Perşembe, 14 Rabi' al-awwal 1443 | 2021/10/21
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Kamu Mülkiyeti

  • Kategori Emir'e sorulanlar
  •   |  

(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin “Fıkhi” Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Soru-Cevap

Kamu Mülkiyeti

Nadir Ez-Zateri’ye

Soru:

Esselamu Aleykum Celil Âlim, size kamu mülkiyetiyle ilgili bir soru sormak istiyorum; şeri hükümler kapsamında, toplumun maslahatı gerektirdiğinde su kaynaklarının özel mülkiyetten kamu mülkiyetine dönüştürülmesi gibi özel mülkiyeti kamu mülkiyetine dönüştürmek mümkün müdür? Mazeret ortadan kalktığında, daha önceki özel mülkiyet dönemine geri döner mi? Örneğin petrol kuyuları boş olursa, özel mülkiyet olmaları caiz midir? 

Çok teşekkür ederim. Allah yardımcınız olsun, ayaklarınızı sabit kılsın ve hatalarınızı düzeltsin. Vesselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Kamu mülkiyetinin herhangi bir türü illetli olursa hüküm, bu illetin varlığı ve yokluğu birlikte döner… Eğer illet varsa bu tür, kamu mülkiyeti olarak devam eder. Şayet illet ortadan kalkarsa, bu türün ferdi mülkiyet olarak mülk edinilmesi caiz olur. Ancak şeri nassta geçen şerî bir illetin varit olması şartıyla…      

- Örneğin toplumun (temel) kaynaklarından olan bir şeyse, kamu mülkiyeti sayılır. Nitekim Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem hadisinde bunu, sayıları bakımından değil de sıfatı bakımından açıklamıştır. İbn-u Abbas’dan Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: المسلمون شركاء في ثلاث في الماء والكلأ والنارMüslümanlar üç şeyde ortaktırlar; su, mera ve ateş.” Ebu Davud, rivayet etmiş ve Enes, İbn-u Abbas’ın hadisinden şu ziyadeyi rivayet etmiştir: وثمنه حرامOnun bedeli (parası) haramdır.” İbn-u Mace, Ebu Hureyra’dan Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: ثلاث لا يمنعن: الماء والكلأ والنارÜç şey men edilmez; su, ateş ve mera.” Bu hadisler; fertlerin su, ateş ve meralarda ortak oldukları ve bunların ferdi mülkiyete girmesinin yasaklandığının delilleridir. Ancak Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem, Taif ve Hayber’de fertlere suyu mülk edinmelerini mubah kılmış ve ekin ve bostanlarını sulamak için bizzat onu mülk edinmişlerdir. Aynı şekilde bazı Müslümanların Medine’de kuyuları da bulunmaktaydı. Nitekim Buhari, Abdullah Radıyallahu Anhu’dan, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: مَنْ حَلَفَ عَلَى يَمِينٍ يَقْتَطِعُ بِهَا مَالَ امْرِئٍ مُسْلِمٍ، هُوَ عَلَيْهَا فَاجِرٌ، لَقِيَ اللَّهَ وَهُوَ عَلَيْهِ غَضْبَانُHer kim bir Müslümanın malını elinden almak için haksız yere yemin ederse Allah'ın huzuruna vardığında Allah'ın kendisine öfkelendiğini! kendisine kızmış olduğunu görür.” Allahu Teala, şu ayeti indirmiştir: إِنَّ الَّذِينَ يَشْتَرُونَ بِعَهْدِ اللَّهِ وَأَيْمَانِهِمْ ثَمَنًا قَلِيلًاAllah’a karşı verdikleri sözü ve yeminlerini az bir bedele değiştirirler.” [Âli İmran-77] “Eş’as gelerek şöyle dedi: Ebu Abdurrahman size ne anlattı? Bu ayet benim hakkımda indirilmişti. Benim amcamın oğlunun arazisinde bir kuyum vardı. (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), bana dedi ki: شُهُودَكَŞahitlerini getir.” Ben de şahitlerimin olmadığını söyledim. Bunun üzerine şöyle dedi: فَيَمِينُهُ(O zaman) o yemin eder.” Ben de: İyi de Ey Allah’ın Rasulü o yemin eder dedim. Bunun üzerine Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem bu hadisi zikretti. Sonra Allah, bu ayeti indirerek onu tasdik etti.” Bitti.

Eğer su, kendisine ihtiyaç duyulan bir sıfat olması bakımından değil de sadece su olması bakımından (insanlar arasında) ortak kabul edilmiş olsaydı, fertlerin onu mülk edinmelerine izin verilmezdi. Bir taraftan Rasulün: المسلمون شركاء في ثلاث في الماءMüslümanlar üç şeyde ortaktırlar; su, mera ve ateş.” şeklindeki kavli, diğer taraftan Alayhissalatu ve’s Selam’ın fertlerin suyu mülk edinmelerine izin vermesi, su, mera ve ateşle alakalı ortaklığın illetini ortaya çıkarmaktadır. Bu ise toplumun (temel) kaynaklarından olması ve toplumun bu üç şey olmadan yapamamasından dolayıdır. Dolayısıyla hadis üç şeyi zikretmiş ancak bunlar, toplumun (temel) kaynaklarından olmasından dolayı illetlendirilmiştir. O halde bu illet, illetlendirilenlerin varlığı ve yokluğuyla birlikte döner. Dolayısıyla toplumun (temel) kaynaklarından olan her şey, kamu mülkiyeti sayılır. Şayet bir şey, toplumun (temel) kaynaklarından olma özelliğini kaybederse, su gibi hadiste zikredilen bir şey olsa da kamu mülkiyeti olmaz, aksine ferdi mülkiyet kapsamına girer. Toplumun (temel) kaynaklarından kastedilen şey, ister çadır evlerindeki, isterse köy, şehir ve devlet içerisindeki bir topluluk gibi, hangi topluluk olursa olsun toplumun bulamadıkları takdirde onu bulmak için dağıldıkları her şey, yani su kaynakları, ormanlık alanlar, hayvan meraları ve benzerleri gibi şeyler toplumun (temel) kaynaklarından sayılır.

Örneğin, (maden) ocakları ve benzerleri gibi miktarı sınırsız olan madenler, kamu mülkiyetindendir. Herhangi bir ferdin buna sahip olması caiz değildir. Nitekim Tirmizî, Ebyad ibni Hammal’den şu hadisi rivayet etmiştir: أنه وفد إلى رسول الله صلى الله عليه وسلم، فاستقطعه الملح فقطع له، فلما أن ولّى، قال رجل من المجلس: أتدري ما قطعت له؟ إنما قطعت له الماء العِدّ، قال: فانتزعه منه “O Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e gelip bir tuz bölgesinin kendisine verilmesini istemiş, Rasul de bu teklifi kabul etmişti. (Ebyad) kalkıp gidince (SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in yanında) bulunan şahıslardan biri şöyle dedi; Ona ne verdiğinizi biliyor musunuz? Ona kaynağı kesilmeyen bir su verdiniz. Bunun üzerine (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle dedi: “Onu ondan geri alıyorum.” Dolayısıyla kaynağı kesilmeyen bir sudur. Dolayısıyla tuzu, kaynağı kesilmeyen suya benzetmiştir. Nitekim hadis, Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in tuz (kaynağını) Ebyad ibni Hammal’e mülk olarak verdiğine, ancak Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem, madenin hiç tükenmeyen bir maden olduğunu anlayınca, onu vermekten vazgeçtiğine, ferdi mülkiyet hakkını iptal ettiğine, yani onun kamu mülkiyeti olduğuna delalet etmektedir. Burada kastedilen asıl mana, tuz değil, tuz madenidir. Bu hadisten tuz madeninin verilememesinin illetinin, kaynağı kesilmeyen bir maden olarak sayılmasından dolayı olduğu ortaya çıkmaktadır.

Kaynağı kesilmeyen madenlerin kamu mülkiyeti olduğu yönündeki bu hüküm, ister çıkarıldıktan sonra herhangi bir işleme tabi tutulmadan insanların elde ettikleri ve faydalandıkları tuz, sürme ve yakut gibi görünen madenler olsun, isterse birtakım işlemler sonucunda ulaşılabilen altın, gümüş, demir, bakır, kurşun ve benzerleri gibi görünmeyen madenler olsun tüm madenleri kapsamaktadır. Ayrıca madenlerin kristal gibi katı olması veya petrol gibi sıvı olması fark etmez. Dolayısıyla bunların tamamı, hadisin kapsamına giren madenlerdir. Bu yüzden kaynağı kesilmeyen madenlerden olmasından dolayı, tebanın tüm fertleri için kamu mülkiyeti olurlar. Bu nedenle devletin, bunları fertlere ve şirketlere mülkiyet olarak vermesi ve fertlerin veya şirketlerin bunu kendi hesaplarına çıkarmalarına izin vermesi caiz değildir. Bilakis bu madenleri, Müslümanların adına ve onların işlerinin gözetilmesi için bizzat devletin kendisinin çıkarması gerekir ve böylece çıkarmış olduklarının tamamı, tebanın tüm fertleri için kamu mülkiyeti olur.

Binaenaleyh soruda geçen su gözleri (kuyuları), toplumun (temel) kaynaklarından olursa kamu mülkiyeti olur. Örneğin bir köyde bir su kuyusu varsa ve onun dışında da bir su kaynağı yoksa, bu kuyu kamu mülkiyeti olur ve onun ferdi mülkiyet olması caiz değildir. Şayet bu kuyu dışında insanlara yetecek kadar su olursa, herhangi bir kişinin arazisine kuyu kazması ve onu mülk edinmesi caiz olur. Çünkü bu durumda o, toplumun (temel) kaynaklarından olmaz. Yani kamu mülkiyeti olmasına dair illet, ondan kalkmıştır… Ancak kamu mülkiyeti olan bir kuyunun, ferdi mülkiyet olması doğru değildir, bilakis kamu mülkiyeti olarak kalmaya devam eder, insanlar için su yeterli hale gelirse onun fertlere satılması caiz olur ve bu durumda onun parası kamu mülkiyeti alanına konulur.

Hakeza su kuyusu, şayet toplum onsuz yapamayacak durumda olursa kamu mülkiyeti olur. Eğer toplum onsuz yapabilecek hale gelirse, yani insanlara yetecek kadar suyun olması gibi toplumun (temel) kaynaklarından olmasına dair illet ortadan kalkarsa, o zaman bu kuyunun fertlere satılması caiz olur ve parası da kamu mülkiyeti alanına konulur.

Örneğin petrol kuyuları, kaynağı tükenmeyen olduğu sürece kamu mülkiyeti olur. Şayet bu ortadan kalkarsa, yani kamu mülkiyeti olmasına dair illet ortadan kalkarsa, bu kuyunun fertlere satılması caiz olur ve bu durumda onun parası kamu mülkiyeti alanına konulur. 

Kardeşiniz H. 15 Cumade'l ûla 1437
Ata İbn Halil Ebu Raşta M. 24 Şubat 2016

 

Cevaba, hizbin emirinin aşağıdaki web sitesinden bağlanabilirsiniz:

http://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/3689/

Devamını oku...

Küfürle Yöneten Bir Yöneticinin Seçilmesine Katılmanın Hükmü

  • Kategori Emir'e sorulanlar
  •   |  

(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin “Fıkhi” Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Soru-Cevap

Küfürle Yöneten Bir Yöneticinin Seçilmesine Katılmanın Hükmü

Mouadh Seif Elmi’ya

Soru:

Esselamu Aleykum Şeyhimiz. Bir sorum olacaktır: Habeşistan’a hicret eden sahabelerin Necaşi ile birlikte onun düşmanına karşı savaştıkları, Necaşi’nin galip gelmesini temenni ettikleri ve onun galibiyetinden dolayı sevindikleri doğru mudur? Çünkü bu olay, Tunus’taki bazı şeyhler tarafından parlamento ve cumhurbaşkanlığı seçimlerine katılmanın caiz olduğuna dair delil getiriliyor ve ehveni şer olan partilerin seçilmesine davet ediyorlar. Teşekkür ederim.  

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Cevaba başlamadan önce şunu belirteyim; müçtehit, herhangi bir meselede şeri hüküm hakkında araştırma yaparken vakıayı anladıktan sonra şeri delilleri araştırması, ardından onunla ilgili delillere baktıktan sonra meseleye yönelik şeri hükmü istinbat etmesi gerekir… Dolayısıyla  bir mesele hakkında bir görüş belirtmesi, sonra bunun ardından kendisinden görüş istinbat edebileceği delilleri araştırması doğru değildir… Çünkü Şer’an talep edilen, şeriata başvurmaktır, yani hükmü delillerden almaktır, yoksa önce “müçtehidin” görüşünü alıp sonra bunun ardından bu sözü destekleyen delilleri araştırmak değildir. Dolayısıyla bu fiil, şeriata tabi olmak ve şeri hüküm hakkında araştırma yapmak değil, aksine hevaya tabi olmaktır…     

Küfür hükümleriyle hükmeden sistemlere katılmayı caiz görenler ile Allah’ın şeriatından başkasıyla hükmeden ve insanlar için Allah’tan gelen hidayetin dışında beşeri sistemler koyan yöneticilerin, milletvekillerinin ve parlamenterlerin seçilmesini caiz görenlerin sözlerini inceleyen bir kimse, onların şeri nassları ileri geri tekrarlayıp durduklarını, hatta sözlerini destekleyecek hiçbir delil şüphesi bile olmadığı halde bunun üzerinde ısrar ettiklerini görecektir… Garip olan şey ise, onların Kitap ve Sünnette mütevatir ve kapsamlı bir şekilde geçen kat’i delilleri bırakarak görüşlerini açığa çıkarmak için birbiriyle örtüşmeyen hususları araştırmalarıdır…    

Şimdi soruda bahsedilen meseleyi cevaplayalım:

Siret kitapları gözden geçirildiğinde, sahabelerin Necaşi ile onun düşmanına karşı savaştıklarına delalet eden bir şeyin sabit olmadığı ortaya çıkacaktır. Zira siret kitaplarında, sahabelerin Necaşi’nin düşmanlarıyla ilgili meseleye dair tutumları hakkında, aynısı olmasa da yakın olan rivayetler geçmektedir. Burada soru soran kişiye, İmam Ahmed bin Hanbel’in Müsned’inde, Müslümanların Necaşi ile olan kıssasını ve onlara adil davrandığını anlattıktan sonraki şu şekilde geçen rivayetini aktarıyorum:    

(…Biz de onun yanında, hayırlı bir ülkede, hayırlı komşu ile birlikte yaşamaya devam ettik. Dedi ki: Allah’a yemin olsun biz bu halde iken olan oldu – yani onun hükümdarlığı hususunda bir ayaklanma oldu-. Vallahi biz, buna çok üzüldük. Daha önce, herhangi bir şeye hiç bu kadar üzülmemiştik. Ayaklanan adamın, Necaşi’ye üstün gelmesinden ve bu adamın, bizim hakkımızda Necaşi’nin bildiklerini bilmemesinden korkmaya başladık. Nitekim Necaşi onunla Nil Nehrinin kenarında çarpışmaya girdi. Allah’ın Rasulü Sallallahu aleyhi ve Sellem’in ashabı, aramızdan kim savaş yerine gidecek ve olan biteni bize haber verecek? deyince, Zübeyr b. el-Avvam: Ben giderim dedi. O yaş olarak en küçük olanları idi. Onun için bir tulum şişirdiler. O da tulumu göğsüne yerleştirip onun üzerinde yüzerek Nil nehrini geçti ve iki ordunun karşılaştığı yere geldi. Sonra onların yanına gitti. Biz de Necaşi'nin düşmanına karşı galip gelmesi ve ülkesinde güç sahibi olması için Allah'a dua ettik. Sonunda Habeşistan'ın yönetimi tamamen onun eline geçti. Biz Mekke’ye Allah’ın Resulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in yanına dönünceye kadar onun yanında en güzel bir yerdeydik.) Bitti.

İbn Kesir’in el-Bidâye ve’n Nihâye adlı eserinde şöyle geçmektedir:

(…Biz de onun yanında, hayırlı bir ülkede, hayırlı komşu ile birlikte yaşamaya devam ettik. Habeşistan’dan bir adam ortaya çıkıp Necâşi’nin elinden iktidarı almak istedi. Vallahi biz, o sırada, o zamana kadar hiç duymadığımız bir üzüntü duyduk; çünkü bu gelecek olan adamın Necaşi’ye üstün gelmesinden ve bu adamın, bizim hakkımızda Necaşi’nin bildiklerini bilmemesinden korkmaya başladık. Necaşi’nin ona galip gelmesi için Allah’a dua ettik. Necaşi bu adamın üzerine yürüdü. Bu sırada Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in ashabı birbirlerine: aramızdan savaş yerine gidecek ve olan bitene bakacak bir kimse yok mu?” dediler. Bunun üzerine -aralarından yaşı en küçük olan- Zübeyr Bin Avvam: Ben giderim dedi. (Allah’ın Rasulü’nün ashabı) Zübeyr için bir bir tuluma üfürerek hava doldurdular. O da tulumu göğsüne yerleştirip onun üzerinde yüzerek Nil nehrini geçti ve insanların karşılaştıkları diğer tarafa ulaştı. Oradan da savaş yerine gitti. Böylece Allah o kralı (adamı) hezimete uğrattı, onu öldürdü ve Necaşi ona galip geldi. Bu sırada Zübeyr, hırkasını elinde sallayarak bize geldi ve size müjdeler olsun Allah Necaşi’yi üstün kıldı dedi. Vallahi [bizler], Necaşi’nin üstün gelmesinden dolayı kesinlikle o zamana kadar duymadığımız bir sevinç duyduk. Sonra bir kısmımız Mekke'ye gidene kadar onun yanında kaldık ve bir kısmı da orada kaldı.) Bitti.  

Bu kişiler, küfürle yöneten bir yöneticinin seçilmesinin yanı sıra parlamentolara girmek ve Allah’ın dışında yasa koymak için partilerin seçimine katılmanın caiz olduğunu nereden alıyorlar. Yine sahabenin savaşa katıldıklarına dair rivayet olmadığı, hiçbir şeye karar verme hakları olmadığı, dahası zayıf oldukları, haberleri takip etmesi ve kimin üstün geldiğine bakması için yaşça en küçük olanlarını gönderdikleri halde bunun caiz olduğunu nereden alıyorlar:   

- “Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in ashabı, aramızdan kim savaş yerine gidecek ve olan biteni bize haber verecek? dedi.”

- “Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in ashabı birbirlerine: Aramızdan savaş yerine gidecek ve olan bitene bakacak bir kimse yok mu? dediler.”

Tüm mesele, sahabe Rıdvanullahi Aleyhim’in Necaşi’nin düşmanına galip gelmesine sevinmeleriyle ilgilidir. Çünkü o, Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in kendilerine haber verdiği ve bizzat da şahit oldukları gibi yanında olan hiç kimseye zulmetmeyen adaletli bir kraldır… Dolayısıyla Necaşi’nin kendilerine adil davrandığı gibi adil davranmayacak olan bir düşmanın üstün gelmesinden korktular: 

“…Vallahi biz, o sırada, o zamana kadar hiç duymadığımız bir üzüntü duyduk; çünkü bu gelecek olan adamın Necaşi’ye üstün gelmesinden ve bu adamın, bizim hakkımızda Necaşi’nin bildiklerini bilmemesinden korkmaya başladık.” “…Vallahi biz, o sırada, o zamana kadar hiç duymadığımız bir üzüntü duyduk; çünkü bu gelecek olan adamın Necaşi’ye üstün gelmesinden ve bu adamın, bizim hakkımızda Necaşi’nin bildiklerini bilmemesinden korkmaya başladık. Necaşi’nin ona galip gelmesi için Allah’a dua ettik…”

O halde küfürle hükmedecek bir yöneticinin seçilmesi veya insanlar için Allah’ın dışında yasa çıkaracak olan parlamento için partilerin seçilmesi hani nerede? Oysa sahabeler, temennide bulundular, sevindiler ve kendilerine adil davranan bir kralın, onlara adil davranmayabilecek olan düşmanına karşı zafer elde etmesi için Allah’a dua ettiler. Dolayısıyla küfürle hükmetmesi veya küfür kanunları çıkarması için bir kişiyi seçtiklerine delalet eden hiçbir şeye katılmadılar…    

Bu nedenle bu olayla ilgili, küfürle hükmedecek bir yöneticinin seçilmesinin ve insanlar için Allah’ın dışında yasa çıkaracak olan partilerin seçilmesinin caiz olduğuna dair istidlalin batıllığı, çok fazla bilgiyi ve tedebbürü gerektirmeyen açık bir batıllıktır… Özellikle de Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeye dair subutu ve delaleti kati olan deliller varsa. Bu delillerden bazıları şunlardır:      

Allahu Teala şöyle buyurmuştur:

وَاَنِ احْكُمْ بَيْنَهُمْ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ وَلَا تَتَّبِـعْ اَهْوَٓاءَهُمْ وَاحْذَرْهُمْ اَنْ يَفْتِنُوكَ عَنْ بَعْضِ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ اِلَيْكَAralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet (yönet) ve onların arzularına uyma, Allah’ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından seni saptırmalarından sakın.” [Maide-49] فَلاَ وَرَبِّكَ لاَ يُؤْمِنُونَ حَتَّىَ يُحَكِّمُوكَ فِيمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْ ثُمَّ لاَ يَجِدُواْ فِي أَنفُسِهِمْ حَرَجًا مِّمَّا قَضَيْتَ وَيُسَلِّمُواْ تَسْلِيمًاHayır! Rabbine andolsun ki onlar, aralarında çıkan ihtilaflarda seni hakem tayin edip sonra da verdiğin hükme, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olmazlar.” [Nisa-65] أَفَحُكْمَ الْجَاهِلِيَّةِ يَبْغُونَ وَمَنْ أَحْسَنُ مِنَ اللّهِ حُكْمًا لِّقَوْمٍ يُوقِنُونَOnlar hâlâ cahiliye hükmünü mü arıyorlar? Kesin bilgiyle inanan bir topluluk için hükmü, Allah'tan daha güzel olan kimdir?” [Maide-50]…Ve diğer rivayetler. 

Sonra Kureyş kafirleri gelip Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e İslam’a göre değil de kendi şeriatlarına göre hükmetmesi için teklifte bulunduklarında Sallallahu Aleyhi ve Sellem reddetmiştir:

İbn-u İshak’ın “Siyer ve’l Magâzi” adlı siretinde şöyle geçmektedir: İkrime ve İbn-u Abbas’tan şöyle rivayet edildi; Utbe, Şeybe Bin Rabia, Süfyan Bin Harb, Abdu’d Dâr’ın kardeşi Nadra İbn-u Haris, Beni Esed’in kardeşi Ebu Bahteri ve diğerleri… Toplandılar veya onlardan bazıları güneş battıktan sonra Kabe’nin arka tarafında bir araya geldiler ve birbirlerine şöyle dediler: Muhammed'e bir (heyet) gönderin ve onunla konuşup tartışsınlar. Böylece daha sonra ona karşı mazur sayılırsınız. Bunun üzerine ona (heyeti) gönderdiler… Ve ona dediler ki: Ey Muhammed, biz sana, senin hakkında bir mazeretimiz kalmasın diye geldik… Eğer mal toplamak için böyle bir şeyle geldiysen, sana kendi mallarımızdan toplarız ve aramızda malı en çok olanlardan olursun. Eğer aramızda şeref elde etmek için geldiysen seni efendimiz yaparız. Eğer mülk (makam) istiyorsan seni kralımız yaparız… Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem, onlara şöyle dedi: ما أدري ما تقولون، ما جئتكم بما جئتكم به لطلب أموالكم، ولا الشرف فيكم، ولا الملك عليكم، ولكن الله بعثني إليكم رسولاً وأنزل علي كتابا، وأمرني أن أكون لكم بشيراً ونذيراً فبلغتكم رسالة ربي، ونصحت لكم فإن تقبلوا مني ما جئتكم به فهو حظكم في الدنيا والآخرة، وإن تردوا علي أصبر لأمر الله حتى يحكم الله بيني وبينكمBen ne dediğinizi anlamıyorum. Ben size getirdiklerimle ne mallarınızı, ne bir makam, ne bir mülk istemek için gelmedim. Ancak Allah beni size elçi olarak gönderip bana kitap indirdi ve sizi müjdeleyip uyarmamı emretti. Ben de size Rabbimin emirlerini bildirip nasihatte bulundum. Eğer size getirdiklerimi kabul ederseniz bu, sizin dünyada ve ahiretteki nasibiniz olur. Eğer kabul etmeyip reddederseniz, Allah aramızda hükmedinceye kadar Allah'ın emrine sabrederim.” Veya Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in dediği gibi.) Ebu Nuaym el-Esbahânî’nin nübüvvet delaletleri, 1/233), (İbn Kesir’n Nebevi Sireti 1/479) ve diğer siretlerde de aynı şekilde geçmektedir… 

Yine Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e, bir kısmı kendilerinden bir kısmı da Sallallahu Aleyhi ve Sellem’den olmak üzere bütün işlerinde ortak olmaları ve bir yıl onun ilahına bir yıl da kendi ilahlarına tapma teklifinde bulundular. Bunun üzerine Sallallahu Aleyhi ve Sellem, sadece İslam’ın olması dışında bunları reddetmiştir: 

Kurtubi’nin tefsirinde, قُلْ يَا أَيُّهَا الْكافِرُونَDe ki: Ey kâfirler!” [Kâfirun-1] suresi hakkında şöyle geçmektedir:

(İbn İshak ve başkalarının İbn Abbas’tan naklettiklerine göre bu sürenin nüzul sebebi şudur: Velid Bin Muğire, Âs Bin Vail, Esved Bin Abdulmuttalib ve Ümeyye Bin Halef Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile karşılaşmışlar ve: Ey Muhammed, haydi biz senin taptığına tapalım. Sen de bizim taptığımıza tap. Böylelikle sen de, biz de bütün işlerimizde ortak olmuş olacağız. Eğer senin getirdiklerin bizim elimizde bulunanlardan hayırlı ise böylelikle o hayırda sana ortak olmuş olacağız. Biz de o hayırdan payımızı alacağız. Yok eğer bizim ellerimizdeki senin elindekinden hayırlı ise o vakit sen de bizim işimizde bize ortak olacak ve ondan payını almış olacaksın. Bunun üzerine Allah Azze ve Celle, de ki ey kafirler ayetini indirmiştir…) Bitti.

Taberâni’nin “Câmiu’l Beyan” adlı tefsirinde, قُلْ يَا أَيُّهَا الْكافِرُونَDe ki: Ey kâfirler!” [Kâfirun-1] suresi hakkında şöyle geçmektedir:

(Bana Muhammed İbn-u Musa el-Harşi’nin şöyle dediğini rivayet etti: Bize Ebu Halef rivayet etti. Dedi ki: Bize Davud, İkrime ve İbn-u Abbas’tan rivayet etti: Kureyş, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e vaatte bulundular. Hem senin hem de bizim için hayırlı olan bir teklifimiz var dediler. (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle dedi: ما هي؟Nedir o?” Dediler ki: Sen bizim tanrılarımız olan Lât ve Uzza’ya bir yıl tap, biz de senin ilahına bir yıl tapalım. Bunun üzerine şöyle dedi: حتى أنْظُرَ ما يأْتي مِنْ عِنْدِ رَبّيRabbimin emri gelinceye kadar bekleyeceğim” Böylece Levhi’l Mahfuz’dan vahiy geldi: قُلْ يَا أَيُّهَا الْكافِرُونَDe ki: Ey kâfirler!” [Kâfirun-1])

Şevkani’nin Fethu’l Kadir adlı eserinde, قُلْ يَا أَيُّهَا الْكافِرُونَDe ki: Ey kâfirler!” ayetinin tefsiri hakkında şöyle geçmektedir: 

(İbn-u Cerir, İbn-u Ebu Hâtim ve Taberâni, İbn-u Abbas’tan şunu rivayet ettiler: Kureyş, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’i çağırdı…Şayet yapmazsan, hem senin hem de bizim için hayırlı olan bir teklifimiz var dediler. (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle dedi: ما هي؟Nedir o?” Dediler ki: Sen bizim tanrılarımıza bir yıl tap, biz de senin ilahına bir yıl tapalım. Bunun üzerine şöyle dedi: حتى أنْظُرَ ما يأْتي مِنْ عِنْدِ رَبّي Rabbimin emri gelinceye kadar Bunun üzerine Allah katından vahiy geldi: قُلْ يَا أَيُّهَا الْكافِرُونَ * لَا أَعْبُدُ مَا تَعْبُدُونَDe ki: Ey kâfirler! Ben sizin taptıklarınıza tapmam” [Kafirun-1-2] Allah şu ayeti de indirdi: قُلْ أَفَغَيْرَ اللَّهِ تَأْمُرُونِّي أَعْبُدُ أَيُّهَا الْجاهِلُونَDe ki: “Ey cahiller! Bana, Allah’tan başkasına ibadet etmemi mi emrediyorsunuz?” [Zümer-64] Ve şu kavline kadar: بَلِ اللَّهَ فَاعْبُدْ وَكُنْ مِنَ الشَّاكِرِينَHayır! Yalnız Allah’a kulluk et ve şükredenlerden ol.” [Zümer-66]…) Bitti.  

Bunların hepsi, Allah’ın indirdiklerinden başkasıyla hükmetmenin ve bu hükme her tür katılımın kesinlikle nehyedildiği hususundaki açık delilleridir. Allah’a ve Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e açık bir şekilde isyan eden bir kimse dışında hiç kimse bu açık delillerin karşısında durmaz. Bunun dışındaki herhangi bir delil, bu dünyada onu rezil rüsva edecek çürük bir delildir. Allah’ın azabı ise daha büyüktür.  

Kardeşiniz                                                                                                                    H. 24 Rabius Sâni1437

Ata İbn Halil Ebu Raşta                                                                                                M. 03/02/2016

Cevaba, hizbin emirinin aşağıdaki web sitesinden bağlanabilirsiniz:

http://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/3683/

Devamını oku...

Zekâtla İlgili Hükümler

(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin “Fıkhi” Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Soru-Cevap

Zekâtla İlgili Hükümler

Lut Ebu Sunayna ve Muhammed Osman’a

Soru:

Lut Ebu Sunayna’nın Sorusu:

Faziletli Şeyhimiz, Allah’ın katından inen mübarek bir selamla selamlıyorum, Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh. Sorum, ticaret mallarındaki zekâtın nisabı hakkında olacaktır. Maliye Kitabı’nın 195. sayfasında zekâtın nisabının, 200 dirhem gümüş, yani 595 gram gümüş veya 20 dinar altın, yani 85 gram altın olduğu geçmektedir. Bugün ticaret mallarını hesaplarken hangi nisaba itimat edeceğiz. Zira altın ile gümüş fiyatının arasında büyük bir fark olduğu bilinmektedir. Nitekim bir altın dinar, yaklaşık yüzlerce gümüş dirheme denk gelmektedir. Şayet beş altın dinarı hesaplarsak gümüş nisabının bedelini geçmektedir. O halde hangi nisaba itimat edeceğiz? Allah sizi mübarek kılsın ve ilminden bizleri faydalandırsın.       

Muhammed Osman’ın sorusu:

Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh. Zekât hakkında bazı sorularım olacaktır:

1- Zekâtın nisabının keyfiyeti nedir?

2- Örneğin benim 120 gram altınım var. O zaman zekât, (87.479 gram altının) fazlası için mi hesaplanır yoksa zekât tüm miktarın, yani 120 gram altın üzerinden mi olmalıdır? Altının 24 ayar, 22 ayar ve benzerlerinin olduğu yerlerde saf altının oranı nedir? 

3- Evde tüm ağırlığı 170 gram olan altın bulunsa ancak sahipleri farklı olsa, örneğin yarısı annemin ve diğer yarısı da eşimin olsa, her biri nisap miktarına sahip olmuyor ancak sahiplerinin elinde olanları bir araya getirdiğimizde de nisap miktarını aşıyor, bu durumda zekât gerekir mi?

4- Mesela ben nisabın tamamlandığı yılın başladığı Hicri tarihi bilmiyorsam, zekâtı hesaplamaya nasıl ve hangi tarihten itibaren başlamalıyım?

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Soruların tamamı bir bölümde yer aldığı için hepsini tek bir cevapta özetleyeceğim:

1- Yirmi dinar olan zekâtın nisabı “85 gram altına” eşdeğerdir. Soruda geçtiği gibi “87.479 gram altın” değildir. Çünkü bir dinar, 4.25 gram altına eşdeğerdir. O zaman yirmi dinarla çarpıldığında “85” gram altın yapmaktadır. Gümüşün nisabı, 200 dirhem olup o da “595 gram gümüşe” denk gelmektedir. Çünkü bir dirhem “2.975 gram gümüş” ağırlığındadır. O zaman iki yüz dirhemle çarpıldığında nisap “595 gram gümüş” olur… Bunun delili Ebu Ubeyd’in Emval’de, Abdullah İbn-u Amr’ın şöyle dediğini rivayet etmesidir: Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem, şöyle buyurmuştur: لَيْسَ فِي أَقَلَّ مِنْ عِشْرِينَ مِثْقَالا مِنَ الذَّهَبِ، وَلَا فِي أَقَلَّ مِنْ مِائَتَيْ دِرْهَمٍ صَدَقَةٌAltın üzerinden yirmi miskalden azında ve gümüş üzerinden iki yüz dirhemden azında zekât yoktur.” Buhari Yahya İbn-u Umar İbn-u Ebu Hasan’dan şunu rivayet etmiştir: Ebu Said Radıyallahu Anhu’nun şöyle dediğini işitmiştir: Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: لَيْسَ فِيمَا دُونَ خَمْسِ أَوَاقٍ صَدَقَةٌBeş ukkiyyeden azında zekât yoktur.” Dolayısıyla miktarını iki yüz dirhem olarak saydı. Çünkü her bir ukiyye, kırk dirhemdir.

2- Altın “85 gram” nisaba ve gümüş “595 gram” nisaba ulaştığında, her ikisinin de nisaba ulaşmasının üzerinden bir yıl geçmedikçe zekât gerekmez. Yani altın veya gümüşün nisaba ulaştığı günden itibaren yıl başlar. Önemli olan Hicri yıl olmasıdır. Örneğin, Muharrem ayının onuncu günü mal nisaba ulaşırsa, bu malın zekâtı, bir sonraki Hicri yılın Muharrem ayının onuncu günü verilir… Bu da Tirmizi’nin, İbn-u Ömer’den şöyle dediğini rivayet ettiği hadisten dolayıdır: مَنْ اسْتَفَادَ مَالًا فَلَا زَكَاةَ فِيهِ حَتَّى يَحُولَ عَلَيْهِ الحَوْلُ عِنْدَ رَبِّهِKim bir mala sahip olursa, Rabbinin katında bir yıl geçmedikçe ona zekât yoktur.” Altın ve gümüş için vacip olan zekâtın miktarı kırkta birdir. Yani gümüşün nisabı beş dirhem, yani “14.875 gram” gümüştür. Altının nisabı yarım dinar, yani “2.125 gram” altındır. Nitekim İbn-u Mace, Abdullah İbn-u Vakid’den, o da İbn-u Ömer ve Aişe’den Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem: كَانَ يَأْخُذُ مِنْ كُلِّ عِشْرِينَ دِينَارًا فَصَاعِدًا نِصْفَ دِينَارٍ، وَمِنَ الْأَرْبَعِينَ دِينَارًا دِينَارًاHer yirmi dinardan ve bundan fazla meblağdan yarım dinar ve kırk dinardan bir dinar (zekât) alırdı.” Yine Tirmizi, Ali’nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem, şöyle buyurmuştur: فَهَاتُوا صَدَقَةَ الرِّقَةِ: مِنْ كُلِّ أَرْبَعِينَ دِرْهَمًا دِرْهَمًا، وَلَيْسَ فِي تِسْعِينَ وَمِائَةٍ شَيْءٌ، فَإِذَا بَلَغَتْ مِائَتَيْنِ فَفِيهَا خَمْسَةُ دَرَاهِمَGümüş paralarınızın zekâtını verin. Bunun her kırk dirhemine bir dirhem vereceksiniz. Ancak yüz doksan dirheme zekât düşmez. İki yüz dirheme ulaştığı zaman beş dirhem verilecektir.”   

3- Az önce söylediğimiz gibi, nisaba ulaşır ve üzerinden de bir yıl geçerse altın ve gümüşe zekât gerekir ve zekât, sadece nisabı aşan kısım üzerinden değil tamamı üzerinden verilir. Örneğin kim “170 gram” altına sahip olur ve üzerinden de bir yıl geçerse, “170 gramın” zekâtı verilir, yani “170 gramın” kırkta biri verilir ki o da: “4.25 gram” altındır. Yani tam bir dinar olarak verilir, sadece nisabı aşan “85 gram” için verilmez. Yani sadece “2.125 gram” altın, yani yarım dinar olarak verilmez… Bu, gümüş için de geçerlidir. Dolayısıyla nisaba ulaşıp üzerinden bir yıl geçmişse, toplam miktarın kırkta biri zekât olarak verilir. 

4- Altında zekâtın hükmü, “24 ayar” saf altına özeldir. Aynı şekilde gümüşteki zekâtın hükmü de saf gümüşe özeldir. Dolayısıyla altın başka bir şeyle karıştırılmışsa veya gümüş başka bir şeyle karıştırılmışsa, bu (karıştırılan) ağırlıktan düşülür. Böylece karıştırılan madde düşüldükten sonra geriye kalan nisaptır. Nitekim bir kişi “18” ayar “85 gram” altına sahip olsa, nisaba sahip olmuş olmaz. Çünkü onun içindeki saf altın 85 gramdan azdır… 24’lük bir külçe altının zekâtı, aynı ağırlıktaki 18’lik bir külçe altının zekâtından farklıdır. Bu yüzden nisap hesaplanırken saf altın takdir edilir, 24’lük altının nisabı 85 gramdır ancak 18’lik altının nisabı bundan daha fazladır. Çünkü ona, dörtte bir oranında altın olmayan maddeler karıştırılmıştır. Yani 18 ayar altın, 24 ayar altının dörtte üçüne eşdeğer saf altın içermektedir. Buna göre 18 ayar altının nisabı, saf altının nisabının üçte biri kadar, yani 113.33 gramdır. Binaenaleyh 24 ayar saf altından 85 grama sahip olan bir kişi, nisaba ulaşmış olur ve üzerinden bir yılın geçmesi halinde %2.5 ağırlığında zekâtını verir. Ancak 18 ayar altından 85 grama sahip olan kişi, 113.33 grama sahip oluncaya kadar nisaba ulaşmış olmaz. Bunun da üzerinden bir yıl geçmesi halinde %2.5 ağırlığında zekâtını verir. Burada zekâtta önemli olanın, saf altın olması gerektiği açıktır.

5- Zekât bireysel bir ibadettir ve Müslümanın malı nisap miktarına ulaşıncaya kadar farz değildir. Dolayısıyla bir adam 60 gram altına sahip olsa ve hanımı da 60 gram altına sahip olsa, ikisinin toplamı nisap oranını aşsa bile her ikisini de zekât gerekmez. Ancak ikisinden birinin parası nisap miktarına ulaşırsa, nisap miktarına ulaşan kişinin parası için zekât gerekir. Örneğin kocanın malı artar ve 120 gram altına sahip olursa, bu malının zekâtının verilmesi gerekir ve karısının 60 gram altın olan malı buna dahil edilmez.    

6- Zekât malı nakit para veya ticari mallar ise ikisinden birinin nisabı üzerinden, yani altın veya gümüşün nisabı üzerinden değerlendirilir. Şu an günümüzde olduğu gibi iki nisap farklı olduğunda, gümüşün nisabının değeri altının nisabından çok daha az olduğu için, iki nisabın en düşük olanını, yani altının nisabının değil gümüşün nisabının takdir edilmesi gerektiğini düşünüyorum ve iki nisabın en az olanını söylüyorum. Çünkü en düşük nisaba ulaştığında bile zekât ehlinden olur. Dolayısıyla onu (en düşük nisabı) aşması için en yüksek nisabı beklemek caiz değildir. Bilakis onun, zekât ehlinden olduğu bu tarihi kaydetmesi, ardından bir yıl geçtikten sonra zekâtını ödemesi gerekir. Çünkü zekât, fakirlerin ve miskinlerin hakkıdır… اِنَّمَا الصَّدَقَاتُ لِلْفُقَـرَٓاءِ وَالْمَسَاك۪ينِSadakalar (zekâtlar), fakirler ve miskinlere mahsustur.” [Tevbe-60]  وَالَّذِينَ فِي أَمْوَالِهِمْ حَقٌّ مَعْلُومٌ * لِلسَّائِلِ وَالْمَحْرُومِMallarında, belli bir hak vardır. Hem isteyen için, hem de istemekten utanan yoksul için.” [Mearic-24-25] Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: فَأَعْلِمْهُمْ أَنَّ اللَّهَ افْتَرَضَ عَلَيْهِمْ صَدَقَةً فِي أَمْوَالِهِمْ تُؤْخَذُ مِنْ أَغْنِيَائِهِمْ وَتُرَدُّ عَلَى فُقَرَائِهِمْAllah Teala’nın, zenginlerinden alınıp fakirlerine verilmek üzere, kendilerine zekâtı mutlak surette farz kıldığını bildir.” [Buhari rivayet etti.] Dolayısıyla dikkate alınması gereken hak sahibinin maslahatıdır. Bundan dolayı nisabın en düşük değeri taktir edilir. Bu da gümüş nisabının takdir edilmesi anlamına gelmektedir.

   7- Zekâtın hesaplanma şekline gelince; zekât nisaba ulaştığında yıl başlar. Dolayısıyla mal, H. 10 Muharrem 1437’de nisaba ulaşmışsa, zekâtın bir sonraki yıl, yani H. 10 Muharrem 1438’de verilmesi gerekir. Eğer malda bir artış olursa, ona (asıla) eklenir ve ikisinin süresi bir sayılır. Örneğin bir kişi, H. 10 Muharrem 1437’den itibaren 100 gram altına sahip olsa, sonra bu altını ticarette kullansa ve bir sonraki H. 10 Muharrem 1438 tarihine kadar 150 gram kazansa bu kişinin 250 gram altının zekâtını ödemesi gerekir. Çünkü yeni mal, daha önceki maldan kaynaklandığı için onun (öncekinin) hükmünü alır…Ancak yeni kazılan mal, H. 10 Muharrem 1437’den sonra kendisine hediye edilen veya miras bırakılan mal gibi daha önceki artıştan değilse, bu yeni malın üzerinden bir yıl geçmesi gerekir. Örneğin H. 10 Şaban 1437’de o mala sahip olsa, onun zekâtını, H. 10 Muharrem 1438’de değil H. 10 Şaban 1438’de vermesi gerekir. Çünkü her ikisinin para yılları farklıdır…

8- Zekâtın, üzerinden bir yıl geçmeden verilmesini hızlandırmak caizdir. Dolayısıyla Muharrem ayının onuncu gününde asli nisabın zekâtını vermek caizdir. Aynı şekilde hediye ve miras yoluyla gelen malın zekâtını, şaban ayının onunu beklemek yerine muharrem ayının onunda vererek hızlandırmakta caizdir. Zekâtı hızlandırmanın caiz olduğuna dair şeri deliller şunlardır:

- el-Beyhaki Süneni Kübra’da Ali’den şunu tahriç etmiştir: أَنَّ الْعَبَّاسَ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ سَأَلَ رَسُولَ اللهِ صلَّى اللهُ عليه وسلَّمَ فِي تَعْجِيلِ صَدَقَتِهِ قَبْلَ أَنْ تَحِلَّ فَأَذِنَ لَهُ فِي ذَلِكَAbbas Radiyallahu Anhu, Allah’ın Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e üzerinden bir yıl geçmeden önce sadakasının önceden verilmesini sordu. (Allah’ın Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem de) ona bu konuda izin verdi.

- Darukutnî Süneninde, Hucr el-Adaviyye’den Ali’nin şöyle dediğini tahriç etmiştir. Allah’ın Rasulü SallAllahu Aleyhi ve SellemÖmer‘e şöyle dedi:  إِنَّا قَدْ أَخَذْنَا مِنَ الْعَبَّاسِ زَكَاةَ الْعَامِ عَامِ الْأَوَّلِBiz, Abbas’tan senenin zekâtını ilk sene aldık.

Buna göre malınızın zekâtı için şu şekilde yapabilirsiniz:

- Elinizde mal nisap miktarına ulaştığında, Hicri tarihi kaydedersiniz. 

- Tam bir Hicri yıldan sonra, nisap miktarına ulaşmışsa veya nisaptan fazlaysa elinizdeki malın hesabını yaparsınız.

- Elinizdeki bu malın, sadece nisaptan fazlasını değil aksine tüm malın zekâtını, yani nisap ve ona eklenenleri de ödemelisiniz.

- Sonra her yıl bu tarihte malınızı sayarsınız ve nisap veya nisaptan daha fazlası olmuşsa tamamının zekâtını verirsiniz.

9- Eğer kişi malının nisaba ulaştığı tarihi unutursa, bunu takdir etmeli ve takdirinde zekâtı hak edenlerin maslahatını gözetmelidir. Çünkü mal sahibi olmaları vasfıyla, onların mal hakkı onun hakkından daha önce gelir… Yani takdiri Muharrem ile Şaban ayı arasında olursa, yılın başlangıcını Şaban ayı değil Muharrem ayı olarak belirlemelidir. Allah’ın izniyle bu, onun dininde daha ihtiyatlı olmasını sağlar.

Kardeşiniz                                                                                                                              H. 02 Safer 1437

Ata İbn Halil Ebu Raşta                                                                                                         M. 14/11/2015

Cevaba, hizbin emirinin aşağıdaki web sitesinden bağlanabilirsiniz:

http://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/3659/

Devamını oku...

Faizli Altı Malın Türleri Hakkındaki Sorunun Cevabı

(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin “Fıkhi” Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Faizli Altı Malın Türleri Hakkındaki Sorunun Cevabı

Hisham Is'efan, Ayman Alfjjary, Zakaria Karimeh ve Ayn Alhak’a 

Sorular:

Ayn Alhak’ın sorusu:

Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh. Faziletli Şeyhimiz, Allah katından nusretiyle sizi desteklesin, size, Hizbe ve ümmete açık bir fetih nasip etsin… 

Mübadele hadisinde geçen yedi türden biri olan hurma hakkında bir sorum olacaktı; hurmanın dirhemler karşılığında veresiye satışı caiz midir? Yani bunun anlamı, bir kilo hurma alıp onun bedelini sonra ödemem caiz midir? Bu hususta bizi aydınlatın. Allah sizi hayırla mükafatlandırsın. Ayrıca bu mevsim, hurma mevsimidir. Allah sizi hayırların tümüyle mükafatlandırsın.      

Zakaria Karimeh’in sorusu:

Allah sizi mübarek kılsın. Peki (taksitli) ödeme olan veresiye nedir? Altının kağıt parayla satın alınması caiz midir?

Ayman Alfjjary’in sorusu:

Altının borca satın alınmasıyla (ki neden haramdır) İktisadi Nizam’da riba ve sarf konusunun son paragrafında geçenlere göre caiz olan borç almak arasında ne fark vardır?   

Hisham Is'efan’ın sorusu:

Esselamu Aleykum. Şeyhimiz ve emirimiz, selamların en güzelinden sonra… İktisadi Nizam Kitabı’nın (414.) sayfasının riba ve sarf bölümünde şu hadis geçmektedir: الذهب بالذهب والفضة بالفضة والبر بالبر والشعير بالشعير والتمر بالتمر والملح بالملح مثلا بمثلAltın altınla, gümüş gümüşle, hurma hurmayla, buğday buğdayla, tuz tuzla, arpa arpayla peşin ve eşit olarak değiştirilsin…” Allah sizi mübarek kılsın sorum şudur; hadiste açık bir şekilde geçen bu dört yiyecek için, alış ve satışta altın ve gümüş gibi peşin olarak mı muamele edilir? Örneğin ben bir çuval un alıp bedelini (fiyatını) yazdırsam caiz olur mu yoksa muamelede bu iki peşin olanla hadiste geçen yiyecekler arasında bir fak var mıdır? Ayrıca fabrikasyon olan ham olandan farklı mıdır?.. Sorumu uzattığım için özür dilerim. Allah sizi mübarek kılsın. Vesselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Dördünüzün sorusu da birbirine yakın sorulardır. Bundan dolayı bunlara tek bir cevap vereceğim. Ancak faizli (ribevi) malların şu şekilde “altın, gümüş, buğday, arpa, hurma ve tuz” gibi altı olduğuna ve ilk soruda geçtiği gibi yedi olmadığına dikkat çekmek istiyorum.  

Bu soruların cevabı aşağıdaki şekildedir:

Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem, şöyle buyurmuştur: الذهب بالذهب، والفضة بالفضة، والبُر بالبُر، والشعير بالشعير، والتمر بالتمر، والملح بالملح مثلاً بمثل سواءً بسواء يداً بيد. فإذا اختلفت هذه الأصناف فبيعوا كيف شئتم إذا كان يداً بيدAltın altınla, gümüş gümüşle, hurma hurmayla, buğday buğdayla, tuz tuzla, arpa arpayla peşin ve eşit olarak değiştirilsin. Bu sınıflar farklı olunca, istediğiniz gibi peşin olarak alışveriş yapın.” [Buhari ve Müslim Ubade İbn-u Samit Radıyallahu Anhu yoluyla rivayet etmişlerdir.]

Bu faizli türler farklı olduklarında, istediğiniz gibi alışveriş yapabileceğiniz, yani peşin olmasının şart olmadığı ancak karşılıklı teslim almanın şart olduğu hususunda nass gayet açıktır. Zira “türler” lafzı, tüm faizli, yani altı türler için genel olarak gelmiştir ve bir nass olmadıkça hiçbir şey ondan hariç tutulmaz. Zaten ortada nass da yoktur. Dolayısıyla hüküm, değerleri ve fiyatları farklı olup ancak borç değil de peşin olduğu sürece buğdayın arpayla, buğdayın altınla, arpanın gümüşle, hurmanın tuzla, hurmanın altınla, tuzun gümüşle veya benzerlerinin caiz olmasıdır. Bu yüzden altın ve gümüş için geçerli olan, illetin ortak olması, yani fiyat ve ücretin kullanılabiliyor olmasından dolayı kağıt paralar için de geçerlidir.

2- (Faizli türlerin satışı esnasında karşılıklı olarak malı teslim almanın farz olmasına) bir istisna gelmiştir. O da peşin olan “buğday, arpa, tuz ve hurma” gibi dört türün satışı anında rehin verme durumudur. Nitekim Müslim’in, Aişe Radıyallahu Anha’dan rivayet ettiğine göre Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem: أَنَّ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: اشْتَرَى مِنْ يَهُودِيٍّ طَعَامًا إِلَى أَجَلٍ، وَرَهَنَهُ دِرْعًا لَهُ مِنْ حَدِيدٍBir Yahudi’den, veresiye yiyecek satın aldı. Rehin olarak zırhını verdi.” Yani Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem, rehin vermek şartıyla borçla yiyecek satın aldı. O gün onların yiyeceği faizli türlerdi. Aynen hadiste şöyle geçtiği gibi: الطعام بالطعام مثلاً بمثل وكان طعامنا يومئذٍ الشعيرYiyecek yiyecekle misli misline. O gün bizim yiyeceğimiz arpa idi.” [Ahmed ve Müslim, Muammer İbn-u Abdullah yoluyla tahriç etmiştir.] Bu hadise göre dört faizli malı borçla satın almak caizdir. Ancak parası ödenene kadar satıcıya bir şeyi rehin vermek gerekiyor.

3- Ancak alacaklı ile borçlu birbirlerine güvenirlerse, rehin vermeye gerek yoktur. Bunun delili Allahu Teala‘nın şu kavlidir: وَإِنْ كُنْتُمْ عَلَى سَفَرٍ وَلَمْ تَجِدُوا كَاتِبًا فَرِهَانٌ مَقْبُوضَةٌ فَإِنْ أَمِنَ بَعْضُكُمْ بَعْضًا فَلْيُؤَدِّ الَّذِي اؤْتُمِنَ أَمَانَتَهُ وَلْيَتَّقِ اللَّهَ رَبَّهُYolculukta olur da, yazacak kimse bulamazsanız (borca karşılık) alınmış bir rehin de yeterlidir. Birbirinize bir emanet bırakırsanız, emanet bırakılan kimse emaneti sahibine versin ve (bu hususta) Rabbi olan Allah’tan korksun.” [Bakara 283] Bu ayeti kerime, yolculuk esnasında alacaklı ile borçlu birbirlerine güvenirlerse, rehine gerek olmadığını ifade etmektedir. Bu ayeti kerime, dört tür faizli malın “buğday, arpa, tuz ve hurma” borçla satışı anındaki rehin için de geçerlidir. Nitekim Allah Subhanehu şöyle buyurmuştur: فَإِنْ أَمِنَ بَعْضُكُمْ بَعْضًا فَلْيُؤَدِّ الَّذِي اؤْتُمِنَ أَمَانَتَهُBirbirinize bir emanet bırakırsanız, emanet bırakılan kimse emaneti sahibine versin.” [Bakara 283] Ayetin delaleti açıktır ki bu durumda rehin alınmayabilir.

4- Buna göre dört faizli türün “buğday, arpa, hurma ve tuz” borçla satışı caizdir. Ancak borca karşılık bir şeyi rehin vermek gerekmektedir. Ya da alıcı ve satıcı birbirlerine güvenirlerse rehin vermeksiniz satış da caizdir… Dolayısıyla bu iki durumda, bu türlerin borçla satın alınması caizdir. Yani borçla satın alınıp alınamayacağını sorduğunuz tuzun o satışı caizdir. Ancak şu ayeti kerime gerçekleşmiş olmalıdır: فَإِنْ أَمِنَ بَعْضُكُمْ بَعْضًاEğer birbirinize güvenirseniz ” [Bakara 283]

İbn Battal’ın Sahihu’l Buhari’nin şerhinde veresiye yiyecek satın almak bölümünde şöyle geçtiği bilinmektedir: “Belli vade ile belli fiyat karşılığında yiyecek satın almanın caiz olduğu konusunda ilim ehli arasında hiçbir ihtilaf yoktur.”

el-Ceziri’nin Dört Mezhebe göre Fıkıh kitabında ise faizli (ribevi) türlerin satışı hakkında şöyle geçmektedir: “Mübadelenin biri nakit, diğeri yiyecek olursa, gecikme (veresiye) sahihtir.”

İbn Kudame el-Makdisi Muğni adlı eserinde dört tür faizli malın borçla birbirleri ile satışının haram olduğu konusundan bahsederken şöyle demiştir: “(Faizli türler) dirhem veya diğer ölçülebilir mallar ile veresiye satılırsa farklıdır. Çünkü ihtiyaç bunu gerektirmektedir.”

Sonuç olarak:

1- Hurma, buğday ve tuzun borca karşılık rehin vermek şartıyla veya alıcı ve satıcının birbirlerine güvenmeleri halinde rehin vermeksizin satışı caizdir… Bu iki durumun dışında caiz değildir.

2- İster nakit altın isterse kağıt para olsun, ister borcun tamamı veresiye olsun isterse de bir kısmı peşin geri kalan kısmı taksitle olsun altını borca satın almak kesinlikle caiz değildir… Bu son durumda, yani fiyatın bir kısmını ödeyerek taksitlendirme durumunda, peşin olarak ödenen altının satışı, yani ilk taksitin satışı caiz olur ama diğer taksitlerde ödenecek olanlar ise caiz olmaz… Şayet taksitlerin tamamı veresiye olursa, yani peşin olarak hiçbir şey ödenmemişse, faizli malların mübadelesindeki delillere göre sahih değildir.     

3- Altın, gümüş, nakit ve diğer faizli malların borç alınmasına gelince; (karşılığında) herhangi bir fayda sağlamamak şartıyla caizdir. Zira o, görünüşleri birbirine benzese de satış ve sarfdan farklıdır. Çünkü satış ve sarf, bir parayı aynı parayla veya bir parayı başka bir parayla değiştirmek (mübadele etmek) demektir. Borç ise, bir paranın olduğu gibi geri almak için bir başkasına verilmesidir. Ayrıca borç, karşılıksız olarak gerçekleşmekte olup onun delilleri satış delillerinden başkadır ve faizli malların satışının delilleri ona uygun düşmez ki altın gibi veresiye olması haram olsun… Bilakis deliller, onun caiz olduğunu söylemektedir. Nitekim Müslim, Ebu Râfi’den şunu rivayet etmiştir: أن رسول الله استسلف من رجل بَكراً، فقدمت عليه إبل من إبل الصدقة، فأمر أبا رافع أن يقضي الرجل بَكره، فرجع إليه أبو رافع فقال: لم أجد فيها إلاّ خيَاراً رباعياً، فقال: أعطه إياه إن خيار النّاس أحسنهم قضاءAllah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem, bir adamdan (altı yaşının altında) genç bir deveyi borç olarak aldı. Daha sonra sadaka develeri ona getirildi ve o da Ebû Râfi’ye o adama (borcuna karşılık olarak) genç deveyiiade etmesini söyledi. Ebu Râfi geri gelerek şöyle dedi: Ben onların arasında bulamadım fakat altı yaşın üstünde daha iyi develer (var). Bunun üzerine (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) de şöyle buyurdu: “Onu ona ver, Müslümanın en hayırlısı, borcunu en güzel şekilde ödeyendir.” Dolayısıyla Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem, borç almıştır.

Kardeşiniz H. 21 Muharrem 1437
Ata İbn Halil Ebu Raşta M. 3 Kasım 2015

Cevaba, hizbin emirinin aşağıdaki web sitesinden bağlanabilirsiniz:

http://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/3646/

Devamını oku...

Genelliğin İstinbat Yoluyla Sabit Oluşu Hakkındaki Sorunun Cevabı

(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin “Fıkhi” Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Genelliğin İstinbat Yoluyla Sabit Oluşu Hakkındaki Sorunun Cevabı

Ali Gays Ebu Hasan’a

Soru:                                                             

Bismillahirrahmanirrahîm. Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh ve ba’d:

(İslam Şahsiyetinin) 3. cildinin 331. sayfasında şöyle geçmektedir: Allahu Teala şöyle buyurmuştur: فَآتُوهُنَّ أُجُورَهُنَّOnlara ücretlerini verin.” [Talak-6] Bu, genel bir lafızdır. Çocuğu emziren kadın, işçi, ev, araba ve benzerlerinin icaresini/kiralamasını kapsar. Yorum: Ayetin metninin mantukundan, emziren kadının kiralanmasından başka bir çıkarım yapmak uygun değildir. Yani: işçinin, evin, arabanın ve benzerlerinin açıklaması şöyledir:  

1- Şeri kaide şudur: Olayın konusundaki lafzın genel olmasıdır. Ayet ise tüm emziren kadınlar için geneldir. Dolayısıyla her emziren kadın, emzirme ücretini hak eder. Bu yüzden ayetin konusu, emzirme ücreti olup başkası değildir.  

2- Allahu Teala’nın şu kavli: فَآتُوهُنَّ "Onlara verin." Yani: Emziren boşanmış kadınların ücretlerini verin demektir. Çünkü (هُنَّ:Hünne) zamiri onlara (emziren kadınlara) dönmekte olup (هُنَّ:Hünne) zamiri (هم: erkekler için onlar) zamirini kapsamazken (هم: “erkekler için” onlar) zamiri de ona dahil edilmiştir. Emziren boşanmış kadının ücretinin ödenmesi, bunun kapsamına giren tüm kadınları kapsayan bir genelliktir. Nitekim kadınlara olan hitabın, erkekleri kapsamadığı bilinmektedir.         

3- Ayetin, çocuğu emziren kadını, işçiyi, evi, arabayı ve benzerlerinin icaresini/kiralamasını kapsayan genel bir lafız olması için, şu şekilde olması gerekir: فإن أرضعن لكم، فآتوا الأجراء أجرهم “Sizin için çocuklarınızı emziriyorlarsa onları ücretlerini verin.” Zira “الأجراء-ücretler”, erkek ve kadınları kapsayan genel bir lafızdır. Çünkü olay emzirme olsa da konusu ücrettir. 

4- Allahu Teala’nın şu kavli: فَآتُوهُنَّ أُجُورَهُنَّOnlara ücretlerini verin.” [Talak-6] Bundan cuzi bir hüküm çıkarabiliriz ki o da emziren kadının ücretidir. Ama ondan -nassın makulluğuna binaen- külli bir hüküm çıkarıyoruz. Dikkat edin o şudur: Ücretli kim olursa olsun işini yaptığı sürece ücreti hak etmektedir.   

Ali Gays (Ebu Hasan)

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Kardeşim, lügatta genellik araştırmasına vermiş olduğunuz önemden dolayı sizi takdir ediyorum. Ancak siz, konuyu iyice düşünmemişsiniz. Zira onun bir yönünü alıp diğer yönlerini terk etmişsiniz… 

Keşke sorunuzu güzel bir üslupla ve meselenin açıklanması için sorsaydınız. Ama siz öyle yapmamışsınız. Bilakis sözünüze şu şekilde yorumlayarak başlamışsınız: “Ayetin metninin mantukundan, emziren kadının kiralanmasından başka bir çıkarım yapmak uygun değildir.” Dolayısıyla yorumladınız, cevapladınız ve kararını verdiniz!

Bununla birlikte sorunuzdan, konuya önem verdiğiniz açıktır. Bu nedenle soru üslubundaki formatın güzel olmamasını geçecek…ve size cevap vereceğim. Allah Subhanehu’dan sana en doğru yolu göstermesini temenni ediyorum:   

Usul meselelerinden herhangi bir mesele incelenirken, bir yönüyle değil tüm yönleriyle ele almayı gerektirir ve onun üzerine hüküm bina edilir. Şayet genelliğin türlerini tedebbür etmiş olsaydınız, ulaşmış olduğunuz şeye ulaşmazdınız. Nitekim Şahsiyetin üçüncü cildinin 235-237’nci sayfalarında genelliğin türlerini “Genelliğin Lafız İçin Sabit Oluşunun Yolları” başlığı altında incelemiştik. Şimdi size onun bir kısmını aktarıyorum:     

(Genelliğin Lafız İçin Sabit Oluşunun Yolları: Lafızla sabit olan genellik; ya dil bakımından sabit olur -ki bu dilin konuluşundan elde edilir-, ya örf bakımından sabit olur –ki bu da örften yani dil ehlinin koymalarından değil de kullanmalarından elde edilir-, ya da akıl bakımından sabit olur –ki bu da akıldan değil de istinbattan elde edilir-. Başka bir ifade ile lafız için genellik; ya bize Arapların bu lafzı genellik için koyduklarının veya bu lafzı genellikte kullandıklarının nakledilmesi yoluyla sabit olur, ya da nakilden istinbat yoluyla bize sabit olur.

Nakil yoluyla sabit olan genellik; ya lügatin konulmasından elde edilmiş olur ya da lügat ehlinin kullanılmasından elde edilmiş olur. Lügatin konulmasından elde edilen genelliğin iki hali vardır: Birincisi; lafzın bizzat kendisinin genel olmasıdır. Yani bir karineye ihtiyaç duymamasıdır. İkincisi; genelliğin lügatin konulmasından -fakat bir karine ile- elde edilmiş olmasıdır…

Lügat ehlinin kullanımından elde edilen genelliğe gelince; o, örf bakımından elde edilen genelliktir. Allahu Teala’nın şu kavlinde olduğu gibi: حُرِّمَتْ عَلَيْكُمْ أُمَّهَاتُكُمْSize anneleriniz ... haram kılındı.” [Nisa-23] Zira örf ehli bu terkibi, bizzat kendisinin haram kılınmasından, faydalanmanın/zevk almanın her yönünün haram kılınmasına nakletmişlerdir. Çünkü maksat kullanma olmaksızın kadınlardır. Bir başka örnek de Allah’u Teâla’nın şu sözüdür:   حُرِّمَتْ عَلَيْكُمْ الْمَيْتَةُSize ölü haram kılındı.” [Maide-3] Zira bu, örften dolayı “yemeye” hamledilir. Bu, örfi hakikattendir.

وأما العموم الثابت عن طريق الاستنباط فضابطه ترتيب الحكم على الوصف بفاء التعقيب والتسبيب كقوله تعالى: ﴿وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُوا أَيْدِيَهُمَا...) انتهى

İstinbat yoluyla sabit olan genelliğe gelince; onun kuralı, hükmün takip ve tesbib/sebep kılma ف –fâsı ile vasfa bağlı kılınmasıdır. Allah’u Teâla’nın şu sözünde olduğu gibi: وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُوا أَيْدِيَهُمَاHırsızlık yapan erkek ile hırsızlık yapan kadının ellerini kesin.” [Maide-38]) Bitti.

Hakeza özellikle istinbat yoluyla sabit olan genellik olmak üzere genelliğin türleri anlaşılır ve onun üzerine bina edilir. Dolayısıyla cevap aşağıdaki şekilde olur:   

Şahsiyet kitabının üçüncü cildinin 327. sayfasında geçenler hakkındaki sorunuz şöyledir:

(Nitekim Allah’u Teâla şöyle buyurmaktadır: فَآتُوهُنَّ أُجُورَهُنَّOnlara ücretlerini verin.” [Talak-6]   Bu, genel bir lafızdır. Çocuğu emziren kadın, işçi, ev, araba ve benzerlerinin icaresini/kiralamasını kapsar. İşçi kiralaması, çocuk emziren kadın kiralamasına kıyas edildi, ya da araba kiralaması, işçi kiralamasına kıyas edildi denilmez. Bilakis bunlar yukarıda geçen ayetteki genel lafzın kapsamındadırlar ve onun fertlerinden bir ferttirler.) Bitti.

Bu konuda kast edilen genellik, menfaatin elde edilmesiyle ücretin hak edildiği genelliktir. Bu genellik, emziren kadının menfaatten elde ettiği ücret, takip ve tesbib/sebep kılma ف –fâsı‘nın tertibinden alınmıştır. Zira ayet şöyle buyurmaktadır: فَإِنْ أَرْضَعْنَ لَكُمْ فَآتُوهُنَّ أُجُورَهُنَّSizin için çocuğu emzirirlerse onlara ücretlerini verin.” [Talak-6] Yani ücretin hak edilmesinin sebebi, emzirme ile hasıl olan menfaattir. Bu da menfaati elde etmenin genelliğinden dolayı ücreti hak etmenin genelliğine delalet eder. İster bu, ayetin mantukunda olduğu gibi emziren kadının kiralanması olsun, ister işçinin kiralanması gibi kişinin menfaatinin kiralanması olsun, isterse arabanın kiralanması gibi menfaatin kiralanması olsun fark etmez. Çünkü bunların hepsi, yukarıda zikredilen genelliğin son türünden alınmıştır ki o da şudur: “İstinbat yoluyla sabit olan genelliğe gelince; onun kuralı, hükmün takip ve tesbib/sebep kılma ف –fâsı ile vasfa bağlı kılınmasıdır…” Dolayısıyla fer’î olanın illetin tamamıyla asıl olana ilhak edildiği kıyas yoluyla alınmamıştır. Yani sanki ayet şöyle demiştir: (Menfaatin elde edilmesi, ücretin elde edilmesini (ödenmesini) gerektirir.) Burada genellik, intibatla istinbat edilmiştir. Bu yüzden işçinin kiralanması, arabanın kiralanması bu genelliğin fertlerinden bir fert olup bunların üzerine genellik intibak eder ve onun altına girer. Yoksa bu, işçinin kiralanmasının ve arabanın kiralanmasının, emziren kadının kiralanmasının füruu olmaları vasfıyla, illetin tümüyle asıl olan vasfa ilhak edilmesi kabilinden değildir. Yani naasın makullüğü ile amel etmek kabilinden değildir. Çünkü mesele, genelliğin fertlerinden bir ferdin, genelliğin altına girmesi olup kıyasa dahil olması değildir. 

Umarım meselenin cevabı sizin için açıklayıcı olmuştur ve kitapta bahsettiklerimizin doğru olduğunu anlamışsınızdır.

Şeriatta, kiralamanın delillerinin aslı olan bu ayet-i kerimenin, ilim ehli tarafından emziren kadınla sınırlandırılmadığı da bilinmelidir. Şimdi size, ilgili kaynaklarda geçenlerin bazılarını aktaracağım:

- Yazarı torun İbn-u Rüşd olarak meşhur olan Ebu Velid Muhammed İbn-u Rüşd El-Kurtubi’nin Bidayetü'l-Müctehid ve Nihayetü'l Muktesid kitabının, kiralamalar başlıklı bölümünde şöyle geçmektedir: (Ölümü: H. 595 - Yayınlayan: Dâru’l Hadis – Kahire)

“Kiralama (icare), ülkenin tüm fakihlerine göre caizdir ve ilk kaynaktır…  

Cumhurun delili, Allahu Teala’nın şu kavlidir: فَإِنْ أَرْضَعْنَ لَكُمْ فَآتُوهُنَّ أُجُورَهُنَّSizin için çocuğu emzirirlerse onlara ücretlerini verin.” [Talak-6]” Bitti.

İbn-u Kudame’nin el-Muğni kitabının, “kiralamalar” başlıklı bölümünde şöyle geçmektedir: 

“Kiralamanın caiz olmasında asıl olan, Kitap, sünnet ve icmadır. Kitaba gelince. Allahu Teala’nın şu kavlidir: فَإِنْ أَرْضَعْنَ لَكُمْ فَآتُوهُنَّ أُجُورَهُنَّSizin için çocuğu emzirirlerse onlara ücretlerini verin.” [Talak-6]” Bitti.

Hakeza bu ayet-i kerime, kiralamaya dair delil olarak meşhur olmuştur. 

Kardeşiniz                                                                                                                          H. 14 Muharrem 1437

Ata İbn Halil Ebu Raşta                                                                                                      M. 27/10/2015

Cevaba, hizbin emirinin aşağıdaki web sitesinden bağlanabilirsiniz:

http://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/3643/

Devamını oku...

Bidat ve Onun Sınırı Nedir? Bununla “Kim İyi Bir Çığır Açarsa” Arasında Ne Fark Vardır?

(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin “Fıkhi” Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Soru-Cevap

Bidat ve Onun Sınırı Nedir?

Bununla “Kim İyi Bir Çığır Açarsa” Arasında Ne Fark Vardır?

Rıdvan Yusuf’a

Soru:

Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh. Emirim çok zaruri olan soruma cevap vermenizi rica ediyorum. Bidat ve sınırı nedir? Onunla “kim iyi bir çığır açarsa” arasında ne fark vardır? Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in yapmadığı bir şey, kendisiyle delil getirilmesi doğru olan şeri bir delil mi sayılmaktadır? Çoğu zaman bazı cemaatlerle tartışıyoruz ve sana Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in yapmadığı bir şeyin bidat olduğunu söylüyor. Soru gerçekten önemli. Allah sizi mübarek kılsın. Kolay anlayabilmemiz için cevapta örneklerin olmasını rica ediyorum.

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Daha önce 18/09/2009 tarihinde bidat konusu hakkında bir sorunun cevabını yayınlamış, sonra 06/06/2015 tarihinde bidat hakkında Facebook’taki kardeşlerden birinin sorusuna dair bir cevap yayınlamıştık. Bu ikisine müracaat edebilirsiniz. Ancak İnşallah ben, sorunuzu yeteri kadar özetleyeceğim:

1- Bidat, şeriatın eda etme keyfiyetini belirttiği emrine muhalefet etmektir… Bu anlam, şu hadisin delaletidir: وَمَنْ عَمِلَ عَمَلًا لَيْسَ عَلَيْهِ أَمْرُنَا فَهُوَ رَدٌّKim dinimiz üzerinde olmayan bir iş yaparsa, ret olunur.” [Buhari-Müslim] Şayet Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Kitap ve sünnette bir emrin eda keyfiyetinin açıklandığı bir fiil yapar, sonra sen de Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in fiiline muhalefet eden bu emri yaparsan bidat işlemiş olursun. Bidat ise dalalettir ve büyük bir günahtır:

- Örneğin Allah Subhanehu şöyle buyurmuştur: وَأَقِيمُوا الصَّلَاةَNamazı kılınız.” [Bakara-72] Bu bir emir sigasıdır. Ancak insan, istediği şekilde namaz kılmayı terk edemez. Zira Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem, iftitah tekbiri, kıyam, kıraat, rüku ve secde gibi eda etme keyfiyetini fiili olarak açıklamıştır… Nitekim Ebu Davud, Ali İbn-u Yahya İbn-u Hallâd’dan, o da amcasından…Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğunu tahriç etmiştir: إِنَّهُ لَا تَتِمُّ صَلَاةٌ لِأَحَدٍ مِنَ النَّاسِ حَتَّى يَتَوَضَّأَ، فَيَضَعَ الْوُضُوءَ - يَعْنِي مَوَاضِعَهُ - ثُمَّ يُكَبِّرُ، وَيَحْمَدُ اللَّهَ جَلَّ وَعَزَّ، وَيُثْنِي عَلَيْهِ، وَيَقْرَأُ بِمَا تَيَسَّرَ مِنَ الْقُرْآنِ، ثُمَّ يَقُولُ: اللَّهُ أَكْبَرُ، ثُمَّ يَرْكَعُ حَتَّى تَطْمَئِنَّ مَفَاصِلُهُ، ثُمَّ يَقُولُ: سَمِعَ اللَّهُ لِمَنْ حَمِدَهُ حَتَّى يَسْتَوِيَ قَائِمًا، ثُمَّ يَقُولُ: اللَّهُ أَكْبَرُ، ثُمَّ يَسْجُدُ حَتَّى تَطْمَئِنَّ مَفَاصِلُهُ، ثُمَّ يَقُولُ: اللَّهُ أَكْبَرُ، وَيَرْفَعُ رَأْسَهُ حَتَّى يَسْتَوِيَ قَاعِدًا، ثُمَّ يَقُولُ: اللَّهُ أَكْبَرُ، ثُمَّ يَسْجُدُ حَتَّى تَطْمَئِنَّ مَفَاصِلُهُ، ثُمَّ يَرْفَعُ رَأْسَهُ فَيُكَبِّرُ... “Gerçekten abdest almadıkça -hakkıyla yerine getirmedikçe-, sonra tekbir alıp Allah’a hamd-ü senada bulunmadıkça, Kur’an’dan kolayına geleni okumadıkça, sonra Allahu Ekber deyip eklemleri yerine oturacak şekilde rükuya varmadıkça, sonra Semialllahu limen Hamideh deyip dimdik bir şekilde doğrulmadıkça, sonra Allahu Ekber diyerek eklemleri iyice yerine yerleşecek şekilde (birinci) secdeye varmadıkça, sonra Allahu Ekber diyerek dimdik oturur hale gelinceye kadar başını kaldırmadıkça, sonra da Allahu Ekber diyerek eklemleri yerine yerleşinceye kadar (ikinci) secdeye kapanmadıkça ve nihayet başını kaldırıp Allahu Ekber demedikçe bir insanın namazı tamamlanmış olmaz…

Kim bu keyfiyete (uygulamaya) muhalefet ederse, bidat işlemiş olur. Yani kim iki secde yerine üç secde yaparsa, bidat işlemiş olur, bu da dalalettir…

Örneğin Subhanehu şöyle buyurmuştur: وَلِلَّهِ عَلَى النَّاسِ حِجُّ الْبَيْتِO evi haccetmesi, Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır.” [Âl-i İmran-97] Dolayısıyla bu, "talep manasında bir haber olan" haccedilmesine ilişkin bir emir sigasıdır. Aynı şekilde Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Haccın eda keyfiyetini fiili olarak açıklamıştır… Nitekim Buhari, Zühri’den Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğunu tahriç etmiştir: أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ كَانَ إِذَا رَمَى الجَمْرَةَ الَّتِي تَلِي مَسْجِدَ مِنًى يَرْمِيهَا بِسَبْعِ حَصَيَاتٍ، يُكَبِّرُ كُلَّمَا رَمَى بِحَصَاةٍ، ثُمَّ تَقَدَّمَ أَمَامَهَا، فَوَقَفَ مُسْتَقْبِلَ القِبْلَةِ، رَافِعًا يَدَيْهِ يَدْعُو، وَكَانَ يُطِيلُ الوُقُوفَ، ثُمَّ يَأْتِي الجَمْرَةَ الثَّانِيَةَ، فَيَرْمِيهَا بِسَبْعِ حَصَيَاتٍ، يُكَبِّرُ كُلَّمَا رَمَى بِحَصَاةٍ، ثُمَّ يَنْحَدِرُ ذَاتَ اليَسَارِ، مِمَّا يَلِي الوَادِيَ، فَيَقِفُ مُسْتَقْبِلَ القِبْلَةِ رَافِعًا يَدَيْهِ يَدْعُو، ثُمَّ يَأْتِي الجَمْرَةَ الَّتِي عِنْدَ العَقَبَةِ، فَيَرْمِيهَا بِسَبْعِ حَصَيَاتٍ، يُكَبِّرُ عِنْدَ كُلِّ حَصَاةٍ، ثُمَّ يَنْصَرِفُ وَلاَ يَقِفُ عِنْدَهَاAllah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Minâ Mescidi’ne yakın olan cemreye taş attığı zaman, ona yedi çakıl taşı atar ve her bir çakılı attıkça da Allahu Ekber diye tekbir getirirdi. Sonra önüne doğru ilerler de kıbleye yönelmiş ve iki elini yukarı kaldırmış olarak dua eder ve bu duruşu uzatırdı. Sonra ikinci cemreye gelir, ona da yedi çakıl taşı atar ve her bir çakılı attıkça Allahu Ekber diye tekbir getirirdi. Sonra vadinin sol tarafına doğru iner, orada da kıbleye dönmüş ve iki elini kaldırmış olarak vakfe yapar, dua ederdi. Sonra Akabe yanındaki cemreye gelir, ona da her bir taşla beraber tekbir getirerek yedi tane çakıl taşı atar, sonra onun yanında (dua için) durmaksızın oradan ayrılırdı.” Dolayısıyla kim bu keyfiyete muhalefet ederek yedi yerine sekiz çakıl taşı atarsa, bidat işlemiş olur.

Hakeza Rasul, birçok ibadetin eda ediliş keyfiyetini açıklamıştır. Dolayısıyla kim eda etmede Rasul’ün fiiline muhalefet ederse, bidat işlemiş olur. Bidat ise dalalettir ve büyük bir günahtır.

*Bu, bidatin, Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in açıklamış olduğu fiiline muhalefet etmek olduğu anlamına gelmektedir. Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in yapmamış olduğu ve eda keyfiyetine dair herhangi bir nassın olmadığı bir fiili yapmaya gelince; Bu, teklifi ve vaz’î hitabın olduğu şeri hükümler babındandır. Dolayısıyla Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem, iki secde ettiği halde sen üç secde edersen bidat işlemiş olursun. Çünkü Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem, iki secde ettiği halde sen üç secde ederek Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in fiiline muhalefet etmiş oldun. Ama Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in yapmamış olduğu bir fiili yapmana gelince; örneğin sen otomobile bindiğinde Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem otomobile binmedi diye sen bidat işledin denilmez. Bilakis bu fiil, şeri hükümlere göre incelenir, sonra otomobile binmek mubahtır veya şöyledir şeklinde ifade edilir…   

Şâri'nin, eda etme keyfiyeti varit olmayan emrine muhalefet edilmesine gelince; bilakis mutlak veya genel (âmm) olarak varit olmuştur. Dolayısıyla bu, bidat babına girmez, dahası şeri hükümler babına girer. Şayet hitap teklifi olursa “haram veya mekruh” şeklinde ifade edilir, yok eğer hitap vaz’î ise “butlan veya fesat” şeklinde ifade edilir. Bu, eşlik eden karineye göredir:

* Örneğin Sallalahu Aleyhi ve Sellem’in şu kavli gibi: مَنْ أَسْلَفَ فِي شَيْءٍ فَفِي كَيْلٍ مَعْلُومٍ وَوَزْنٍ مَعْلُومٍ إِلَى أَجَلٍ مَعْلُومٍHer kim ölçeği belli, ağırlığı belli ve zamanı belli olan bir şey hakkında selef alışverişinde (para peşin mal veresiye olmak üzere alışverişte) bulunursa.” [Buhari tahriç etmiştir.] Burada selemi “selefi” şart cümlesi sigasıyla emretmiştir. Dolayısıyla selemin, belli ölçekte, belli ağırlıkta ve belli zamanda olmasını emretmiş ancak Şâri, eda etmeye dair eda etme (uygulama) keyfiyetini açıklamamıştır. Bu da; akit taraflarının birbirlerine karşı durmaları, birbirlerine Kuran’dan bir şey okumaları, ardından birer adım öne doğru ilerleyerek birbirine sarılmaları ardından da selem konusunda karşılıklı konuşmaları gibidir… Bunun ardından da icap ve kabul tamamlanmaktadır…Mesele bu şekilde değildir. Zira Şâri, eda etme uygulamalarını açıklamamıştır. Bilakis ikisinin anlaşmasına göre genel (âmm) olarak bırakmıştır. Bu nedenle selef her kim Şâri’nin emrine aykırı olarak, yani ölçeği, ağırlığı ve zamanı belli olmaksızın selef (alışverişinde) bulunursa “yani selem akdi yaparsa”, onun bidat işlediği söylenmez. Bilakis onun Şâri’nin emrine muhalefet ettiği söylenir ki bu da muhalefet türüne göre batıl veya fasit olur.

* Örneğin Müslim’in Ubade ibn-u Samit’ten, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğunu işittiği dediğini tahrirç etmiştir:يَنْهَى عَنْ بَيْعِ الذَّهَبِ بِالذَّهَبِ، وَالْفِضَّةِ بِالْفِضَّةِ، وَالْبُرِّ بِالْبُرِّ، وَالشَّعِيرِ بِالشَّعِيرِ، وَالتَّمْرِ بِالتَّمْرِ، وَالْمِلْحِ بِالْمِلْحِ، إِلَّا سَوَاءً بِسَوَاءٍ، عَيْنًا بِعَيْنٍ، فَمَنْ زَادَ، أَوِ ازْدَادَ، فَقَدْ أَرْبَىAltının altınla, gümüşün gümüşle, buğdayın buğdayla, arpanın arpayla, hurmanın hurmayla ve tuzun tuzla misli misline, birbirine eşit ve peşin olmadıkça satışını yasakladı. Her kim fazla verir veya alırsa şüphesiz riba yapmış olur.” Dolayısıyla bir Müslüman, bu hadise muhalefet eder de altını altınla fazlasına satarsa, ağırlıkları aynı olmazsa, onun bidat işlediği söylenmez. Aksine haram işlediği, yani faiz aldığı söylenir… Çünkü O, açıkladığımız üzere eda etme uygulamalarını beyan etmemiştir. Bilakis ikisinin anlaşmasına göre genel (âmm) olarak bırakmıştır.

* Örneğin Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şu kavli gibi: فَاظْفَرْ بِذَاتِ الدِّينِ تَرِبَتْ يَدَاكَSen dindar olanı seç elleri kuruyasıca.” [Buhari] Dolayısıyla dindar olmayan biriyle evlenen kişiye, onun bidat işlediği söylenmez. Bilakis dindar olmayan bir kadınla evliliğe ilişkin şeri hüküm incelenir. Çünkü Şâri, seçme hususundaki pratik uygulamaları açıklamamıştır. Mesela nişanlının kadının önünde durarak ayetelkürsiyi okuması, ardından bir adım ilerleyerek el-muavvezeteyni (Felak ve Nass surelerini) okuması, ardından bir adım daha ilerleyerek Allah'ın ismini zikretmesi, ardından da sağ elini uzatarak nişan teklifinde bulunması gibi…Dahası emir, akit ve sıhhat şartlarına göre bırakılmıştır. Böylece muhalefet etmek, bidat babında değil şeri hüküm babında incelenmiş olur.    

* Hadis-i şeriflerde varit olanlar, bu tür şeri hükümlere muhalefet olanları nitelerken, bunun bidat olmadığını teyit etmektedir:

- Müminlerin annesi Aişe Radıyallahu Anhe, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğunu söylemiştir: أَيُّمَا امْرَأَةٍ لَمْ يُنْكِحْهَا الْوَلِيُّ فَنِكَاحُهَا بَاطِلٌ فَنِكَاحُهَا بَاطِلٌ فَنِكَاحُهَا بَاطِلٌHangi kadın velisinin izni olmaksızın nikahlanırsa onun nikahı batıldır, onu nikahı batıldır!” [İbn-u Mace tahriç etti.] Burada velinin izni olmaksızın evliliği, bidat olarak değil batıl olarak nitelendirmiştir.

- Ebu Said El-Hudri’den, Kurban hadisinde şöyle rivayet edilmiştir: ... وَكُلُّ مُسْكِر حَرَامٌ... “Her sarhoşluk veren şey de haramdır.” [Malik tahriç etti.] Burada, sarhoşluk verenin bidat olduğu değil haram olduğu zikredilmiştir.

- Salebe el-Huşeni, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğunu söylemiştir: أَكْلُ كُلِّ ذِي نَابٍ مِنْ السِّبَاعِ حَرَامٌVahşi hayvanlardan kesici (köpek dişi) olanların yenilmesi haramdır.” [Malik tahriç etti.] Burada, bidat olduğu değil haram olduğu zikredilmiştir.

Abdullah İbn-u Zübeyr, yani el-Gâfigî, Ali İbn-u Ebu Talib Radıyallahu Anhu’nun Allah’ın Nebisi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’im şöyle buyurduğunu işittiğini rivayet emiştir: أَخَذَ حَرِيرًا فَجَعَلَهُ فِي يَمِينِهِ وَأَخَذَ ذَهَبًا فَجَعَلَهُ فِي شِمَالِهِ ثُمَّ قَالَ إِنَّ هَذَيْنِ حَرَامٌ عَلَى ذُكُورِ أُمَّتِيBir ipek alıp onu sağına, birde altın alıp onu da soluna koydu. Sonra şu iki şey ümmetimin erkeklerine haramdır dedi.” [Ebu Davud tahrirç etti.] Burada muhalefeti, haram olarak nitelendirmiştir.

Hakeza muameletlerin ve akitlerin hepsi olmasa da çoğu, şariatta varit olan sıhhat ve akit şartlarına göre genel (âmm) veya mutlak olup birçok ibadetlerde olduğu gibi eda etmeye dair uygulama keyfiyetini açıklamamıştır. Bu nedenle bu husustaki muhalefetler, genellikle bidat babından değil şeri hükümler babından olur.

3- Sonuç olarak:

* Sünnet ve Kitap’ta geçen bir emrin eda edilmesi hususunda Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in uygulamasına muhalefet etmeye gelince: Bu muhalefet bidat olur ve bu da büyük bir günahtır. Dolayısıyla emir, Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in fiili olarak eda ettiği şekilde yerine getirilir.

* Şayet Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem yapmadığı halde sen yaparsan, bunun araştırması teklifi hitap ve vaz’î hitap bakımından şeri hükümler babında olur. Ardından farz mı, mendup mu, mubah mı, mekruh mu, haram mı…yoksa batıl mı ya da fasit mi olduğu hususunda şeri hüküm açıklanır…

* Şâri'nin, eda etme keyfiyetini açıklamadığı mutlak veya genel (amm) olan emrine muhalefet edildiğinde ise bu muhalefet, şeri hükümlerde vaki olur ve hitap “teklif olursa haram, mekruh ve mubah” olur, hitap “vazi olursa butlan ve fesat” olur.

4- “Kim iyi bir çığır açarsa “sünnet işlerse”” şeklindeki sorunuza gelince; Bu, başka bir konudur. Yani her kim şeriatın emretmiş olduğu bir şeyi yerine getirmeye öncülük eder, başkalarını teşvik eder ve onlar da ona uyarlarsa, bu kişi diğerleri gibi ecir alır ve onların ecirlerinden de bir şey eksilmez… Her kim de şeriatın haram kılmış olduğu bir şeyi yerine getirmeye öncülük eder, başkalarını teşvik eder ve onlarda ona uyarlarsa, bu kişi de diğerleri gibi günahkâr olur ve onların günahlarından da bir şey eksilmez. Bunun delili şöyledir:

Müslüm Sahihi’nde, Cerir İbn-u Abdullah’ın şöyle dediğini tahriç etmiştir: Bedevilerden birtakım insanlar Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e geldiler. Üzerlerinde yün elbiseler vardı. (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hallerinin kötülüğünü, muhtaç kaldıklarını görünce insanları onlara sadaka vermeye teşvik etti. Fakat insanlar ona gelmekte yavaş hareket ettiler. Hatta bu durum yüzünden belli oldu. Sonra ensardan bir adam bir kese gümüş getirdi. Sonra bir başkası geldi. Sonra ashab birbirinin peşinden geldiler. Nihayet yüzünden sevindiği anlaşılmıştı. Bunun üzerine Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: مَنْ سَنَّ فِي الْإِسْلَامِ سُنَّةً حَسَنَةً، فَعُمِلَ بِهَا بَعْدَهُ، كُتِبَ لَهُ مِثْلُ أَجْرِ مَنْ عَمِلَ بِهَا، وَلَا يَنْقُصُ مِنْ أُجُورِهِمْ شَيْءٌ، وَمَنْ سَنَّ فِي الْإِسْلَامِ سُنَّةً سَيِّئَةً، فَعُمِلَ بِهَا بَعْدَهُ، كُتِبَ عَلَيْهِ مِثْلُ وِزْرِ مَنْ عَمِلَ بِهَا، وَلَا يَنْقُصُ مِنْ أَوْزَارِهِمْ شَيْءٌBir kimse İslam’da güzel bir çığır açar da, kendisinden sonra onunla amel edilirse, o kimseye bu çığırla amel edenlerin ecri kadar sevap yazılır. Amel edenlerin ecirlerinde de bir şey eksilmez. Ve her kim İslam’da kötü bir çığır açar da kendinden sonra onunla amel olunursa, o kimsenin aleyhine bu çığırla amel edenlerin günahı kadar günah yazılır. Amel edenlerin günahlarından da bir şey eksilmez.” Hadiste de açıktır ki onlar, ona gelmekte yavaş hareket ettiler, sonra ensardan bir adam hızla bir kese gümüş getirdi, diğerleri de onu takip ettiler, hatta Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in yüzünden sevindiği de anlaşılmıştır. 

Allah’ın izniyle bunun yeterli olduğumu ümit ediyorum.

Vesselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Kardeşiniz H. 9 Zilhicce 1436
Ata İbn Halil Ebu Raşta M. 22 Eylül 2015

 

Cevaba, hizbin emirinin aşağıdaki web sitesinden bağlanabilirsiniz:

http://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/3637/

Devamını oku...

Konut Arazilerine Haraç Yoktur

(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin “Fıkhi” Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Soru-Cevap

Konut Arazilerine Haraç Yoktur

Bedir el-Ecrab’a

Soru:

Sevgili ve hayırlı Şeyhimiz Âlim Ata, Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh…

İktisadi Nizam Kitabı’nın (197.) sayfasında şöyle geçmektedir: “Arazinin haracına gelince; Devletin, genellikle fiili üretimden değil de, arazinin tahmini üretimine göre hesaplanıp belirlenen belirli bir miktarı arazi sahibinden almasıdır. Ne arazi sahibine, ne de Beytu’l-Mâl’e haksızlık yapılmaması için arazi üzerine tahmini bir miktar taktir edilir. İster ekilsin, ister ekilmesin, ister verimi az, isterse çok olsun, arazi sahibinden yer yıl haraç alınır.” Sorum şudur: Haraci arazinin üzerine bir bina inşa edilirse haraç düşer mi yoksa tarım arazisi olup olmamasına bakılmaksızın bina sahibinin de mi haraç ödemesi gerekir?

Allah sizi mübarek kılsın, kaleminizi isabetli kılsın ve sizin elinizle zafer nasip etsin.

Sevgili kardeşin Bedir el-Ecrab

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Aşağıda bununla ilgili bazı konulara değineceğim:

1- Haraci arazi, sahibinin rekabesine (bizzat kendisine) değil menfaatine sahip olması anlamına gelmekte olup onun haracını ödemesi gerekir. Dolayısıyla o, öşri arazi gibi miras bırakılabilir ancak haraci araziden miras bırakılan sadece kalıcı mefaati olup rakabesi miras bırakılmaz. Çünkü o, tüm Müslümanların mülküdür. Menfaatine gelince;  Ömer İbn-u Hattab, sonsuza dek onun sahiplerinin kalıcı menfaatini mülk edinmelerini onaylamıştır. Dolayısıyla menfaat, mül edinilip miras bırakıldığı gibi menfaate sahip olan kişi, satış, rehin, hibe, vasiyet ve benzerleri gibi her türlü tasarrufta da bulunabilir.

2- Toprak sahibinin türü ne olursa olsun, onun mülk sahipleri ne kadar el değiştirise değiştirsin arazinin sonsuza dek o şekilde kalması gerekir. Çünkü onun sıfatı, zorla fethedilmiş olmasından dolayı sonsuza dek o şekilde kalır ve değişmez. Onun menfaatinin mülkiyetinin bir kafirden bir Müslümana intikal etmesi, onun bu sıfatını değiştirmez. Ayrıca onun üzerine haracın vacip olmasını da değiştirmez. Çünkü haraç, halkının onayladığı fethedilen araziye bağlı olup mülke bağlı değildir.

3- Arazinin menfaatine sahip olan kişi, bu menfaati satma ve onun bedelini alma hakkına sahiptir. Çünkü menfaatler satılabilir ve bedelleri alınabilir. Müslümanların Halifesi bile olsa hiç kimsenin onu sahibinden alma hakkı yoktur. Nitekim Ebu Yusuf şöyle demiştir: “Hangi toprak bir imam tarafından zorla fethedilse, oranın bölündüğü görülmemiştir. Oranın halkının elinde kalmasının onaylanmasını doğru bulmuştur. Aynen Ömer İbn-u Hattab’ın Sevad arazisinde yaptığı gibi. Bu ona ait olur. Zira burası haraç arazisidir. Bundan sonra onlardan alma hakkı yoktur. Dolayısıyla burası onların miras bırakabilecekleri ve satabilecekleri bir mülkü olur ve onlar için haraç konulur.” Bundan dolayı eğer devletin Müslümanların vazgeçilmez bir maslahatı için haraci arazilerden bir araziyi alması gerekiyorsa, arazinin sahibine, sahip olduğu arazinin rakebesinin değil menfaat mülkiyetinin bedelini ödemesi gerekir. Çünkü haraci arazinin sahibi, rakabesine değil sadece arazinin menfaatine sahiptir. Çünkü onun rakabesi Müslümanlara aittir. Bundan dolayı ona, ister büyük ister küçük olsun sahip olduğu menfaatin bedelini ödemesi gerekir. Dolayısıyla üzerine dikilen bina ve ağaçların bedeleni ödemekle sınırlandırılmaz. Çünkü bu, onun sahip olduğu hakkı gasp etmek sayılır. Dolayısıyla o, arazinin üzerine dikilen bina ve ağaçların sahibi olduğu gibi bunların üretim kapasitesinin ve kalıcı mefaatinin de sahibir. Bu yüzden bunların tamamının bedelinin taktir edilmesi gerekir. Hele ki arazinin sahibi onu on binlere satın almışken üzerindeki bina veya ağaç on binlere denk gelmediği halde sadece binanın ve ağacın bedeliyle sınırlamak ona zulümdür ve hakkını yemektir. Şayet devlet, arazisinin üzerindeki tüm menfaatlerin bedelini ödemezse, gasbetmiş olur. Dolayısıyla menfaatlerden herhangi biri satıldığında, bedelinin tam olarak ödenmesi gerekir.

4- Bu, haraci arazinin tarım için hazırlanmış olması durumundadır. Fethedilen ülkelerdeki yerleşim (konut) arazilerine gelince; bunun hükmü, tarım arazilerinin hükümlerinden farklıdır. Çünkü yerleşim arazilerine haraç yoktur ve onun hem rakabesine hem de menfaatine sahip olunur. Bu, sahabenin icmasıdır. Zira Müslümanlar Irak’ı fethettiklerinde, Kufe ve Basra’ya geçtiler, kendi aralarında paylaştılar, onların mülkü oldu ve Ömer İbn-u Hattab’ın günlerinde onun izniyle rakabesine ve menfatine sahip oldular. Buralar da Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in sahabeleri de oturdular. Şam, Mısır ve diğer fethedilen ülkerde aynı şekilde olup herhangi bir şey için haraç ödemediler ve herhangi bir mülk gibi alınıp satıldı. Ayrıca ticari araziler olarak alınmadığı sürece bunlara zekat da yoktur. Ticari olarak alınması durumunda, ticari arazilerin zekatı alınır.             

Özetle haraç, haraci tarım arazileri için ödenir. Haraci arazideki yerleşim (konut) arazisine gelince; bunun için haraç ödenmez, menfaat ve rakabenin tamamı onun mülkiyeti olur, yani tam bir mülkiyet olur ve haraci arazi mülkiyeti olmaz.    

Vesselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Kardeşiniz                                                                                                                          H. 11 Zilkade 1436

Ata İbn Halil Ebu Raşta                                                                                                     M. 26/08/2015

Cevaba, hizbin emirinin aşağıdaki web sitesinden bağlanabilirsiniz:

http://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/3630/

Devamını oku...

Ağ Pazarlama (Network Marketing) Şirketleriyle Çalışmanın Hükmü Hakkındaki Sorunun Cevabı

(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin “Fıkhi” Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Ağ Pazarlama (Network Marketing) Şirketleriyle Çalışmanın Hükmü Hakkındaki Sorunun Cevabı

Houssem Eddine ve Zdig For'Allah’a

Sorular:

Zdig For'Allah’ın sorusu:

Celil Şeyhimiz, Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh. Sorum, Network Marketing şirketleriyle çalışmanın hükmü hakkındadır. Allah sizi mübarek kılsın ve zafer ve dava için sizi korusun.

Houssem Eddine’nin sorusu:

Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh. İnternet ağı üzerinden satış fikrine dayanan Q-net şirketinin hükmü hakkında sormak istiyorum. Bu şirkette yapılan satışın online ürün pazarlaması olduğu bilinmektedir. Bir kişi, satış için hiç çaba göstermemesine rağmen ağında ne kadar çok müşteri olursa daha fazla komisyon almaktadır: Örneğin 100. kişi satış yaparsa, bahsedildiği gibi ağın kurucusu herhangi bir çaba göstermemesine rağmen para almaktadır. Çünkü sadece satış ağının tarafı veya kurucusu olduğundan dolayı para almaktadır. Sizden açıklamanızı rica ediyoruz. Çünkü bu, Arap ülkeleri de dahil olmak üzere İslam beldelerinin birçoğunda hızla yayılmaktadır.      

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Biriniz soruyu detaylandırmamış olsa da her ikinizin sorusu da aynı konudadır. Ancak bu tür satış yaygın olup bana bununla ilgili birçok bölgeden sorular gelmiştir. Dolayısıyla resmi netleştirmek için Güneydoğu Asya ve Orta Asya’dan gelen bazı sorulardan bahsedeceğim, ardından da bu tür satışın cevabını vereceğim:

1- Güneydoğu Asya’dan bir soru:

(Sağlık ürünleri ticareti yapan bir şirket, müşterileriyle şu şekilde muamele ediyor:

Müşteri, bu şirketten bir sağlık ürünü aldığında, şirkete getireceği iki müşteri karşılığında (komisyon ücreti) alma hakkına sahip olmaktadır. Getirdiği bu iki müşteriden her biri de sadece şirketten bir sağlık ürünü satın almaları karşılığında iki müşteri üye yapma ve (bu ikisi üzerinden komisyon ücreti) alma hakkına sahip olmalarının yanı sıra ilk müşteri de kendisinin üye yaptığı iki müşterinin getirdiği dört kişi üzerinden “ek komisyon ücreti” alma hakkına sahip olmaktadır.

Süreç bu şekilde devam etmektedir. O halde bu câiz midir?) Bitti.

2- Orta Asya’nın sorusu:

(Bizim burada (Quest.Net) Şirketi’nin ticari muameleleri şu şekilde olmaktadır:

“(Quest.Net) ağının ürünleri var… ve ürünlerini pazarlamak isteyen bir kimseye, bu ürünlerden bir şey satın alması şartını koşuyor. Bu kimse, şirketin ürünlerinden satın almasıyla üye yaptığı müşteriler üzerinden komisyon ücreti karşılığında yine bu ürünlerden satın almaları için başkalarını da getirme (üye yapma) hakkına sahip olmaktadır. Şayet bu ürünlerden satın almaları için altı kişi getirirse şirket ona 250 dolar komisyon ücreti ödüyor. Ardından da (çok katlı satış) süreci zincirleme devam ediyor: Mesela birinci pazarlamacı, şirketin ürünlerini satın almaları için iki kişi (müşteri üye) getiriyor. Ardından bu iki müşteriden her biri, iki kişi (müşteri) daha getiriyor. Böylece toplam altı kişi oluyor. İlk pazarlamacı, 250 dolar alırken diğer iki pazarlamacıdan her biri altı müşteri üye yapana kadar hiçbir şey alamıyor. Ne zaman ki (altı müşteri) getirirlerse her biri 250 dolar alırken, bu kişilerin hepsinin ürünlerinin satın alınmasında onun alt kolları olmasından dolayı ilk pazarlamacı 500 dolar almaktadır…

Dolayısıyla müşteri, şirketin ürünlerini pazarlamak istediğinde servet elde edecektir! Zira bu, şirketin ürünlerinin satın alınmasının arkasında yatan bir itici güçtür. Yani ürünlerini satın alma arzusu değil, servet elde etme beklentisidir. Zira ürünün değeri, şirketin bu ürün için belirlediği fiyatın onda birine bile denk değildir.

Ancak müşteri, ürünleri pazarlayamadığı, yani şirketten ürün almak üzere müşteri getiremediği zaman… satın aldığı ürün, şirketten herhangi bir miktar almaksızın ödediği yüksek fiyatı ile elinde kalmaktadır. Bu düzenleme de başka bir müşteri getiremeyenlerin veya müşteri zincirinin son halkasında yer alanların mahrum olmasına yol açmaktadır. “Orta Asya” bölgemizde bazı kimseler, bu işte çalışmaktadır…Peki bu muamele caiz midir?”) Bitti. 

Açıktır ki kendilerine komisyon ücreti kazandıran pazarlama hakkına sahip olan müşterilerin sayısı farklı olmasına rağmen mesele aynıdır. Dolayısıyla bu mesele, Güney Doğu Asya ve Orta Asya’da da aynı olduğu gibi şüphesiz her ikinizin sorusunun vakıası da bu olup cevabı da aynıdır. Orta Asya’nın konusu daha kapsamlı olduğundan dolayı cevapta ona odaklanacağım

Muameledeki yöntemlerinin farklı olmasına rağmen “Quest.Net” Şirketi’nin vakıasının incelenmesiyle düşüncenin aynı olduğu görülür ki bu da, şirket kendisine “müşteri” getiren pazarlamacılarla ilişkiye girmekte ve belli şartlara göre onlara komisyon ücreti vermektedir. Yani onlar, müşteri getiren ve onların üzerinden komisyon ücreti alan şirketin komisyoncularıdır… Bu muamelenin vakıasının incelenmesiyle aşağıdaki hususlar ortaya çıkmaktadır:

Birincisi: Bu tür şirketler, çeşitli ürünlerini pazarlarken bu ağ ile çalışmakta ve ürünlerini pazarlamak isteyenlere bu ürünlerden bir şey satın almaları şartını koşmaktadırlar. Daha sonra onlara, müşteri getirme (üye yapma) hakkı ve getirdikleri (üye yaptıkları) müşteri karşılığında komisyon ücreti vermektedirler. “Yani, şirkete müşteri getiren ve onların üzerinden komisyon ücreti alan şirketin pazarlama elemanı olmaktadırlar.” Orta Asya’nın sorusuna göre şirkete altı müşteri getirene ve başka bir bölgenin sorusuna göre iki müşteri getirene kadar… yani şirketin bu maksada dönük belirlediği programa göre (müşteri getirene kadar) onlara herhangi bir komisyon ücreti vermemektedirler.

Diğer bir ifade ile ilk müşteri, getirdiği iki “veya altı” müşteriden komisyon ücreti almasının yanı sıra ilk iki müşterinin getirdiği dört müşteriden veya altı müşteriden de komisyon ücreti almaktadır…

“Komisyoncunun” pazarlama çalışmaları bu şekilde, yani komisyon zincirlemesi veya pazarlama ağı şeklinde devem etmektedir.

İkincisi: Bu tür ticari faaliyetler, şeriata aykırıdır ve bunun açıklaması şöyledir:

1- Şirket, ister altı müşteri getirmesinden isterse iki müşteri getirmesinden sonra olsun komisyon ücreti karşılığında pazarlamacı olarak yanında çalışabilmesi, yani kendisine müşteri getirebilmesi ve onlar üzerinden komisyon ücreti alabilmesi için “pazarlamacının” kendi ürünlerinden satın alması zorunluluğunu şart koşmaktadır.

Bu da hem satın alma hem de komisyon sözleşmesinin yapıldığı iki sözleşmenin tek bir sözleşme içerisinde olması veya tek bir anlaşmada iki anlaşmanın olması anlamına gelmektedir. Çünkü bu ikisi, birbirine şartlıdır ve bu da haramdır. Zira نَهَى رَسُولُ اللهِ  صلى الله عليه و سلم عَنْ صَفْقَتَيْنِ فِي صَفْقَةٍ وَاحِدَةٍAllah’ın Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem, tek bir anlaşma içerisinde iki anlaşmanın yapılmasını nehyetmiştir.” [Ahmed, Abdurrahman İbn-u Amdullah İbn-u Mesud’dan, o da babasından tahriç etmiştir] Yani sana şöyle demem gibi: Beni bayi yaparsan senin adına çalışırım veya senin adına pazarlama yaparım veya senden satın alırım ve benzerleri gibi. Açıktır ki bu vakıa, soruya göre burada mevcuttur. Zira satış ve komisyon, tek bir sözleşme içerisindedir. Yani şirketten bir ürün satın alma zorunluluğu, komisyon işi için, yani şirkete getirilen müşterilerden komisyon ücreti karşılığında pazarlama için şarttır.

2- Komisyonculuk, bayi ile kendisine müşteri getiren kimse arasındaki bir sözleşmedir. Bu sözleşmedeki komisyon ücreti ise, kişinin şirkete getirdiği müşterilere düşer, başkasının getirdiği müşterilere değil. Söz konusu şirketin muamelesindeki komisyon ücretini ise, “pazarlama yapan” komisyoncu, şirketten satın almaları için getirdikleri müşterilerden aldığı gibi başkasının getirdiklerinden de almaktadır. Dolayısıyla bu, komisyonculuk sözleşmesine aykırıdır.

Şirket satış fiyatı, gabn-ı fâhişi de beraberinde getirmektedir. Müşteri bunu bilmesine rağmen bu durumda, şirketin faaliyetlerine teşvikte kullandığı “dolambaçlı” yöntemler sonucunda bir aldatma söz konusu olmaktadır. Zira bu müşterinin, gerçek fiyatın bir küçük kısmına dahi denk gelmeyen şirketin ürünü için yüksek bir fiyat ödemesine öncülük etmektedir… Tüm bunlar da şirketin bu müşteriye (parlak) bir geleceği teşvik etmesi yüzündendir. Çünkü bu, şirkete getireceği (iki müşterinin) yanı sıra ilk getirdiği müşterilerin getirdiği müşteriler üzerinden de komisyon ücreti karşılığında şirketin ürününü pazarlama fırsatı verecektir!

Müşteri, iki müşteri getiremediği zaman, özellikle de müşteriler zincirinin son halkasında olanlardan ise, aldatmanın içine düşmüş ve ödediğinin onda birine bile denk gelmeyen ürün karşılığında ödediği yüksek fiyat boşa gidecektir! Aldatmak ise, İslam’da haramdır. Nitekim Allah’ın Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: الخديعة في النارAldatan ateştedir…” [Buhari, Ebu Evfâ’dan tahriç etmiştir.] Yine Allah’ın Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem, satışta aldatan bir adama şöyle demiştir: إذا بايعت فقل لا خلابةSattığın zaman hılâbe yok de.” [Buhari, Abdullah İbn-u Ömer Radıyallahu Anhuma’dan tahriç etmiştir.] Hılâbe ise, aldatmadır. İşte hadisin mantuku ve mefhumu, aldatmanın haram olduğuna delalet etmektedir.

Hakeza bu muamele, şer’an câiz değildir.

Özetle; Quest.Net Şirketi’nin, sorularda açıklandığı şekil üzere muamele etmesi, şeriata aykırı bir muameledir. Allah Subhanehu ve Teala’dan bizleri, Subhanehu’nın fazlı ve keremi sayesinde Hilafeti kurmaya ve tüm tebası için rahat bir yaşam ve huzurlu bir hayat sağlayacak saf ve temiz iktisadi muameleleri açıklayacak olan İslam’ın gölgesinde İktisadi Nizamı tatbik etmeye muvaffak kılmasını temenni ediyorum. Şüphesiz Allah, Aziz’dir ve Hakîm’dir.

Vesselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Kardeşiniz H. 4 Zilkade 1436
Ata İbn Halil Ebu Raşta M. 19 Ağustos 2015

 

Cevaba, hizbin emirinin aşağıdaki web sitesinden bağlanabilirsiniz:

http://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/3629/

Devamını oku...

“Mütevatir Fiili Sünnet”; Tek Bir Şey midir? Yoksa Farklı İki Şey midir?

(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin “Fıkhi” Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Soru-Cevap

“Mütevatir Fiili Sünnet”; Tek Bir Şey midir? Yoksa Farklı İki Şey midir?

Soru:

Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Müsaadenizle iki sorum olacaktır, Allah sizi muvaffak kılsın…

1- İslam Şahsiyeti Kitabı’nın üçüncü cildinin (82.) sayfasında şöyle geçmektedir:

“Mütevatir hadis, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’den alındığı kesin olan hadistir. Dolayısıyla kesin ilim ifade eder ve ister kavli, ister fiili, ister takriri sünnetten olsun her hususta onunla amel etmek vacip olur. Mütevatir kavli hadislere örnek; Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şu sözüdür: مَنْ كَذَبَ عَلَيَّ مُتَعَمِّدًا فَلْيَتَبَوَّأْ مَقْعَدَهُ مِنَ النَّارِKim bilerek bana yalan isnat ederse, cehennemde yerini hazırlasın.Mütevatir fiili sünnete örnek ise, beş vakit namazın rekat sayılarıdır. Namaz, oruç ve haccın keyfiyeti hakkında gelenler de böyledir.

“Mütevatir fiili sünnetin” ne olduğu hakkındaki soru? Bu, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in yapmış olduğu fiil hakkında haberlerin mi tevatür olmasıdır? Yoksa bu, Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in döneminden günümüze kadar nesilden nesile insanların yapmış olduğu amellerin mi tevatür olmasıdır?  

Bazı araştırmacılar “ameli tevatür” veya “tevarüs tevatür” olarak adlandırdıkları şeyi tevatür kısımlarından bir bölüm olarak belirlemişlerdir. Örneğin Şeyh Şebbir Ahmed Osmani “Fethu’l Mülhim” adlı eserin (18.sayfasındaki) mukaddimesinde şöyle demiştir:

Üçüncü kısım: Ameli tevatür ve tevarüs tevatür; şeriat sahiplerinin döneminden bugüne kadar genellikle yalan veya yanlış üzerine iş birliği yapmaları imkansız olan büyük bir çoğunluğun yapmış oldukları amelleridir. Örneğin abdestte misvak gibi. Zira bu, bir sünnet olup onun sünnet olduğuna inanmak farzdır. Çünkü ameli tevatürle sabit olmuştur ve onu inkâr edenler kafir olur… Beş vakit namaz da buna dahildir. Çünkü bu, müminin de kafirin de ihtilaf etmediği bir husus olup onun ashabı ile birlikte her gün ve her gece belirli vakitlerde kıldığı gibi aynı şekilde onun dinine tabi olan herkesin de her gün kıldıkları konusunda hiç kimsenin bir şüphesi yoktur. Ayrıca bugüne kadar Endülüs halkının namazı kıldıkları gibi Pakistan (Sindh) halkının da kıldıkları ve Yemen halkının kıldıkları gibi Ermeni halkının da onu kıldıkları hususunda hiç kimsenin bir şüphesi yoktur…” Bitti.    

Bu ve “mütevatir fiili sünnet” olarak isimlendirdiğimiz şey, tek bir şey midir? Yoksa iki farklı şey midir? Şayet iki farklı şey ise, ameli tevatür olarak isimlendirdikleri şeyi kabul mü ediyoruz yoksa ret mi ediyoruz? 

2- İbn-u Hacer, Nevevi, Suyûtî ve benzerleri gibi hadis sahipleri olan araştırmacılar, kabul edilen hadisi “sahih li zatihi”, “sahih li gayrihi”, “hasen li zatihi” ve “hasen li gayrihi” şeklinde kısımlara ayırırlarken biz ise, İslam Şahsiyeti Kitabı’nın birinci ve üçüncü ciltlerinde geçen “sahih” ve “hasen” hadis ile yetinmekteyiz. Bu, anlam veya adlandırma üzerinde ittifak etmekle birlikte sadece ıstılahtaki bir ihtilaf mıdır, yoksa anlamdaki bir ihtilaf mıdır? Allah sizi mübarek kılsın.

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

1- Mütevatir sünnet, kavil ve fiil için ister kavli, ister fiili, isterse takriri olsun, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’den mütevatir olarak nakledilmediği sürece mütevatir olmaz. Bu amellerin, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in yaptığı veya yapılmasını onayladığı (ikrar ettiği) (bir amel) tevatür olarak sabit olmaksızın Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in dönemindeki bir cemaatin, tabiin dönemindeki bir cemaatin ve tebaut tabiin dönemindeki bir cemaatin yapmasıyla amellerin mütevatir fiili sünnet olduğu şeklindeki söze gelince; bu söz doğru değildir. Zira ister yapması isterse yapılmasını onaylaması şeklinde olsun Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’den tevatür yoluyla sabit olmadıkça mütevatir olmaz.

Bu söz sahiplerinin söylediği şey, varsayılan hususlar açısındandır. Buna dair delil, bahsetmiş oldukları beş vakit namaz gibi örneklerdir. Nitekim bu, Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’den tevatür olarak sabit olmuştur. Misvaka gelince; bu hususta Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’den gelen sahih hadisler de vardır. Bu hadislerin tevatür olmasının hükmü, bu hadislerin senedine bağlıdır. Şayet mütevatir olarak nakledilmişse, mütevatir olur. Yok eğer senedinde ahad haber olarak nakledilmişse, o zaman mütevatir olmaz. Yani önemli olan, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’den gelen senettir. 

Beş vakit namazın, beş vakit olduğu hususunda ihtilaf etmeksizin Pakistan (Sindh)’da, Endülüs’te, Yemen’de ve Ermenistan’da kılındığı şeklindeki sözlerine gelince; bütün bunlar, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’den tevatür yoluyla nakledilmedikçe onu mütevatir yapmaz… Ancak Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’den tevatür yoluyla nakledilirse onu mütevatir yapar.  

Sonuç olarak mütevatir, senedine bağlıdır. Şayet mütevatir olarak nakledilmişse, onaylanır. Yok eğer mütevatir olarak nakledilmemişse, senedi incelenir ve ona göre karar verilir. Az önce söylediğim gibi, onların sözleri varsayımdır. Çünkü onlar, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’den sabit olmamış tek bir örnek gösteremezler. Daha ziyade onun tevatür olduğu Müslümanların ameliyle belirleniyor.     

2- Sahih li zatihi, sahih li gayrihi, hasen li zatihi ve hasen li gayrihi olana gelince…Bu, araştırmaların olduğu bir konudur. Şimdi ihtilaflın olduğu bazı yönlerine girmeden konuyu kısaca izah edeceğim:

- Sahih hadis; Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’den, şâz ve muallel olmaksızın adil ve zaptı tam olarak muttasıl bir senetle nakledilen hadistir. Sahih hadis veya sahih li zatihi olarak isimlendirilen şey işte budur. Bu vasıfların farklılık göstermesine göre mertebesi de farklılık gösterir. Ardından Sahih-i Buhari, sonra Müslim, sonra da ikisinin şartı ve benzerleri taktim (tercih) edilir.

Sahih hadiste geçen diğer şartları taşımakla beraber zabtı kuvvetli değilse, hasen li zatihi olur

Hasen hadisin sıhhat olarak kuvvet bulmasıyla sahih yolları da kuvvet buluyorsa, sahih li gayrihi olarak adlandırılır.

Şayet senet, sahih ve hasen hadisin şartlarını taşımıyorsa zayıf hadis olur.

Aynı anlamdaki zayıf hadis, başka rivayetlerle kuvvet kazanıyorsa bu da hasen li gayrihi olarak adlandırılır.

Doğal olarak bizler, zayıfın zayıfla birlikte olmasından dolayı zayıfa itibar etmiyoruz…Böylece tabi ki zayıf olarak kalıyor.

Bu, “hasen li gayrihi” sınıflandırması, hadis ilminin ilk dönemlerinde yaygın değildi. Bazı kaynaklarda geçtiği üzere bu şekilde ilk söyleyen kişi, kitaplarında da yer veren İmam Beyhakî Rahımehullah olmuştur.

“Hasen li gayrihi”, yani kendisiyle amel etmek açısından zayıfın zayıfla kuvvet kazanması hususunda ihtilaf vardır. Bazıları onu alırken diğer bazıları da almamış ve zayıf saymışlardır. Az önce de söylediğimiz gibi racih olan da budur.   

Bu, hadisleri bizim kitaplarımızda bahsetmiş olduklarımız dışında bölmeyi gerektirmez. Çünkü hasen li gayrihi olarak söylemiş oldukları hadis senet açısından zayıf olan bir hadistir. Bu nedenle hasen li gayrihi, yeni bir tür değildir.

Kardeşiniz H. 26 Şevval 1436
Ata İbn Halil Ebu Raşta M. 11 Ağustos 2015

Cevaba, hizbin emirinin aşağıdaki web sitesinden bağlanabilirsiniz:

http://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/3628/

Devamını oku...

Altın Satışı Hakkındaki Sorunun Cevabı

(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin “Fıkhi” Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Soru-Cevap

Altın Satışı Hakkındaki Sorunun Cevabı

Soru:                                                   

Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh. Kerim kardeşim bildiğiniz üzere, hadiste de geçtiği gibi altın satışı misli misline ve peşin olup vadeli olması doğru değildir… Peki bu, takılar içinde geçerli midir? 

Bu sorunun vakıası aşağıdaki şekildedir:

Takı olarak satılan altın, 18 ayar olup 24 ayar değildir…

24 ayar, 99.9’a ulaşan oranda saf altın olup bu da onun işlenmesini zorlaştırmaktadır. 18 ayara gelince; %75’i altındır ve geri kalanı ise bakır ve demir gibi madenden ibaret olup bu da onun işlenmesini kolaylaştırmaktadır. Dahası eklenen madenin türüne göre altını renklendirmek de mümkündür. Sonra bu takının satışı sırasında kuyumcu, ağırlığına göre içindeki altının fiyatının üzerine eklemede bulunduğu gibi işçilik fiyatını da eklemektedir.     

Bu durumda takı, misli misline bir meta olarak mı kabul edilir, yani bu durumda borca veya vadeli satış sahih olur mu? Yoksa dörtte üç veya %75 oranındaki altının baskın olmasından dolayı yine altın olarak mı değerlendirilir?

Diğer bir mesele, kuyumcu diyelim ki bilezik gibi bir takı sattığında, örneğin içerisinde altın olmayan kilit gibi küçük bir parça olduğu gibi platin, zirkon ve bunlara benzer bir şey de olabiliyor, takı ile birlikte tartıyor, ağırlığın içinde hesaplanıyor, altın fiyatına vuruluyor, yani altın olarak satılıyor. Bu şekilde çok küçük bir parçanın olması doğru mudur? Yoksa fiyatı ayrı mı tutulmalıdır? Veya işletme ücreti olarak mı görülmelidir? Ya da nasıl görüyorsunuz?

Allah size mübarek kılsın, bizim adımıza sizi hayırla mükafatlandırsın, sizi meşgul ettiğimizden dolayı bizi bağışlayın…

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Cevaba geçmeden önce, bir sınıfın kaliteli diğer sınıfın kalitesiz olduğu dikkate alınmayan faizli sınıfların sarfının (mübadelesinin) hükümlerine dikkatinizi çekmek istiyorum… Faizli sınıflar, Nesai’nin Ubade İbn-u Samit’den Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğunu tahriç ettiği hadiste geçmektedir: الذَّهَبُ بِالذَّهَبِ تِبْرُهُ وَعَيْنُهُ وَزْنًا بِوَزْنٍ، وَالْفِضَّةُ بِالْفِضَّةِ تِبْرُهُ وَعَيْنُهُ وَزْنًا بِوَزْنٍ، وَالْمِلْحُ بِالْمِلْحِ، وَالتَّمْرُ بِالتَّمْرِ، وَالْبُرُّ بِالْبُرِّ، وَالشَّعِيرُ بِالشَّعِيرِ، سَوَاءً بِسَوَاءٍ مِثْلًا بِمِثْلٍ، فَمَنْ زَادَ أَوِ ازْدَادَ فَقَدْ أَرْبَىKülçe veya işlenmiş halinde altın altınla, külçe veya işlenmiş halinde gümüş gümüşle, ağırlıkları birbirine eşit olarak değiştirilir. Tuz tuzla, hurma hurmayla, buğday buğdayla ve arpa arpayla aynı tartıda değiştirilir. Bunlar birbirinden daha fazla verilirse veya alınırsa faiz verilmiş ve alınmış olur.

Bu faizli sınıflardan bir sınıf kendi cinsiyle satıldığı zaman, kalitesi nasıl olursa olsun misli misline olması gerekir. Ayrıca bir ölçek kaliteli hurmanın, iki ölçek kalitesiz hurmayla değiştirilmesi caiz değildir. Yine bir ölçek saf güzel bir buğdayın, iki ölçek saf olmayan kalitesiz buğdayla değiştirilmesi caiz değildir. Arpa ve tuz da böyledir. Aynı şekilde saf bir külçe altının, saf olmayan yarım külçe altınla değiştirilmesi de caiz değildir. Bilakis misli misline, yani aynı ağırlıkta olması gerekir. 

Sarf (mübadele) ile ilgili bu hükümler, diğer konulardaki altınla ilgili işlemlerin hükümlerinden farklıdır. Örneğin zekât, saf altın ve saf gümüş olarak kabul edilir. Nitekim 24 ayar külçe altının zekâtı, aynı ağırlıktaki 18 ayar külçe altının zekâtından farklıdır. Bilakis nisap hesaplanırken saf altın olarak taktir edilir. Dolayısıyla 24 ayar altının nisabı, 85 gramdır. Ancak 18 ayar altının nisabı, bundan daha fazladır. Çünkü dörtte bir oranında altın olmayan maddeler karıştırılmıştır. Yani 18 ayar altın, 24 ayar altının dörtte üçüne eşdeğer saf altın içermektedir. Buna göre 18 ayar altının nisabı, saf altının nisabının üçte biri kadar, yani 113.33 gramdır. Binaenaleyh 24 ayar saf altından 85 grama sahip olan bir kişi, nisaba ulaşmış olur ve üzerinden bir yılın geçmesi halinde %2.5 ağırlığında zekatını verir. Ancak 18 ayar altından 85 grama sahip olan kişi, 113.33 grama sahip oluncaya kadar nisaba ulaşmış olmaz. Bunun da üzerinde bir yıl geçmesi halinde %2.5 ağırlığında zekatını verir. Burada zekâtta önemli olanın, saf altın olması gerektiği açıktır.

Sarfa (mübadeleye) gelince; bununla ilgili özel hükümler vardır… Faizli sınıf, ister saf ister saf olmasın, ister iyi ister kötü olsun, isterse de saf veya saf olmayan başka bir şeyle karıştırılmış olsun… faizli sınıf aynı cinsten olduğu sürece misli misline olması gerekir. Ancak saf olan ile saf olmayanın birbirine karışması, yani birbirinden ayrılmamış olması ve karışımda ağır basanın altın olması ve altın olarak isimlendirilmesi şartıyla.

Buna dair delil, Ebu Said’in şöyle dediği rivayetidir: جَاءَ بِلَالٌ بِتَمْرٍ بَرْنِيٍّ، فَقَالَ لَهُ رَسُولُ اللهِ ««مِنْ أَيْنَ هَذَا؟» فَقَالَ بِلَالٌ: "تَمْرٌ كَانَ عِنْدَنَا رَدِيءٌ، فَبِعْتُ مِنْهُ صَاعَيْنِ بِصَاعٍ لِمَطْعَمِ النَّبِيِّ صلى الله عليه و سلم فَقَالَ رَسُولُ اللهِ عِنْدَ ذَلِكَ: «أَوَّهْ عَيْنُ الرِّبَا، لَا تَفْعَلْ، وَلَكِنْ إِذَا أَرَدْتَ أَنْ تَشْتَرِيَ التَّمْرَ فَبِعْهُ بِبَيْعٍ آخَرَ، ثُمَّ اشْتَرِ بِهِ “Bilal, (iyi bir cins hurma olan) berni hurması getirmişti: Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem ona şöyle dedi: “Bu nereden?” Bunun üzerine Bilal şöyle dedi: Bizde adi hurma vardı. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in yemesi için ondan iki ölçek satıp bundan bir ölçek satın aldım. Bunun üzerine Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: Eyvah, bu ribanın ta kendisidir. Böyle yapma. Ama hurma almak istediğin zaman o hurmayı başka bir alış-verişe karşılık sat, sonra onu al.” [Müslim tahriç etti.] Ayrıca Ebu Said ve Ebu Hureyra Radıyallahu Anhuma şunu rivayet ettiler: Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem, bir adamı vazifeli olarak Hayber’e gönderdi. O da kalitesi iyi bir hurma getirmişti. Bunun üzerine Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: أَكُلُّ تَمْرِ خَيْبَرَ هَكَذَا؟Hayber’in bütün hurmaları böyle midir?” (Adam da) şöyle dedi: Hayır! Vallahi Ey Allah’ın Rasulü! Biz bu kalitesi güzel olan hurmaların bir ölçeğini iki ölçek, iki ölçeğini üç ölçek hurma ile satın alıyoruz. Bunun üzerine Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem de şöyle buyurdu: لاَ تَفْعَلْ، بِعْ الجَمْعَ بِالدَّرَاهِمِ، ثُمَّ ابْتَعْ بِالدَّرَاهِمِ جَنِيبًاÖyle yapma. Cem denilen âdi hurmayı dirhemle sat, sonra Cenîb denilen iyi hurmayı satın al!” [Müttefikun Aleyh.] Bu, faizli sınıfın tamamına uygulanır. Nitekim İktisadi Nizam’ın 264. sayfasında şöyle geçmektedir:       

(Bir adamın sağlam bir dinar ile tam saf olmayan iki dinarı satın alması caiz olmaz. Fakat birkaç (gümüş) dirhem vererek bir dinarı, sonra da birkaç dirhem vererek tam saf olmayan iki dinarı satın alması caizdir… Nitekim Ebu Said’den şöyle dediği rivayet edilmiştir: جاء بلال إلى النبيبتمر برني، فقال رسول الله : من أين هذا؟ فقال بلال: تمر كان عندنا رديء، فبعت منه صاعين بصاع، لمطعم النبي، فقال رسول اللهعند ذلك: «أوه عين الربا، لا تفعل، ولكن إذا أردت أن تشتري التمر، فبعه ببيع آخر، ثمّ اشتر به “Bilal, Nebi SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e kaliteli bir hurma getirmişti. Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem ona şöyle dedi: “Bu nereden?” Bunun üzerine Bilal şöyle dedi: Bizde adi hurma vardı. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in yemesi için ondan iki ölçek satıp bundan bir ölçek satın aldım. Bunun üzerine Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: Eyvah, bu ribanın ta kendisidir. Böyle yapma. Ama hurma almak istediğin zaman o hurmayı başka bir alış-verişe karşılık sat, sonra onu al.” [Müslim rivayet etti.] Ayrıca Ebu Said ve Ebu Hureyra Radıyallahu Anh şunu rivayet ettiler: Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem, bir adamı vazifeli olarak Hayber’e gönderdi. O da kalitesi iyi bir hurma getirmişti. Bunun üzerine Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: أَكُلُّ تَمْرِ خَيْبَرَ هَكَذَا؟Hayber’in bütün hurmaları böyle midir?” (Adam da) şöyle dedi: Hayır! Vallahi Ey Allah’ın Rasulü! Biz bu kalitesi güzel olan hurmaların bir ölçeğini iki ölçek, iki ölçeğini üç ölçek hurma ile satın alıyoruz. Bunun üzerine Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem de şöyle buyurdu: لاَ تَفْعَلْ، بِعْ الجَمْعَ بِالدَّرَاهِمِ، ثُمَّ ابْتَعْ بِالدَّرَاهِمِ جَنِيبًاÖyle yapma. Cem denilen âdi hurmayı dirhemle sat, sonra Cenîb denilen iyi hurmayı satın al!” [Müttefikun Aleyh.]) Bitti.

Tüm bunlardan anlaşılmaktadır ki; sarf (mübadele) konusundaki faizli sınıfların, hadiste geçen isimle anıldığı sürece kalitesi ne olursa olsun misli misline olması gerekir. Bunlar ister altın altınla, ister gümüş gümüşle, ister buğday buğdayla, ister arpa arpayla, ister hurma hurmayla, isterse de tuz tuzla olsun fark etmez.     

Buna göre sorunuzun cevabı aşağıdaki şekildedir:

1- Gümüşten veya altından yapılan takı, ayarı ne olursa olsun kendi cinsiyle değiştirildiğinde misli misline olması gerekir. Örneğin reşadiye altınının bilezikle değiştirilmesi ve benzerleri gibi… ister 21 isterse 18 ayar olsun misli misline olması gerekir ve artışı doğru değildir. İster işçilik isterse kar amaçlı olsun…caiz değildir. Böyle bir durumdaki çözüm, -şayet satıcı veya alıcı, misli misliyi kabul etmezse-, bir parça altın nakit olarak satılır, sonra bu nakit ile bir bilezik satın alınır veya bir sözleşme ya da başka herhangi bir türü yapılır.   

2- Altın bilezik satın alırken onun içerisinde altın dışında ona karışmamış bir “toka” parçası olursa, dahası ondan ayrılabiliyorsa, o zaman ayrıştırılır, sadece altın tartılır ve cinsine göre tek başına misli misline satılır ve o parçada tek başına üzerinde anlaştıkları bir fiyata satılır. Bu, altın bir bileziğin altınla satın alınması durumunda geçerlidir.  

Ama altın bir bilezik almak istersen ve onun içerisinde altından başka bir parça varsa ve sen de onu nakit olarak almak istersen, karşılıklı razı olduğunuz herhangi bir fiyat üzerinde anlaşabilirsiniz. Dolayısıyla tamamını seninle üzerinde anlaştığı bir fiyat üzerinden tartmasında bir beis yoktur. Çünkü burada iki farklı cinsin satışı vardır. Yani sen, bileziği kağıt para ile satın almak istiyorsun. Burada o, bütün bilezikleri içerisindeki karışımla birlikte tartabilir ve sana kabul ettiğin fiyattan satabilir. Bu ise bileziği, altın dışında nakit parayla satın aldığın sürece geçerlidir.       

Kardeşiniz                                                                                                                        H. 15 Şevval 1436

Ata İbn Halil Ebu Raşta                                                                                                   M. 31/07/2015

Cevaba, hizbin emirinin aşağıdaki web sitesinden bağlanabilirsiniz:

http://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/3626/

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER