilde Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şu kavli intibak eder: لا تنتَفِعُوا من الميْتةِ بشيءٍÖlünün hiçbir şeyinden faydalanmayınız.

5- Balık ve denizde ölmüş (hayvanın) kemikleri:

Balık ve denizde ölmüş (hayvan), hadislerde geçtiği üzere helaldir. Nitekim İbn Mace, İbn Ömer Radıyallahu Anhuma’dan, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle dediğini rivayet etmiştir: أُحِلَّتْ لَنَا مَيْتَتَانِ الْحُوتُ وَالْجَرَادُBize iki hayvanın ölüsünün yenmesi helâl kılındı: Balık ve çekirge.” Tirmizi Süneni’nde, Mugire İbn Ebu Bürde’den, Ebu Hureyra’nın, bir adamın Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e şöyle sorduğunu işittiğini rivayet etmiştir: Ey Allah’ın Rasulü! Biz deniz yolculuğu yaparız ve beraberimizde az su bulundururuz, o suyla abdest alırsak içme suyumuz kalmayacak ve susuz kalacağız, bu durumda deniz suyundan abdest alabilir miyiz? Bunun üzerine Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem, şöyle buyurmuştur: هُوَ الطَّهُورُ مَاؤُهُ الْحِلُّ مَيْتَتُهُDenizin suyu temiz, ölüsü de helaldir.” “Ebu İsa, bu hadis hasen sahihtir dedi.” Buhari Sahihi’nde, Cabir Radıyallahu Anh’ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: Biz ordu olarak el-Habat gazvesine çıktık ve Ebu Ubeyde kumandan yapıldı. Oldukça acıkmıştık. Deniz, ölmüş bir balığı kıyıya attı. Daha önce Anber adındaki bu balığın bir benzerini hiç görmemiştik. Yarım ay süreyle ondan yedik. Ebu Ubeyde bu balığın kemiklerinden birisini alıp (dikti). Bir süvari de onun altından geçti. Ebu Zübeyr bana, Cabir’in şöyle dediğini işittiğini haber verdi: Ebu Ubeyde şöyle dedi: Yiyiniz. Zira Medine’ye gidip bunu Nebi Sallallallahu Aleyhi ve Sellem’e zikrettiğimizde şöyle buyurmuştur: كُلُوا رِزْقاً أَخْرَجَهُ اللَّهُ، أَطْعِمُونَا إِنْ كَانَ مَعَكُمْ فَأَتَاهُ بَعْضُهُمْ فَأَكَلَهُAllah'ın çıkardığı bir rızkı yiyiniz. Eğer sizinle beraber ondan bir şeyler varsa bize de yediriniz. Onlardan birisi Allah Rasulü’ne balığın bir uzvunu getirdi, o da onu yedi.

İkincisi: (Hayvanların) derilerinden faydalanmak:

1-Şerî olarak kesilip eti yenen hayvanın derileri:

Şerî olarak kesilip eti yenen hayvanın, kesiminin temiz olmasından dolayı derisinden faydalanmak caizdir. Nitekim Nesai Süneni’nde ve Alban’'nin sahihlediği, Seleme İbn el-Muhabbık’tan, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in Tebük savaşında bir kadından su istediğini, kadının da şöyle dediğini rivayet etmiştir: Yanımda murdar olan leş derisinden yapılan bir tulumdan başka bir şey yok. Bunun üzerine Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle dedi: أَلَيْسَ قَدْ دَبَغْتِهَا؟O deriyi tabaklamış mıydın?” Kadın şöyle dedi: evet, tabakladım. Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle dedi: فَإِنَّ دِبَاغَهَا ذَكَاتُهَاTabaklanan deri temizdir.” Dolayısıyla Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem, ölü (hayvanın) derisinin tabaklanmasını, eti yenip şerî olarak kesilen hayvanın yerine koymuştur. Çünkü şerî olarak kesim, sadece onda olur. Bu da şerî olarak kesilip eti yenen hayvanın derisinden faydalanmanın caiz olduğuna delâlet etmektedir… Bunun caiz olduğu noktasında ihtilafa düşmedik.

2- Eti yenen hayvan ölüsünün derileri:     

Eti yenen hayvan ölüsünün derisinden faydalanmanın hükmü hakkında âlimler arasında ihtilaf vardır. Ben, ister eceliyle ölsün isterse Budist birinin kesmesi gibi şeri olmayan bir şekilde kesilmiş olsun eti yenen hayvanın derisinden faydalanmanın caiz olmasını tercih ediyorum… Ancak onun tabaklanması şartıyla. Çünkü ölü hayvanın derisi necistir ve şayet eti yenen hayvanın derisi olursa tabaklamak onu temizler… Buna dair deliller aşağıdaki şekildedir:

a- Nesai Süneni’nde ve Alban’'nin sahihlediği, Seleme İbn el Muhabbık’tan, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in Tebük savaşında bir kadından su istediğini, kadının da şöyle dediğini rivayet etmiştir: Yanımda murdar olan leş derisinden yapılan bir tulumdan başka bir şey yok. Bunun üzerine Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle dedi: أَلَيْسَ قَدْ دَبَغْتِهَا؟O deriyi tabaklamış mıydın?” Kadın şöyle dedi: evet, tabakladım. Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle dedi: فَإِنَّ دِبَاغَهَا ذَكَاتُهَاTabaklanan deri temizdir.” Hadiste, eti yenen ölü hayvanın derisinin tabaklanmasının onu temizlediği ve ondan faydalanmanın caiz olduğu gayet açıktır. Tıpkı hadiste geçen Tulum meselesinde olduğu gibi.

b- İbn Hibban Sahihi’nde, Aliye İbn Sübey’den şöyle dediğini rivayet etmiştir: Uhud’da bana ait bir koyun (sürüsü) vardı. Onlara kıran girdi(de pek çoğu öldü). Bunun üzerine Meymune’ye varıp bu durumu kendisine anlattım. Meymune de bana şöyle dedi: Onların derilerini alıp onlardan yararlanmalıydın. Ben de şöyle dedim: Bu helal midir? Evet, bir defasında Kureyş'ten bazı kimseler kendilerine ait bir koyunu eşek (sürür) gibi sürüyerek Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in yanına geldiler. Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem onlara şöyle dedi: لَوْ أَخَذْتُمْ إِهَابَهَاDerisini alıp (tabakladıktan sonra ondan yararlansaydınız) ya.” (Oradakiler bunu işitince) dediler ki: O bir leştir. Bunun üzerine Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem onlara şöyle dedi: يُطَهِّرُهَا الماء والقَرَظُSu ve karaz o deriyi temizler.” El-Karaz: Kendisiyle tabaklama yapılan ağaç yaprağıdır. Meymune Radıyallahu Anhe’nin azatlısının koyununun hadisi de aynı şekildedir. Nitekim Müslim Sahihi’nde, İbn Abbas’dan Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in Meymune’nin azatlısına sadaka olarak verilen ve ölmüş olan bir koyunun yanından geçtiğini rivayet etmiştir: Bunun üzerine Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle demiştir: أَلَّا أَخَذُوا إِهَابَهَا فَدَبَغُوهُ فَانْتَفَعُوا بِهِOnun derisini alıp tabaklayarak ondan faydalansaydınız ya!

c- Tirmizi Süneni’nde, İbn Abbas’dan şöyle dediğini rivayet etmiştir: Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle demiştir: أَيُّمَا إِهَابٍ دُبِغَ فَقَدْ طَهُرَHangi deri tabaklanmışsa, temizlenmiş olur.” Ebu İsa şöyle dedi: (…İbn Abbas’ın hadis, hasen sahihtir.)

Bu deliller, eti yenen ölmüş hayvanın derisinin tabaklanmasının onu temiz yaptığını ve ondan faydalanmanın helal olduğunu ortaya koymaktadır. Dolayısıyla eti yenen ölmüş hayvanın derisi, Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şu kavlinin delalet ettiği ölmüş hayvandan faydalanmanın haram olmasından istisna kılınmıştır: لا تنتَفِعُوا من الميْتةِ بشيءٍÖlünün hiçbir şeyinden faydalanmayınız.

3- Eti yenmeyen hayvanın derileri:

Âlimler bu hususta çok fazla ihtilaf etmişler ve eti yenmeyen hayvanın derisinden faydalanmanın hükmü hakkında birçok sonuçlar ortaya çıkmıştır. Ben ise bu meselede, eti yenmeyen hayvanların tamamının derilerinden faydalanmanın haram olduğunu tercih ediyorum. Bu da Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in, ölmüş hayvandan faydalanmaktan nehyetmesinden dolayıdır: لا تنتَفِعُوا من الميْتةِ بشيءٍÖlünün hiçbir şeyinden faydalanmayınız.” Eti yenmeyen hayvanların derisinden faydalanmak, genellikle ölümden sonra olur. Ölmüş hayvan ise necis olduğu gibi derisi de necistir. Çünkü Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem, eti yenen ölmüş hayvan için şöyle demiştir: لَوْ أَخَذْتُمْ إِهَابَهَاDerisini alıp (tabakladıktan sonra ondan yararlansaydınız) ya.” (Oradakiler bunu işitince) dediler ki: O bir leştir. Bunun üzerine Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem onlara şöyle dedi: يُطَهِّرُهَا الماء والقَرَظُSu ve karaz o deriyi temizler.” Dolayısıyla bu, ölmüş hayvanın derisinin necis olduğuna delâlet etmektedir.

Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in أَيُّمَا إِهَابٍ دُبِغَ فَقَدْ طَهُرَHangi deri tabaklanmışsa, temizlenmiş olur.” kavlinin, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in ölmüş koyun hakkında: لَوْ أَخَذْتُمْ إِهَابَهَاDerisini alıp (tabakladıktan sonra ondan yararlansaydınız) ya.” (Oradakiler bunu işitince) dediler ki: O bir leştir. Bunun üzerine Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem onlara şöyle dedi: يُطَهِّرُهَا الماء والقَرَظُSu ve karaz o deriyi temizler.” Şeklindeki hadisinin ve Meymune Radıyallahu Anhe’nin azatlısının koyunu hakkında; Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Meymune’nin azatlısına sadaka olarak verilen ve ölmüş olan bir koyunun yanından geçmiş ve bunun üzerine Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle demiştir: أَلَّا أَخَذُوا إِهَابَهَا فَدَبَغُوهُ فَانْتَفَعُوا بِهِOnun derisini alıp tabaklayarak ondan faydalansaydınız ya!” şeklindeki hadisin genel olmasından dolayı eti yenmeyen ölmüş hayvanın derisi, tabaklanarak temizlenir denilmez. Böyle denilmez; çünkü bu hadisler, tabaklanması halinde herhangi bir ölmüş hayvanın derisinin temizlenmiş olduğu hakkında genel olsa da ancak bu, eti yenen ölmüş hayvanın derisine özeldir. Çünkü hadisler koyunun derisiyle ilgilidir. Nitekim Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in hadisinde şöyle geçmiştir: فَإِنَّ دِبَاغَهَا ذَكَاتُهَاTabaklanan deri temizdir.” Tenbihin delâletiyle bu mefhum, tabaklamanın da, temizleyen kesim gibi temizlediğini ifade etmektedir. Zira sadece eti yenen hayvan kesilir. Böylece tabaklamayla temizleme, sadece eti yenen ölmüş hayvanın derisinde olur. Dolayısıyla umumluk, aynı konuda kalmaya devam eder ki burada o, eti yenen ölmüş hayvanın derisinin temiz olması ve başka bir şeyin temiz olmamasıdır. Dolayısıyla bu hadisler, diğer ölmüş hayvanların derilerini kapsamaz… Buna göre eti yenmeyen ölmüş hayvanın derisi, ne tabaklanmayla ne de başka bir şeyle temizlenmez ve ondan faydalanmak da haramdır.

4- Balık, balina ve diğer tüm deniz ölülerinin derileri:

Denizde ölmüş hayvan kemiklerinden faydalanmanın hükmü hakkında açıklarken aktardığımız delillerden dolayı balık, balina ve diğer tüm deniz ölülerinin derilerinden faydalanmak caizdir: أُحِلَّتْ لَنَا مَيْتَتَانِ الْحُوتُ وَالْجَرَادُBize iki hayvanın ölüsünün yenmesi helâl kılındı: Balık ve çekirge.هُوَ الطَّهُورُ مَاؤُهُ الْحِلُّ مَيْتَتُهُDenizin suyu temiz, ölüsü de helaldir.كُلُوا رِزْقاً أَخْرَجَهُ اللَّهُ، أَطْعِمُونَا إِنْ كَانَ مَعَكُمْ فَأَتَاهُ بَعْضُهُمْ فَأَكَلَهُAllah'ın çıkardığı bir rızkı yiyiniz. Eğer sizinle beraber ondan bir şeyler varsa bize de yediriniz. Onlardan birisi Allah Rasulüne balığın bir uzvunu getirdi, o da onu yedi.” Bu deliller, tüm deniz hayvanlarının kemiğini, etini, derisini ve benzerlerini kapsamakta olup onların temiz olduğuna ve ondan faydalanmanın caiz olduğuna delâlet etmektedir.

Üçüncüsü: Hayvanın uzuvlarının, kolye, bilezik, tespih, kap kacak ve benzerlerinin imalatında kullanılmasının hükmü:

Yukarıda bahsedilen detaylara istinaden kolye, bilezik, tespih ve benzerlerinin imalatında hayvanın uzuv ve organlarının kullanılmasıyla ile ilgili sorunuzun cevabı şöyle olur… Yukarıda bahsedilenlere göre şayet hayvanın uzvundan faydalanmak caiz olursa, o zaman bu eşyaların imalatında kullanılması da caiz olur…Yukarıda açıklandığı gibi şayet hayvanın uzvundan faydalanmak caiz olmazsa, o zaman bu eşyaların imalatında kullanılması da caiz olmaz, bu eşya, kendisinden faydalanılması haram olan necis hayvanın uzvundan imal edilmişse necis olur ve necis olmasından dolayı bu eşyadan faydalanmak haram olur.

Kardeşiniz                                                                                                        H. 27 Rabiu’l Âhir 1442

Ata İbn Halil Ebu Raşta                                                                                     M. 20/11/2020

Cevaba, Emir’in aşağıdaki web sitesinden bağlanabilirsiniz:

http://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/4082/

Devamını oku...

Balın ve Diğer Ticaret Mallarının Zekâtı

Soru-Cevap

Balın ve Diğer Ticaret Mallarının Zekâtı

Soufien HT ve Amel Ht’ye

Sorular:

Amel Ht’nin sorusu:

Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Allah, çabalarınızı mübarek kılsın, ümmeti sizinle faydalandırsın, sizi nusret ve iktidarla desteklesin ve mizanda hasenâtlarınızı ağırlaştırsın inşaAllah Kerim Emirimiz. Müsaadenizle bir sorum olacaktı.

Sorum şudur: Balın zekâtı var mıdır? Şayet varsa, nisabı nedir?

Soufien’in sorusu:

Esselamu Aleykum.

Allah sizi ve amellerinizi mübarek kılsın ve onları mizanda hasenâtlarınızın arasına koysun.

Sorum şudur: Her türlü mücevher satışının yapıldığı altın satış noktasında çalışıyorum. Sorum şudur: Zekât nasıl hesaplanır?

Altının kıymetli taşlarla süslendiği biliniyor. Zekât, taşlar olmaksızın saf altın olarak mı hesaplanıp verilmeli midir yoksa altın ve taşlar tartılıp toplam ağırlık üzerinden mi hesaplanıp verilmelidir?

Değerli taşların (elmas, yakut ve zümrüt…) zekâtı nasıl oluyor? Allah sizi hayırla mükafatlandırsın.

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Her ikinizin sorusu da aynı kapsamdadır. Bu nedenle her ikinize birlikte cevap vereceğiz inşaAllah.

1- Zekât, şeriatın kendilerinden alınmasına karar verdiği nakit, ticaret eşyası, mâşiye (küçük-büyük baş hayvan) ve hububat gibi mallardan alınır. “Dolayısıyla zekât alınırken hakkında şeri nâss varit olan malla sınırlı kalınır. Dolayısıyla da hakkında sahih nâssların varit olduğu şeylerin dışında başka bir şeyden zekât alınmaz. Bunlar ise deve, inek, koyun, altın, gümüş, buğday, arpa, hurma ve üzümdür.” Nitekim bunun tüm delillerini Anayasa Mukaddimesi kitabının ikinci cildindeki 143. maddenin şerhinde açıkladık. Daha fazla ayrıntı için oraya müracaat edilebilir.

2- Balda zekât gerekmez. Nitekim Mukaddime kitabının ikinci cildinde geçen 143. maddenin şerhinde bal ile ilgili şu hususları belirtmiştik: (Ebi Seyyâra el-Mutî'nin şöyle dediğinin rivayet edilmesine gelince; قُلْتُ: يَا رَسُولَ اللهِ، إِنَّ لِي نَحْلاً، قَالَ: فَأَدِّ العُشُورَ، قَالَ: قُلْتُ يَا رَسُولَ اللهِ، احْمِ لِي جَبَلَهَا، قَالَ: فَحَمَى لِي جَبَلَهَا “Dedim ki ey Allah’ın Rasulü! "Benim arılarım var." Allah’ın Rasulü dedi ki: “O halde öşrünü ver.” Dedi ki: Dedim ki ey Allah’ın Rasulü! Arıların olduğu dağı benim himayeme ver. Dedi ki: Onun olduğu dağı benim himayeme verdi.” Yine Amr İbn Şuayb kanalıyla babasından o da dedesinden şöyle dediği rivayet edilmiştir: جَاءَ هِلالٌ، أَحَدُ بَنِي مُتْعَانَ، إِلَى رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم بِعُشُورِ نَحْلٍ لَهُ، وَكَانَ سَأَلَهُ أَنْ يَحْمِيَ لَهُ وَادِياً يُقَالُ لَهُ سَلَبَةُ، فَحَمَى لَهُ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم ذَلِكَ الْوَادِي. فَلَمَّا وُلِّيَ عُمَرُ بْنُ الْخَطَّابِ رضي الله عنه كَتَبَ سُفْيَانُ بْنُ وَهْبٍ إِلَى عُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ يَسْأَلُهُ عَنْ ذَلِكَ فَكَتَبَ عُمَرُ: إِنْ أَدَّى إِلَيْكَ مَا كَانَ يُؤَدِّي إِلَى رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم مِنْ عُشُورِ نَحْلِهِ، فَاحْمِ لَهُ سَلَبَةَ، وَإِلاَّ فَإِنَّمَا هُوَ ذُبَابُ غَيْثٍ يَأْكُلُهُ مَنْ يَشَاءُBeni Mutan’dan biri olan Hilal, arılarının öşrü ile birlikte Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e geldi ve Selebe denilen bir vadinin kendisine himaye edilmesini talep etti. Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem de bu vadiyi onun himayesine verdi. Ardından Ömer İbn Hattab Radiyallahu Anh, yönetime atanınca Sufyan İbn Vehb ona, vadi hakkında sorduğu bir mektup yazdı. Bunun üzerine Ömer, ona şöyle bir mektup yazdı: Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e verdiği arılarının öşrünü sana da verirse Selebe’yi onun himayesine ver. Aksi takdirde o, yağmur sineklerinin dilediğince konduğu yerdir.” Bu hadis, balda zekâtın olduğuna istidlalde bulunmaya uygun değildir. Zira Ebi Seyyâra’nın hadisi munkatidir. Çünkü bu, Süleyman İbn Musa’nın Ebi Seyyâra’dan rivayet ettiği bir hadistir. Nitekim Buhari, şöyle demiştir: "Süleyman, sahabeden hiçbir kimseyi görmemiştir ve balın zekâtı hususunda sahih olan bir şey yoktur." Amr İbn Şuayb’ın hadisini ise Ebu Davud ve Nesai rivayet etmiş ve İbn Abdilbirr el-İstizkar’da hasenlemiştir. Buna rağmen zekâtın balda vacip olduğuna delalet etmez. Çünkü onun verdiği şey nafile olup Ömer’in fiilinin deliline binaen alınan şey karşılığında o ikisine himaye hakkı verilmiştir. Çünkü o, illeti fark etti ve bunun aynısını emretti. Nitekim Sa’d İbn Ebî Zubâb’tan rivayet edilen şu hadis bunu teyit etmektedir: أَنَّ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم اسْتَعْمَلَهُ عَلَى قَوْمِهِ وَأَنَّهُ قَالَ لَهُمْ: أَدُّوُا العُشْرَ فِي الْعَسَلِNebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem, onu kavmi üzerine amil olarak görevlendirdi ve o da onlara şöyle dedi: Balın öşrünü verin.” [el-Beyhaki ve İbn Ebi Şeybe tahric etti. El-Buhari, el-Ezderî ve başkaları zayıf dedi.]” Bununla birlikte Şafii, şöyle demiştir: Sa’d İbn Ebi Zubâbe’nin rivayet ettiği şey şuna delalet etmektedir: أَنَّ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم لَمْ يَأْمُرْهُ فِيهِ بِشَيْءٍ، وَأَنَّهُ شَيْءٌ رَآهُ هُوَ فَتَطَوَّعَ لَهُ بِهِ قَوْمُهُNebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem, bal hususunda ona hiçbir şey emretmemiştir. Bu onun gördüğü bir şey olup kavmi, bunu ona nafile olarak vermiştir.” İşte bunların hepsi, balda zekât olmadığına delalet etmektedir. Hatta kendisi ile istidlalde bulundukları hadisler bile balda zekâtın vacip olmadığına delalet etmektedir.) Bitti.

3- Aynı şekilde değerli taşlarda zekât vacip değildir. Çünkü şeriat onu zekât mallarından kılmamıştır. Bu nedenle değerli taşlarla karıştırılan altının, içindeki değerli taşların ağırlığı düşüldükten sonra zekâtı verilir. Zira değerli taşlar zekât kapsamına girmez ve ilgili şerî hükümlere göre içindeki karışım düşüldükten sonra geriye kalan altının zekâtı verilir.

4- Bal ve değerli taşların ticaret için hazırlanmasına gelince; bunların zekâtı vardır. Nitekim bunun detaylarını Hilafet Devleti’nde Maliye ve H. 25 Cumade'l Âhir 1437 M. 03/04/2016’da yayınladığımız soru cevapta açıkladık ki onun metni aşağıdaki şekildedir:

[Ticaret malları; nakitlerin dışında kazanç maksadıyla alınıp satılan yiyecekler, giyecekler, mefruşat, imalatlar, hayvanlar, madenler, arazi, bina ve bunların dışında alıma ve satıma konu olan kendisi ile ticaret yapmak için sahip olunan her şeyi kapsar.

Ticaret maksadıyla sahip olunan malların zekâtının verilmesi gerekir. Nitekim Semure İbn Cündub’tan şöyle dediği rivayet edilmiştir: أما بعد، فإن رسول الله صلى الله عليه وسلم كان يأمرنا أن نخرج الصدقة من الذي نعد للبيعBundan böyle satmak için elimizde bulundurduklarımızdan zekât çıkarmayı (vermeyi), Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem bize emretti.” [Ebu Davud rivayet etti.] Ebu Zer, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle dediğini rivayet etmiştir: وفي البَزِّ صدقتهBezz için de zekât vardır.” [Darekutni ve Beyhakî rivayet ettiler.] El-Bezz, ticaret yapmak için sahip olunan elbise ve kumaşlara denir. Ebu Amra Bin Hammas, babasından şöyle dediğini rivayet etmiştir: مرّ بي عمر بن الخطاب، فقال: يا حماس، أدّ زكاة مالك، فقلت: ما لي مال إلاّ جعاب، وأدم. فقال: قوّمها قيمة، ثمّ أدّ زكاتهاÖmer İbn Hattab bana uğradı ve şöyle dedi: Ey Hammas, malının zekâtını ver. Bunun üzerine ben, ok kuburlarından ve dibağlı derilerden başka malım yoktur dedim. Bunun üzerine Ömer: Onların değerlerini tespit et, sonra da zekâtını ver dedi.” Abdurrahman İbn Abdülkari’den şöyle dediği rivayet edilmiştir: كنت على بيت المال، زمن عمر بن الخطاب، فكان إذا خرج العطاء جمع أموال التجار، ثمّ حسبها، شاهدها وغائبها، ثمّ أخذ الزكاة من شاهد المال على الشاهد والغائبÖmer İbn Hattab zamanında, Beytu’l Mâl’den sorumlu idim. Zekât zamanı geldiğinde ticaret malları toplanır; onların görüneni ve görünmeyenleri hesaplanır; sonra da görünen ve görünmeyen mallardan zekâtları alınırdı.” [Ebu Ubeyd rivayet etti.]

- Ahmed Müsned’inde, Malik İbn Evs İbn el-Hadesen en-Nasri’den o da Ebu Zer’den şöyle dediğini rivayet etmiştir: Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle dediğini işittim: فِي الْإِبِلِ صَدَقَتُهَا، وَفِي الْغَنَمِ صَدَقَتُهَا، وَفِي الْبَقَرِ صَدَقَتُهَا، وَفِي الْبَزِّ صَدَقَتُهُDevenin zekâtı vardır, koyunun zekâtı vardır, ineğin zekâtı vardır ve Bezz’in zekâtı vardır.” El-Bezz, ticaret yapmak için hazırlanmış giysilerdir.

Nevevi Mecmu’da, Mühezzeb’in şerhinde şöyle demiştir:

(Ebu Zer Radıyallahu Anhu’nun, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle dediğini rivayet ettiği hadisten dolayı ticaret malları için zekât gerekmektedir: في الإبل صدقتها وفي البقر صدقتها وفي البز صدقتهDevede zekât vardır, inekte zekât vardır ve Bezz de zekât vardır.” Çünkü ticaret, malın geliştirilmesini gerektirdiğinden dolayı hayvanların (sığır, manda ve koyun) ticareti gibi olanların zekâtı da buna dahil edilmiştir… وَفِي الْبَزِّ صَدَقَتُهُ – Fil-Bezzi sadakatuhe “El-Bezz’de sadaka vardır” sözündeki El-Bezz’de; Be fetha ve Ze ile gelmiştir. Bütün râviler aynı şekilde rivayet etmişler ve Derakutni, Beyhaki, Şâfi Radıyallahu Anhu’nun eski ve yeni metinlerinin Ze ile açıklaması, ticari (malların) zekâtının farz olduğunu ortaya koymaktadır… Şâfii Radıyallahu Anhu’nun mezhebinin onun farz olduğu üzerinde ittifak ettiği mensupları arasında meşhurdur…)

İbn Kudâme El-Muğnî’de şöyle demiştir:

(İlim ehlinin çoğuna göre, ticari malların değeri üzerinde zekât farzdır. İbn Münzir şöyle demiştir: İlim ehli, ticaretin amaçlandığı mallarda, üzerinden bir yıl geçmesi halinde zekâtının olduğu üzerinde ittifak etmiştir… Ebu Davud bize, Semura İbn Cündeb isnadıyla şunu rivayet etmiştir: كَانَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه و سلم يَأْمُرُنَا أَنْ نُخْرِجَ الزَّكَاةَ مِمَّا نُعِدُّهُ لِلْبَيْعِAllah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem bize, alışveriş için hazırladığımız şeylerin zekâtını vermemizi emrederdi.” Derakutni, Ebu Zer’den Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle derken işittiğini rivayet etmiştir: في الإبل صدقتها وفي البقر صدقتها وفي البز صدقتهDevede zekât vardır, inekte zekât vardır ve Bezz de zekât vardır.” El-Bezz’in “Ze” ile geldiğini, onun (zekâtının) ayni (malın bizzat kendisi) için farz olmadığı üzerinde ihtilafın olmadığını ve (zekâtının) değeri üzerinden farz olduğunun sabit olduğunu söylemiştir. Ebu Amra Bin Hammas, babasından şöyle dediğini rivayet etmiştir: Ömer İbn Hattab bana emretti ve şöyle dedi: Ey Hammas, malının zekâtını ver. Bunun üzerine ben, ok kuburlarından ve dibağlı derilerden başka malım yoktur dedim. Bunun üzerine Ömer: Onların değerlerini tespit et, sonra da zekâtını ver dedi. İmam Ahmed ve Ebu Ubeyd rivayet etmiştir.) Bitti.

Beyhaki Sünen-i Kübra’da şöyle demiştir:

(Fakih Ahmed İbn Muhammed İbn Hâris bize rivayet etti, el-Hâfız Ali İbn Ömer rivayet etti, Ebu Bekir en-Nisaburi rivayet etti, Ahmed İbn Mansur rivayet etti, Ebu Asım Musa İbn Ubeyde’den rivayet etti, İmran İbn Ebu Enes Malik İbn Evs İbn el-Hadesen’den şöyle dediğini rivayet etti: Ben Osman’ın yanında otururken Ebu Zer ona geldi ve hadisi zikrederek şöyle dedi: Dediler ki: Ey Ebu Zer, bize Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’den (bir şey) haber ver. O da dedi ki: Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle dediğini işittim: فِي الْإِبِلِ صَدَقَتُهَا، وَفِي الْغَنَمِ صَدَقَتُهَا، وَفِي الْبَقَرِ صَدَقَتُهَا، وَفِي الْبَزِّ صَدَقَتُهُDevenin zekâtı vardır, koyunun zekâtı vardır, ineğin zekâtı vardır ve Bezz’in zekâtı vardır.” El-Bezz’in, Ze ile olduğunu söylemiştir.) Bitti.

Altın nisab veya gümüş nisab miktarına ulaştığı zaman ve üzerinden de bir yıl geçtiğinde ticaret mallarından zekât vermek farzdır.

Bir tüccar, başlangıçta nisab miktarından az bir mal ile ticarete başlar ve üzerinden bir yıl geçtikten sonra elindeki mal nisab miktarına ulaşırsa böylesi bir mala zekât yoktur. Çünkü nisabın üzerinden bir yıl geçmemiştir. Ancak, nisab miktarına ulaşan malın üzerinden tam bir yıl geçtikten sonra zekât vermek farz olur.

Bir tüccar, bin dinar gibi nisab miktarını aşan bir meblağ ile ticarete başlar ve yıl sonunda ticareti gelişir, kâr elde eder ve değeri üç bin dinara ulaşırsa o kimsenin üzerine bin dinar üzerinden değil üç bin dinar üzerinden zekât vermek farz olur. Çünkü malın gelişen kısmı da anaparaya aittir. Zira anaları ile beraber hesap edilen ve zekâta tabi olan koyun ve keçi yavrularında olduğu gibi anaparadan elde edilen kâr, asıl mal gibidir. Maldan elde edilen kâr da böyledir. İster deve, sığır, koyun gibi ayni olarak zekâtı verilmesi gereken mallardan olsun isterse elbise, imalatlar, arsa, bina gibi zekâtı ayn olarak verilmesi farz olmayan mallar cinsinden olsun üzerinden bir yıl geçtikten sonra tacir; ticaret mallarının değerini tespit eder, onların tamamını altın veya gümüş gibi tek bir değerden hesaplar ve malının değeri altın veya gümüşün nisab miktarına ulaşırsa ticaret mallarından %2,5 oranında zekât verir. Malından zekât vermesi gereken dönemde, eğer kendisi için daha kolaysa kullanımda olan para üzerinden zekâtını vermesi de caizdir. Aynı şekilde koyun, sığır veya elbise ticareti yapan bir kimsenin vermesi gereken zekâtın değeri bir koyun veya sığır veya bir elbise değerinde ise bunları nakit olarak vermesi caiz olduğu gibi koyun, sığır veya elbise olarak vermesi de caizdir. Zekâtını nasıl vermek isterse öyle verir.

Deve, sığır, koyun gibi aynî olarak zekâtı farz olan ticaret mallarının zekâtı da, ticaret mallarının zekâtı gibi olup otlanan hayvanların zekâtı gibi değildir. Çünkü bu malları elde bulundurmaktan maksat, sahip olmak değil, bunların ticaretini yapmaktır.

Bu şeri vakıanın anlaşılmasıyla, sorunuzun cevabı şu şekilde olur:

a- Ticari malları, piyasa fiyatlarıyla, yani zekât zamanı geldiğinde satış değeri üzerinden değerlendirmelisiniz. Çünkü bu malların gerçek değeri budur. Dolayısıyla alış fiyatı üzerinden değerlendiremezsiniz. Çünkü bu, malın gerçek fiyatını ifade eden piyasa fiyatından daha az veya daha çok olabilir. Bu nedenle itimat edilmesi gereken, piyasa fiyatıdır.

b- Satıcı toptancı ise, o zaman mallarını toptan satış fiyatı üzerinden değerlendirir. Şayet perakende satıyorsa, perakende fiyatı üzerinden değerlendirir. Eğer toptan ve perakende satışları arasını karıştırıyorsa, iki satış arasındaki oranı alır ve ona itimat eder. Yok eğer malların yarısını toptan, diğer yarısını da perakende olarak satıyorsa, malların yarısını toptan ve diğer yarısını da perakende olarak değerlendirir…Böyledir. Çünkü bu, malın değeri hakkındaki gerçeğe en yakın olan ifadedir.

c- Mallar, tüccarın bulunduğu ülkeye göre değil, bulundukları ülkedeki piyasa fiyatlarına göre değerlendirilir. Çünkü bulunduğu ülkedeki piyasa fiyatı gerçek değerine daha yakındır.

d- İster durgunluk olsun isterse olmasın zekât çıkarılmak istendiğinde malların tamamı değerlendirilir. Çünkü eşyaların aslı, paradır… Durağan mallar, zekâtın çıkarılması için üzerinden bir yıl geçtiğinde piyasa değeri üzerinden belirlenir ve bu durumda tabi ki onun değeri durağandan önceki değerinden daha azdır. Her yıl bu şekilde yapılır. Çünkü o, mal şeklinde olan bir nakittir. Dolayısıyla her yıl nakitte farz olduğu gibi onun da zekâtı farz olur.

e- Ticari malların zekâtı nakit olarak verildiği gibi aynî maldan verilmesi de caizdir. Dolayısıyla verilmesi farz olan 2000 olup bir malın fiyatı da 500 ise, zekât veren kimse yanında bulunan ticari mallardan 4 tanesini zekât olarak verebilir. Nitekim bu, durağan mallar için uygun bir çıkış olabilir. Böylece zekât, nakitten değil de maldan çıkmış olur. Böyle olduğu zaman zekât verenin de maslahatı gözetilmiş olur.

Bu meselede racih olan görüşüm budur. Bilen ve hüküm verenlerin en hayırlısı Allah’tır.] Bitti.

Ticaret için hazırlanmış bal ve değerli taşlar ile aynı şekilde diğer ticaret mallarının zekâtını verirken nasıl davranılmasını gerektiğini göstermek için cevabın tamamını aktardım…

Kardeşiniz                                                                                                               H. 27 Rabiu’l Evvel 1442

Ata İbn Halil Ebu Raşta                                                                                              M. 13/11/2020

Cevaba, emirin aşağıdaki web sitesinden bağlanabilirsiniz:

http://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/4079/

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER